Mustafa UÇURUM
Sümer Tek, uzun yıllardır dergilerden tanıdığım bir isim. Şimdi de onun Ötüken Neşriyat’tan okuyucuya ulaşan ilk hikâye kitabı Efeli Hayriye ile tanıştım. Sümer Tek’in kaleminden çıkan “Efeli Hayriye”yi sadece bir hikâye kitabı değil, Anadolu’nun nabzını tutan, onun derin ve kadim sesine kulak veren bir sözlü tarih çalışması gibi okudum. Kitap, modern zamanların gürültüsü altında kaybolmaya yüz tutmuş insan hikâyelerini, unutulmuş duygu katmanlarını ve kolektif hafızamızın kırılgan ipliklerini titizlikle dokuyor. Burada anlatılanlar, büyük tarih anlatılarının gölgesinde kalmış, sıradan insanların olağanüstü direnişleri, sızıları ve sessiz kahramanlıklarıdır.
Zamanın ve Mekânın Ruhu: Hafızanın Topoğrafyası
Yazar, öykülerini geçmiş ile şimdiki zaman arasında elastik bir köprü üzerine kurmuş. Karatay Hanı’ndan köy harmanlarına, Karadeniz’in hırçın sahillerinden orta Anadolu’nun bozkırlarına uzanan mekânlar, sadece bir dekor değil, anlatının aktif birer kahramanı olarak çıkıyor karşımıza. Örneğin “Değirmen” öyküsünde, viraneye dönmüş bir değirmen, sadece tahta ve taştan bir yapı değil, kaybolmuş bir aşkın, geçmiş zamanın bütün kokularını ve seslerini muhafaza eden bir hafıza mahzenidir. Melike’nin değirmenin paslı kapısına dokunuşu, aslında kendi yüreğindeki pasa dokunuşudur. Yazar, mekânları bu şekilde içselleştirerek, insanın iç coğrafyası ile dış dünya arasındaki sınırları flu hale getiriyor.
Aynı şekilde, “Sığınak” öyküsündeki terk edilmiş tersane veya “İğde Kokusu”ndaki dededen yadigâr ağaç, karakterler için kaçış, sığınak veya kimlik inşasının temel taşlarıdır. Sümer Tek, modern insanın yabancılaşmasına karşı, aidiyeti köklere, toprağa ve somut hatıralara bağlı bir panzehir sunar. Unutmanın bir lütuf değil, bir kayıp olduğunu, hatırlamanın ise acılı ama onarıcı bir eylem olduğunu sürekli vurgular.
Sessiz Kahramanlar ve Görünmez Direnişler
Kitabın merkezinde, özellikle kadın karakterler olmak üzere, görünmez kahramanlar durur. “Efeli Hayriye”, adını taşıyan ilk öyküde, bir destan kahramanı edasıyla resmediliyor. Babası Çanakkale’de şehit düşmüş, elinde değneği, belinde silahıyla köyünü ve namusunu koruyan bu genç kız, geleneksel cinsiyet rollerini alt üst ediyor. Ancak yazarın asıl ustalığı, Hayriye’yi bir “istisna” olarak değil, Anadolu kadınının olağan gücünün ve direnişinin bir simgesi olarak sunmasıdır.
Bu direniş, farklı tonlarda diğer öykülere de yayılıyor. “Türkan” öyküsündeki gelin, kayınvalidesinin yaşmağı altında konuşamaz belki ama hamuru yoğururken bütün öfkesini ve hasretini ona akıtır. “Fatma” öyküsünde, turizm lisesine gönderilmek istenen heavy metalci kız, başörtüsü takmak ve kendi inancı doğrultusunda eğitim almak için verdiği mücadeleyle, başka bir tür kimlik direnişini temsil ediyor. Yazar, kadınları, edilgen kurbanlar olarak değil, hayatın yükünü sırtlanan, sevdayı, öfkeyi, direnci kılcal damarlarında taşıyan ve her koşulda ayakta kalmayı başaran ana omurlar olarak resmediyor.
Kayıp ve Kavuşma Ekseninde Varoluş
Kitapta neredeyse bütün karakterler bir “kayıp” ile yüzleşiyor: Bir ebeveyni, bir sevgiliyi, bir çocukluğu, bir memleketi veya en nihayetinde hayallerini… “Bordo İskarpinler”deki çocuğun babasına duyduğu hasret, “Emanet” öyküsündeki kızın babasını kaybetme sürecindeki çaresizliği, “Unutmak mı, Unutulmak mı?”daki Alzheimer hastası Fatma teyzenin kendini unutuşu… Bütün bu kayıplar, metafizik bir yok oluştan ziyade, varoluşun temel bir parçası olarak sunuluyor.
Ancak yazar, bu kayıpları umutsuz bir sondan ziyade, bir “arayışın” başlangıcına dönüştürüyor. Kaybedilen, geri getirilemez belki ama onun yokluğunda yeni bir anlam inşa etmek, onunla kurulan bağı farklı bir düzlemde sürdürmek mümkündür. “Celal” öyküsündeki bekleme ve “Son Bakış”taki vedalaşma, bu arayışın en hüzünlü ve aynı zamanda en insani halleri olarak yer alıyor kitapta. Yazar, kavuşmanın bazen fiziksel bir buluşma değil, ruhani bir tamamlanma olduğunu hissettiriyor.
Sade Dilin Poetik Gücü
Sümer Tek’in en dikkat çeken özelliklerinden biri, yalın ve akıcı anlatım dilidir. Ağır süslü cümleler yerine, gündelik hayatın içinden, konuşma diline yakın bir anlatım tercih ediyor. Ancak bu sadelik, derin bir poetik gücü barındırıyor. Doğa betimlemeleri, bir ressamın fırça darbeleri gibi; kısa, net ama son derece canlı ve duygu yüklü. Karadeniz’in dalgaları bir öfkeye, bozkırın güneşi bir sıcaklığa, bir iğde ağacının kokusu bütün bir çocukluğa dönüşüyor.
Diyaloglar, özellikle köy yaşamına dair öykülerde, son derece gerçekçi ve yöresel tadı koruyacak şekilde kurulmuş. Bu, kitaba otantik bir ses ve inandırıcılık kazandırıyor. Yazar, didaktik olmadan, okuru Anadolu insanının duygu dünyasına, değerler sistemine ve hayata bakışına dahil ediyor.
Gelenek ile Modernite Arasında Köprü
Kitap, gelenek ile modernite, köy ile şehir, eski ile yeni arasındaki gerilimi ve geçişkenliği de ele alıyor. “Harman Yeri”nde çocukluğunun tozlu, eğlenceli harmanını anlatan anlatıcı, şimdiki makineleşmiş hasadın ruhsuzluğundan yakınıyor. “Heavy Metalci Kız”da, dış görünüşüyle geleneksel kalıpları zorlayan bir genç kız, aslında en geleneksel değerlerinden biri olan “inanç” için mücadele ediyor.
Sümer Tek, bu ikilemde taraf tutmuyor. Ne geçmişi romantik bir nostaljiye, ne de moderniteyi bir yıkım olarak sunuyor. Daha ziyade, değişimin kaçınılmazlığı içinde kaybolmaya yüz tutan insani değerlerin, sıcaklığın ve bağların izini sürüyor. Onun derdi, ilerlemek uğruna atılacak olan beşiğin, yorganın veya el emeği bir kanaviçenin değil, onların taşıdığı sevgi, emek ve aidiyet duygusunun kaybolmamasıdır.
Bir Şifa ve Hatırlama Çağrısı
“Efeli Hayriye”, nihayetinde bir şifa ve hatırlama çağrısıdır. Yazar, her bir öyküde açtığı yaraları, bir tür pansumanla kapatmaya çalışıyor. Bu pansuman, genellikle sevginin, fedakârlığın, dostluğun veya basit bir insani temasın gücüdür. “Atabarı”ndaki öğretmen-öğrenci ilişkisi, “Hatice”deki sınıf arkadaşlığı, “Sırdaş”taki yastıkla kurulan dostluk, bu şifanın küçük ama anlamlı tezahürleridir.
Kitap, okuyucuyu, kendi köklerine, kendi hikâyesine ve etrafındaki sessiz kahramanlara kulak vermeye davet ediyor. Sümer Tek, bize şunu fısıldıyor: Büyük tarihler, büyük zaferler kadar, belki daha fazla, bu küçük, sıradan, görünmez hayatların içinde biriken direnç, sevda ve fedakârlıktan ibarettir. Ve bu hikâyeler unutulduğunda, aslında kendimizin bir parçasını da kaybederiz. “Efeli Hayriye”, işte bu kayıp parçaları bulmamız için kelimelerden örülmüş, naif ama güçlü bir rehberdir.
Sümer Tek, Efeli Hayriye, Ötüken Neşriyat, 2024
Mustafa Hocam,
Efeli Hayriye kitabım üzerine kaleme aldığınız ince ve derinlikli değerlendirme için gönülden teşekkür ederim. Satırlarınızda Anadolu’nun sesini, kadim hafızasını ve insanımızın görünmez kahramanlıklarını yeniden duyurmanız, benim için büyük bir ilham ve mutluluk oldu.
Kelimelerimin, sözün kıymetini bilen bir ustanın elinde böyle bir karşılık bulması, yazı yolculuğumun en kıymetli armağanlarından biridir.
Var olun hocam… Kaleminiz daim olsun.🙏💐📚☕️