Mustafa UÇURUM

DONMUŞL ANLARDAN GERİYE KALAN

Mustafa UÇURUM

Buzlar Çözüldü, Abdullah İpek’in ikinci öykü kitabı. İlk öykü kitabı Son Güzel Günler hakkında da yazmıştım. Öykülerini takip ettiğim bir isim İpek. İkinci kitabını çıkarmış olması öyküdeki kararlılığını gösteriyor. 

Kitabın ismini okur okumaz birçoğunun aklına Kemal Sunal’ın “Deli Deli Küpeli” film gelebilir. Zaten öyküde buna da bir gönderme var. Ortak nokta; buzlar çözülecek, yollar açılacak. 

Abdullah İpek’in öyküleri, insanın kendine en çok yabancılaştığı anlara ayna tutuyor. Buzlar Çözüldü, adı gibi donmuş hayatların, söylenmemiş sözlerin birikip ağırlaştığı hikâyelerden oluşuyor. Her sayfada bir karakterin çıkmazına, geç kalmışlığına, kendine rağmen yürüdüğü yollara tanıklık ediyoruz.

Yazar, anlatısını sade ve akıcı bir dille kuruyor. Cümlelerinde fazla süs yok, gereksiz yüklerden arınmış bir anlatım var. İç monologlar, geri dönüşler ve gündelik hayatın en sıradan ayrıntılarına sinmiş duygularla örülü bu metinler, okuru hikâyenin tam ortasına bırakıyor. İpek’in üslubunda bir fotoğraf karesinin sabitliği ile bir filmin akışkanlığı yan yana duruyor. O, anları dondurup inceliyor, ardından o anları harekete geçiren duyguları çözümlüyor. Öykülerin ritmini, karakterlerin nefes alış verişi belirliyor. Bazen bir tren sesi, bazen bir ezan, bazen de sobanın çatırtısı eşlik ediyor bu nefes alışlara.

Kitap, kadın erkek ilişkilerine iki taraftan da bakmayı başarıyor. “Her Şey Bir Kez Yaşanır” öyküsünde bir evliliğin başlangıcındaki umutla sonrasındaki yıpranma arasındaki uçurum gözler önüne seriliyor. “Saadet anları bir süre sonra yerini gerginliklere bırakıyor, içlerdeki alacalık gün yüzüne çıkıyor.” (s. 9) Bu cümle, kitabın pek çok karakteri için bir özet niteliğinde. Beklentilerle gerçekler arasında sıkışıp kalmış insanlar, bir dönüşüm arzuluyor, dönüşümden korkuyor.

Buz metaforu yalnızca mevsimsel bir zorluğu anlatmıyor. “Buzlar Çözüldü, Yollar Açıldı” öyküsünde on yıldır aynı köyde öğretmenlik yapan bir adamın bekleyişi, umudu ve tükenişi, karlar altında kaybolan bir köylünün trajedisiyle birleşiyor. Anlatıcı, kendi donmuşluğunu fark ediyor: “Doğa ümitsiz değildi. Havalar ısınmış… Döndüm kendime baktım ve utandım.” (s. 43) İpek, burada insanın kendi içindeki baharı başlatamamasının hüznünü, dışarıdaki baharın canlılığıyla çarpıştırıyor.

Kitabın en çarpıcı yanlarından biri, görünmeyenin, ötekileştirilenin sesini duyurma çabası. “Görseydim Bilirdim” öyküsünde kör bir adamın son gecesini anlatan İpek, okuyucuyu bir insanın yok sayılışının acımasızlığıyla yüzleştiriyor. “İnsanlar acıyarak bakmazdı bana, onlar gibi olurdum.” (s. 51) Bu cümle, farklı olanın ya da eksik addedilenin iç dünyasına kısa bir yolculuk sunuyor. Yazar, bu karakter üzerinden merhametin sınırlarını da sorgulatıyor.

İpek, sıradan olanı olağanüstü bir dikkatle izleyerek aktarıyor öyküsüne. Bir taksideki konuşma, bir caminin avlusunda duyulan ezan, bir bardak çayın önünde geçen zaman… Bunlar dekor değil, karakterlerin ruh halinin doğrudan yansıması. “Her Şey Bir Kez Yaşanır”da evlilik kurumunun içten çürümesini anlatırken anlatıcı şunu söylüyor: “Saadet anları bir süre sonra yerini gerginliklere bırakıyor, içlerdeki alacalık gün yüzüne çıkıyor.” (s. 14) Bu cümle, evliliği değil, insanın kendini saklayabildiği sürenin sonunu tarif ediyor. Ve bu son, kitapta defalarca farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor.

Dönüşüm, kitabın en güçlü temalarından biri. “Dön-ü-şüm” öyküsündeki Zehra’nın başörtüsünü çıkarma kararı, aslında kendine dair verdiği çok daha derin bir savaşın yansıması. Yazdıklarıyla var olmaya çalışan bir kadının, eşinin desteğini kaybedişi ve kendi kabuğunu kırma çabası, incelikle işleniyor. Zehra’nın aynada kendine bakışı, sadece fiziksel bir yüzleşme değil. “İçine düştüğü çukurdan çıkmaya hakkı yok muydu?” (s. 53) sorusu, kitabın belki de en temel sorusu: Değişmek ne zaman bir hak, ne zaman bir kaçış?

“Görseydim Bilirdim” için kitabın en cesur öyküsü diyebilirim. Köyde yaşayan, gözleri görmeyen Nail’in iç sesi, birinci şahıs anlatımıyla öykünün tamamına yayılıyor. İpek burada içten bir anlatımı kuşanıyor. Görme engeli olan bir karakteri edilgen bir nesne olarak değil kendi varoluşunu sorgulayan ve dünyayı şaşırtıcı biçimde kaydeden biri olarak kurguluyor. Nail’in sesi hem öfkeli hem de çocuksu bir saflık taşıyor: “Görseydim bilirdim, kimseye de muhtaç kalmazdım. İnsanlar acıyarak bakmazdı bana, onlar gibi olurdum.” (s. 57) Bu cümle, görme yetisini özgürlüğün metaforu haline getiriyor.

Abdullah İpek, karakterlerini yargılamıyor. Onları anlamaya çalışıyor. Her öyküde bir “ben nerede yanlış yaptım” sızısı var, bu sızıyı bir suçlama değil, bir hesaplaşma olarak sunuyor. “Gitmek İnsana Has” öyküsündeki iki genç adamın kasabadan kaçma hayali, kalamayanların ve gidemeyenlerin ortak yazgısını anlatıyor. Son trenin düdüğüyle birlikte içimizde bir şeyler kopuyor. Gidenlerle kalanlar arasındaki sessiz savaş, yazarın en iyi işlediği temalardan biri.

Bu kitap, donup kalmış duyguların çözülüşünü anlatıyor. Her çözülüş biraz acıtıyor, biraz da özgürleştiriyor. İpek, hikâyelerinde insanın kendine tuttuğu aynayı biraz daha yaklaştırıyor. O aynada göreceklerimiz, buzlar eridiğinde ortaya çıkanlarla yüzleşmemizi sağlıyor. Melankolik, yer yer sarsıcı, her zaman gerçekçi bir atmosferi var kitabın. Hiçbir kahraman tam anlamıyla kurtulmuyor, hiçbir son tam anlamıyla kapanmıyor. Tıpkı hayat gibi.

Abdullah İpek, Buzlar Çözüldü, Loras Ya

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir