Türk Edebiyatı’nda Mustafa Ruhi Şirin Dosyası

Türk Edebiyatı dergisi, 623. sayısında Mustafa Ruhi Şirin dosyası hazırlamış. Şirin, yaşayan bir masal dede olarak çocukların kalbine dokunmaya devam ediyor. Şirin için, kendini tam anlamıyla çocuklara adamıştır desek yeridir. Dosyada kitaplarından, çalışmalarından örnekler veriliyor. Sık sık da masalların kulağı çınlatılıyor.

Dosya Funda Özsoy E.’nin Şirin ile yaptığı söyleşi ile başlıyor. Masalların dünyasına dair göndermelerin olduğu keyifli bir söyleşi dergi okurlarını bekliyor.

“Masalları yeniden evin içine taşımak ise üç yönlü gerçekleşebilir: Dijital medyaların kuşatmasına rağmen masalları kendimiz okuyarak, anne ve babanın çocuklarına masal anlatmayı öğrenmesiyle ve yeni masallar anlatarak. Masalın geri dönüşü nasıl sağlanabilir? Aile, örgün, yaygın ve sargın eğitim çerçevesinde masal eğitimi ile. Masalın çocuğun dünyasındaki önemini ve işlevini kavrayacak anne babalar bu masal devrimini başarabilirler.”

“Masalın tılsımı iletişim araçlarının ortaya çıkmasıyla bozuldu. Hayal eden insanın yerini günümüzde teknoloji ve bilişim imkânlarını kullanan insanın aldığı görüşü ortak bir kabule dönüşmüş durumda. Masallardaki olağanüstü varlıkların yaptığını bilişim teknolojileri gerçekleştiriyor artık. Uçan halı, hayal olmaktan çıktı ve gerçek oldu.”

“Masalın temel kaynağı hayaldir. Hayal ise doğası gereği yenilenmeye ve değişime açıktır. Felsefenin var oluş sebebi ise bu sorulara cevap aramaktır. Masalın doğasında sabit olan hayal olmak kaydıyla biçimi-yapısı, biçemi ve işlevi de değişebilir. Masal ile felsefe arasındaki fark ise masala “Neden?” ve “Nasıl?” sorularının sorulamayacak olmasıdır.”

Mustafa Ruhi Şirin Dosyasından

Emin Gürdamur – Bir Masal Adamı ve İki Kitap

“Mustafa Ruhi Şirin, masalların edebiyatın kaynağı oluşuna işaret ederken aynı zamanda bir edebiyatçının en temel hazinesi olan hayal gücünün de besleyicisi olduğuna dikkat çeker: “Masalın köklerinde şiiri, hikâyeyi, romanı bulmak; bu türlerin kaynağında masalın yattığını ileri sürmek sistematik çalışmaların yapılmasıyla ortaya konabilir.” Burası önemlidir. Şirin, söz konusu entelektüel hesaplaşma olunca “çocukların müşfik masal dedesi” imajını bir kenara bırakıp geçmişte yapılan hataları masaya sermekten, yanlış kararlarla yüzleşmekten kaçınmaz. 1-2 Mayıs 1939 tarihindeki 1. Türk Neşriyatı Kongresi tutanaklarına kadar uzanarak masalların yasaklanması sürecindeki pozitivist tavrın yanlışlığına vurgu yaparken yine derdi çocuklardır. Çünkü ona göre çocukları masaldan uzaklaştırmak, onları hayal gücünden yoksun bırakmak demektir.”

Vefa Taşdelen – Çiçekli Düşler Bahçesi Masal Mektuplar

“Kitabın ismi Masal Mektuplar olmasına karşın, içerik doğrudan doğruya masal değil, ancak masalvari. Okurken, tomurcuklanan bir hayata tanıklık ediyoruz, çiçek açan dallara ağaçlara, hep bir ağızdan cıvıldayan kuşlara, gökyüzüne, bulutlara… Kitabın içindeki şiirler, çocuklardan çok çocukluğu özleyen büyükler için yazılmış gibi. Okurken çocukluğun büyülü, düşsel, sıcak, mis kokulu dünyasına doğru uçar gibi oluyoruz. Masal Mektuplar yeni hisler ve sezgiler ilham ediyor okuyucuya; unuttuğu, bir yerlerde bıraktığı, artık hiç hatırlamadığı renkleri, sesleri, şekilleri, duyguları, hayatın ta o ilk deneyimlerine kadar geriye giderek, âdeta içimizde gömülüp kalmış bir hazinenin kapılarını açıyor; çocukluk yaşantılarımızı, annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, okulumuzu, öğretmenimizi, kitaplarımızı, silgimizi, boya kalemlerimizi, kalemtıraşımızı, kalemliğimizi, siyah önlüğümüzü, beyaz yakalığımızı, çantamızı yeniden görür gibi oluyoruz.”

Beyhan Kanter – Mustafa Ruhi Şirin’in Şiirlerinde Masal Evreni

“Mustafa Ruhi Şirin, şiirlerinde çocuk bakışı ve gerçekliğini odağa alan ancak yetişkinlere de hitap eden, estetik ve sanatsal unsurları ihmal etmeyen poetik bir tavrı benimser. Şiirlerinde masal motiflerini estetik ve edebî bir tarzda kullanan Şirin, poetikasını didaktik, pedagojik, buyurgan ve politik söylemlerden uzak tutar. “Çocuğa eğil[en]” bir dünya tasavvurunda pedagoji veya ideoloji arasına sıkıştırılan bir edebiyat değil çocuk duyarlığını, çocuk bakışını yansıtan bir poetik dil anlayışını ön plana çıkarır. Şiirlerindeki çocuk, anne, baba, deniz, ırmak, oyun, sevinç, kuş ve masal gibi kelimeler Şirin’in genel sözcük dağarcığının özünü oluşturur. Bu kelimeler üzerinden şiirlerinin anlam alanlarını genişleten Şirin, özgün imge ve metaforları eserlerine yansıtırken masal atmosferleri oluşturur.”

Ölümün Sırrını Açtın mı Şair?

İmdat Avşar, Memmed İsmayıl’ı anılar eşliğinde anlatıyor. 19 Ağustos 2025’de aramızdan ayrılan şaire dair birçok ayrıntılı not var yazıda. Avşar, bir dosta veda ediyor bu vefa yazısında. Ben de şaire rahmet diliyor, yazıdan bir bölümü buraya alıyorum.

“Memmed İsmayıl, bu ağır hayat şartlarının etkisiyle, daha çocukluğundan itibaren şahsiyetinin burçlarına iki bayrak dikmiştir. Biri gayret, diğeri isyan bayrağı… Hırsı, eğilmezliği, uzlaşmazlığı, mertliği, dürüstlüğü, mücadelesi, pervasızlığı bugünden bakıldığında imkânsız gibi görünen her şeyi başarmasını sağladı. Ülkenin bağımsızlığına giden yolları döşeyen Gençlik dergisinin genel yayın yönetmenliğini yaptı, genç nesillere millî bilinci aşılayan şiirleriyle gönüllerde taht kurdu, Meydan Hareketi’nde en ön saflarda yer aldı, bağımsızlıktan sonra Azerbaycan Radyo Televizyon Kurumunun başına geçti… Türkiye’de profesörlüğe kadar uzanan akademik kariyerini 2023 yılında noktaladı. Romanya’da faaliyet gösteren Mihai Eminescu Akademisi tarafından Nobel Mükâfatına aday gösterildi, eserleri farklı dillere çevrilerek yayımlandı… Azmi ve mücadelesiyle gayret bayrağını tüm zirvelerde dalgalandırdı.”

Nâzım Hikmet’in Taşkent’teki Feryadı Hey Oğlan! Türkçe Şarkı Söylesene!

Nazım Hikmet’in Taşkent, Moskova günlerine dair kaleme aldığı yazısı ile Hüseyin Bargan Türk Edebiyatı’nda. Şairin şiirleri, Türkçe sevdası gibi konular da yazıda ele alınıyor.

“Hiç unutmam Taşkent’e gelen bir akademisyene Nâzım Hikmet’in Sovyetler Birliği’ndeki özelde de Özbek edebiyatçılarıyla olan bağlantıları hakkında bilgiler topladığımı söylediğimde, vaktimi lüzumsuz yere harcamamamı tavsiye etmişti. Ancak ben, o akademisyenin üstelediği değerli (!) tavsiyesini tabii ki önemsemedim. Özel bir ilgiyle kütüphanelerde, arşivlerde, mekânlarda ve müzelerde kahraman yürekli şairin izini sürdüm.

Dünyaca tanınmış tek Türk şairi Nâzım Hikmet’in Türk ülkeleri edebiyatlarındaki macerası Bakü’de başlar. Oradan Kazan’a, Taşkent’e ve Ufa’ya uzanır. Mutlaka Almatı, Bişkek ve Aşkabat’a da uzanmıştır. Buralar benim için şimdilik tespiti yapılmadığından kapalı. Açılması için planlarım var.”

Bir Aliya Bin Sevdalinka

Aliya’ya içten selamlar gönderiyor Zeki Bulduk. Fonda sevdalinka.

“Aliya, bir yanıyla İstanbullu, Üsküdarlı olduğunu söylermiş. Biyografisine bakanlar büyükannesi Sıdıka Hanım’ın Üsküdar’dan Belgrat’a gelin giden bir Osmanlı kadını olduğunu okuyacaklardır. Ne demeliyim şimdi? Ecdat, evlad-ı Fatihan gibi sözler mi? Hayır. Orta Asya’da yaşama, Avrupa önlerinde ölüme hükmeden bir kavimden olmanın verdiği genişlikle mi yoksa sorumlulukla mı yazmalıyım? Bu da değil. Ben, kendi Aliya’mı yazıyorum. Tıpkı Refik Erduran’ın Bosna Savaşı sırasında kalkıp Bosnalı Samurayların içine katılması, onları anlamaya çalışmak için günlerce onları izlemesi gibi Aliya’nın yüzünü, sözlerini, kitaplarını inceledim. Eski model bir aracın üzerinde otururken de, askerine tekbir getirtirken de, Dayton Barış Görüşmelerindeki duruşuyla da Aliya benim için insan kalmayı, haysiyetten yana olmayı ve evini savunmayı çağrıştırıyor.”

Edebî Mirasın İzinde Halide Nusret Zorlutuna ve Ailesi

Halide Nusret Zorlutuna’ya dair kaleme aldığı yazısı ile Türk Edebiyatı’nda İbrahim Özen. İsmet Kür, Emine Işınsu, Pınar Kür gibi aynı ailenin yazarları da yazıda adı geçen isimler.  

“Halide Nusret’in soyu, Zorluzâde lakabıyla ünlü Erzurumlu bir aileye dayanır. Dedesi Hacı Aziz Hüsnü Bey, Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin mensupları arasındadır. Onun cemiyet içindeki yeri hakkında net bir bilgi yoktur ancak Ebuzziya Tevfik’le aynı sokakta oturur; Namık Kemal ve arkadaşlarıyla dostluğu vardır.10 Halide Nusret, Bir Devrin Romanı’nda dedesinin V. Sultan Murad’ın başkâtibi ve sütkardeşi olduğu bilgisini verir.11 Siyasi faaliyetler içinde hayatını sürdüren Hüsnü Bey, II. Abdülhamid’in tahta geçmesi üzerine ailesiyle birlikte Halep’e sürgün edilmiştir.”

“Pınar Kür, “Yayıncıya ihtiyaç duymayan yazarlık da var ki, benim ilk büyük aşkım oydu: Tiyatro!”26 der. Öğrencilik yıllarında yazdığı İki Başlı Adamın Tek Eli başlıklı oyunu Ankara ve İstanbul’da sahnelenir. Kuru Kuru Kurbanın Olam adlı oyunu Fransızcaya çevrilir ve Paris’te sahnelenir. Ancak tiyatroyla yetinemez Pınar Kür… “Çocukluğumdan beri taşıdığım büyük aşk küt diye söndü,”27 diyerek öykülere kapı aralar. Bu dönemde Dost, Yazko Edebiyat, Varlık, Milliyet Sanat ve Gösteri dergilerinde bir öykü yazarıdır.”

Türk Edebiyatı’ndan Bir Hikâye

İmamverdi İsmayılov – Baykuş ve Bekçi

“Bekçi, her seher vakti yaptığı gibi gün doğmadan sabah namazına kalktı, önce soğuk suyla abdest aldı; ellerini, yüzünü, ayaklarını, boynunu, boğazını yıkayıp kuruladı. Sonra dışarıya çıkıp bağa göz gezdirdi, elinin bereketini görünce, göğsü kabardı, gururlandı.”

“Bağ bekçisi uzun boylu, ip gibi ince, zayıf adamdı, heyecanlandığında, bedenini soğuk ter basıyor, kaşı gözü seyriyordu. Kara sabanın demiri gibi sert bir kayaya iliştiğini hissediyordu. Sigarasından derin bir nefes çekip düşünceye daldı: “Şimdi ben derdimi kime diyeyim? Bu derdin çaresini nerden bulayım? Ne yapacağım şimdi? Hangi derenin taşını dökeyim başıma? Nerden uçup geldi bu kanadı kırılası baykuş!”

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler
çok günah yükledi bize rüyâlar aşireti
seni düşündüm koptu fırtına -kapattım
parantezi girmesin odaya hatırası)

denizi kıyıda bekliyorum. ayna boş
seyret! göğsümü tırmalayan zona belli ki
vandal bozgundan geriye kalan lânet

gidersen aynalar küser bize burda kal
kaybolan suretimizde seyreleni hatırla
bizi iki dudak arasını yapıştıran tutkal
Yaşar Bedri

Bir sürgün gömleği bu geçirmişim eğnime
İçimdeki ummanı taşırmadan sönmüşüm
Etrafında döndüğüm parıltılı “seyyare”
Muhal bir sevda ile bir gölgeye dönmüşüm
Dingin bir akşam yeli dolaşıyor tenimde
Ülkü Olcay

Bir Nokta, Sayı: 284

Bir Nokta dergisi 284. sayısına Mustafa Aycın’ın kapağı süsleyen muhteşem çizimi ile başlıyor. Bunu Mürsel Sönmez’in büyük bir sabırla beklenen vakitlere göndermeleri olan yazısı takip ediyor.

“Hakikat sonrası ya da normal sonrası ile gittikçe kimlik ve kişilik sınırları silinmeye yüz tutmuş insanlığın haline dair endişeler, kaygılar içindeyken “bütün vakitler” kime ayarlı olacak? Dijital diktatörlükler çağında bireyin salt bir sayıdan ibaret ve istenildiği gibi yönlendirilen robota dönüşmesi, robotların egemenliği ve “yapay zekâ” egemenliğinin sonuçları insanlığı ne hale getirecek? Ve her durumda soruların sorusu: Kimin yararına? Kimin yararına işliyor bu tezgâh? Kendi benliği dahil; aile, kavim kabile, ulus değerlerinden soyutlanmış insanın konumlandırılacağı yer neresi? Ve evet, bu olan biten kimin yararına?”

Sevme Memuriyeti, Sevilme İhtiyacı

Sevmek ve sevilmek insanlar için en büyük ihtiyaçlardandır. Ruhun ilacı sevmekten geçer desek yeridir. Dünyadaki karşılığı aynı derecede insanı hoşnut eden duygulardan biridir sevme eylemi. Hasanali Yıldırım, sevmek ve sevilmek üzerine yazmış.

“Sevmeyen ve bazen sevilmek istemeyen insanlar da ışıktan kaçan karafatmalar gibi ticarete, siyasete, fikre veya ilme sığınır ve oradan başarı isimli puta dua eder. Zihnin istidlâle dayalı muhakemelerinden, beyaz dışındaki her renkten süt emer; bazen muvaffakiyet de kesbeder. Gönüllü Mephisto köleliği…”

Necatigil’i Anlamadık

Necatigil’i anlamadık diyor Fatih Öğüt yazısında. Şairin şiir dünyasına giriyor Öğüt. Ayrıca şaire duyduğu muhabbeti de tüm içtenliğiyle dile getiriyor.

“Necatigil şiirinin çok katmanlılığı, zaman zaman kapalı, sıradan okuru uzak tutmak isteyen üstenci bir yöneliş olarak görülebilir. Doğru değildir bu. Şair, Türk insanını düşünsel ve duygusal tarafıyla, görünen ayrıntıların ardında saklanan hakikatiyle tanımış, bu hakikati duyuşun deyişe dönüştüğü noktada, şairce dehasıyla ölümsüzleştirmiştir. O, hiçbir zaman okurundan şiirini saklamamıştır. Hoyrat ve nadan tavırdan, inceliksiz düşünceden uzaklaştıkça okur duygudaşlığına yaklaşır.”

Salih Varlı ile Söyleşi

Ercan Ata söyleşilerine devam ediyor. Bu söyleşiler günümüz şiirine ayna tutan, şairlere şevk veren bir etkiye de sahip. Bu sayı Ata, Salih Varlı ile söyleşiyor.

“Şiiri çoğu zaman romantize edildiği gibi bir meczupluğun ve yahut aşırılığın ürünü değil; aksine, emek isteyen, yoğun düşünce ve dikkat gerektiren bir uğraş olarak görüyorum naçizane. Gece/gündüz olmalı, falan müzik çalmalı ve filan mekânda olunmalı gibi kalemi dar çerçevelere sokan prensiplerin olmasına gerçekten gerek var mı? Zaten düşünmek, bir yaratılış ve yaratış. Var olmayan bir cümleye, ilmek ilmek ulaşmak ve onu yazmak, imgelerle süslemek.”

“İnsanın emdiği anne sütünün helâl olmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum naçizane. Kumarın, alkolün, uyuşturucunun, fitnenin ve zinanın olmadığı bir evde büyümek, esasen annemiz ve babamızın ev hanımı ve emekçi olması yerine entelektüel birer burjuva olup olmamasından çok daha mühim.”

Bir Nokta’dan Öyküler

Ahmet Yılmaz – Karahindibalar, Bir Kedi ve Boya Kalemleri

“Mahallenin son bakkalının çırağına bir ekmek bir kap yoğurt için balkondan sepet salan Nuriye Hanım’la göz göze geldi suluboyadan yapılma tekir. Başını yukarı kaldırmış, kulakları dik. Saniyeler dakikaya döndü, tüyü kıpırdamadı. Az daha dişini sıksa kusursuz bir yontu eklenecekti sokağın aksesuarına.”

“Kahvaltıdan sonra top oynamaya çıkan oğlunun ardından dün gece vitrinin çekmecesine kaldırdığı deftere koştu. Sayfalar boştu, hiç dokunulmamış gibi. Rüya mı gördü Nihan, o mu uydurdu her şeyi? Hayır, hayır, son sayfa koparılmıştı. Ah be çocuk.”

“Otobüsün kornasıyla kendine geldi Aslan. Çay parasını masaya bıraktı, sigarasını yeni yakmıştı, bir kere içine çekip söndürdü. Karahindiba solmuş, çeneklerini aşağı indirmişti. Aslan dalaklarını patlatırcasına koştu asfalta yönelmiş otobüsü yakalamak için.

Güneşin batmasına aldanma, içinde binlercesi doğuyor.”

Şeyma Çiçek – Dört Nala Dağılan

“Bugün aylık arkadaş buluşması vardı. 30’lu yaşların el alemden çekinmeyen kahkahaları ile ele aleme göre halledilen işler arasında geçen yıllar… Neyse ki liseden beri kopmadılar. Bağlar, görünmez ağlar gibi yakaladı her birini dağıldıkları yerden. İhtiyaç, iştiyak, ihtiras ve de ihtiramlarla dolu görüşmeler yıllarca devam etti.”

“Böyle böyle prensler yılkı atı diye doğaya saldılar atlarını, yürümeye durdular, neredeyse pusatları da bırakacaklardı. Prensesler ise atları aramaya koyuldu. Gidecek yol çoktu, fakat ayaklar pek narindi. Bir vakit geçti ki prensesler atların yularını tutmak için aynı tempoda koşmaya başladılar. Böylece prenseslerin hem saçları uzadı hem de ayakları.”

Bir Nokta’dan Şiirler
Baş öğretmen Hasan Bey idi
Fötr şapka giyer idi
Selam alıp verir idi
Ha o lenger şapkasıyla

O günden beri ben de
Cumhuriyetçi kesildi idim
Ne başlar gitti idi
Bu gülünç sevdası uğruna
Şapkanın
M. Atilla Maraş

Şafak bu; teninde söker,
Sürekli gecenin kader.
Karanlığı haykırarak,
Meydan okur hep kendine.

Deniz demek sen; dağ kapı,
Görsen, nur dokunur güle.
Sabah akşam; akşam sabah,
Bölünmüş yol gibi gönlüm.
Arif Dülger

omzumda, yüzyılların eskimez düşleri
zaman hep sabah ezanını okuyan bilal nidası
gölgeler uzun, nurlu ve derin
adım attığım her taş, secdeye varan bir duanın çiçeği
alnı secdeden kalkmayan diriliş bülbülünün düşü
ey taşlarında çağları susturan şehrin gönlü!
yarın, bir yâr gibi bağrında zafer güneşi
Hayrettin Taylan

bin yaşında zeytin ağaçları
bin yaz bin kış bin güz bin bahar yaşamış
o toprağa saldığı köklerle
zeytinle beslemiş insanlığı
insanlar da o köklerini topraktan ayırıp
bir zenginin villasının bahçesine sürdü
orada sadece ağaç değil bizlik bilgisi de satıldı
köklerinden söküldü biz denilenler
nice benliğe bölündü
ve dağıldı
hepsi orada oldu
Suavi Kemal Yazgıç

İnsan duvardan, yollar çamurdan yaratılmış adeta
Kum gibi çoğalan şeytan, ateşten yaratılan aşk başka

Kafam karışık olabilir, makineler ayarlı telefonuma
Çalış diyorum takılıyor kaç ilmekli saymadığım halılara
Yasemin Kuloğlu

Üstümdeki gömlek boşluğun durmadan ellerimi anımsamasıdır
Doğruyu bulmasın diye derimizin sınanmasıdır dünya
Sonumuz gelmeden suya eğilen korkuyla büyüdüm şimdiye kadar
Bu boşluk bu yorgunluk dünya deseninde kaybolup konuşmayan
Kerpiç evde büyüyen ben, tuba ağacından kesilmiş dal gibiyim şimdi
Üstümde yazgı gömleği bir kitabın ayracı olan dağılmış ellerim
Damarlarımı genişleten dağların ve bağırışı bu renksiz dünyanın
Dilime vuran kelimeleri üşütüyor üstümde dünya gölgesi
Burhan Tuz

şiir mi okumak istiyorsunuz
Gazzeli çocuklar
ölerek savunuyorlar topraklarını
söz ile su, buğday ile takas edin
alın işte o şiiri
çerçeveletip duvarınıza asın
ve okurken bir dere yatağı alın elinize
o fotoğraftaki ölü çocukların gözyaşlarını
denize ulaştırın
Kazım Gök

Yediiklim, Sayı: 426

Yediiklim dergisi 426. sayısına İnsan ve Tabiat yazısı ile giriş yapıyor.

“Beslenme, barınma, giyinme gibi temel insani ihtiyaçlar ve insanın sanat, estetik, tefekkür gibi sair yüksek ihtiyaçları tabiatla münasebetinin devamını gerekli kılmaktadır. Her ne kadar modern şehirler tabiatın rağmına serpilip gelişse de tabiatla iç içe bir şehircilik anlayışı ve tabiatı, çevreyi, taşrayı ihmal etmeyen genel bir anlayış insanlığın selametine olacaktır.”

Ahlâk

Osman Koca, Ahlâk isimli yazısında “ahlak timsali” denince akla ilk gelen kişi olan Peygamber Efendimizi merkeze alarak ahlâk kavramının köşe taşlarını anlatıyor. İnsanlığın sarsıcı, kendine getirici, mümin olduğunu hatırlatıcı yüce bir ahlâka dönüş yapması gerekiyor. Ahlâk giderse toplum gider, millet gider. “

“Ahlâk sahibi kolay olunmuyor! Çağıran kim ise nazikçe buyur eder. Son derece cömert olup adilce paylaşıma rıza gösterir. Sırf, en azından salt, Yaratan’dan ötürü yaradılanı sever. Öksüzü itip kakmaz, yoksulu doyurur, yetime düşeni tam verir, dul ve kimsesizleri hakkıyla gözetler.”

“Ahlak malumunuz sorumluluktur. Yoklukta tokluk, toklukta yokluktur. Halden anladığı kadar kardeşlik hukukuna uymayı, kendinden olmayana saygı duymayı gerektirir. Arzdan semaya, habbeden kubbeye renk cümbüşü alkımlar eşliğinde sevgi dolu, saygı değer insanlar türetir.”

Klâsik Türk Şiirinde Muhabbet

Ahmet Sevgi, klâsik Türk şiirinde muhabbet konusunu işliyor yazısında.

Yaratılışın temelinde sevgi vardır. Nitekim C. Allah bir kutsî hadiste mealen şöyle buyurur: “Ben, gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim, bunun için halkı yarattım.” Allah bilinmeyi sevdi, biz de onu bildik ve sevdik. Dahası, yaratılanı da sevdik “yaratan”dan ötürü. Hatta birbirimizi sevmedikçe iman etmiş sayılmayacağımızın da idrakine vardık.

Ezelde başlayan bu sevgi seli ebede doğru akıp gitmektedir. Bağdatlı Rûhî (ö. 1605) ne güzel ifade etmiş:

“Ma’dûm iken âfâkta âsâr-ı mahabbet

Ben eyler idim birine ızhâr-ı mahabbet Sayyâd-ı ezel damını kurmazdan önündü Dil bülbülü olmuştu giriftâr-ı mahabbet.”

Klasik Türk Şiirinde Eleştiri

Ali Sali, klâsik Türk şiirinde eleştiri konusunu işliyor. Çok sık rastladığımız bir konu değil bu. Dikkat çekici konulara ve kaynaklara göndermeler var yazıda.

“Namık Açıkgöz 42 yıldır bu sahada kaleme almaya devam ettiği yazılarından konuyla alakalı olanlarını Klasik Türk Şiirinde Eleştiri ismiyle kitaplaştırdı ve kitap Post Yayınlan arasında okur huzuruna çıkarıldı. Açıkgöz, kitabının ilk bölümünde “Yapı ve Muhteva Eleştirisi” bağlamındaki yazılarını bir araya getirmiş. Bu bölümde on beş yazısı var Açıkgöz’ün. Kitabın ikinci bölümünde ise “Metin Yorumlama” bağlamında kaleme aldığı yazılarını bir araya getirmiş. Bu bölümde de yedi yazısı yer alıyor. Açıkgöz sunuş yazısında bu kitaptaki yazıların niçin kaleme alındığı hususuna izah getiriyor. Kitabın ilk yazısı olan “Klasik Türk Edebiyatında Eleştiri Anlayışı ve Eleştiri Terimlerine Genel Bakış” yazısında Klasik Türk Şiiri adlandırmasını niçin tercih ettiğine izah getirdikten sonra çok ilginç bilgiler de veriyor: Mesela, başta tezkireler olmak üzere klasik metinlerde 300 kadar eleştiri terimi olabilecek kavram geçtiğini belirtiyor ve örnek terimler veriyor.”

Erkan Kara ile Söyleşi

Erkan Kara, İsmail Demirel’in şiirine ve Gülden Geliyorum kitabına dair sorularını cevaplamış.

“Modern çağın bize bir kere daha hatırlattığı en somut ve kesin gerçek, dünyevi tabiatın ilahi tabiata baskın çıkması. Modernizmin tahribatı, bu anlamda oluşturduğu ruh (mana) planında çöküntü ve başarısızlığı ortadadır.

Her yönden değerler arz eden gelenek bizler için, ruhsal aydınlanmamıza yardımcı, her zaman varlık sebebimiz olmuştur.”

“Gülden Geliyorum” benim için “değerler hafızası” bir kitap olmuştur. Yine bu menzilden baktığımda, edebi bütünün bir cüz’ü olan şiir de, akıl ve duygu arasında sağlıklı kurulmuş dengeler oluşturmasını sağlayan çok özel bir sevgidir diye düşünüyorum. Ve bu çok özel sevgi, insanın ruhunu eğitiyor, olgunlaştırıyor, yetkinleştiriyor olmalıdır. Sairin yetkin olduğu alan şiirse, “söz verdiği” her şiir de bu bağlamda şairin, “insan”a söz vermesi demektir. İşte bunun en iyi örneklerinden ikisi M. Akif Ersoy ve Sezai Karakoç’tur.

Yediiklim’den Öyküler

Eren Buğdaycı – Ayhan’ın Düştüğü Yer

“Dördüncü kattan atladığı için ölmedi Ayhan. Onu öldüren şey, bindirildiği ambulansın en az 120’yle toslamasıydı yol kenarındaki kamyona. En azından öyle duyurdular ardından. Ertesi gün okuldayken geldi haberi. Öğrenir öğrenmez beden dersini asıp cenazesine yetiştik Doğan’la. Üstümüzdeki eşofmanlara ve altımızdaki kramponlara aldırmadan başsağlığı diledik musallanın başında bekleyen Cemal Amca’ya. Sahiplendik cenazesini. Omuz verdik, defnettik, birer kürek toprak attık kabrine ve dağıldık.

Her anlamda…”

“Sonra okul bitti, sonra bir oto yıkama açtım, sonra evlendim, sonra Toki’den üç artı bir daire çıktı bahtımıza. Güzel cepheden… Sonra Doğanla da ayrıldı yollar, sonra hayatta hep bir şeyler bir şeyler oldu, her şey devam etti öylece. Öylece ve hızla… Önce ara sıra, ardından sık sık, derken sonra hep orada buldum kendimi. 0 boşluğa, her şeye rağmen hiç değişmeyen ve hiç değişmeyecek olan o boşluğa uzun uzun bakıp durdum.”

Refika Mert – Anneler, Babalar ve Kırmızı Balıklar

“Otobüs sıcaktı. Arkadaki dörtlü koltukta oturmuştum, şoför bey klimaları bugün açmayacaksa ne zaman açacak acaba, diye düşünüyordum. Karşımda oturan şişman kadın, terini siliyordu. Gelişigüzel yaptığı topuzuna bir toka takıvermişti. Yanında iyi giyimli, saçı taranıp jölelenmiş, yedi yaşlarında bir erkek çocuk vardı. Çocuğun karşısındaki koltuğa ise saçlarına anne tarağı değmemiş sekiz yaşlarında bir kızcağız ilişmişti. Eski püskü kıyafetlerine şık bir çocuk çantası uydurmuştu. Duruşundan anlaşıldığı üzere, ablaydı o. İlgisini, karşısında oturan kardeşine ve annesine yöneltmişti. Vıcır vıcır konuşup güldürmeye çalışıyordu onları.”

“Yer değiştirdiler. Küçük kız annesine yaslanmak istedi. Kadın pencereye döndü. Annesinin koluna usulca yaklaştırdı başını, azıcık değdirdi. Kadın: Oğlum dikkat et düşeceksin, dedi. Kızın önünde bir yarık açıldı. Siyah bir kuyu oturdu bakışlarına. Arkama yaslandım, bacaklarımı sallamaya başladım. İçimde bir şarki: Kırmızı baalık göööldeee. Kırmızı balığın annesi de şişman mıydı? Böyle topuz muydu saçı?”

Esrin Güvenç – Empatik

“Odanın ısınmasına bakılırsa güneş doğup, yükselmiş bile. Uyumuyorum ama gözümü de açasım gelmiyor. Birkaç haftalık hayat arkadaşım-kocam- telefonda biriyle konuşuyor. Amacım onu dinlemek değil ama ortalık çok sessiz. Ev çok sessiz cümleler bire bir kulağıma doluyor.”

“Ortalık epey Bıçakladığından, biraz da acıktıklarından kafeteryanın klimalı masaları dolmaya başladı. Her masadan bir uğultu, insanlar birbirinin konuşmasına dikkat kesilmesin, rahat etsinler diye açılmış bir müzik kanalı. Aşk acısı çeken, vücudunun her yerini oynatan, dans eden, boyalı kadın şarkıcı. Birazdan masaya küçük önlüklü kibar bir kızın elinde küçük bir pasta, üstünde tek bir mum.”

Ömer Hatunoğlu’ndan Dokuz Cevap

Ömer Hatunoğlu, Yusuf Emir Çulha ve Yunus Berk Üstün
’ün sorularını cevaplamış.

“Son dört beş senedir Oryantalizm, Oksidentalizm ve İkinci Yeni bağlamında yoğun okumalar yapıyordum. Son zamanlarda bu konular biraz tarih ve kültür tarihi okumaya sevk etti beni. Aydın Usta’nın Sorularla Bizans Tarihi, J. M. Roberts’ın Avrupa Tarihi ve on bir önemli ismin kaleme aldığı Şehir ve Kültür İstanbul kitaplarını okudum, okuyorum şimdilerde.”

“İlk gençlik yıllarımda birtakım haksızlıklar karşısında sesimi yükseltmem gerekiyordu. Mehmet Âkif, Necip Fazıl, Ahmet Arif, Ârif Nihat, Erdem Bayazıt…o yıllarda aradığım sesi, duyguyu bulduğum isimlerdi. Hâlâ severek okurum. İnsan okudukça kendisi de yazmak istiyor. Fakat şiire bakışım şair Mehmet Sümer’i tanıdıktan sonra oldukça zenginleşti. Mehmet bir seferinde şöyle demişti bana: “İlham perisi kulağımıza haykırır mı yoksa fısıldar mı?” Bu soru şiir üzerine uzun uzun düşünmeme sebep oldu ve şiirimi derinden etkiledi.”

Yediiklim’den Şiirler
sessiz sevdaların simyasına inananlar
çamurlu sularda yıldız seyretmekle sınananlar
yârin diyarında dolanıp yalnız uyuyanlar
kervanının kumdan ninniler söyleyen müneccimi
kızıl gözlerinden yıldız düşürdü ve hükmetti:
şehrin devşirme sevdalan, hindiba toplamalı ve nar ezmeli
çünkü çıplak baldırından şehvet akan iki dilli esmeri
önce koynuna alıp sonra katletti
cemre suyunda elini yumaya koyulan yaban erleri!
Hülya Özcan

“Adı felsefiye sokağı olsun çıkıp ağırdan çarşıya doğru
Bir koşu desem nereden çıkacak nereden başlayacak
Dolanıp duran ağır çekimli salkımlı güneşin ardından
El edelim oturup iki çift laf edelim çıksın aradan şöyle
Bir yol koşuya dursun derin düşünceler yeşersin diye
Güzel olsun çiçekler, kuşlar, kumrular salkım söğütler.”
Nurettin Durman

ömrüm maruz kalıyor hatırlatmaya
bu sayısal eksiklikte
aşk da lekelenecek
yinelediğin zamirler getireceğim
tutup türkçeden
sana söz

şimdi tozlu bir fotoğraftan geliyorum
sakar bir çerçeveyle duvara yapıştırılmış
titremesin için nasılsa azalıyoruz
hiç olmazsa
burada birlikteymişiz gibi bak bana
Ahmet Karpınar

Sürgündük, akşamın yüzüydük acıyla bekleyen
Boş sokaklardan, ürkek yanaşmalardan
Sağanaklarımız isyandan ötürü yarıda kaldı
Uzun bir konuşmadır bugün yaşamak
Bir meydan okumadır üstümde çalınan saat
Bir daha yaşamamak için kalma vaktidir
Nerede akşam nerede düştüğüm dünya
Aynı rüzgâr aynı şehir şiirli yalanlar
Yani yok etmenin bütün biçimleri
Bir akşam borcudur unutulmuş.
Ahmet Tepe

Bizi oyalıyor uydurduğumuz rüyalar
Kapı önünde çürüyen yarınlar
Ağlıyor fotoğrafta kararan bir ırmak
Ağlıyor mavi gökyüzüne bakarak
Yoldaşın olamazsam gizemli bir ressam olurum
Hüznün rengini veririm fırçaya
Gökyüzünü kucaklarım zayıf kollarımla
Şarkıları söyletirim içimdeki çocuğa
Ayşe Altıntaş

gece nefesiyle yokluyor perdemdeki bozgunu
kayıp şehirlerle dolu yorgan altı
planım değildi
yatağımın beni yadırgayacağı kadar kaçmak
Esmanur Güner

Gecenin eteğinde, zamansız bir ses,
Göğe asılmış bir kuğunun son hevesi.
Suları terk etmiş; tüylerinde eksik nefes,
Suskunlukta çürür bazen bir masalın gölgesi.

Güllerle konuşan rüzgâra benzettim kendimi,
Güzel görünürken bile savrulan, yönsüz.
Kökü çok derinde ama kimse sulamaz;
Kendi susuzluğuyla yaşlanır, ömrü sessiz.
Zeynep Afra Çalışkan

Şehir ve Kültür, Sayı: 134

134. sayısına ulaştı Şehir ve Kültür dergisi. Dergiden yapacağım ilk paylaşım Mehmet Kamil Berse’nin yazısından olacak. Millet Yazma Eser Kütüphanesi’ni anlatıyor Berse.

“Kütüphaneye Murad Molla, Adile Sultan, Yusuf Paşa, Hekimoğlu Ali Paşa Halk Kütüphaneleri ile Ebu Bekir Paşa, Yavuz Selim, Zembilli Ali Efendi Çocuk kütüphaneleri de bağlı birim olarak hizmet vermiş ancak bugün bu kütüphaneler vakıflara devredilmiştir.”

“Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğüne bağlı olarak hizmet vermekte iken Millet Kütüphanesi’nde bulunan yeni eser kitaplar da Sakarya Üniversitesi Kütüphane ve Dokümantasyon Merkezine devredilerek, kütüphane araştırma ve ihtisas kütüphanesi konumuna gelmiştir. Kütüphane bugün “Millet Yazma Eser Kütüphanesi” adı ile hizmete devam etmektedir.”

Girne’deki Toprak Damlı Evler

Girne’nin toprak damlı evlerini anlatıyor Kâmil Uğurlu.

“Oturma odasının tavanı başka bir âlemdi. Kanarya sarısı renkler, birbirini izleyen, bazen kesişen süslü ve boyalı çıtalar, bir keserin marifeti olduğu, basitliğinden anlaşılan fakat harikulâde güzel ve candan olan renkler, amber, altın, portakal, kahverengi, mavi, kırmızı ve yeşil renkler. Bütün bunların hepsi bir tablo üzerinde buluşsa mutlaka bir renk kaosu teşekkül ederdi, fakat burada asla öyle değildi, aksine aralarındaki armoni insanı şaşırtacak boyuttaydı.”

Türk Ney Sanatı

Melih Berse, Türklerdeki ney sanatının tarihçesine dair notlar düşmüş yazısında.

“Mevlevilikte neyzenlikte ileri seviyeye ulaşmış olan neyzenler Konya Mevlâna Dergâhında (Âsitâne-i Âliye) bulunan çelebi tarafından “neyzenbaşı” unvanı verilerek tayin edilirlerdi. Ayrıca bu unvanın sahibi olmak için çile doldurarak dedelik (ikrar verip bin bir gün çile çıkararak dergâhta hücre sahibi olmuş sâlike “dede” denirdi) mertebesine erişmek gerekirdi. Neyzenbaşı hem ney üfleyenlerin en kıdemlisi hem de kudümzen başından kıdemli ise mutrıb heyetinin sorumlusu ve idarecisidir.”

Kayseri Hunat Hatun Camii Ve Külliyesi

Kayseri’nin merkezinde şehrin sembolü haline gelmiş eserlerden biridir Hunat Hatun Camii. M: Nihat Malkoç, bu camii ve külliyesini anlatıyor.

“Hunat Camii’nin ana ve orijinal giriş kapıları doğu ve batı yönündeki taç kapılardır. Sonradan açılan kuzey kapısı ile üç girişi olan caminin kuzey-güney ekseninde on bölümü bulunmaktadır. Ana kapı batıdadır. Bu kapının girişte sol tarafında, caminin kuzey ucunda, Mahperi Hatun’un türbesi bulunmaktadır. Caminin orijinal Selçuklu minaresi bulunmamaktadır. Zira klasik Selçuklu mimarisinde minare yoktur. Batı taç kapısı üzerinde yer alan minber, minare ve yine batı taç kapısına dayanan büyük bir minare daha bulunmaktadır. Büyük taş minare Sultan II. Abdülhamid tarafından 1900’de yaptırılmıştır. Taç kapının üzerindeki minber-minare ise altı ayaklı, altıgen gövdeli, üstü ve külahı kare planlı zarif bir eserdir. 1727’de yapılan onarım esnasında yapıldığı tahmin edilmektedir.”

Konur Alp Gazı Diyarı: Düzce

Saniye Öztürk, Düzce’yi anlatıyor. Adına herkesin aşina olduğu ama derinliğine çok da girilmeyen bir gizli cevherdir Düzce. Öztürk, tarihi dair notlarla anlatıyor şehri.

“Şelaleleriyle ünlü Düzce’nin her mevsim ayrı güzellikleriyle cazibe merkezi olan Aydınpınar Şelalesi de huzuru özleyenler için önemli bir adres ve konaklama imkânları da var.

Fındık diyarı Akçakoca’nın, özellikle Doğu Karadeniz’den göçlerle oluşan köylerinden birisi de Hemşin Köyü. 1877 yılında Osmanlı Rus Savaşının ardından Artvin’ den gelen Hemşinlilerin yaptığı tarihi Hemşin Köyü Camii, çantı tipi camilerin en iyi örneklerinden birisi. Minaresi de ahşap olan cami, tavan işçiliği mihrap ve minberiyle dikkat çekmekte.”

Bir An Meselesi

Her şey an meselesi dünyada. Farkında olmasak da anlık yaşıyoruz. Gitmek, gelmek, sevmek, unutmak, yaşamak, büyümek hepsi bir an meselesi. Canan Coşar, bir yolculuk gibi geçen zamanı anlatıyor. Görüyoruz ki her şey bir an meselesi.

“Gürültü içinde kitap okumayı anlamayı içinde bulunduğumuz zaman dilimi bu şekilde davranmayı gerektiriyor. Bu gereklilik trafik esnasında olabilecek her türlü problem karşısında nezaketi elden bırakmadan durumu anlamayı ve çözmeyi kolaylaştırıyor. Sabır ve dayanıklılık şu an ki zaman diliminde çağın getirisi şart olarak karşımıza çıkıyor. Geçmişin sükûneti bugün maalesef herkesin beklentisi. Kolaylık bolluk içinde, geçmişin yaşam zorluklarının huzurunu arıyoruz. Meşakkat çekilmeden şükredilemiyor.”

Ayasofya Tarih ve Deneyim Müzesi

İstanbul’u anlatmak, camileri, müzeleri anlatmak, tarihten bahsetmek çok yakışıyor Ezgi Elçin Oynak’a. Yaşadığı şehri özellikle tarihi dokusu ile seven genç bir yazar var karşımızda. Bu sayıda Ayasofya Tarih ve Deneyim Müzesi’ni anlatıyor.

“Bana göre ince detaylarla hazırlanmış sürprizlerle dolu bir müzeydi. Öncesinde hakkında pek bilgim olmadan gittim. Ayasofya adını taşıyan bu müzenin yerleşim yeri de oldukça iyi seçilmiş. Ayasofya, Sultanahmet Cami’lerini ve At Meydanı müzenin eserler kısmını dolaşırken pencerelerinden görebiliyorsunuz. Gün akşamüstü olup, yazın en sıcak zamanında müzenin serin ortamında dolaşırken birden müzenin penceresinden dışarısı dikkatimi çekti. Sanki ben içeride eski zamanların içinden gelirken, dışarıda da geçmiş zaman yaşanıyor gibi hissettim… Günün rengi tüm güzelliğiyle karşımda dururken, nerede yaşamakta olduğumu şaşırarak gerçek hayatıma dönmek istemedim bir an. Aldığını geri vermeyen zamana karşı, pencereden gördüğüm kalabalığa karışmak üzere müzeden ayrıldım.”

Şehrin Kaldırımları

Şehir ve kaldırım denince aklımıza hemen Necip Fazıl geliyor. Şair zihnimize kaldırımları öyle bir işlemiş ki bir kaldırımı adımlarken bile şiirin dizeleri aklımızdan geçmeye başlıyor. Alper Lütfü Göncü, kaldırımları şiirler ve şarkılar eşliğinde anlatıyor.

“Kaldırımlar şehrin en temel ama en fazla ihmal edilen unsurlarından biridir. Yayalara ayrılmış bu alanlar günün birinde işgalcilerden kurtulur ve asfalt seviyesinden çok yüksek olmayacak şekilde tasarlanır, yayalar da kaldırım adâbını hazmederse işte o zaman medeniyet yolunda ilerleme kaydetmiş oluruz. Kaldırımı düzgün olmayan şehir, insana değer vermiyor demektir.”

Eyüp Sultan Reşadiye Numûne Mektebi

Menekşe Özkaya Tutum, İstanbul’un tarihi okullarını anlatmaya devam ediyor. Bu sayı Eyüp Sultan Reşadiye Numûne Mektebini tanıyoruz.

“Eyüp Sultan Anadolu Lisesi, Reşadiye Numûne Mektebi adı ile hem Osmanlı Devleti’nin son dönemine hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarına şahitlik etmiş, Türkiye Cumhuriyeti’nin değerli iki cumhurbaşkanını da mezun etmiştir. 6. Cumhurbaşkanı Fahri Sabit KORUTÜRK, ilkokul öğrenimini “Reşadiye Numune Mektebi”nde tamamlamış, 12. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip ERDOĞAN da İmam hatip mezunlarının üniversiteye girme konusunda uygulanan kısıtlamalar nedeniyle liseyi dışarıdan bitirme sınavlarına girerek 1973 Ekim’inde fark derslerini vererek ikinci bir lise diploması aldığı lisedir.”

Akdeniz’de Dolunay Vakti

İbrahim Yasak bir seyyah inceliği ile adımlıyor dört bir yanı. Notlar tutmayı da ihmal etmiyor. Şimdi Akdeniz’deyiz.

“Bu an, aynı zamanda bir hicran anı. Geçmişte kalan her şeye bir veda. Kaybedilenlere, yitirilenlere bir veda. Ama bu, umutsuz bir veda değil. Aksine, yeni başlangıçlara bir kapı aralayan bir selam.

Bu gece, ben sadece bir misafirim. Akdeniz’in kıyısında, dolunayın altında, dalgaların melodisinde kaybolan bir misafir. Ve bu misafirlik, bir ömrün sadeleştiği nadir anlardan birisi olarak alıyor koynuna beni… Kuşatıyor.”

Hizmette Öncü Bir Eğitimci: Ayla Ağabegüm

Mehmet Nuri Yardım, Ayla Ağabegüm hakkında yazmış. Çalışmaları, eğitimci yönü ve gençlere örnek olacak azmi ile Ağabegüm’ü tanıyoruz.

“Ayla Ağabegüm Hoca aksiyonerdir. HEKVA (Hanımlar Eğitim ve Kültür Vakfı), Türk Kültürüne Hizmet Vakfı, Medyasofa Girişim Grubu, Türk Gençliği Vakfı, Anadolu İrfan Ocağı Derneği ve AKODER (Aileyi Koruma Derneği) gibi birçok sivil toplum kuruluşunun gönüllü neferidir. Nerede hizmet varsa oraya koşan, bütün iyi faaliyetlerin ucundan tutmayı kendisine görev addeden, durumdan vazife çıkaran bir gönül mimarıdır. Bir dava ve vefa insanıdır. Onun bulunduğu iklimde güzellikler, iyilikler ve faziletler vardır. İstişare etmeyi sever, kadirbilirdir. Kendisi incinse de kimseyi incitmez. Kısacası bir gönül insanıdır. Bilhassa gençlerin kalbine dokunur, dertlerine deva, yaralarına merhem olur. Durmaz, susmaz, yorulmaz. Gayretlerine şahit olduğu genç kardeşlerini arar, onlara dualar eder. Kıymetli eserleri Edep Mektebi, Söz Hakkı, Mısralarla Konuşmak okunmalıdır.”

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir