Bir Nokta; Sayı: 291

“Nisan sayımızla karşınızdayız. Her ay, akışı devam ettirme çabasının yanında, ilk sayıyı çıkartıyormuşuz gibi bir duyguyla dergimizi hazırlıyoruz. Yirmi altı yıldır dergimizde yazan usta yazar ve şairlerimizin yanında yeni başlayanlar, ustalaşanlar oldu. Yaşadığımız zaman ve geleceğe seslenirken, her sanatçımızdan tecellî eden parçahakikat, anbean, tüm ve mutlak olana doğru hamlelerde bulunmuş oluyor. Hakîkatin bir de “yalan” mertebesinden seslenmesi.” diye 291. sayısına Mürsel Sönmez’in cümleleri ile giriş yapıyor Bir Nokta dergisi. Dergileri ayakta tutan tam da bu heyecan işte. Heyecanın ve mektep dergi olmanın bir sonucu olarak yoluna sağlam adımlarla devam ediyor dergi. Yol arkadaşı olanlara, destek verenlere selam olsun.

Kabil, Habil ve Vampir

Hasanali Yıldırım, insanın çocukluktan itibaren “ısırma” metaforu üzerinden hayata tutunmayı ve zamanla başkalarına zarar verme eğilimini anlatıyor. İnsanın içindeki kötülük potansiyelinin büyüdükçe güçlendiğini, rekabet ve hırsla başkalarını incitmeye yöneldiğini ifade ediyor. Asıl olgunluğun ise zarar verebilecekken kendini tutabilmekten geçtiğini söylüyor.

“Dişlerimiz damağımızda filizlenince üstümüzü-başımızı veya kendi etimizi ısıra ısıra talim ederiz ısırmayı. Biz ısırmayı öğrendikçe ebeveynlerimizin gülücüğü artar; gururlandırırız onları. Öyle ya artık biz de tez vakitte ısırabileceğiz.”

“İnsan etrafında ısıracak birini gözüne kestiremeyince döner, kendi etini ısırır. Öylesine gaddar, böylesine zalim bir varlık. Daha tuhafı, sonra da kalkıp bu ısırığı kendine zati tenkid diye yutturma maharetine de sahip bir varlık.”

Sessizliği Yeniden İcat Edebilir Miyiz?

Mustafa Köneçoğlu, modern yaşamın gürültüyle kuşatıldığından ve bunun insanın ruhunu yıprattığından bahsediyor yazısında. Teknolojinin ve konforun artmasıyla birlikte huzurun azaldığını, insanların daha tahammülsüz hale geldiğini, sessizliğin giderek kaybolduğunu ve yeniden kazanmanın zorlaştığını sorguluyor.

“Makine gürültüsü bir barbarlık alameti. Belki de makinenin kanından; benzin ve mazottan kaynaklanıyor bu barbarlık. Yanarak çalışıyor makine. Bu yüzden olmalı, gürültüsü de canımızı yakıyor.”

“Heidegger’in tespitiyle teknolojinin “çerçeveleme”sinden mutlak anlamda kurtulamayacağımıza göre, biraz daha sessizlik ve özen, biraz daha nefes alınabilecek insani mekânlar üretemez miyiz acaba? Sessizlik içinde bir ikamet hakkımız olamaz mı?”

Katmandu’nun Çiçekleri

Ali Barskanmay, Katmandu’daki yoksulluğu, düzensizliği ve karmaşayı gözlemlerken insanın nasıl zor şartlar içinde yaşadığını anlatıyor. Şehirdeki kirlilik, kalabalık ve çaresizlik içinde insanların hayata tutunma çabasını betimliyor. Buna rağmen inanç ve manevi değerlerin insanlara bir direnç ve umut verdiğini ifade ediyor.

“Sokakta, caddede, duvarda, pencerelerde, balkonlarda, şehir merkezinin boş arsalarında ipe dizili kurumayı bekleyen kıyafetler. Boğazı sıkılan, gırtlağına mandal geçirilen bir deri bir kemik insan gibiler. İdam sırasını bekleyen mahkumlar gibiler. Rüzgarda sallanan elbiseler, ipe asılı adamın sallanmasını andırıyor. Boşluk insanı boğuyor.”

Beraya İçin Söylenmiştir

Tahsin Hamdi Yılmaz, Türkiye’nin diğer bazı ülkeler gibi dış müdahalelere maruz kalmamasını toplumun vereceği tepkinin belirsizliğiyle açıklıyor. Devlet yapısı, vatandaş-devlet ilişkisi ve tarihsel tecrübeler üzerinden Türkiye’nin konumunu tartışıyor. İnsanların kendi sorumluluklarını fark ederek hareket etmesinin önemine dikkat çekiyor.

“Afganistan’a Irak’a, Suriye’ye, İran’a, Kafkasya’ya, Bosna’ya, Gazze’ye yapılan Türkiye’ye yapılamıyorsa bunun sebebi askeri, sınai, ticari, mali, ilmi, adli yahut idari mevcudiyeti mi yoksa öylesi meş’um bir teşebbüsün vukuu anında vatandaştan nasıl bir refleks zuhur edeceğinin keşfedilebilinemeyişi mi?”

“Çağının adamıysan şu canlı ömründe taze haliyle İran mevkiinde şahit oldukların karşısındaki tutumun, dünya eyleşmesi ayakdaşlarına yarayışlı hatalarından doğan sonuçları bertaraf etmeye azimli olup olmadığını gösterecek. Zira hal-i hazır, çağından çıkıp dünyaya kapıldığından mütevellittir.”

Bir Nokta’dan Öyküler

 Behçet Gülenay- Eşik

“Yüzünü yıkamadan evi toplamaya başladı. Dokunduğu her şeye ayrı bir özen gösterdi. Masanın örtüsünü gerdi, sandalyeyi hizaladı, yastığı kabarttı. İnsan bazen bir yerden ayrılmadan önce eşyaları son kez düzene sokar. Arkada bir şey kalmasın diye değil, “Ben elimden geleni yaptım,” diyebilmek için en iyisini yapmaya çalışırdı. Âyende bu sabah eşyaları sadece düzeltmedi, onlara veda eder gibi sevdi.”

“Zamana direnen tarihi ahşap kapıda tokmağın bıraktığı iz silik bir gölge gibi duruyordu. Âyende bedenindeki izleri hatırladı. Aren’in tokmağın gâvur tarafıyla vurarak bıraktığı izler, kapı tokmağının bıraktığı izdeki zarafetten uzaktı. İnsan bazen en çok kendini kandırdığı iç sesinden yara alırdı.”

Serpil Cebeci- Sobadan Geriye Kalan

“O an, ahşaptaki alevler kıvrılarak bir yılana dönüşürdü. Masalın içinden süzülen yılan, sırıklara tırmanıyor, oradan yatağa doğru süzülecek gibi geliyordu. Uykum hafifçe aralanıyordu ama anneannemin sesi devreye giriyor; iyi kalpli kızın güzelliği, merhametiyle yılanı geri püskürtüyor, tavanda kırk gün kırk gece süren düğünler kuruluyordu. Kazanlara düşme korkusuyla düğün bazen sarsılıyordu ama çocuk neşesiyle uykuya dalıyordum yine de.”

“Emanet, cennetim olan çocukluk bahçesine bırakılırdı. Ahşap sırıkların üstündeki oyuncaklarım, masal kahramanlarım başkaydı; betonarme tavanımıza yansıyanlar bambaşkaydı. Ama şimdi ikisinin tadı, sobadan duvara vuran alevde birleşiyor. Gitmem lazım. Kızımla, kaloriferli evimize dönmem lazım. Çocuk emanet.”

Bir Nokta’dan Şiirler

Beyrut’un
Külden bir onuru oldu Beyrut’un
Elleri üstünde tek başına taşıdığı
Bir çocuğun kanından
Kandilini söndürmüş şehrim
Kapısını kapatmış
Tek başına kalmış akşam vakti
Tek başına ve gece
Joseph Harb

yağmacı renkler giyersen
içimde bir turgut uyar uyanır
sağanaklarla geçiştirilmiş çocukluğum
gelir dudağının durağına kıvrılır
güvercinlerinden belli olur çünkü bir çocuğun rüyası
yağmurlarla büyüyen
yağmacı renkler giyersen
Sinan Davulcu

elma ısıranların ruhunda
bir doğum kamaşması var ki sonsuz
önce perçeminden tutalım dünyanın
sorunsuz dönelim içimize
-rolsüz
oyunsuz
ve suflesiz
Yasin Mortaş

Sarsılıyor yer, boşalmış zemberek, aksayan zaman
Yandı bitti dünya kaftan kafa savruluyor külü

Bozbulanık suda yunup tetik düşürür aheste
Kör makaslı bahçevan kurutuyor dalında gülü
Hüseyin Karaca

Kerbelâ’da mızraklar yükselecek
ama burada mızrak içe saplandı.

Bir reyhanın kökünü zehirlediler.
Bir gülün dilini kestiler.

Hasan şunu öğretti herkese:
Bazı şehadetler kanla değil,
iç kanamayla yazılır.
Özcan Ünlü

ey on bin adım atanlar
kırılmış bir kelimeyi
tekrar tekrar parçalayanlar
vitaminlerini, gıda takviyelerini
ve omegalarını yutanlar
uykularını alıp
meydanlara çıkanlar
meydanlara çıkıp
metrolara inenler
hepinize ey
Suavi Kemal Yazgıç

Çocuk;
güneşten
mahrum geceler
uykulu gözler
zamanın ötesinden
haber getiren
haberciler

Anneler;
çağları aşınca merhamet
günler ve gündüzler
geceden sehere uzanan eller
bir E sesiyle başlayan
hamd dizerler
Adnan Berber

Mizan şaşmaz, şaşkınım, yoncalar küpe ellerime, kulağım ezan.
Kıyamet kopmadan gelen, sabır ve rıza makamında beklenen
Dünyanın iyi kalbine hekim, nazlı ve serin belde, Kâbe yüzlüm ey,

Özgürüm Aksa gibi ve direniş, Efendime selam, kabul olmuş duam
İyi ki geldin, iyi ki geldin, iyi ki geldin sevdiğim, ötelerde sevilen…
Yasemin Kuloğlu

Köşe Taşı, Sayı:5

5. sayısına ulaştı Köşe Taşı dergisi. Her mevsime bir tutam güzellik sunarak yoluna devam ediyor dergi. Köşe Taşı’nın çıkan her yeni sayısı dergiye katılan yeni isimlerle buluşturuyor okuyucularını. Olması gereken de budur zaten. Bir önceki sayının üstüne koyarak yoluna devam ettikçe dergiler gelecek adına daha emin adımlar atabiliyor. Bunu 5 sayıdır başaran bir dergi var karşımızda.

Köşe Taşı, sayfalarında Kastamonu’ya dair yazıları ihmal etmeyerek çıktığı topraklara da katkı sunmuş oluyor.

Ben Bu Hikâyenin Neresindeyim?

Hüseyin Akın, insanın kendi yüzünü ve kimliğini başkaları üzerinden arayışını anlatıyor.
Babasının fotoğrafından hareketle geçmişle bağ kuruyor ve kendi hikâyesini keşfetmeye çalışıyor.
Aynı zamanda bir insanın hayatının, hatıralar ve başkalarının hikâyeleri içinde şekillendiğini ifade ediyor.

“Elimde babamın siyah beyaz zamanlara ait fotoğrafı var. En çok da yüzü görünüyor. Yüzü bir uçtan bir uca fotoğrafı kaplıyor. Saçları yüzünü kapamasın diye arkaya taranmış.”

“Bakmayın babamın bu fotoğrafta böyle hareketsiz, heyecansız durduğuna. Yüzünde Karadeniz’in dağ misali dalgaları köpürecektir birazdan. Evin önündeki kuyudan bakraçla su çekerken suda yüzünü gördüğü günden beri hesabı vardır suyla. Su pusudur. Deniz çocuğu olmasına rağmen denize girmez. Denizle arasındaki küslük bir ömür sürmüştür.”

İsmet Özel’e Bir Soru

Abdullah Harmancı, bir İsmet Özel konferansından geriye kalanları anı tadında anlatıyor yazısında.

“İsmet Özel, 2001 yılında bir konferans serisi başlattı: “Toparlanın Gitmiyoruz”. Onun paradoksal dilini bilenler için sürpriz olmayacak bir derinlik ve ironi taşıyordu, sonradan bir kitabına başlık olacak olan bu ibare. Kendisine sorulmuştu: Sizin düşünürlüğünüzün, düşünce yazarlığınızın paradigması nedir, diye.”

“Neden Üç Mesele’den başka…” Soru şu bakımdan önemliydi. Doğu insanının sistematik olmayan, fragmantal, epifanik olan, duyguya ve hikmete daha yakın duran doğasına uygun bir üretim tarzının doğal sonucu olarak, neredeyse bütün modern Türk edebiyatında, düşünce hayatında üretme biçimi yoğun olarak, bazı yayın organlarında yazmak biçiminde vücut bulmuştu.

Kastamonu Türkülerine Katkılar

Eyüp Akman, insanların duygularını şiir ve türkü yoluyla ifade ettiğini anlatıyor. Halk edebiyatında mâni, koşma ve ağıt gibi türlerin nasıl ortaya çıktığını açıklıyor. Zorla evlendirilen bir gençle ilgili derlenen bir ağıtın hikâyesini aktararak bu türkülerin nasıl oluştuğunu gösteriyor.

“Kastamonu türküleri arasında yermayan, tarafımızdan derlenen bir ağıtın hikâyesini aşağıda veriyoruz. Bu ağıt/türkü ile Kastamonu türkülerine bir katkı sağlamış olmaktayız. Ağıtın hikâyesi şöyledir:”

“Bir delikanlıyı kendi sevdiğiyle değil de yabancı bir kızla, zorla evlendirmişler. Gerdek gecesi oğlan, gelinin duvağını bile açmadan pencereden çıkmış gitmiş. Akyıldız doğunca gelirim demiş. Gelin bu duruma çok içerlemiş ve Allah’a “bu gece canımı al” diye dua etmiş. Duası kabul olmuş ve ölmüş.”

“Kastamonu Kuzyaka nahiyesinde Gövcoğlu lakaplı bir ağa varmış. Bunun da çok güzel bir kızı varmış. Günlerden bir gün kız, şehre inmiş. Şehrin hışır delikanlılarından biri bu kızı görür görmez âşık olmuş. Kız da ona tutulmuş. Bunlar gizli gizli buluşmuşlar. Evlenmeye karar vermişler. Fakat kız ağa kızı, oğlan ayak takımı.”

Taha Kılınç İle Doğu Türkistan Seyahatnamesi Üzerine Söyleşi

Elif Kübra Bıçakcı’nın sorularını cevaplamış Taha Kılınç.

“İstanbul’a döner dönmez yaptığım ilk şeylerden biri, Süleymaniye Camii’ne koşarak iki rekât şükür namazı kılmak oldu. Özgürce abdest alıp namaz kılabilmenin bile ne büyük bir nimet olduğunu ben Doğu Türkistan’da anladım.”

“Bölgenin tamamında, çektiğimiz her fotoğraf karesinde bu veda ruhunu yaşadık ve hissettik. Ama en çok da mezarlıklarda duyduk bunu. Çünkü mezarlıklar, Çin’in gözüne kestirdiği temel hedeflerden biri.”

Kastamonu Yazma Eser Kütüphanesinde Bulunan ve Aziz Mahmud Hüdâyî’ye Atfedilen Beyân-ı Ramazân İsimli İlahi Mecmuası

Hamdi Nalbant, Kastamonu Yazma Eser Kütüphanesi’ndeki bir mecmuanın özelliklerini tanıtıyor. Mecmuada yer alan ilahileri inceleyerek bunların muhtemelen Hz. Üftâde ve Aziz Mahmud Hüdâyî’ye ait olduğunu düşünüyor. Ramazan temalı bu ilahileri metin hâlinde okuyucuya sunuyor.

“Kastamonu Yazma Eser Kütüphanesinde 2117/01 koleksiyon numarasıyla kayıtlı yazma eserin başında bulunan mecmua, Türkçe ve 12 sayfadır. İlk 11 sayfası 11 satır, son sayfası 4 satırdır. Nesih yazıyla harekeli olarak kaleme alınmıştır. Bazı yerlerde hatalı harekelemeler ve harf hataları vardır. Biz, çalışmamızda bu hataları da göz önüne alarak metni okuduk ve hatalı yazımları anlamca doğru olduğu biçimde değerlendirdik. Anlamlandıramadığımız birkaç yerin de görselini koyarak değerlendirmeyi okuyucuya bıraktık.”

“Yaptığımız taramalarda, mecmuada bulunan ilahilere başka bir kaynakta rastlayamadık. Buna göre mecmuada bulunan ve Hz. Üftâde ile Aziz Mahmud Hüdâyî’ye ait olduğu düşünülen ilahilerin, bu iki büyük mutasavvıfın bilinmeyen ilahileri olduğunu söylemek mümkündür.”

Tefekkürün Şükre Açılan Yolu

Nuh Muaz Kapan, Martin Heidegger’in “düşünmek teşekkür etmektir” sözünden hareketle düşünmenin sadece zihinsel bir faaliyet olmadığını anlatıyor. Tefekkürün, insanın kendisine verilenleri fark etmesi, şükretmesi ve bilgiyi hikmete dönüştürmesiyle ilgili olduğunu açıklıyor. Modern çağın yüzeysel düşünme alışkanlıklarına karşı, derinlikli ve sorumluluk taşıyan bir düşünme biçimini ele alıyor.

“Teşekkür etmek, fark etmektir. Fark etmek ise acelede değil; duruşta doğar. Tefekkür, işte bu duruşun adıdır. Tefekkür eden insan, var olanı “kullanılacak şeyler toplamı” olmaktan çıkarıp, “anlamı olan bir armağan” olarak görmeye başlar. Ve armağan fikri, bizi hemen şükre götürür. Çünkü şükür, verilenin karşısında gözün ve kalbin açılmasıdır.”

“Tefekkür, dünyaya yeniden açılmaktır: eşyaya, insana, zamana, ölüme, sınıra, dile… Düşünmek, varlığın üstünü örten alışkanlık perdesini aralayıp “yeniden görme” cesaretidir. Ve yeniden görmek, insanı şükre götürür; çünkü gören insan, verileni görür.”

Zor Zamanda Tarihle Konuşmak Namık Kemal’in Cezmi Romanında Kimlik, İdeoloji ve Kurgu

Ali Emre, Tanzimat döneminin bunalımlı yapısını ve bu ortamda Namık Kemal’in rolünü anlatıyor yazısında. Cezmi romanını, estetikten çok fikir ve ideoloji taşıyan bir eser olarak değerlendiriyor. Bu romanın tarih ve kahramanlık üzerinden millî bilinç oluşturma amacı taşıdığını açıklıyor.

“Bu buhranlı yıllarda yetişen kuşaklar, Tanzimat’ın eteği tutuşmuş fakat celâdeti pelteleşmemiş devlet ricaline “müstebid” gözüyle bakmış, yönetici sınıf da kulağı bin türlü fısıltı ile dolan nevzuhur gençleri tedbirsizlikle, ülkeyi ve milleti tehlikeye düşürmekle, düşmanın ekmeğine yağ sürmekle suçlamıştır. İşte Cezmi, mezkûr süreçteki bu fikrî ve fiilî bölünmüşlüğü, coğrafyayı biraz daha esnetmenin yanında tarihten de sufleler vererek yamamaya, azaltmaya, onarmaya çalışan bir girişime karşılık gelir.”

“Ne kadar anlaşıldığı ve başarılı olduğu hâlâ tartışılsa da Namık Kemal’in o yüksek sesli ve erkeksi romantizmi, memleket için fazlasıyla yenidir ve çocukluğundan beri savunduğu hürriyet için de bitimsiz bir kaynak mesabesindedir. Coşku ve duygu intifadasının ses sancağı edip Namık Kemal ile aydınlanma fikirlerinden esinlenen düşünür Namık Kemal arasında yeterince örtüşmeyen taraflar vardır elbette.”

Portre Kitapları İçin Farkındalık

Yusuf Turan Günaydın, son dönemde artan portre kitaplarını ve bu alandaki yayın çeşitliliğini ele alıyor. Cenap Şahabettin’den başlayarak Soner Yalçın, Ragıp Akyavaş, Akif İnan ve Rasim Özdenören gibi isimlerin portre yazılarından oluşan kitaplarını örnek veriyor. Bu tür eserlerin hem derleme hem de yeniden keşif niteliği taşıdığını anlatıyor.

“Sahafta bulduğum üç portre kitabından biri Mahmut Çetin’e, biri Çağatay Hakan Gürkan’a, diğeri ise Tuba Emlek adlı daha önce herhangi bir kitabına rastlamadığım bir yazara ait. Çetin’in Ustalar ve Güzel İnsanlar adlı kitabı kaşla göz arasında 2020’de basılmış.”

“Yine Rasim Özdenören’in Yeni Şafak’ta yıllar boyu yazdığı köşe yazıları içinde de çokça portre/anma yazısı bulunuyordu. İz Yayıncılık’tan gelen teklif üzerine bunları da kitaplaştırmış oldum: Ölümün Tırpanı Hayatın Coşkusu, 2024’te ilk baskısını, 2025’te ikinci baskısını yaptı. Bu yazıların, Rasim Ağabey’in öyküleri kadar tatlı metinler olduğunu söylemeye gerek yok sanıyorum.”

Süheyl Ünver’in Kastamonu Defterleri

Gülnur Aşçı, Süheyl Ünver’in seyahatlerinde tuttuğu defterlerden hareketle “Kastamonu Defterleri”ni tanıtıyor. Bu defterlerde Kastamonu’nun doğal, tarihî ve kültürel yönlerinin çizimler ve notlarla kaydedildiğini anlatıyor. Eserin, bir seyahat günlüğünden öte sanat ve kültür açısından önemli bir belge niteliği taşıdığını ifade ediyor.

“Süleymaniye Kütüphanesi’nde muhafaza edilen Süheyl Ünver Defter Koleksiyonu içinde yer alan ve Kastamonu’ya dair defterlerin bir araya getirilmesiyle oluşan Kastamonu Defterleri adlı eserde; dönemin doğal güzellikleri, Anadolu insanının hâlleri, tarihî eserlerin durumu, yolları ve haritaları, bir sanatçının gözünden yapılmış çizimler, müzeler ve bu müzelere ait envanterler yer alır.”

“Ilgaz Dağları manzaraları ve döneme ait resimler, zamanın ruhunu yansıtan sanatsal belgeler olarak eserde önemli bir yer tutar. Candaroğulları’na ait cami ve kitabe çizimleriyse sanatseverler için görsel bir şölen niteliğindedir. Dönemin ünlü hattatları tarafından yazılmış levhalar da resimli olarak kayda geçirilmiştir. Emrullah Demirkaya’ya ait levhalar, kendisiyle yapılan yazışmalar da bu kitapta yer alır.”

Köşe Taşı’ndan Öyküler

Metin Önal Mengüşoğlu – Nenemin Üsküresi

“Maden kayıyor. Gezin’e, Üçevler’e taşıyın. Uzun tünel ne olacak? Ya ki Havuzlu Bahçe? Bakır, suyla buluşunca yeşile çalıyor. O zaman su mu bakır mı? Nenemin üsküresi öyle mi? Hayır bakır tas değil belki de demirdöküm. Öyle kalın bir dibi var ki ben çocuk yerden kaldırsam da elimde kaç dakika.”

“Nenem Ermeni. Üsküresi kocaman. Sonra da su eklerdi. Getir ordan sac ekmeğini. Sarımsaklı tuzlu suya bandır. Üüf yok böyle lezzet pırasada. Bir bana bir neneme. Sarımsaklı tuzlu su, sac ekmeği. Havan sarıdır üsküre gri. Büyük. Bir litre süt bile alır. Suyu daha çok. Süt yoğun su daha seyrek. Seyrek mi? Senin nenen Ermeni mi? Nasıl Ermeni?”

Efsa Nur Hökenek – Taş Helva

Arabanın başındaki amcanın orta uzunluktaki bembeyaz sakallarına, kamburlaşmış sırtına ve başındaki yeşil takkesine baktı. Amca yavaşça arabanın üzerindeki örtüyü kaldırıyordu. Tam o sırada camiden çıkanlardan biri amcaya yaklaşıp şakayla karışık takıldı: “İzzet amca, senden taş helva alacaktım ama bizim o tarafa hiç uğramıyorsun artık. Neden gelmiyorsun?”

Akşam olduğunda elinde bir paket kalmıştı. İzzet amca, “Sen bir tane kalırsa eve götür, yarın satarsın.” demişti. Yahya, çantayı eve getirdi. Kimse görmesin diye odasındaki çekmecenin derin köşesine sakladı. Tatlı bir yorgunluğu vardı. Parayı biriktirmeye başlamıştı ve yakında kendine ait bir kitabı olacaktı. Biraz dinlenmek için yatağına uzandı.

Mehmet Düğmeci- Mola

“Okullar açılalı henüz bir ay olmuştu ama Cafer için bu süre koca bir yıl gibi geçmişti. Yurt koridorları, çelik dolap kapaklarının keskin gıcırtısı ve memleketine dönmeye hazırlanan öğrencilerin telaşlı sesleriyle yankılanıyordu.”

“Cafer utana sıkıla bir ceviz aldı. Kabuğun sertliği, Hasan Amca’nın nasırlı ellerini andırıyordu. Otobüs vites değiştirip sarsılınca yol arkadaşı camdan dışarı, puslu dağlara baktı; bakışları uzaklardaki bir noktada takılı kalmış gibiydi.”

Köşe Taşı’ndan Şiirler

bütün törenler sağır, durdum ve bekledim
sebep yok, sebepsizce uzun uzun kainat
tuğ saplandı kalbime merasimler eksildi
damarlarımdan fışkıran hileli yazgımdır
aradığım mezar yeri, gamzen geceyle bilenir.
Güven Adıgüzel

Adınız üçse üç beşse beş harf, kurallar uymanın ötesi
Dünyanın ötesi neyse evrenin arkasından gelen ne
Bağırsak ne, kara delik ucunda papatya
Sen at at, at bir daha ağzına kadar taş dolsun dünya
Merve Ceyhan

Bakınca görüyorsunuz işte her şeyi
Kan içenler kolonisi burası; sinsi mahlûklar adası
O şeytanî duruşlar, cehennem boynuzları, kuduz arzular
Buradan yayılıyor kirlilik bütün coğrafyaya arsızca
Buradan kalkıyor soysuzluk kervanı; kapılarda hep ölüm!
Bir yanda canımız ciğerimiz çocuklar ah, renkli kelebekler!
Diğer yandaysa morarmış gözleriyle Ba’al vampirleri!
Adem Turan

uncular sokağı’ndaki
bütün kafelerin arasından yürüdüm geçtim
bütün bakışların arasından
-hiç biri zeynel abi değildiyürüdüm torun bir muhacir olarak
hiç görmediğim dedemin
ve beraber yürüdüğüm babamın adımlarıyla
Suavi Kemal Yazgıç

Adımız yazılmış daha ilk satırda
uçtan uca yat bıçağa İsmail ol en başta
sonsuza kadar ruhumda olanla
bize ait olan kusurumuzu görürsün
ve görürsün en güzel şeylerle yaşandığını güzel bahçelerde
İşitirsin İbrahim’in ölümle dirilen sohbetini
burası dünyadır yormasın bizi ikincisi.
Ahmet Tepe

İntikal ettir hüznünü
Erbabı kimse o makamın
De ki kahrımın adamıyım artık
Zulme seyrin mağduruyum
Sevincin sulüku değil şımarmanın
Hiçbir kanadım
Bu ahlaksız cinayetlerin
İçerisinde yanıyor canım
Mustafa Nihat Ağacıkoğlu

Türk Edebiyatı’nda Delilik Dosyası: II

Türk Edebiyatı dergisi, 630. sayısında da delilik dosyasına devam ediyor.

M. Naci Önal – Halk Edebiyatına Yansıyan Delilik

“Halk kültüründe deliliğin sadece aklın yitirilmesi şeklinde kullanılmadığı, kalıcı olanın yanında geçici delilik hâlleri de görülür. Aklın geçici yitirilmeleri üzerinden söylenenler, yaşamın tam merkezinde yer alır. Şaşılan, hayret edilen aklın ötelenmesi durumları günlük yaşamın anlatıya değer parçalarını oluşturur.”

“Dede Korkut Hikâyeleri”nin delileri kendi dönemine ayna tutar. Onlar kendi gücüne aşırı şekilde güvenen ve korkusuzca hareket eden kahramanlardır. Deli Dumrul ve Deli Karçar örneklerinde kendilerini aşan bir manevi güç tarafından denetim altına alınırlar.

Ali Akar – Şehrimin Delileri

“Bu sınıfa giren en meşhur delimiz Zabıta Zekeriya’ydı. Zekeriya, lisede kafası zehir gibi çalışan, yakışıklı bir gençmiş. Üniversiteyi kazanıp Ankara’ya gidince sınıflarında babası zabıta müdürü olan bir kıza âşık olmuş, aşkına olumlu yanıt alamadığı için bu hâle gelmiş.”

“Bir delimiz de Mübaşir Hayri’ydi. Hayri bütün zamanını kaymakamlık binasının önünde geçirirdi. Oraya yolu düşen herkese kendisini orada görevli olarak tanıtır, onlara devlet ve bürokrasi konularında kısa bilgilendirmeler yapardı. Özellikle köyden gelen öğretmen, imam, muhtar gibi görevlilerin yanlarına sokulur, problemlerini, dertleri öğrenir; onları müdürlüklerdeki görevli memurlara aktarmaya çalışırdı.”

Mehmet Topal – Devlet-i Aliyye’nin Delileri

“Osmanlı kroniklerinde XV. yüzyıl sonlarından itibaren adı geçmeye başlayan askerî zümre, korkusuzluklarına, gözü pek ve atılganlıklarına atfen “deliler” diye adlandırılmıştı. Kanuni zamanı müelliflerinden Celalzâde Mustafa Çelebi’nin Tabakâtü’l-Memâlik’ adlı eserinde deliler, divaneler diye gösterilen bu sınıf, yine aynı devrin eserlerinden Kemalpaşa-zâde’nin Mohaçnâme’sinde dilîrler, dilâverler olarak zikredilmiştir. Şüphesiz böyle anılmak için cesaret ve fedakârlığın sınırlarını zorlayarak anadan geçiyorlar… yârdan geçiyorlar… serden geçiyorlardı… Sefer sırasında ön saflarda ve en zor vazifeleri üstleniyorlar, korkusuzca ve fedakârca düşman saflarına taarruz ediyorlar, taburlarını delip kıymetli ganimet ve canlı esirlerle ordugâha dönüyorlardı.”

İbrahim Ay – Modern Türk Romanında Delilik

Modern Türk romanında “delilik” çoğu zaman karakterlerin içsel çözülüşünü ve bastırılmış duygu veya arzularının dışa vurumunu temsil eder. Psikolojik derinliği olan roman kahramanları, akıl sağlığının sınırlarında gezinen iç sesleri ve bilinç dışı çatışmalarıyla edebî metinlerde yer alırlar. Özellikle psikanalitik bir bakış açısıyla okunduğunda, pek çok karakterin yaşadığı “delilik” hâli, bilinç dışında bastırdıkları travmaların veya dürtülerin su yüzüne çıkması şeklinde anlaşılabilir. Peyami Safa gibi yazarlar roman kahramanlarının ruh hâllerini psikanalitik tahlillerle yansıtmıştır.”

Türk Milleti Kendisi İçin Yaşayanı Unutmaz

A.Yağmur Tunalı, 13 Mart 2026’da aramızdan ayrılan İlber Ortaylı hakkında kaleme aldığı yazısı ile dergide yer alıyor.

“Öyle böyle bir değer değildi. İlim adamlığı, geniş kültürü, tavrı, davranışı, yazısı ve sözüyle ender gelir bir değerdi. Değer deyip geçilecek biri değildi. Dünya çapında bir değerdi. Türk tarihi çalışarak dünya çapında adam olmaya ender rastlanır. Onu da gösteren bir değerdi. Köprülü ve Hocası Halil İnalcık öyledir. Yalnız onların şöhreti tarihçiler, ilim adamları arasındadır. İlber Hoca, daha geniş bir çevrede popülerdir.”

“Belki şunları eklemek gerek: İlim hayatında bilinen usullere uyarak verdiği eserlerin yüksek değeri üzerinde herkes müttefik. Derinleşerek gitmiştir. Türk idare tarihinden Alman nüfuzuna, Osmanlı ailesine kadar genişleyen akademik hayatında verdiği eserler birinci sınıftır. İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı şaheseridir. Son yıllarda çoğunlukla daha popüler eserler vermesinin sebeplerini anlayacağız. Çoğunluğu konuşmalarından deşifre edilerek oluşturulmuştur.”

1930 Türkçe ve Edebiyat Muallimleri Kongresi ve Ahmet Hamdi Tanpınar

Mehmet Samsakçı, 1930’daki Türkçe ve Edebiyat Muallimleri Kongresi’nde divan edebiyatının lise müfredatındaki yeri üzerine yapılan tartışmaları anlatıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın divan edebiyatının çıkarılması ve eğitimin Tanzimat sonrası döneme yönelmesi gerektiği yönündeki görüşlerini aktarıyor. Kongrede bu fikirlere karşı çıkanlarla yaşanan tartışmaları ve alınan kararları değerlendiriyor.

“Divan Edebiyatı’nın Müfredatta Kalması Taraftarları: Bu görüşü savunanlar, Tanzimat’ı ve onun ruhunu anlamak için divan edebiyatından seçilmiş kısımların öğrencilere okutulmasının şart olduğunu belirtmişlerdir. Adana Maarif Emini İsmail Habip (Sevük) ve Abdülbâkî (Gölpınarlı) Beyler, divan edebiyatının Türk edebiyat tarihinin esası olduğunu ve onsuz modern edebiyatın anlaşılamayacağını vurgulamışlardır.”

“Kongrenin sonunda, lise 4. sınıf programlarından eski edebiyata ait nazım ve nesir şekilleriyle, lafız ve mana sanatlarına ait kısmın tamamen çıkarılmasına karar verilmiştir. Ayrıca lise 5. ve 6. sınıflarda Batı edebiyatı derslerinin okutulması, zengin antolojilerin ve Batı edebiyatı tarihinin hazırlanması kararlaştırılmıştır. Dünya edebiyatının şaheserleri de edebî kıraatler hâlinde ve estetik değerleri açıklanarak öğrencilere gösterilecektir; Latin ve Yunan şaheserleri de ihmal edilmeyecektir.”

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler

Tavla oynar zarı yoktur,
Düşmanı dostundan çoktur,
Haram yemez karnı toktur,
Yolyemez Yolyemez!

Sevdalı, sevdalı,
Nazmi Dayı bir güzele sevdalı.
Havalı, havalı,
Gene bugün Nazmi Dayı havalı.

Ceket katlı sol elinde,
Falçatası sağ belinde,
Cümle âlemin dilinde,
Yolyemez Yolyemez!
Esat Kabaklı

Yüzüme inen bu soğuk şamar,
Kendi naralarımdan korkacak.
Ötesi yok artık, bütün haritalar tutuştu.
Hem kor içindeyim hem sırılsıklam;
Okyanusun ortasında kayıp bir damlayım.
Gemim battı batacak.
Köksal Büyük

arpaya alışan eşek saman yer mi
kendi sütünü içen inek semiz midir
çocuk kalbinde yaşayan kurt bahtiyar mıdır
her gün kemik kemiren köpek tasmasız mıdır
ateşe körükle giden cambaza ne demeli
bir ateş ordusudur tuzaklar içindeki çemberi
Yasin Mortaş

Daha var tut kendini, hisset, hafife alma
Aklı oynatana dek sürmeli bu fille dans
Bitmiyor, bitmeyecek, Türk’sün, içindeki yaz
Bir kışı sürüklüyor, bırak onla yürüsün
Hadi ama, son bir şans, tek başına rönesans.
M. Sadi Karademir

Hayal Bilgisi, Sayı:60

“Önemli insanlar değiliz. Önemli insanların sofrasında bulunmuş, çaylarını içmiş, sözlerine kulak açmış çocuklarız. Bu düzen kalplerimizi kırıyor ama heyecanımızı asla…” diyerek giriş yapıyor 60. sayısına Hayal Bilgisi dergisi. Derginin samimiyeti tam da buradan geliyor. Nerede olduğunu ve nerede durması gerektiğini bilenlerin içtenliği var derginin her satırında.

D. Mehmet Doğan’ın Van Hayali

Hayalleri olan bir yüreğe sahipti D. Mehmet Doğan. Birçok hayalini gerçekleştirdiğine de şahitlik etmişliğimiz var. Doğan’ın Van’a dair hayallerini sayfalarına taşımış dergi.

“Böyle edebiyat ve kültür faaliyetlerini bir tabiat harikasıyla birleştirmek yapılagelen bir şey. Van Gölü neden böyle faaliyetlerle anılan bir tabiat harikası olmasın? Van Gölü’nün fon teşkil ettiği edebiyat, kültür, sanat faaliyetleri düzenlemek ne kadar geç kalınmış olsa da güzel bir başlangıç olabilir. Üniversite, belediye, valilik ve gönüllü kuruluşların işin içinde olduğu kapsamlı bir faaliyetler dizisi. Böylece Issık Göl’le Van Gölü’nün bağlantısı kurulur, iki tabiat harikası göl birlikte anılır.

Teklifimizdir: ‘Van Gölü Şiir Buluşmaları’, “Hikâyecilerimizin Van Seferi’, ‘Efsaneden, Masaldan, Destandan Romana Van Gölü Buluşmaları’, ‘Şehir Tarihi Yazarları Kongresi’, ‘Türkiye Azerbaycan İran Edebiyatçıları Van Gölü Buluşması’”

Mevzubahis

“Wattpad tarzı kitaplar yazan gençlerin ve fenomenlerin son yıllarda hem kitap fuarlarında hem de kitap satış sitelerinde öne çıkarıldığını görüyoruz. Bu durumun gençler ve toplum üzerindeki etkisini nasıl yorumluyorsunuz?” Mevzubahis bölümünde, bu soruya verilen cevaplar yer alıyor dergide.

Fahri Tuna

“Van’dan Edirne’ye, Tarsus’tan Çankırı’ya, Akhisar’dan Aksaray’a, Kocaeli’den Keşan’a, Bolu’dan Mardin’e, Adapazarı’ndan Zonguldak’a… Lise kuşağından yüzlerce yetenekli gençle yazarlık eğitimi üzerine saatlerce çalışmış biri olarak söylemem gerekirse, -beklenenin aksine- ben, Wattpad tarzı kitapları sanıldığı kadar zararlı ve sakıncalı görmüyorum. Nitelik olarak elbette zayıf buluyorum. 1970’li yıllarda hızla yükselen arabesk müziğin, köyden şehre göçen bizim gibilerin ruhuna nasıl ‘ilaç gibi’ gelmiş, resmi engellemelere göre nasıl ‘üç babalar -Orhan, Ferdi, Müslüm- büyük rağbet görmüşse, Wattpat kitaplar da zamanla okurunu doğru istikamete yönlendirecektir, kanaatindeyim.”

İbrahim Gürel

“Özellikle son dönemde benim de sıkça dillendirdiĝim bir mevzu bu. Çağdaşlarımızı, özellikle genç kuşağı yakalamak, edebiyatı okur-yazar terazisinde dengede tutmak istiyorsak teknolojiyi asla yok saymamalı, okurla buluşmanın zeminini her ortamda oluşturmaktan geri durmamalıyız. Kabul edelim ki, toplumumuz, özellikle de gençlerimiz artık bu sanal dünyanın müdavimi, hatta bir parçası durumuna geldi.”

Turgut Yaşar

“Bu durumu ‘mekân ve algı’ ilişkisi üzerinden yorumlayabiliriz. Havasız ve kapalı bir odada uzun süre kalan biri, içerideki ağır havayı bir süre sonra kanıksar ve hissetmemeye başlar. Ancak ne zaman ki dışarı çıkıp temiz bir nefes alır ve odaya tekrar girerse, işte o zaman içerideki boğucu hava onu rahatsız eder.”

Bir İlham Mekânı: Muradiye Bebek ve Çocuk Kütüphanesi

Ayşe Ünal, Van Muradiye Bebek ve Çocuk Kütüphanesi’nin çocuklara sadece kitap değil, üretme, paylaşma ve birlikte öğrenme imkânı sunduğunu anlatıyor. Kütüphanede yapılan etkinliklerle çocukların duygusal, sosyal ve kültürel gelişimlerine katkı sağlandığını ifade ediyor. Bu yaklaşımın başka yerlere de örnek olmasını istiyor.

“Muradiye Bebek ve Çocuk Kütüphanesinin yaptığı iş, sessiz ama derin bir etki yaratıyor. Bu yolculuğun arkasında ise vizyonu, emeği ve istikrarlı çabasıyla kütüphaneci Miras Kızılkaya var. Kütüphaneyi bir mekân olmanın ötesine taşıyan bu yaklaşım; çocuğu merkeze alan, sözüne değer veren ve onu hayata hazırlayan bir anlayıştan besleniyor.”

25. Saat / Hatıralar & İstanbul Günlükleri

{Müştehir Karakaya’nın 25. Saat başlığını verdiği hatıralarını ve İstanbul günlüklerini 60. sayımızdan itibaren dergimizde bölümler hâlinde yayınlayacağız. Kıymetli ağabeyimize, büyüğümüze sağlık ve huzur diliyoruz.} Bu açıklama ile başlıyor Müştehir Karakaya’nın günlükleri. Merakla ve heyecanla bekleyeceğiz bu günlükleri. Çünkü satır aralarında yaşanmışlıklar, tecrübeler, edebiyat dünyasına dair önemli göndermeler olacağız muhakkak.

“Bu günlüklerin ilginç bir macerası var. Kısa kısa, öz öz, gençliğimin baharında, 1980’li yıllarda yolum Cağaloğlu’na düştüğü zaman yaşadıklarımla, karşılaştıklarımla başlamıyor. Nedenini ben de bilmiyorum. Belki o zamanlar günlük tutmayı beceremediğim içindir. 1987-1989 yılları arasında geçen çok kısa bir anı, üç yıla yakın, her nedense iç sıkıntılarımdan doğan bir ruh hâlinden midir, başka bir şeyden mi, üç yılı bulmayan ve her gün için kayıt düşmediğim, adına “25. Saat” dediğim 80’li yıllara ait küçük çizgili bir deftere çiziktirdiğim, karman çorman yazılarla, hangi bir renkten bir kalem bulmuşsam onunla yazdığım duygularımı ben de hangi akılla yaptığımı bilmiyorum.”

“1982 yılı olmalı, iki yıl boyunca Cağaloğlu’nda şurada burada geçici işlerde çalıştıktan sonra o zamanlarda Üretmen Han’da kitapçılar ve yayıncılar doluydu. Bir kitapçıda çalışmaya başladım. Meğerse 4. katında da Diriliş Yayınları ve Diriliş Dergisi bürosu varmış. Ben bilmiyordum ama şiir ve edebiyatla ilgilenen birkaç tanıdığa rast geldiğimde bana, Sezai Bey’e uğradın mı, dediler. Ben de hayır, demiştim. Meğerse işte söylediğim o katta küçücük sekiz metrekarelik odada Diriliş Yayınları vardı.”

Semih Çar’ın İlk Kitabı Nilüfer

Semih Çar’ın ilk kitabı Nilüfer okuyucu ile buluştu. Hayırlı uğurlu olsun dileklerimi iletiyorum. Bu heyecanı Çar, dergi okurları ile paylaşmış.

“Bu kitap; “gibi” kelimesinin bir çocuğun dünyasını nasıl şekillendirdiğini, nasıl aydınlattığını, Araf’ta kalmanın ne demek olduğunu ve insanın kendi kendisini bulma çabasını anlatıyor. Eğer bir gün sen de aynanın karşısına geçip sessizce gürültülü ruhunu dinlediysen, bu yolculukta yerin var demektir. Bizler, üzgün olsak da bir karıncanın evine ekmek taşımasına sevinen insanlarız. Bir kedinin gelip yüzümüze bakmasına sevinmeyi büyük bir nimet sayan insanlarız. Çünkü bizler, bir kelimenin bıraktığı izle tek bir günde ihtiyarlayanlardanız…”

Tutunabilenler

Tutunabilenler bölümünün bu sayıdaki konuğu Ahmet Demirel. Benim de tanımaktan büyük mutluluk duyduğum kıymetli bir hocamız Demirel. Özellikle kitap ve okumak üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan hocamıza yöneltilen sorular da onun bu çalışmalarının mahiyetini daha iyi açıklıyor.

“İnsanlarımız bir yakını vefat ettiğinde rahmetliye bir faydaları dokunabilmeleri için hayır yapmaya çalışıyorlar. Bunlardan en yaygın olanı da yemek ikram etmek. Bu güzel bir âdet ama etkisi geçici. Bir sonraki öğün tekrar acıkıyorsunuz. Bir de yemeğe davet ettiğiniz insanların o öğünde zaten yiyecek yemekleri var. Daha kalıcı bir hayır olmak üzere rahmetli adına kitap ikram etmelerini tavsiye ettik. Tavsiye ettiğimiz kişilerin taziyelerine gittik ve rahmetli babaannem, anneannem, baba dedem ve anne dedem adına etiket yapıştırarak hazırladığım kitaplardan bir tane hediye götürdüm ve siz de böyle bir hayır yapabilirsiniz diye öneride bulundum.”

“Halkın genelinin tepkisi olumlu hamdolsun. Hâlâ karşılaştığımızda görüştüğümüzde sitayişlerini belirtiyorlar. Benim birçok hayalimi gerçekleştirmeme vesile olan Hadimli kardeşlerime özellikle teşekkür ediyorum. İnsanlar rutinlerinin bozulmasından hoşlanmıyorlar. Sizin çalışmalarınız ve projeleriniz onların da çalışmasına sebep olacaksa bundan memnun olmayanlar olabiliyor. Sayıları fazla değildi hamdolsun.”

Hayal Bilgisi’nden Öyküler

Ayşe Ünsal – İki Kişilik Yalnızlık

“Ev kalabalık günlerini çabuk tüketmişti. Taziye için gelenler gitti. Çay bardakları azaldı. Kapı zili sustu. Bahar kışa döndü. Son gelen komşu da “Bir şeye ihtiyacın olursa ara Hasan Abi” deyip ayakkabılarını giydi. Kapı kapandı. Ev genişledi sonrasında her Allah’ın günü. İki oda bir salon ev her gece bir oda daha doğurdu sanki. Hasan Efendi’nin sessizliği de çoğalan odaların sayısınca genişliyordu. Ne yapacağını bilemedi.”

“Sabahı hırkanın ıslak tarafı yüzünde iz yapmış hâlde karşıladı. Güneşin odadan girdiği yolda tozlar havada yavaş yavaş dönüyordu. Ev, hanımı olmadan uyanmayı öğrenmişti. Hasan Efendi’ninse bunun için hayli yol gitmesi gerekiyordu.”

Gülden Bulut – Çamur

“Çamurun önünde yan yana çömelmiştik. Elimizdeki kırık ağaç dallarıyla çizgiler çekiyorduk. Herkes oynayacağı alanı bilsin. Kimse kimsenin çamuruna bulaşmasın istiyorduk. Şeritleri çektikten sonra, kendi alanımdaki çakılları ayıklamaya başladım. İçinde kum, toprak ve su üçlüsünden başka bir şey olmasın istiyordum. Elimdeki ağaç dalıyla biraz eşeliyor sonra oluşturduğum tepeciğin içini ayıklıyordum.”

“O da çamurun içindeydi. O da pisti. Oynadığı oyuna iyice dalmıştı. Sınırının işgal edildiğinin farkında değildi. Parmağını çamurun içine batırıp, tencerenin dibini sıyırır gibi çıkarıyordu. Bisküvili pastadan kalan pudingi sıyırır gibi iştahlı görünüyordu.”

Hilal Terzi – Kırmızı Kazak

“Bir ceylan su içmeye iner. Rüzgâr, ağacın son yaprağını usulca yere bırakır, yağmur yeryüzüne son damlasını iliştirir. Yaprak, damlaya kavuşur, ceylan suya. Her şeyin esrarengiz bir masal tefekkürüne dönüştüğü bu tabiat, yüzyılların hikâyelerini içerisinde barındırır. Rengi solmuş bir kazağı giydiği için utanan küçük kızı da, camide yanlışlıkla balonu patlayan çocuğun ağlamasını da.”

Nigar Nas Kocabaş – Azat Kafe

“Yüzünde çizgiler vardı, yaşlılık çizgileri, kazayakları, botoks karşıtı bir hatun olarak müdahalesiz bir surata sahip olmanın rahatlığı vardı içinde. Zaman zaman arkadaşlarından estetik müdahaleyi övenlerle karşılaşmıyor değildi ama o yüzündeki her bir çizgiyi bir hikâye ile anlattığı için hiç birinin kaybolmaması gerekiyordu.”

“Arka tarafa doğru yürüyünce minik bir bahçe sizi karşılıyor kafede, çok küçük ama belki yüz çeşit çiçek var, çiçek kafe koysalar da olurmuş adını. Eski gitarlar, bir jantında teker yok kırmızı bir bisiklet, kocaman kocaman üç tane küp ama her yer çiçek. Bahçe küçük fakat harika bir peyzajı var. Kız kardeşi ressammış birlikte yerleştirmişler her şeyi, tanışmak nasip olmadı henüz.”

Hayal Bilgisi’nden Şiirler

dağınık kalsın bırak odalarda seni hatırlatan her şey
yamaçlardan dağılan bir serin el gibi dokun toprağa
dokun ki asılı kalsın çınar duldasında ikindi
sert bir ıslık yankılansın sararan yamaçlarda
sonra sinsin köşelere unutkan günlerin gölgesi
ve ben ram olayım kurumuş ırmakların yatağına
Akif Dut

sabah mesailerinden ve akşam eve dönüşlerden sonra
yorgunluk ve bezgin küfürler ustası oldun otobüslerde
dilinin kemiği yok fakat böyle olmaz
yerimiz mi var gidecek, kalmaya bu kadar mecburken
ev kira fakat semt bizim mi onu bile bilmiyoruz
pencereni açma, zaman bildiğimiz gibi değil
Arif Onur Solak

şehrin uzağındayım, savaşın ortasındayım
aç, susuz ve uykusuzum
yağmur duasına çıkmışlar orada
öyle duydum
söyle onlara, duanız kabul oldu
ölüm, yağmur gibi yağıyor burada

atlarımız öldü, biz yayan kaldık
yeniden doğur beni
koy beşiğine anne
Mehlika Tuğba Türküm

kırlarda at koşturan bir kadının oğluyum
trafikle imtihanı her gün yeniden başlayan
bir basamak atlamak istiyorum artık bu bağrışlardan
zikri diline pelesenk etmiş bir dolmuş şoförü
dervişle tanışıyorum sessizce, taşınıyorum dünyadan
Mehmet Ali Tek

taşlanmış başını taşımayan ırmak
damlasını içmeden suyunu akıtan
rahvan bir at, mahirdir koşmalara

sen, yedi yılda açar çiçeğe sır
vedayı unutmuş dağa ardılsın
kuyumdan su çek kervanlara
Mustafa Işık

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir