Teferrüc, Sayı: 28

Teferrüc dergisi 28. sayısıyla karşımızda.

Derginin Giriş yazısından…

“Her sayıda olduğu gibi, bu sayıda da usta kalemlerle genç yetenekleri bir araya getirdik. Genç yazarların taze nefesini hissettikçe, edebiyatımızın geleceği için umut dolduk. Usta kalemlerin bilgece sözlerinde ise, birikimin ve tecrübenin tadını çıkardık. Bu birliktelik, edebiyatın dünden bugüne uzanan köprüsünü sağlamlaştırıyor ve her iki kuşağın da birbirine ilham vermesine olanak tanıyor.”

Nurettin Topçu Üzerine

Nurettin Topçu’nun düşüncelerine en çok ihtiyaç duyduğumuz zamanlardayız. Hem eğitim alanında hem de sosyal yaşantıda Topçu’nun fikirleriyle tekrar ayağa kalkmamız gerekiyor. Recep Garip, Nurettin Topçu merkezli detaylı bir yazı kaleme almış.

“Nurettin Topçu’nun “İsyan Ahlakı” eseri, onun tefekkürünü ve düşünce yapısını yansıtır. Bu eser, Topçu’nun yurt dışında verilen imkânları ve makamları reddetmesi aslında Anadolu ruhuna karşı duyduğu gönül zenginliğidir. Köklerine, inançlarına, değerlerine ve tarihine karşı duyduğu hayranlıktır. Özgürlük, bağımsızlık ve yurtseverlik gibi temalar Topçu’nun hayatında kıymetlidir. Çünkü Büyük Cihan Devleti Osmanlı’nın yıkılması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması sonrası yaşanan sosyo-politik değişimler tahammül edilir cinsten değildir.”

“İnsanı Allah’a götürecek yolları tıkayan her şeye başkaldırı” Nurettin Topçu’da “İsyan Ahlakı” olarak belirginleşir. “Hareket”, “İrade” ve “İsyan” kelimeleri düşüncesini öne çıkartan kavramlardır. Ahlak konusu bütün yazdıklarının omurgasıdır. Ahlakı kaybeden insan ölür. Ahlak yoksunu insanlar toplumu öldürür. Bu bakış çizgisi fertten toplum ve devlete evirilerek devam eder.

Şiirde Anlatımcı Teknik

Hayretin Taylan, şiirde anlatımcı tekniğin tarihsel kökenlerini ve önemini tartışıyor yazısında. Şiirin sözlü kültür döneminden başlayarak mitoslar, destanlar ve söyleşme diliyle bağlantılı olarak anlatımcı tekniğe yaslandığını belirtiyor. Anlatımcı tekniği, olay, anlatıcı, zaman, mekân gibi tahkiye unsurlarını şiirsellik, imge ve çağrışımlarla aktaran bir yöntem olarak tanımlıyor.

“Şiirdeki temsil edilen kişidir. Şiir, lirizmdir, duygudur, nazımlı, özlü, hisli, kısa metinlerdir. İlk şiirler, sözlü kültürün ürünüdür. Şiiri kapsayan diğer poetik teknikler yazıyla gelişti. İlk şiirler, sözlü dile dolayısıyla konuşma diline, söyleşmeye yakındı. Sözlü kültür, sözlü gelenek daha çok tahkiyeler üstüne kuruluyordu. Tahkiye metinlerin özü gereği anlatıcısı, anlatımcı tekniğe yakındır. Şiir, mitostan logosa, logosdan lirizme evirildikten sonra imge ve nazım çizgisine büründü. Şiir, lirik ben’in etrafındadır. Şiir, tüm sanatların hatta tüm tahkiye metinlerin üstündedir. Şiir, birden çok anlatıcı tekniğiyle yazılabilir.”

Gönül Coğrafyamız

Ali Havan, Ekber Koşalı hakkında kaleme aldığı yazısı ile Teferrüc’de. Koşalı’nın şiirlerinden örnekler de yer alıyor yazıda.

“Gayet velut bir yazar olarak pek çok kurum ve kuruluşta görevler de üstlendi. Dünya Genç Türk Yazarlar Birliği başkanlığının yanında Azerbaycan Gazeteciler Birliği’ne (AJB), Azerbaycan Yazarlar Birliği’ne (AYB) üye kabul edildi. 2014-2022 yılları arasında AYB Denetim Komisyonu başkan yardımcılığı, Ekim 2022’den itibaren AYB Yönetim Kurulu üyeliği, aynı yıl Özbekistan Yazarlar Birliği’ne, 2023 yılında Çuvaşistan Milli Yazarlar Birliği’ne fahri üye, 2022 yılında ise Türk Edebiyatı Vakfı’na şeref üyesi seçildi.”

Beni Görüyor musun?

Görmek, görünmek, görünür olmak… Çağımızın bir virüsü olarak herkesi içine almaya çalışıyor. Erol Yılmaz, günümüzün “imaj çağı”nda bireylerin sosyal medya ve gerçek hayatta aşırı görünürlük ve dikkat çekme tutkusuyla hastalıklı bir ruh haline sürüklendiğini ele alıyor. Şöhretle zirveye çıkan uzman, sanatçı veya medya figürlerinin, ilgi azaldığında sudan çıkmış balığa dönüp yalvarırcasına bakışlarla tanınma arzusu sergilediğini, iki somut Ankara örneğiyle betimliyor. Bu durumun yaşlı-genç, zengin-fakir ayrımı olmadan toplumun her kesiminde, hatta edebiyat gibi naif alanlarda bile aynı hazin tabloyu meydana getirdiğini vurguluyor.

“Hatırlayacaksınız, çok çok ünlü tarihi bir karaktere benzetilen bir şahıs vardı. Konu belli bir şahısla ilgiliymiş, yani münferitmiş gibi algılanmasın diye isimleri özellikle anmadığımı geçmeden ve hassaten belirtmek isterim. Dönem dönem televizyon kanallarının haberlerinde yer alır, halkın farklı kesimlerinden bireyler o çok ünlü karaktere olan hayranlık ve özlemini onun üzerinden dile getirmekle kalmaz, abartarak bizzat onunla görüşüyormuş gibi, günümüze ait isteklerini, taleplerini dile getirirdi. Taleplerini iletirken ağlayarak kendisine dokunmaya, sarılmaya çalışan koca koca adamları ve dahi kadınları hatırlıyorum.”

Fahri Tuna’dan Ali Bal Portresi

Fahri Tuna’nın su gibi akan cümlelerinin bu ayki konuğu Ali Bal. Ben çok iyi tanıyorum da Ali Bal’ı tanımayanlar bu yazıdan sonra onunla mutlaka tanışmak isteyecekler. Öylesine içten bir anlatımı var Tuna’nın.

“Tokat balı. Tokat’ın balı. Tokatlı bal. Ballı metinlerin kalemi. Şehirler benim zihnimde yazar dostlarımla kaimdir. Van Müştehir Karakaya’dır mesela, Edirne Sedat Sayın, Ordu Selçuk Küpçük’tür örneğin, Eskişehir Mustafa Özçelik. Benin için birçok şehrimiz böyledir.”

“Birinci sınıf organizatör, birinci sınıf kalem, birinci sınıf kelâm olduğuna tanık oldum Ali Bal’ın. İki dünyada da şahitlik ederim. Daima. Şairdir. İyi şair. Şiiri, şairleri sever. Hemşerisi Külebihayranıdır. Külebici Ali dense yeridir. Cumhuriyet şiirinde Tokat’ın sesi olan Cahit Külebi adına, on küsur yıldır düzenli anma programı yapması ne büyük bir vefa ve kadirşinaslıktır. Zile zile. Dize dize. Helal sana be Ali! Külebi’nin ardından Arif Nihat, Necip Fazıl, Sezai Karakoç’tan beslenmiştir. Dünle bugünü dizelerinde kaynaştırmış kalemdir o.”

Teferrüc’den Öyküler

Muhammet Sinan Kökçü – Tabela

“Tabelaya gözlerini belerterek içten içe kudurur gibi söylüyordu.“ Ahmet abi! Aynı bu renkte, üstü açık bir araba alacağım.” Bir kere idare ettin mi hep etmek zorunda kalırsın işte. Daha nelerini idare edeceğiz kim bilir? Emin abinin oğlu olmasın, arastanın girişinde bir, çıkışında bir sopa yemezse hiçbir şey bilmiyorum. Böyle görgüsüz, böyle gösteriş meraklısına, kim, niye tahammül etsin yoksa. Tabelaya gözlerini belerterek içten içe kudurur gibi söylüyordu.“ Ahmet abi! Aynı bu renkte, üstü açık bir araba alacağım.” Bir kere idare ettin mi hep etmek zorunda kalırsın işte. Daha nelerini idare edeceğiz kim bilir? Emin abinin oğlu olmasın, arastanın girişinde bir, çıkışında bir sopa yemezse hiçbir şey bilmiyorum. Böyle görgüsüz, böyle gösteriş meraklısına, kim, niye tahammül etsin yoksa.”

Ayşe Rumeysa Duran – Bu Gerçek miydi?

“Aslında dizi seti kuruluyor gibiydi. Keçeden yapılmış el döşemesi gibi duran, üstünde kubbe şeklinde altında ona hizalı ama düz giden çadırlar vardı. Desenler garipti, tanıdık gibiydi, sanki daha önce görmüştüm ama nerede gördüğümü hatırlayamadım. Birkaç tane üstü örtülmemiş tahtadan iskeleti olan çadır da vardı. Sanırım yeni kuruyorlardı. Çadırların etrafında çitle çevrili bölümler halinde birkaç alan vardı. İçlerinde gerçek hayvan vardı. İnek, koyun, koyunların çok tatlı duran yavruları kuzular, yumurtlamak için yem bekleyen tavuklar…”

Osman Akçay – Umut Şişesi

“Mısır’da El Ariş’te Fatma Nine, titreyen elleriyle plastik şişeye pirinç doldurdu. İçine “Allah sizi korusun” yazdığı kâğıdı koydu, ağzını sıkıca kapattı. Denize bırakırken gözyaşları süzüldü: “Bir çocuğun karnı doysun.” Gazze’de küçük Hasan, sahilde şişeyi buldu. Annesiyle açtılar, pirinci görünce sarıldılar. Hasan, “Anne, biri bizi düşünüyor!” dedi. O gece Fatma’nın duası, Hasan’ın gülüşünde yankılandı.”

Yusuf Ertuğrul ErdemBir Şehir Rivayet-i Sâdıkası: Köpekli Kadın

“Adapazarı Ekspresinin seferleri durdurulduğundan beri Hürriyet şehre otobüslerle gelmek zorunda.

Hâlbuki tüm şehirler gibi Ada için de Gar yeri doldurulamaz simge mekânlardandır. İnşa edildiği 1899 yılından bugüne halk tarafından buluşmaların ve vedaların mekânıdır. Çevresinde bulunan asırlık çınarlar Sapanca Erdemli Köyü ormanlarından daha küçük bir fidanken sökülüp getirilerek gar etrafına dikilmiştir. Bu fidanları diken Tıknazların Hüseyin Dede nereden bilsin bu çınarlar büyüyecek ve ‘Çınarlarına kargaların üşüştüğü memleket’ diye Sait Faik’e ilham olacak. Bir asrı aşkın süredir nelere şahit olmadı ki bu çınarlar. Bir tarafı ulu çınarlarla çevrili Gar’ın diğer tarafı da muntazam sıralanmış nadide ceviz ağaçlarıyla dolu.”

Teferrüc’den Şiirler
Sen gidince, esmer bir çocuk yüzünde
Dağları öperek doğan güneşinizi kalır

Savrulurken rüzgâr ıslığına bata çıka
Sevimsiz yüzüm hangi dağın ardılıdır
Mustafa Işık

Evet konuşacaktım gücümü toplayıp
Sokak ortasında, merdiven boşluğunda
Rüya tabirleri kitabında,
Ya da erken uyandırılan
Bir çiçeğin dalgın bakışında
Soba söndü, soğuk vurdu, sustum
Ercan İriş

Kırlangıçların mütevekkil kanatlarıyla
Anlamaya çalışıyorum veresiye terasları
Yazıdaki çatıları, boşluğun piyasasını
Akşam gölge gölge inende
Karanlık bulutlar gelende
Ey anne, ey damarlarımı doğuran züleyha
Korkuyorum, korkularımı doğrayan
Son perdeleri çeker misin
Sinan Davulcu

Göğsümdeki uyku, yüzümde taşıdığım kuyu
Yanlış cevapları kopardığım bahçede sen biraz daha uyu
Artık ne yaprak sana ne bahçe bana bu cam sözde
Beni kuşatan ağzınla seni şimdi ağladığım sularda
Sana öyle bakmaktan sana öyle akmaktan
Sen yetiş yine bende bekleyen kuşlar varmış burada
Burhan Tuz

Gürültülü bir yanı var dünya denilen eczanın
Konuşsam beni dik tutacak sevişlerim
Çünkü bana ebrulî özgürlükler vermiştir
Yüzümü kaplayan dingin sularda
Yusufçukları yusuf’tan ötürü sevmişim
Aşinadır kırlangıçların kanatlarına katılmam
Öfkeye benzeyen ama daha yatkın
Çocuk alnımı mızraklamakla meşgulüm
Ahmet Karpınar

Kokular çoğalıyor her sabah güneşle birlikte
Akasyalar sa
lkım salkım dallarını eğince
Akşam serinliği bir ince sızıyla dağılıyor
Tenindeki rüzgâr gül yaprağına değince
Akif Dut

Gülü, külle boğmaya niyetliler
O açtıkları parantezi kapattırmayız bilsinler
Denizleri besleyeceğiz nehirlerden akıp
Göğün emzirdiği kelimeler büyüteceğiz
Ezgilerimiz aşıyor dünya sınırlarını
Kırgın çocukların rüyalarıyız
Taş atan çocukların şehrinde
Bak güneş beliriyor ufuk çizgisinde
Cihat Barış

Açılmamış goncada geç kalmışlık korkusu
Hayatı ıskalıyor uzaklarda bir hayat
Durdurulsa saatler kısalır mı gölgemiz
Saklamaya yeter mi bir mağara kuytusu
Zamanın ellerinde hırpalanmış düşleri
Mehmet Osmanoğlu

Babasızlık yırtıcı hayvan
Etimi kemiğimi lime lime etti

Oyuncağım kanadı kırık bir kuş
Hem de saklı göğüs kafesimin içinde
Kazım Gök

Hece Öykü, Sayı:131

Hece Öykü dergisi 131. sayısında da okuyucularını günümüz öyküsünün sesi ve soluğu ile buluşturuyor. Öyküye dair her şey var dergide. Bu sayının Eni- Konu’daki konusu 2000 sonrası Türk Öyküsü.

Türk öyküsünün büyük bir atılımda olduğu aşikâr. Yayınlanan öyküler, kitaplar, öykü dergileri, öykü merkezli düzenlenen programlar ve daha fazlası hız kesmeden devam ediyor. Bu elbette günümüz edebiyatı adına sevindirici bir durum. Edebiyatın hangi türü olursa olsun gündemde olması umutlarımızın devamı için iyi bir sebeptir.

2000 yılı önemli. Birçok başlangıcın ateşlendiği yıllar diyebiliriz bu yıllara. Benim için de önemli 2000 yılı. İlk öyküm 2000 yılında Hece dergisinde çıkmıştı. Sonra devamı geldi. Şimdilik üç öykü kitabı ve dergilerde yeni öykülerle paylaşmaya devam ediyorum öykülerimi. Öykü yazmak kadar öykü üzerine düşünmeyi, kafa yormayı da önemli buluyorum. Bu yüzdendir ki öykülerle beraber öykü kuramı üzerine de yazmayı ihmal etmiyorum, öykü atölyelerine katılıyorum, panellere katkı sunmaya gayret ediyorum. Çünkü Türk öyküsü ne yaptığını bilen ellerde daha güzel günlere gelecektir, bu inancım daima canlı duruyor içimde.

Hece Öykü dergisi de günümüz öyküsünün mihenk taşıdır. Bugün, öykümüz gündemimizde canlılığını koruyorsa bunda Hece’nin ve Hece Öykü’nün payı büyüktür.

Enikonu Bölümünden…  

Sercan Ceylan – İki Binli Yıllarda Öykü, Anlatı, Kurmaca: Gündemler, Etkiler, Eğilimler

“Günümüz Türk edebiyatı, özellikle kuram ve yöntem bağlamlarında Batı edebiyat ve sanat kavramlarından etkilenmeyi sürdürmektedir. Batı edebiyat teorileri, eleştirmenlerden ziyade öykücüler tarafından daha ilgiyle izlenir. Özellikle anlatıbilimsel teori, bu dönem öykü ve anlatılarının teorik zeminini oluşturur.”

Rümeysa Oğuz- Dış’tan İç’e: 2000 Sonrası Türk Öyküsü

“Başı ve sonuyla tamam olmuş bir öykü, yazarı son noktasını koyduğu anda canlanıyor. Bu bağlamda bir öykünün ortaya çıkış süreci, tıpkı bir annenin karnında zamanla uzuvları oluşan bir bebek gibi şekil alıyor. Tam zamanında dünyaya geldiklerinde başı, elleri, kolları, ayakları ile bir insan gibi aramıza karışıyor. Yazarın üslubu, insanın genetik mirasla sahip olduğu spesifik özellikleri gibi öyküye renk ve ahenk katıyor.”

Emame Akman Harmancı – 2000 Sonrası Öyküye İvme Kazandıranlar

“Edebiyat dünyasına yeni öykücülerin kazandırılmasına yönelik çalışmalar yapan yazarların başında A. Ali Ural geliyor. Ural’ın otuz yıldır sürdürdüğü yazı atölyesi çalışmaları usta-çırak ilişkisi üzerinden birçok yazar yetiştirdi. Yazarın yönetiminde bulunan yayınevi ve edebiyat dergileri sayesinde de yetişen yazarlar eserlerini yayımlayacak mecra bulabildi. A. Ali Ural hâlihazırda bu alanı canlı tutacak çalışmalar yapmaya devam ediyor.”

Kuddusi Demir – Tebliğ Edebiyatından Öykü Sanatına: Mahallede Geç Kalmışlığın Anatomisi

“Yazmak o yıllarda kimsenin önceliği değildi. Hayat durulmayacak kadar, durup düşünülmeyecek kadar, düşünülüp yazılmayacak kadar hareketliydi ve kavga sebebiydi. Kavga öğretilmişti bize. Okulda, sokakta, mahallede ve hatta evde. İdeolojik parçalanmışlık evlere kadar sinmişti. Sınırlarımız keskindi. O sınırlar edebiyatta da vardı. Çitler çekilmişti beyinlerimize. Bir mahalle ile diğer mahalle arasında dikenli teldi sanat ve edebiyat.”

Öyküde Dolaşım İşlevi – Metinler Arasılık

Handan Acar Yıldız, öyküde mimari bölümünde bu sayımetinler arasılık üzerine yazmış. Bu konuyu gündemde tutmakta fayda var. Ne yazdığının bilincinde olmayanların öykü- deneme- anı arasında ne olduğu belli olmayan cümle yığınlarını metinler arasılık maskesiyle ortaya sürmeleri ancak cümle kirliliği yapar. Yıldız yazısında önemli noktalara temas ediyor.

“Yazar zihin dünyasında okuduğu metinlerle sürekli temas hâlindedir. Bazen bu teması okura ayan etme ihtiyacı duyar. Hayran olduğu yazarla yaptığı “dedikodu”ya okuru da dâhil eder. Dolaşım işlevsel olduğunda okur bu üçlü “dedikoduya” ağzına bir parmak bal çalınmışçasına hararetle dâhil olur. İşlevsel olmayan dolaşımda okur kendini dışarda hisseder ve diyalog sadece yazarla temas ettiği metnin yazarı arasında sürer. Okur bu iletişimde dışlanmış hisseder.”

Yazarlar Astronotlar Gibidir

Abdullah Harmancı, poetik patikada bu sayı Yazarlar Astronotlar Gibidir diyor. Mevzu derin anlaşılan. Keyifli bir yazı dergi okurlarını bekliyor.

“Bence aynı durum yazarlar için de geçerli. Bilgisayarın başında geçirdiğimiz süre çok önemli. Yayımladığımız değil ama yazdığımız sayfa sayısı çok önemli. Kalemimizin işlekliği buna bağlı. Okumalarımız da öyle. Her çiçekten alacağımız öz başkadır. Hiç Shakespeare okumayan bir yazarın kaleminde onun çiçeklerinden öz olmaz ve bunu erbabı bilir. Ne kadar çok farklı usta kalem okursak o kadar çeşitli, rayihalı, renkli, kokulu olur metinlerimiz. Ne kadar çok yazarsak o kadar ustalaşır kalemimiz.”

Dergiler Ne İşe Yarar?

Bu ayki oturumda “Dergiler Ne İşe Yarar?” konusu ele alınmış. Ayda onlarca dergi takip edip onlar hakkında burada paylaşımlar yapan, otuz yıldır dergilerde yazan biri olarak bu soruya karşı çok afili cevaplarım var ama birçok şey gibi bu da içimde kalsın diyorum. Mevzu çok derin. Dergilerin gündemde olması ise çok önemli.

Merve Uygun: Evet, şimdi bunun üzerine düşünürken dergicilik dönemlerini ikiye ayırdım, internet öncesi dönem ve internet sonrası dönem. Bu iki dönem arasında tabii ki ciddi bir fark var. Fakat yine de dergi mutfağında olan bir yazar olarak ifade etmeliyim ki imza sahibi olabilmenin yolunun hâlâ kesinlikle dergilerden geçtiğini düşünüyorum.

Yunus Emre Özsaray: Fakat açık konuşmamız lazım. Kendi ile ilgili bir yazı çıktığında onu da dergiyi takip ederek değil bir dostu vasıtasıyla veya sosyal medya mecrasında paylaşılıp haberi olduğunda okuyan bir kitlemiz var. Dergiler çok fazla okunmuyor, edebiyatla münasebet kurmuş dar bir çevre okuyor dergileri. Edebiyatla yazı ile katkı sunmuyorsa dahi yani dar bir çevre diyorum.

Keziban Soylu: Hayalini kuruyoruz bunun ama inandırıcı bir hayal mi bu? Orada okunmayacağını, altının çizilmeyeceğini biliyoruz ve bile bile yapıyoruz bu işi. Yine de yazıyoruz, kendimiz için yapıyoruz.

Emin Gürdamur: Hâlâ yazarların, eserlerini herhangi bir şekilde yayımlamayla tatmin olmadığını, bir edebiyat dergisinde veya öykü dergisinde bulunmakla kendilerine saygınlık aradığını görüyoruz. Bugünden bahsediyoruz, bizim jenerasyondan.

Ali Necip Erdoğan: İstanbul’da Dergâh dergisi çıkıyor ve bu dergiyi çıkaranlar şehirli, belirli bir kültürü olan insanlar.

Hece Öykü’den Öyküler  

Hâle Sert- İntibar

“İtibarıyla birlikte aşağı attı kendini Ahmet Bey. Yerde kıvrılmış yatarken ilkin gülümsedi. Yine başarmıştı. Hep üste çıkmayı. Gazetede ünlü doktor Ahmet Dirlikyapan’ın evinin balkonundan düştüğü yazıyordu. Oysa haberi

gece vakti çalan bir telefonla almıştı. -Alo anne, -alo oğlum, -duymadın mı bütün şehir çalkalanıyor, Ahmet Amca’n evinin penceresinden.”

“Udun tınıları çocukluğunun notalarına, Ahmet Amca’nın oğullarına ve kızına taşındı. Büyük oğlu ve kızıyla yaşları yakındı, küçükken akşamları amcaların, teyzelerin ayrı ayrı oturduğu ev gezmelerinde hep birlikte oynarlardı. Sonraları araya ergenlik ve kızların erkeklerden ayrı yerlerde takılması zorunluluğu girince sadece oğluyla oynamaya-.”   

Mehmet Kahraman – Misafir

“Otuz sene öncesi. Lise yılları. Doksanların başı. Lise arkadaşlarımdan biri mi? Liseden görüştüğüm üç kişi var, onun haricinde kimseyle iletişimim yok. Birçoğunun ismini dahi hatırlamıyorum. Ses tanıdık değil. Bütün sınıfı zihnimde taradım ama bırak eşleşmeyi, çağrışım yapacak isim bile bulamadım. Kaç kişiydi sınıfımız? Otuz üç olması lazım.”

“Birkaç hatıradan bahsedince, tamam tamam hatırladım, dedim. Aslında hatırlamamıştım ancak zaman kazanmak ve daha fazla mahcup olmamak için öyle söylemiştim. Önemli bir mevkide olsam da işi düşen biri desem, mevki makam sahibi değilim. Zenginlik de yok. Neden beni arasın ki! Kafam bu sefer arama nedenine yoğunlaştı. Otuz yıl sonra beni niye arıyordu?”

Rüveyda Durmaz Kılıç – Karşı Yangın

“Yalandır aşkta kesinliği kadınların aradığı. Onların ihtimallerden süvarileri vardır, fethedileceği cepheye doğru atlarını asla sürmezler.”

“Firuze olmak; kendi enkazına ev diye bakan adamları, sesinde tekleyen hecenin tuzağına düşen kekeme çocukları, sevilmemiş, sevilmedikçe mutfağından, çiçeklerinden, makyaj malzemelerinden kendine sevilmeler icat eden kadınları bir dernek kurup koruma altına almaktır. Firuze olmak maddede taştır, anlamda zarafet. Tüm insanlık gelip Firuze’ye sığınabilir.”

Esra Özdemir – Çapraz Bağlar

“Bazı bağlar kimseyi bağlamıyordu birbirine. Orada öylece, bir görevi yerine getirme amaçlı duruyorlardı sadece. Ortada bir görev olduğu kesindi ancak yerine getirme isteği çoktan göçüp gitmişti. Ardından el sallama ihtiyacı bile duyulmayan bir yolcu gibi, ardında kendini anımsatacak bir boşluk bırakmadan dönmemek üzere gitmişti. Buna arzu diyorlardı; arzunun kaybı. İlk kim kaybetmişti onu? Arasan bulabilir miydin bu saatten sonra? Bulsan eski hazzı alabilir miydin ondan?”

“Bağ çözülüyor ve ben artık umursamıyorum. Hatta çözülsün de o ipi gereyim, hayatıma girmeye çalışanlar bir bir düşsün istiyorum.”

Emine Tay – Nar Bülbülü

“Gözleri dolmuştu, duraladı. Aylin anlattığı ne varsa onu yaşıyor, bizzat o güne beni şahit tutuyordu. Soluklanıp anlatmaya devam etti. O iştahla konuşurken ben dinlemeyi sürdürüyor, arada bir dikiz aynasından, bizimle gelen tabloyu kontrol ediyordum.

Tabloda küskün bir ihtiyar vardı. Ruhu iris çiçeğinde yaşatılan kadınlar vardı. Bulanık renkli bir apartman, pencere önleri, Aylin’in çocukluğu vardı. Fakat biz yoktuk. Aylin, tablodaki nar bülbülünü görememişti.”

Ayşe Kalaycı – Ölü Diller

Yanımdan geçenlere bakarken az önce ölü dillerle ilgili genel bilgiler veren adamı fark ediyorum. Fark etmeme şaşırarak… Çünkü öylesine silik biri ki özelliklerinden bahsetmesem de kafanızda canlanacak herhangi biri olabilir bu adam. Herkesin “herhangi bir”i… Oysa verdiği bilgiler öyle ilginç ki ben öyle şeyler bilsem tipimi baştan aşağı değiştirebilirdim. “Dış görünüşe aldanmamak lazım.” diyerek arkadaş ortamlarında temizinden yirmi dakika ahkâm kesecek ben, tipimi değiştirirdim evet! Şurada ben “bana”yım, yalan mı söyleyeceğim!

Hararet; Sayı: 9

Hararet dergisi 9. sayısında. Derginin duruşunu ve çıkışını ilk sayıdan bu yana beğenerek Takip ediyorum. Adının hakkını tam anlamıyla veriyor dergi.

Takdim yazısından…

“Hiç kuşku yok ki milletler, kültürleriyle var olur. Kültürler de kavramlarla yaşar. Bu sebeple millî kültürel kavramların yerini ithal kültürlerin kavramları alırsa, belli bir zaman sonra alınmış olan ithal kültür kavramları, o millete yerleşir ve adeta bir kuşatma ile tüm hayatımıza nüfuz ederek bir yaşayış biçimi haline gelir. Diğer milletler bu durumda ne yapar, pek de umurumuzda değil. Biz kendimize bakacağız!”

Zeynep Arkan Söyleşisi

Zeynep Arkan ile yapılan bir söyleşi yer alıyor dergide. Arkan, şiirinin kodlarını anlatıyor söyleşide. Sorular; Tuğba Karademir’den.

“Kavramları, tanımları hatta kollektif algıyı şiir yoluyla yeniden kurabiliriz. Seçeneklerle dolu dünyamızda her şey mümkün. Platon, Devlet’ine kötülüğe hizmet eden şairleri almayacağını söylemişti, iyiliğe hizmet etmeyen her şair kovulacaktır demişti. Bu tavır, bana cesaret veren bir bakış açısı kazandırmıştır.”

“Bu sadeleşme arzusunu hayatımın her alanında hissediyorum. Yaş aldıkça doğal bir süreçle gelişti bu tavır. Her yaşın ayrı bir yüzleşmesi ve kabulü oluyor. Özel bir çaba içinde değilim. Etrafımda her şeyin daha berrak görünmesini istiyorum, belki de görme organımız gözümüzün yaşadıkça yıpranması gibi bir şeydir bu.”

“Dijital platformlara karşı değilim, kolay ve hızlı erişim sağlaması çok avantajlı hatta. Fakat oyumu matbudan yana kullanırım. Onun önemi hiç azalmayacak. Eğer amaç sadece görünmekse internet bunu kolayca sağlayabilir ama iyi şiir için söz alacaksak sosyal medya şart bile değil.”

Güzel Yürüyen Bir Adam: Nuri Pakdil

İbrahim Gürel, Nuri Pakdil’e dair kaleme aldığı yazısı ile Hararet’te.

“Yerliydi Nuri Pakdil. Daima yerli sanatı, yerli bilimi, yerli düşünceyi savundu. Yabancılaştırmaya ve sapmalara karşı durdu. Yabancılaşma demek bir ülkenin ölümü demekti ona göre. Batılılaşma denen salgın virüsü sadece bölgenin insanına değil etkisi altına aldığı aydınlarına da bir kazanım getirmedi. Aksine çok büyük zarar verdi, çok şeyi götürdü. Nuri Pakdil’in aydın tanımı da üzerinde çokça düşünülecek türdendi. Aydın dediğin önce kendi olmalı sonra başkalarını anlamaya ve anlatmaya çalışmalıydı. Bazı sanatçılar, aydınlar ve düşünürler gibi bu salgının tehlikelerini gördüğünde korunmaya ya da öncesine dönmeye çalışmadı o.”

Koşulsuz İtaat ve Körü Körüne Bağlanmak

Taşkın Osman Yıldız, hassas bir denge ve keskin bir çizgidir koşulsuz itaat etmek. Bunu bir bağlılık sembolü olarak görmek daha da tehlikeli. Zihnini ipotek altına aldırmaktan başka bir şey değildir bu.

“Körü körüne bağlanmak kişiyi sorgulamadan ve düşünmeden hareket eden bir birey haline getirir. Bu tür durumlar demokratik değerlere zarar verir ve toplumda kutuplaşmayı beraberinde getirir. Ülkemiz açısından bir değerlendirme yapıldığında; özellikle siyaset sahnesindeki gerilimler sıkıyönetim dönemlerinden de hatırladığımız kutuplaşma, çatışma ve toplumsal düzenin bozulması sonuçlarını da doğurur. Şiddetin arttığı bu dönemlerde ekonomik kalkınma, refah düzeyinin yükselmesi ve çağdaş normlara sahip demokratik bir ülke görünümünden gittikçe uzaklaşılır.”

Ne Köy Sağ, Ne Şehir Salim

Taner Teber, bol ironili bir yazı kaleme almış. Teber, parfüm kokan lüks belediye otobüslerinde (kentli elitleri simgeleyerek) karşılaşılan kibirli, ötekileştirici tavırların; ter kokan kalabalık otobüslerdeki (halk kesimini simgeleyerek) diğerkâmlık, samimiyet ve yardımseverlikle ters orantılı olduğunu ironik bir çelişki olarak sunuyor. Bu durumu, Türkiye’de tarım toplumundan ani ve taklitçi bir geçişle oluşan sahte kentliliğin ürünü olarak ele alıyor: Diploma, para ve dış görünüşü medeniyet sanan, demokratik kent kültürü yerine narsist ayrımcılık üreten bir “tepeden bakanlar tiyatrosu”na dönüşen toplumun patolojisini, otobüs metaforu üzerinden teşhis ediyor.

“Kent en basit tabiriyle, farklı gelenek, görenek, inanç ve davranış modellerine sahip kişilerin bir araya gelerek ortak paydada buluşmaları ve meydana getirdikleri maddimanevi tüm değerler, hafıza, davranış modelleri ile nezaket ve hoşgörü içerisinde birlikte yaşadıkları, tarımsal olmayan üretimin yapıldığı, yönetim unsurlarının toplandığı yerdir. Ve bu yaşam alanını köy hayatından ayıran en belirgin özellik farklı kültürlere sahip bireylerin bir arada yaşayarak ürettikleri kent kültürüdür. Birçok disiplinin konusu olan kent kültürü özünde demokrat bir kültür. En azından beklenti ya da görünürde olan budur.”

 Hararet’ten Öyküler

Sümeyye Baştürk – Yok Gibi

“Yağmur ensemi döverken eve doğru yol alıyorum. Başımı kaldırıp yürüdüğüm hiç olmadı bu yollarda. Hangi kaldırım taşının oynadığından bu yüzden haberdarım. Hangi taşın üzerine bassam ayakkabımın su dolacağını biliyorum. Dedim ya, başımı kaldırıp yürümediğim için ezber ettim her yeri. O yüzden atlıyorum altı su dolu o taşı. Basmadan geçiyorum. Ayakkabıma su dolmasın, pantolonum ıslanmasın, kuru bir küfür savurmayayım öfkeden diye.”

Duygu Tamer – Köklerimde Prangalar

“Neriman Hanım uyanmış, sabah kahvesini içmiş; hatta fincanı ters çevirip beklemekteydi. Tüm umudunu kahve telvelerine gömmüş bir kadın güne nasıl başlayabilirdi? Mutfak masasına dirseğiyle dayanmış, düşünüyordu. Düşündükçe çirkinleşiyordu. Mutfaktaki her şeyin yerli yerinde olması canını sıkmıştı. Eşyaların yerini değiştirmek de artık hayatına bir yenilik getirmiyordu. Çaydanlıktan taşan suyun sesiyle irkildi. Belki de uyanmamıştı, hala safran sarısı bir rüyanın içindeydi.”

Tuğba Kişmir – Özgür Bey ve Tasmaları

“Özgür Bey ofisteki camlı hücresine… ah pardon, bölmesine geçmeden bir kez daha bakıyor Nermin’in masasına. Burada mor menekşe vardı. Bir keresinde onunla dertleşirken kulak misafiri olmuştu. Camlı bölmenin jaluzi perdeleri kapalı olduğu için Nermin onu fark etmemişti, tıpkı kendisinin Nermin’i fark etmediği gibi.”

“Özgür Bey derin bir iç çekti. Ne anne kalmıştı geriye ne baba ne de dükkân. Herkesin oturmak için can attığı, AVM üstündeki camdan tabuta sıkışmıştı. Bu daire için evi, dükkânı satmış, başı göğe ermişti. Öyle laf olsun diye demedim. Göğe yakın bir evi vardı ama toprağı özlüyordu. Bazen günler geçiyor AVM’den dışarı çıkmıyordu.”

Melek Ninovaoğlu – İncir

“İncirler dökülüyor başıma. Günahlardan günah beğeniyordum. Sanki tövbemi bozsam ertesi gün kıyamet kopacak. Toprak sızlıyordu, can damarları bir avlu bulsa nefes alacak. Göğü de yetmezmiş bütün göğüs kafesi bir tutuklu için ömürlük zindan. İnciri de sevmem, bir hüzündü peşine düştüm. Gölgeme alışan dünyaya, pervane oluverdim.”

Hararet’ten Şiirler
Bir çocuk düşünce yere
Artık acımıyor kimsenin canı
Bir çağ ki her kıvrımında acı
Dost bile kalleş olmuş
Halden bilmez, yalancı
Neresinden tutunsam tarifi zor
Devamını anlatmaya artık gücüm yetmiyor.
Mücahit Danabaş

Bu titreyen pembe öfke kirpiklerimde yük
Allah büyük, kent büyük, sen kimin ülkesisin
Ey şehir, ey çürüyen merhamet
Senin koynunda taş kesildi uykum
Yazıktır bulutlara değen alnına adımı yazmazsa
Yazıktır iki kere,
Kaleme, kadere ve yağmura.
Ravza Karakülah

her şeyin bir zamanı var benim yok
ellerim bazen uzun bazen kısa
camımı çizen ustura
canımı sıkan
adı haddinden uzun sokaklar
yaşam ur mu kambur mu sırtımda
dokunup da karar ver
üç, iki, dört
çatlayan ellerime kremler, kremler
Tuğba Karademir

Tarih unutsa bile ben unutmam sanırdım
Parça parça her şeyi şu zihnime yamadım
En ufak işaretten hemencecik tanırdım
Neydi o filmin adı? Bak, hatırlayamadım!

Hatıralar bulanık, zihnim oyun oynuyor
Sanki yaşlanıyorum, yoksa ne bu eğilim?
Unutulan yerine yeni bir şey konmuyor
Belki sandığım kadar zeki biri değilim
Faruk Sarıkavak

Yitiksöz’den Transhümanizm Dosyası

Yitiksöz dergisi 31. Sayısında hazırladığı Transhümanizm, İnsan ve Yapay Zekâ Dosyası ile karşımızda. Oldukça çetrefilli ve zihinleri karıştıran böylesine bir konuyu dergi sayfalarına taşımayı çok önemli buluyorum. Konunun uzmanı isimlerin de katkıları ile zengin bir içerik Yitiksöz okurlarını bekliyor.

Dosyadan…

Ahmet Dağ-İnsan’ın Düşüşü mü Yoksa Onurlanması mı: Asklepios’un Asası Transhümanizm

“Sadece insanı değil onun içinde yaşadığı çevreyi de (habitus, mimari ve araçlar vs.) dönüştürmek isteyen transhümanizm, insanın mevcut durumunu yetersiz görerek bu durumu aşmak, ilerletmek isteyen bir harekettir. Transhümanizm, insanlığın fiziksel ve entelektüel sınırlamalarını aşma ve nihayetinde kendini dönüştürme yeteneğine olan inancı ifade eden bir bakış açısıdır.”

Kasım Küçükalp – İnsan Tasavvurunun Dönüşümü Bağlamında Transhümanizmin Hümanistik Kökeni Üzerine Bir Deneme

“Spesifik olarak hümanizm ve transhümanizm kavramları bağlamında ifade edildiğinde, belli birtakım hususlarda ayrışsalar da, transhümanizm kavramının insanın konumu ve potansiyeli hakkında ortaya koymuş olduğu yaklaşım biçimlerinin köken itibariyle özne-merkezli ve hümanistik bir karakter arz eden modern bilinç ve zihin felsefelerine dayandığı söylenebilir.”

Ahmet Dağ ile Söyleşi

“Tanrı’yı dışlayan, insanı merkeze alan ve kutsalı dünyevî olanla ikame etmeye çalışan seküler bir dünya görüşü olan transhümanizm, yalnızca teolojik bir reddiye değil, insanı tanrısal yetilerle donatmak isteyen yeni bir varlık ve inanç tasavvurudur.”

“Nietzsche’nin üst insanı (ubermensc) ile transhümanizmin posthuman’ı arasında insana dair idealleri bakımından benzerlikler olsa da derin felsefî, epistemolojik ve ontolojik felsefi farklılıklar var. Her ikisi için de insan, sabit ve nihai bir varlık değil. Yetersiz gördükleri mevcut (potansiyeli olan) insanı aşmak ister. Ölüm sonrası hayatı ve kurtuluşu reddederek, cenneti ve ölümsüzlüğü bu dünyada arıyorlar.”

“Transhümanist düşüncede “kurtulma” ve “yücelme” duygularının baskınlığı, insanın tarih boyunca taşıdığı eksiklik ve sınırlılık duygusunun modern bir yansımasıdır. Mevcut insandan memnun olmayan transhümanistlere göre insan, fiziksel ve biyolojik sınırlamalardan kurtarılması gerekilen bir varlık.”

Tuba Nur Umut – Haddin Görmezden Gelindiği Bir İdeoloji: Transhümanizm

“Sınırlarıyla anlam kazanır varlık. İnsan olmak da, bir açıdan sınırlarla malul bir varlık olduğunu, sınırlarının ne olduğunu idrak etmektir. Hastalıklar, acılar, yorgunluk, yaşlılık insanın bedeninin hududunu fark etmesine vesile olurken ölüm; doğrudan fâniliğiyle insanı yüzleştirir. İnsanlık tarihi, bir yandan sınırlı olmanın farkındalığıyla anlam dünyalarını kuranların, diğer yandan ise bu sınırlılıklarla hesaplaşarak onları aşmayı arzulayanların hikâyelerini barındırır.”

Muhammet Enes Kala ile Transhümanizm ve Ölümsüzlük Arzusu Üzerine Söyleşi

“Bedenli ve dünyalı canlıyız. Beşeriyetimiz verili, ortak ve fizikîdir. Beşeriyet üzerine tercihlerimizle inşa ettiğimiz şahsiyet varlığıyla ise biz insaniyete adım atarız. Beşeri, insan kılan birtakım melekelere ihtiyaç vardır; idrak, irade, vicdan, hissiyat, muhayyile vs. bunlar bir araya gelir ve insanî özelliklerimizi oluşturur. O hâlde biz beden, nefs ve ruha sahip olmakla bu farklı ama birbiriyle refakat hâlindeki boyutlarımızı mezceden beşer insanlarız.”

“Ünsiyet ihtiyaçtan çıkar. O hâlde sadece amaç edinilen maddî terakki, uzun ömür, güçlü bedenler, daha üst bir gaye ve değer olmadan bizi daha huzurlu ve mutlu etmeye yetecek midir? Buna ancak manevî tekâmüle giden bir vasıta olarak bakabilirsek başarılı olabiliriz.”

Edebiyatta Ütopya Kavramı ve Güncel Algılanması

Ali Galip Yener; Byung-Chul Han’ın Psikopolitika eserinden yola çıkarak dijital neoliberal düzenin insanı tüketime hapseden, ütopya ve geleceği yok eden psikopolitik tahakkümünü ele alıyor. Fredric Jameson’ın Ütopya Denen Arzu çalışmasıyla Batı’daki ütopyacı program ve dürtü ayrımını, kapitalizmin krizine karşı radikal alternatiflik sunan tarihî bir araç olarak inceliyor. Buna karşılık Sezai Karakoç’un Diriliş fikrini, Batı ütopyalarına karşı İslâm sitesini (şehir+toplum) yeniden kuran, taklit değil diriliş odaklı bir medeniyet telakkisi olarak konumlandırıyor ve kapitalizmin tahribatına karşı alternatif modernleşme için ütopyanın muhafazasını savunuyor.

“Ütopya meselesi Batı medeniyetinin kapitalist ilerlemesi ile dolaysızca ilişkilidir. Doğu medeniyetinde ütopyalara nasıl yaklaşıldığı konusunda ise yazının sınırları içinde sadece İslâm medeniyetini ve Diriliş fikrini ele almaya çalışacağız. Önce medeniyetin tanımına bir bakalım. Türkçede bu kelimenin ilk kullanıcısı muhtemelen Sadık Rıfat Paşa’dır (1838). Medeniyet kelimesi Bianchi’nin Fransızca-Türkçe Sözlüğü’nün 1843 baskısında görülür. Latince “civitas” yani şehre ait olan gibi, şehir anlamındaki medine’yi hatırlatan medeniyet kelimesi 1860’lardan sonra yaygın olarak kullanılır.”

Geçip Giden Günler’den

Ali Karaçalı, günlüklerine devam ediyor. 2008 yılındayız.

16 Ocak 2008 – Sabah önce Gazi Mesleki Eğitim Matbaasından Zekai Durmaz’a, oradan da Türkçe Sözlük’ün baskı durumunu kontrol için birlikte Semih Ofset basımevine geçtik, baskı durumu ve teslimatla ilgili basımevi sahibi Mustafa Çakır Bey’le görüşüp bilgi aldık.

17 Ocak 2008 – Yaşamın özüne dokunamadan, kıyısına sürüklenen tortular gibi. Tutar gibi olurken yeniden kaçırdığımız o şey.

24 Ocak 2008 – Eşim Bahar, sabah arayıp haber verdi: Nurettin Başer ölmüş. Yıllar önce birkaç yıl Yayımlar Dairesinde başkanımızdı. Ben onun Şube Müdürüydüm. Mutedil bir insandı, insanlara iyi davranırdı. Hasan Ali Yücel’in kavramsallaştırmasıyla “İyi vatandaş, İyi insan” tanımlamasına uygundu. İnanmıştı. Dürüsttü.

Yitiksöz’den Öyküler

Yunus Develi – İki Zamanın Birleştiği Yer

“Kontağı çevirdi. Cevap gelmedi. Anahtarı düzeltip biraz daha kuvvetlice çekti besmeleyi. Yarım ağız söylemiş olmalıydı. Tabii ki cevap gelmeyecekti. Alındı bu, euzübesmele istiyor… Şeytanın üzerine de bastırdı biraz, taciz edercesine. Sonuç yok. İyi kovamadı herhâlde. Yüzsüz n’olacak. Kapıdan kovsan pencereden girer.”

“Evi az ilerideymiş. Ezanı bekliyormuş. Hava güneşli olunca içeriye girmek istememiş… Ben de yeni yoldan gelmiştim, dedi. Aslında korkuyordum, oralarda başıma iş açar, diye. Yola çıkmadan günler önce takip de ettim üstelik. Sesinde bir değişiklik filan var mı, diye. Hiç sinyal vermedi…”

Selim Erdoğan – Sizlere Ömür

“Çöp tenekesinden akan katran kıvamında simsiyah su birikintisine basmak istemeyen bitkin ve yaşlı bir köpek önümde ilerliyordu… Sırtında kabuk bağlamış yarayı kaşıyacak birini arar gibi sağa sola bakınsa da eminim ki kediye bulaşmak aklının ucundan bile geçmiyordu.”

Emame Akman Harmancı – Bayan Kuaföründe

“Kuaför abla bizi görünce “hoş geldiniz ablam, şöyle oturun, az sonra alcam sizi” diyor. Saç boyasının dibi gelmemiş de sanki sarı renkteki kafasının ortasından kalın siyah bir otoyol geçiyor gibi. “Selim’e bir gidip sorsana. İnsan evlenip pişman olur ayrılırsa mı daha kötü yoksa düğün günü ayrılıp düğünü iptal ederse mi?” Bunu söylerken parmaklarını sabırsızca çıtlatıyor. Kollarımdaki yükü bekleme koltuklarına bırakıveriyorum.”

Sudem Metin – Balıklar gömülmez

“Mehmet yol kenarında ölü bir kedi bulmuş. Ağlaya zırlaya koşarak getirdi yanıma. Ne ağlıyon len, dedim, ölen senin kedin mi? Yok değil, dedi. Ya ne o zaman, dedim. Yolda yatar görünce ağlamam geldi, dedi. Ülen Mehmet, dedim, ne sulu gözmüşsün ha. Napcaz bunu, kurda kuşa yem olacak hep, dedi. Dedim, napcaz, gömecez tabii. Ölenler gömülür. Gerçi benim de balığım vardı bi zamanlar çok severdim, tupturuncu, upuzun kuyruklu, öldü sonra.”

“Nenem sonra hep bizde kalmaya başladı. Anamı da tandıra sokmadı. Bi daha da bazlama yaptırmadı. Pek severdim anamın bazlamalarını. Domat koyardık arasına, Zahide’ye de içinin yumuşağını verirdik. Neneminki güzel olmuyor, hep yakıyor üstünü. Hiç sevmiyorum onu. Nenem tandırdayken anama sordum ama. Ana, dedim, Zahide’yi neden gömdüler. Ölenler gömülür, dedi.”

Gülçin Yağmur Akbulut – Yoksul Yalı

“İmtihanların en ağırı evlat imtihanı olsa gerek. Azize, yaralı Azize, perişan. Oğlu madde bağımlısı. Esrarkeş, eroinman. Kızını ipten aldı babası. Ölmedi ama yatağa bağımlı. “Uzun süre oksijen gitmemiş beynine.” demiş doktorları. Kalan ömrünü bir bitki misali geçirecek. Nasılda güzel yavrucak. Elma elma yanakları. Daha on beşinde çocukcağız. Kim bilir hangi dermansız dert, ilmiği boynuna geçirmesine sebep?”

Vedat Ali Kızıltepe – On Yedinci Peron

“Otobüs usul usul şehrin terminaline giriş yapmıştı. Hava iyiden iyiye aydınlanmış, terminalin üzerine çöken gecenin mahmurluğu, çığırtkan çalışanlarının sesi ile hareketlenmeye başlamıştı. Araçtaki yolcular saçını başını düzeltiyor, inmek için son hazırlıklarını yapıyorlardı.”

“On beş dakika sonra gelmişlerdi. İnip usul usul yürümeye başladılar. Sahile gelmişlerdi. Sahil koca yaz boyunca coşkuya doymuştu. Artık sonbahar ve Kasım ayında anlaşılan deniz insanlar için pek bir anlam ifade etmiyordu. Koca sahilde üç beş kişiden başka kimse yoktu.”

Yitiksöz’den Şiirler
kan kustum kızılcık şerbeti içtim dedim
midenizde balon ofisinizde uşak elinizde kan
biz de öyle dediniz keşke duymasaydım
bilmez miyim geç kaldınız daha fazlasına
sonuna varamadınız her türlü tattığınız şeyin
iş bilmez tüketmez lanetliler yüzünden
Mehmet Narlı

delisi dışında derlerdi
bazı geceler kederlenip göğsünde gül
anasını göçük evden alıp taşıdığı
tabutta yatardı saraçhane’de

çaya üç şeker atardı
üçüncüsünü ayrı ve nazikçe
anamın tatlı canı için derdi
ölür gibi içerdi
Bünyamin K.

biliyorum rüzgâr başladı başlayacak
tragedya başladı başlayacak
açacak gök yok omuzlarda
omuzlarda hayal omuzlarda umut
tut ki herkes öldü ama neden
yarasadan gelen yalan
ayaklarından tutuyor ezberden
Cafer Keklikçi

Toprağın, rüzgârın ve suyun huyu değişti
Şehirler, evler ve balıkçı tekneleri
Ateşte kül toprakta gül kanımızda uğultu
Ne ölümün dumanı söndü ne yaşamak
Mezarlar, kışlalar ve tüneller arasında
Onların karanlığına dokunur ışığın
İbrahim Gökburun

boyunlarında ferahnak makamında muskalar
gitmekle kalmak arasında yeniden doğmaya
ağızlarından iştiyakla karanlığı tüküren kar beyaz
huşuyla başka alemleri seyreden ateşin goncalar
Kadir Ünal

A kuzum, a şiirin binbir
hâlini resimleyen romancı!
Kim yazarsa gökyüzüne
Tanrı’nın huzurunda okuyacağı
Çocuk Atlası’nın son şiirini
Binerek hayal atına
Uğurlamaya gelecek
Cennetin yaşı küçükleri
Konuştuğu çiçeklerin hepsi
Ve kuşlardan sessiz bir koro
Mustafa Ruhi Şirin

Klas Duruşun Ustası Çelik Adamın
fotoğrafına bakıyoruz Anneler ve Kudüsler’in
tam ortasından. Soluğunda gül kokusu, selam
gönderiyor Ulu Önder’e. Biz var olmakla – Kudüs
arasında gidiyoruz binlerce kez ve dönüyoruz kan
içinde. Başının üzerinde bir öbek güvercin,
dönüyor ha dönüyor Çelik Adamın!
Daha aşağıda bir kelepçeden sızan kan
bir gül bağçesine dönüşüyor aynı anda;
Adem Turan

nereden geliyorum
kalbimdeki her şeyi yutan kara delikten
takvim yapraklarından fırtınalar beğendim kendime
zemheriler ve karakoncoloslar
filiz kıranlar ve bıldırcın geçimleri
koç katımları ve bağ bozumları
böyle böyle
nice ömür geçer hayat sandığın
nice sandık açılır da
bomboş çıkar çeyizler
böyle böyle anlamsızlaşır
nereden geldiğim
Suavi Kemal Yazgıç

Sohranır gökte melekler ayrı düşme
Sevin sahnın uzasın ruhun serinlesin
Aynı ağacın dalları vurdukça rüzgâr
Tutunur birbirine sarılır yekvücut
Aynı kandan aynı türküden bağrın
Gelir yetişir imdadına yetişir hızır yeşili
Sevin ki vadin neşelensin dağılsın hüznün
Yunus Emre Altuntaş

Papatyalar mermer sulara meze, balıklar çölde akçe
Bu ölümlü bir şiir değildir, ima da değil, vah vah!
Ne kadar cömert değil mi şair, defterleri dürülmüş
Rafa kaldırmış ömrünü, vitrinlere canlı manken hay Allah,
Ayracım bomba etkisi satır arasında, ben sana yeşil
Kapkaranlık günler büyüyor saksıda, tencerede mandal
Yasemin Kuloğlu

Yüzüme çarpan sesin durmadı
buralarda kan, asrın ufuklarından
banka hesapları, piyasalar
bir pazar günü kaldı bana akşamdan
ne yaşadıysak yine gitmek içindi
bütün sabahlar çünkü
burada ekimler şurada pazar kurulacaktı.
Ahmet Tepe

ben
çocukça ölmenin öznesiyim aslında;
çok şükür ki âliyim—
saklambaç dehlizlerini iyi bilen bilge

bu
ilk ölme ödevim değil ki/ Leyla;
külüyle dirilmenin ateşi içindeyim
Yasin Mortaş

yamaca tutunan ağaçlar gibi
denizi seyrettim sabah uzaktan
bildim sonsuzluk var bulunmaz dibi
kurtulsun ayağım artık tuzaktan
Recep Şen

Dağ yürür insan yorulur
insan filmin sonunu beklemekten yorulur
yorulur yaslanacak bir omuz aramaktan
aradığını bulamaz bulduklarını ise unutur
Mustafa Köneçoğlu

Şehir ve Kültür, Sayı:135

Şehir ve Kültür dergisi 135. sayısına  her zamanki gibi Ümit Meriç’le başlıyor. Kandilli Kız Lisesi anılarına devam ediyor Meriç.

“Teneffüs saatlerinde kızlar, Orta Salon’daki piyanonun başına toplanırlar. Paşazadelerden biri, tabureye oturur ve narin parmaklarıyla musiki hocalarının güftesini ve bestesini kendilerine öğrettiği okul marşını çalmaya başlar. Kızlar onun etrafını sarar ve yere kadar inen pencerelerden gözüken Rumeli Hisarı’na ya da Topkapı Sarayı’na gözleri dala dala, hep birlikte söylerler.”

Cadı Bostanı’ndan Haydarpaşa Çayırı’na Nefes Nefese Bir Sohbet

Kâmil Uğurlu ile eski İstanbul zamanlarına gidiyoruz.

“Demiryolunun Sirkeci‘ye gelişi ayrıca Eminönü ve Haliç’in kimyasını bozmuştur. Trenin sağladığı kolay ulaşımı kullanmak için Haliç’in çevresi irili ufaklı sanayi ile kısa sürede dolmuştur. O eski ve olağanüstü mesireler, çayırlar, Haliç’i dünyada eşsiz kılan yapılaşma kısa sürede kayboldu ve yerini sanayi yapılarına bıraktı. Küçük veya büyük her sanayi tesisi çevresini kirletir. Meğerki tedbirlerini almış olsun. O tedbirler de daima maliyeti artırıcıdır. Karşılığında bir müeyyide de yoksa ve takip zayıfsa maliyet artışını sanayiciler asla kabul etmezler.”

Sevda Tepesinden Sakızağacına

Mehmet Kamil Berse, dilenci vapurlarıyla Boğaz yolculuğunu, Beylerbeyi teşrifatı, Sevda Tepesi’nin trajik aşk hikâyesini ve kendi nişanlısıyla kurduğu ömürlük İstanbul sevgisini anlatıyor.

“Sevda Tepesi benim ailemin hayata başladığı, sevgi otağımızın kurulduğu mekân… Yıllar su gibi gelip geçti denir ya, işte öyle bir şey… Yaşanmış yıllar ve hatıralar kayda geçince gelecek nesillere iyi veya kötü örnek olur. Vahit ile Belkıs’ın hatıraları çok kötü bir örnek, bizim hatıramız ise güzel örnek olsun gençlere, “Biz bu dünyaya sevi için geldik bizden kim usanası” bu seviden iki fidanımız oldu, üç tanede gül’ümüz gözbebeklerimiz.”

Çamlıdere Soba Müzesi Gönülleri Isıtıyor

Hülya Günay bizlere bu kez Ankara’nın Çamlıdere ilçesine götürüyor. Çam kokuları arasındayız. Bir kez İstanbul’dan Tokat’a gelirken Mengen’den yolu şaşırınca kendimizi Çamlıdere’de bulmuştuk. Orada bir soba müzesi olduğunu bilmiyorduk. Şimdi Günay sayesinde onu da öğrenmiş olduk. Kayıp güzellikleri ortaya çıkarmayı çok iyi yapıyor Günay.

“Dökme, çini, saç, tuğla gibi farklı türleri bulunan sobalar zanaatkârların elinde sanata dönüşmüştür. İnsanın çini ile tanışması sobanın tarihinde de devrim olmuştur. Çini sobalar ilk olarak 18. yüzyılın ortalarında Almanya’da Meissen porselen ve seramik fabrikasında üretilmiştir. Osmanlı’da çini sobalar ilk olarak saraylarda yerini alırken, konakların, yalıların, köşklerin içini süslemiştir. Sobalar çalışma teknikleri olarak rokoko, arnavo model, mineri işçiliği olarak farklılık gösterir.”

Sevgi, Kayıp ve Kabulleniş: Şehirli ve Köylü Çocukların Yas Deneyimi

Necla Dursun’dan bu sayı gönüllere dokunan bir yazı okuyoruz. Acının yeri, zamanı ve tarifi yok. Dursun, parkta gördüğü minik evcil hayvan mezarından yola çıkarak, çocukların hayvan kaybıyla yaşadığı yası, empati ve kabulleniş sürecini anlatıyor. Şehirli çocukların derin ritüellerle veda ettiğini, köylü çocukların ise ölümü doğal kabul edip hızlı kabullendiğini karşılaştırıyor. Sevgi, kayıp ve merhametin zamansızlığını vurguluyor.

“Son olarak veda ritüellerine değinmek isterim. Köydeki çocuk için bu tür kayıplar genellikle sessizce geçiştirilir. Gömmek gerekiyorsa hızlıca yapılır; bir törene gerek duyulmaz çünkü ölüm olağan, neredeyse sıradan bir gerçektir. Oysa şehirdeki çocuk için bu bir vedayı zorunlu kılar. Küçük bir mezar kazılır, çiçekler bırakılır, hatta bazen bir mektup yazılır. Tüm bu ritüeller yasın yaşanmasına ve kaybın kabullenilmesine yardımcı olur. Tıpkı bu yazının yazılmasına neden olan minik mezar gibi.”

Aşkın Ve Hasretin Şairi: Yavuz Bülent Bakiler

Yavuz Bülent Bakiler de göçünü toplayıp gitti. İçimizde büyük Türk coğrafyası ve dalgalanan bayrak esenliği kaldı. Memiş Okuyucu Bakiler’e veda ediyor yazısında.

“Bakiler’in yolculuğu, sıradan bir şairin yolculuğu değil. O, çocukluk yıllarından itibaren kültürel mirasın içinde büyüdü. Öğretmen okulunda okurken Antep’in kahramanı Şahin Bey’i yüreğinde yaşatmış, onun destansı mücadelesini kendi gençliğine örnek aldığı şiiri bize pek kıymetli yol açıcı rehber olmuştu. Daha o yaşlarda yazdığı “Yumruğum Türkiye kadar büyük” mısraı, yalnızca bir gençlik heyecanı değil; memlekete karşı taşıdığı sorumluluğun, iman dolu bir azmin sembolüydü.”

Nebiler ve Sahabeler Şehri Diyarbakır

Saniye Öztürk Diyarbakır’ı nebiler ve sahabeler şehri sıfatıyla anlatıyor. Anlatım o kadar içten ki bu şehri görmeyenler bu yazıyı okuyunca görmek isteyeceklerdir.

“Diyarbakır, tarih boyunca jeopolitik önemi açısından; İlk çağlardan bu yana Akdeniz’i Basra körfezine, Karadeniz’i Mezopotamya’ya bağlayan bir konuma sahip. Diyarbakır’ın, doğal bir geçiş yolu olması her dönemde çekiciliğini arttırmış ve medeniyetlerin iz bıraktığı bir şehir olmuş. Tarihin derinliklerinden gelen sayısız kültürün kucaklaştığı bir şehir. Güneydoğu Anadolu bölgesinin orta bölümünde El-Cezire denilen bölgede “bereketli hilal”in kalbinde yer alıyor.”

Benim Objektifim Sivas’a Ayarlı

Nazım Payam, dostlar, mekânlar, şiirler eşliğinde Sivas’ı anlatıyor. Bir şehre gönülden bağlı olmanın içtenliğine şahit oluyoruz.

“Kimi Sivas nüfus kütüğüne kayıtlıdır ama ötesi yok. Ne havasından, suyundan ne de arkadaşlığından nasiplenmiştir. Bir otobüs biletiyle silkinmiştir şehrinin tozundan toprağından. Gurbet yılları eritmiştir yerliliğini onun. Sivaslı olmanın zerresini taşımaz üstünde. Kimi taşınmaz mal, sanki askerlik hariç oldum bittim Sivas’ın içindedir. Köşesi belli, kahvesi belli; lakin deryadaki balık gibi habersizdir çevresinden. Köyünü, ilçesini tanımaz, tarihini bilmez, suyuna sabununa el sürmez; öylesine küskün bir tavır. Kimi göçmendir; orada gününü kurtarmaya yaşar.”

Atayurdun Eşiğinde Bir Taşkent

Taşkent’i anlatıyor Ahmet Köseoğlu. Hayranlık, sevgi, muhabbet ve hürmet var her satırında.

“Taşkent, Özbekistan’ın diğer şehirlerine göre dünü dünde kalıp bugünü olan şehirler kategorisine girebilir. Özbekistan’ın başkenti Taşkent, yirminci yüzyılın başında yeni bir şehir kurma hedefiyle hızla büyümüş, bölgede ve coğrafyada önemli bir şehir haline gelmiş desek yeridir. Elbette ki dününe dair söyleyeceklerimiz var, yani bin yıl öncesinde Taşkent vardı ama küçük bir yerleşim yeriydi. Dolayısıyla Taşkent, bugün 3,5 milyon nüfusuyla Türkistan coğrafyasının en büyük nüfuslu şehirlerinden biridir.”

Geçmişin Nostaljisi ve Bugünün Umudu

İbrahim Yasak, 1935 yılının Sivas’ı ile günümüzün Sivas’ını havacılık faaliyetleri bağlamında anlatıyor. Yasak, 1935’te Sivas’ta kuruyan Gökçekler Gölü kıyısına inen ilk uçağı babasının anısıyla anlatıyor. Bugün aynı yerde açılan modern İHA ve model uçak pistiyle, geçmişin heyecanı gençlerin hayalleriyle yeniden canlanıyor. Nostalji ve umut, gökyüzüne uzanan bir köprüde buluşuyor.

“Dün bir tayyarenin inişine şahitlik eden topraklar, bugün gençlerin ufkunu göklere yükselten bir havacılık merkezine dönüşür. Dileğimiz odur ki hangarıyla, etrafındaki sosyal tesisleri ve izleyici tribünlerinin ilavesiyle niteliğini artırmaya ve ülkenin her tarafından havacılık sevdalısı yetenekleri konuk etmeye devam eder. Emeği geçenlere teşekkürler…”

Bir İyilik Şairi: Nurettin Durman

İyilik Şairi olarak anlatıyor Nurettin Durman’ı Mehmet Nuri Yardım. Çok yerinde bir sıfat.

“Dedim ya kütüphanemi düzenlerken karşılaştığım ve bir düzen dâhilinde raflara yerleştirdiğim kitaplar arasında kıymetli şair ağabeyimiz Nurettin Durman’ın eserleri de var. İsimleri analım hiç olmazsa: Akşam Yedi Suları, Derin Yara, Gül ile Bülbül Meseli, Hoşça Kal Hüzünbaz Çocuk, Özgürlük İçin Bir Şarkı, Tîjbazî,Ve Sonra, Yazmak ve Yaşamak. Başka değerli eserleri de var, hepsi de okunmalı. Bu vesile ile kendisini buradan selamlıyorum. Allah sağlıklı ve bereketli ömründe daha nice eserler yazmayı nasip etsin. O, kalplerimize dokunan eserleri yazsın, biz de okuyup istif edelim.”

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir