Mahalle Mektebi, Sayı:86
Mahalle Mektebi dergisi 86. sayısında Turgut Cansever ile yapılmış bir söyleşiyi sayfalarına taşımış. 2009’da aramızdan ayrılmıştı Cansever. Onun şehre ve tarihe bakışının ne kadar kıymetli olduğunu her gün biraz daha ruhunu kaybeden şehirlerimizi gördükçe anlıyoruz. Cansever söyleşide, tarihi yapıların yeniden vücut bulmasına dair Konya’yı da merkeze alarak notlarını paylaşmış. Sorular; Muhammet Ali Orak’tan.
“Dünyanın en müstesna konut tipolojisi, Osmanlı dönemi konut tipolojileridir. Farklı bölgelerde, farklı iklimlerde, asli prensipleri değişmeden fakat mahalli iklim şartlarına göre değişim göstererek vücuda getirilmiş konutlardır. Bunların köküne kastedilmiş. Son derece vahşi bir şekilde neyimiz varsa hepsini yok ettirdiler, tabi benim gibi konuşanlara da tarih budalası dediler.”
“1946’dan beri yazıyor ve konuşuyorum. Konya Büyükşehir Belediyesini ve Başkanı tebrik ediyorum, ancak orası yalnız bir yol olmamalı çevresindeki tarihi unsurlar korunmalı. Tarihi şehir dokusu varsa, kerpiç evler varsa (çok kıymetlidir onlar) onların korunması için yapılacak şeyler tahlil edilmelidir. Alanında uzman ve bu konuda birikimi olan insanlardan yardım isterseniz, eminim çok güzel fikirler oluşur. Bu alan için ilginç fikirler olabilir ama ilke olarak büyük abidelerin çevrelerini, bu abideleri önemsetecek şekilde yapılandırmak, yeni yapılara verilecek fonksiyonlarla o abidelerin fonksiyonlarının güçlendirilmesi sağlanabilir.”
Varoluş Sancısına Mehmet Ali Aynî’den Bir Cevap: Hayat Nedir?
İsmail Demirel, Mehmet Ali Aynî’nin hayatı, düşünce dünyası ve özellikle Hayat Nedir? adlı eserinin ortaya çıkış sebeplerini anlatıyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminde aydınların yaşadığı fikrî bunalımlara değiniliyor ve Aynî’nin bu ortamda hem geleneğe bağlı kalıp hem de modern düşünceyle diyalog kurarak gençlere varoluş, inanma, hayatın anlamı gibi konularda yol göstermeye çalıştığı özetleniyor. Ayrıca onun tasavvufla modern ilimleri birleştiren entelektüel tavrından söz ediliyor.
“Kendilerine yöneltilen bu dünyadaki yerimiz nedir, biz bu dünyada ne için varız, insan nedir, insanın konumu nedir, insan bu dünyaya ne yapmaya gelmiştir gibi sorulara cevap ararken aydınlarımızın yolu, geleneksel düşünceye de uğramıştır. Haddizatında İslam düşüncesinden faydalanılmadan bu sorulara cevap aramak veya bu sorulara cevap vermeye çalışmak insanı doğru yola götürmeyecektir.”
Veda Saati
Ayşe Büşra Erkeç, Veda Saati isimli yazısında insanın hayat boyunca yaşadığı farkındalık anlarını, zamanın geçiciliğini ve ölümün insana hatırlattığı hakikatleri anlatıyor. Bir film sahnesi, bir koku ya da bir hatıranın insanda derin bir uyanışa dönüşebileceğini ifade ediyor.
“Büyüttüğümüz sakız çiçekleri serpilip gelişirken, yağmur damlaları yemyeşil yapraklarının üstünde dans ederken, o yarı ıslağımsı yaprak kokusunu içimize çekerken, balkonumuzu temizlerken veya belki de öylesine izlenirken bir film, öylesine çekilmiş bir sahneyi can alıcı bir hâle dönüştürür; ruhumuzu tokatlar, kalbimizin kulaklarını çeker, gözyaşlarımıza hücum emri verir. Öylesine izlerken o sahneyi bir anda canlanıverir fark etme hâli…”
Selfie
Melek Ninovaoğlu, yoğun duygularla örülü bir iç döküş; kişinin dünyaya, zamana, acıya, aşka, inanışa ve kendisine karşı verdiği mücadeleyi anlatıyor. Hayatın karmaşası içinde kaybolmuşluk, yabancılık, masumiyet kaybı, kırılganlık ve aynı zamanda sığınma arayışı öne çıkıyor.
“Güneş yüzümün yarısını yakaladığında çok kızıyorum, bir tarafının daha çok üşüdüğü hissine daha çok kapılıyorum. Bir de akşama doğru saat dört gibi kızıl güneşin rengi camdan yüzüme ışıdı mı duramam yerimde, bir migrenin habercisi. İnsan ruhu bölük pörçük, yarım sevgiler, tam ölçüsü ruhumu yakalamadığında yıkılan bir dağ görürüm. Ülkemin kuzeyinden taşrama dizlerim üzerine yıkılırken. Biz bunun için kolumuzda çantamız gitmeye hazırız. Kendime yeni bir hikâye buldum. Hiçbir zarar görmedim. Ben yalnızca kendi hikâyemi bilenlerden zarar görürüm.”
Anın İçinde Zaman
Yasemin Coşkun, zamanın insan zihnindeki algısını ve geçmiş–şimdi–gelecek arasındaki akışın nasıl iç içe geçtiğini anlatıyor. Anıların, yaşanmışlıkların ve bilinçdışı süreçlerin zamanı nasıl yeniden şekillendirdiğini; anın ise hem en gerçek hem de en kırılgan nokta olduğunu vurguluyor.
“An, hayatın en mistik durağı. Geçmişin gölgesinde, geleceğin belirsizliğinde; insanın sahip olduğu, nefesin içini doldurduğu tek gerçek. Zamanın en küçük parçasına sığdırılanlara hayret ediyor insan; ölümün içinde ölümsüzlük, sıradanlığın içinde mucizeler. Anı hissetmek, geçici olduğunu bildiğin şeylerde kalıcılığın anlamını bulmak kadar büyüleyici değil mi? Seyirle değil temasla gerçekleşen bir varoluş hali.”
Serkan Türk ile “Ausgang” Üzerine…
Fatma Nur Uysal Pınar, Serkan Türk’e ilk romanı Ausgang üzerine sorular yöneltmiş.
“Ausgang’ın fikri, ilk cümlesini yazmamdan beş altı yıl öncesine dayanıyor. Anlatılmaya değer bir hikâye bulmak ve onu yazabileceğine kendini inandırmak zaman ister. Karakteri, olayı, duyguyu ve mekânı tasarlamak, dili kurmak bir romancının en büyük meselesidir; bunları çözdüğüme inandığım anda yazmaya başladım.”
“Uzun yıllar radyo programları yaptım ve yüzlerce insan konuğum oldu. Bazen kendi kendime şöyle derdim: “Bu soruyu konuğuma değil de kendime sorsam, yanıtım kapalı uçlu olsa ve öylece kalsam.” İlham dediğimiz şey yalnızca bir kitaptan ya da bir filmden gelmez; bir sözcükten, bir manzaradan, hayatın sessiz izlerinden de gelir. Gözün gördüğü, kulağın duyduğu, ruhun hissettiği her şey, Ausgang’ı yazdıran o sessiz, ısrarlı dürtüdür.”
Nilüfer Ateş ile “Ağır İmtihan” Üzerine
Nilüfer Ateş, Ağır İmtihan kitabına dair Nihan Özebeoğlu’nun sorularını cevaplamış.
“Yazmak iyileştirir derler hep, bu niyetle yazanları iyileştiriyordur elbette. Ben iyileşmek için yazmadım, yazarken asıl niyetim bu olmadı, belki bu yüzden yazmak beni iyileştirmedi ama umarım yazdıklarım bir yerlerde birilerini iyileştirmiştir veya iyileştirecektir.”
“Kapak resmi Ağır İmtihan’daki çocuk kahramanın resmi yani benim resmim. O öykünün tam da bir adım öncesi aslına bakarsanız. Feyza Ay ile çocukluk resmimi paylaştım ve o da sağ olsun böyle bir şey tasarladı. Bana gelen dönüşler kapağın kitap okunduktan sonra daha çok anlam kazandığı yönünde. Bence güzel oldu.”
Süleyman Karaca ile “Havva’nın Sustuğuna Cevap” Üzerine…
Bun sayının son söyleşisi Süleyman Karaca ile yapılmış. Fatma Nur Uysal Pınar’ın sorularını cevaplamış Karaca. İlk kitap heyecanını ve şiirsel yolculuğunu anlatıyor Karaca.
“Bir iç sürgün halinin yansıması denebilir. Bazen dünya daraltır. Şiir, o daralma anında yazarı kendisine çağırır. Evet, şiir okura seslenir belki; ama ilk muhatabı, yazarın kendisi ve sessiz tarafıdır. Benim şiirimdeki yalnızlık, evrensel olanla kesişir ama ona boyun eğmez: içime sığmayanı şiire sığdırırım. Dünyadan öç alma yöntemi gibi düşünebiliriz.”
“Sözü, geldiği yaraya sadık kılmalıyız. Geleneği vitrinden kaldırdık ama niş bir tablo gibi hala orada duruyor. Bulmak isteyen için, içtenliği ile derinliği yan yana koymuş halde oralarda bir yerlerde meraklısını bekliyor. Mesele, sadakatten ziyade emaneti iade biçimi. Gelenek benim için ödünç alınmış bir enerji: alırken mütehakkim değil, minnettar; verirken tekrar değil, dönüşüm arıyorum.”
Mahalle Mektebi’nden Öyküler
Ümit Polat – Dava
“Pijamalarımı giysem mi? Giysem ne olacak? Bir de karakol köşelerinde pijamayla mı görüneyim? Elbisemi değiştirmeme bile izin vermezler zaten. İyisi mi karakola elbiseyle… Karakolu görür müyüm acaba? Belki ıssız bir arazi. Donmuş toprak. Yüzümü yakan ayaz. Ayazın acısını hisseder miyim? İnsan çok korktuğunda, canını kurtarması gerektiğinde canının ağrısını, az bir acısını duyar mı ki?”
“Şair olunca ne oldu? Ünlenince ne oldu? İsmim daha mı çok duyuldu? Son zamanlarda rejimin kültürel alanda aradığı ilklerdendim. Nerede bir etkinlik, nerede bir propaganda ben. Başka adam mı, başka rakibim mi kaldı birkaç yeni yetmenin dışında? Evet, son zamanlarda ben… Niye ben? Hayır, benden şüphelendikleri için ben.”
Tuğba Boz – Helichrysum (Ölmez Otu)
“Lafügüzaf! Kime güveniyordum? Halim berbattı. En azından ilk gün için. Hastaneden el ele çıktık. Merdivenlerden inerken ayaklarım yoktu sanki. Yürüyordum ama yer çekimi beni hiçe sayıyordu. Çocukluğumdan bu yana ne zaman strese girsem karnım ağrımaya başlardı. Öyle böyle bir ağrı değil. Midemden başlayıp bağırsaklarıma kadar yol üzerinde ne kadar organ varsa hepsini gezen bir ağrı. “Neren ağrıyor?” diye sorduklarında net cevap veremiyordum. Tam midem diyecekken dalağa geçiyordu köftehor.”
“Çok garip bir şey. Eve geldiğimden beri zorla ağlamaya çalışıyordum. Başaramamıştım. Ama kolumu fayansa çarpınca o kadar çok acıdı ki bağıra bağıra ağlamaya başladım. Tam susacakken tekrar başlıyordum öyle bağırıyordum ki herkesten nefret ediyordum. Öyle bağırıyordum ki sanki kolumda büyük bir sivilce vardı, o patlamıştı, banyo irin ve kan içinde kalmıştı. Su temizleyemiyordu, sakinleşemiyordum.”
Ayşegül Sözen Dağ – Tansiyon
“Usta, gerçekten de ustaydı. Öyle bildik servis ustalarına benzemezdi. Markası, modeli ne olursa olsun, tamir edemeyeceği hiçbir beyaz eşya yoktu. On yıllıkmış, yirmi yıllıkmış fark etmezdi onun için. Eskileri daha dayanıklı, derdi her zaman. Merdaneli makineleri bile tamir etmişliği vardı.”
“Cenaze merasimi bitince az ilerideki ağaçlık alana doğru ilerledim. O sırada omzuma biri dokundu. Dönüp baktım. Ömer Usta’nın dükkânının bitişiğindeki halıcı Semih’ti. Yanımıza mahalleden birkaç esnaf daha yaklaştı. Bugün bu hikâyeyi bilmem kaçıncı kez anlatıyordu, acısını böyle hafifletiyordu besbelli.”
Ramazan Kayaoğlu – Tatil Vaziyeti veya Tatil Vasiyeti
“20 Temmuz 2025. Günlerden Pazar. Dün, on dört saat süren mesaimden sonra bugün hem resmi hem de gayrı resmi olarak yıllık izne ayrıldım. Ben Cabbar. Özel güvenlik görevlisi Cabbar. Günlük çalışma süresi sekiz saat olmasına rağmen çalışma hayatı boyunca bir gün bile on saatin altında çalışamayan Cabbar.”
“Sabah üç yıldızlı otelden bir haftalık yer ayırttıktan sonra bizim Zekiye’nin huyu suyu değişmeye başladı. “Yumurta kırım mi lan Cabbar?”dan, “Omlet yer misin canım?”a geldik. Demek ki her yıl bir on gün tatil yapsak bizin hatun Juliet olacak. Ha benden Romeo olur mu, onu da Zekiye düşünsün.”
“Böylelikle bizim tatil planı, çocukların defterinden koparılmış çizgili bir defter yaprağına yazılmış kısa bir vasiyetle tamamlanmış oldu. Zekiye vasiyet yazıldıktan sonra rahatlamış olacak ki, önce kalkıp tatil için bir çanta hazırladı. Sonra yarım bıraktığı bisküvili pastanın başına oturdu. Bu sırada ben sessizce Zekiye’yi izliyordum.”
Buket Uçar – Bana Müsaade
“İşimi gücümü tutturmuş, ikametimi baba evinden alalı epey olmuştu. Evlenene kadar hatta evlendikten sonra bile büyüklerle yaşamak tarihe karışmıştı. Ucundan yakaladı beni. Ötekiler, ablalarım, evli, mutlu, çocuklu. Hâlbuki kız evlat bu durumun üstesinden daha maharetli gelirdi. Babamın fermanının altına bir iki de onlar ilave etti. Elim boş, gönlüm hoşmuş. Can yoldaşı olurmuşuz birbirimize. Orucu aralıksız tutacak kadar yaşını başını almış ablalarım söyledi bunu. İyi, iyisinden çocuğunuzun birini tohumluk ayırın siz de, dedim. O gün bu gündür benimle konuşmuyorlar.”
Muhammet Sinan Kökcü – Maruf Dalga
“İçine saplanıp kalan ne çok ukdeleri vardı. Üst üste koyulsa gök kubbeye sığmaz. Dönüp dolaşıp kendisini kanatacak yaralar üretirdi. Bezgin yüzünde hep yakıcı bir kızgınlık, yıkıcı bir hüzün. Sürekli hesap soruculuk içinde. Suyun aksinde gördüğü şey; küf bağlamış moloz yığını. Hâlâ ara sıra, yosun kokulu, siyah, çürük dağların altında ezip bir suçluyor, bir masumlaştırıyor babasını, imbat sinmiş ağrılı bir beyaz bulut kümesinin üstüne kondurarak.”
“Gülüşüyorlar. Dalgalar ılık ılık tüm gamı emiyor ayaklarından, çekip alıyor yeryüzünden bir anlık. Parmak uçlarından, hiçbir iz bırakmadan sıyrılıp, tuzdan filikalarla, uzaklara, okyanuslara, kızıl denizdeki yarıklara dek taşınacak, üstü mühürlenecek, kulağı tıkalı her bir kıza ibret olsun diye çeyizlenecek bu kelebekler gibi uçuşan yitik gam.”
Mahalle Mektebi’nden Şiirler
On sekizini geçmek çağrılma vaktidir dünyanın sırt ağrılarını dinlemeye
Tasa, tahrik, eser miktar sayıklama (cümlesi konforlu balçık için)
Stratejik plan müesses nizam üstüne epilasyon
Şaşkınlığını örtemeyen kıyafet ve derneğe üye olma ihtiyacı
Kapı kulları ve çitlerle tanışma vakti
Muhammed Hikmet
yüzüne baktığımda
gördüğüm işaretler bahçeden başlıyor
eve doğru yürüyor yaş aldıkça koca dünya
kardeşler arasında duran toprak parçası gibi sadece
damarlarımı genişleterek şişirilmiş resimler arasında
konuşmakla geçmeyen, susmakla geçmeyen
kemiklerin tabutlar arasında çıkardığı sesle…
Zeki Altın
bir dalgakıran göğsümün ortasına
başka ne dindirecek bu gelgitleri
hafif bir rüzgâr, uçuşuyor gibi hafif
gökyüzü, dalgalar ve kalbin ritimleri
Uğur Saraç
Düşeyaz, Sayı:36
Özgünlüğün ve Özgürlüğün Sesi diyerek 36. sayısına ulaştı Düşeyaz dergisi. Bu sayıda dergi okurlarını edebiyatta zaman, mekân, musiki dosyası bekliyor. Dosya bağlamında Mehmet Mortaş’ın sorularını cevaplamış Mehmet Narlı. Söyleşide Narlı, edebiyat ile musikinin ortak noktası olan ses ve ritim ilişkisini, modern şiirde ritmin nasıl kurulduğunu ve ses örgüsünün sadece vezinden ibaret olmadığını anlatıyor. Ayrıca mekânın edebi metinlerdeki yerini, hafıza ve kültürle bağını, modern ve klasik edebiyatta mekânın nasıl farklı işlevler taşıdığını açıklıyor. Son olarak, zaman ile mekânın ayrılmazlığını ve şiirde mekânın soyut, belleğe dayalı bir anlam katmanı oluşturduğunu vurguluyor.
“En basit ama en kapsamlı haliyle müzik, seslerin belirli aralıklarla bir sistem içinde tekrar edilmesidir. Edebiyat da genel dilin içinden hareket ederek kendine mahsus bir biçim, ses ve anlam sistemi oluşturan bir üretimdir. İkisinin en temel ortaklığı ritmi oluşturan sestir.”
“Modern şiir, şiir biçimlerinde, ölçülerde olduğu gibi ses sisteminde de kalıpların içinde kalmamak her şiir kendine özgü ses sistemini kurmak zorundadır. Ses uyumu, sadece dize sonlarındaki kafiye/rediflerle sağlanamaz. Böyle olursa yeknesaklık ritmin uyandıracağı zevki, ritmin kaynaklık edebileceği anlamı yok edebilir.”
“Hayatta da edebiyatta da zaman ve mekân birbiri içindedir ve birbirinden ayrılamaz. Dünyalık zamanın tarihselliği başlayış ilerleyiş ve bitişleri kapsar. Zaman bu özelliği ile idrak edilirse, hatıra, hafıza çöker çünkü insan hayatında her şey biter ve insan bütün bitenleri bugünde ve gelecekte tutma imkânına sahip değildir.”
Roman Sanatında Zaman ve Mekân Unsurları
Ertuğrul Aydın, roman sanatında zaman ve mekânın neden temel unsurlar olduğunu açıklıyor. Zamanın romanda hem olayların geçtiği zaman dilimi hem de anlatılma zamanı olarak iki katmanda işlendiğini; ayrıca kozmik zaman ve okuyucunun okuma zamanı gibi başka katmanlar da bulunduğunu belirtiyor.
“Roman sanatında mekân/yer unsuruna geçecek olursak; mekân unsuru, romandaki olay örgüsünün şekillenmesine ve inandırıcılığa büyük katkılar sağlamaktadır. Romancı ya da romandaki olayları anlatan kişi-anlatıcı, mekânı sadece olayların geçtiği yer olarak göstermez. Dahası, mekânı olayların atmosferinin belli bir hizada sağlanmasına yardımcı olması için kullanır.”
Edebiyatta Zaman, Mekân ve Musikinin Psikolojik Etkileri
Alpaslan Yurtsever, insan ruhunun zaman, mekân ve musikiyle kurduğu ilişkiyi ele alıyor. Zamanın psikolojik algıya göre değiştiğini, hatırlama–unutma dengesinin ruh sağlığında belirleyici olduğunu anlatıyor.
“İnsan ruhu, üç görünmez akışın içinde yaşar: zaman, mekân ve musiki. Bu üç unsur yalnızca edebiyatın değil; aynı zamanda psikolojinin, kişisel gelişimin ve ruh sağlığının da temel yapıtaşlarıdır. Çünkü insan, yaşadığı zamanı kavramsallaştırmadan, mekânı hissetmeden, musikinin ahengini duymadan kendi varlığını bütünlüklü biçimde idrak edemez.”
Zamanın, Mekânın ve Musikinin Kıyısında
Yakup Güneş, edebiyatın üç temel unsur üzerine kurulduğunu söylüyor: zaman, mekân ve musiki. Zamanın metne hafıza ve dönem ruhu kattığını, mekânın insanın iç dünyasını yansıtan bir sahne olduğunu, musikinin ise kelimelere ritim ve duygu kazandırdığına dikkat çekiyor.
“Zaman, mekân ve musiki birleştiğinde ortaya çıkan şey, yalnızca bir edebî eser değil, aynı zamanda insanın kendi varlığına tuttuğu aynadır. Çünkü insan, ne yalnızca geçmişin esiridir ne yalnızca bir coğrafyanın parçası ne de yalnızca bir sesin yankısıdır. İnsan bütün bunların toplamıdır.”
Edebiyat, Zaman, Mekân ve Musiki
Merve Gözükara, Dede Korkut hikâyeleri üzerinden edebiyatta zaman, mekân ve musikinin nasıl bir araya gelerek toplumsal hafızayı oluşturduğunu anlatıyor. Zamanın kolektif bir geçmişi yaşattığını, mekânın topluluğun kimliğini ve birlik duygusunu yansıttığını, musikinin ise destanlara ritim ve ruh kattığını anlatıyor.
“Dede Korkut hikâyelerinde kolektif kimlik, bir toplumu ayakta tutan en güçlü kimliklerdendir. Dede Korkut hikâyelerinde bu kimlik; töreye bağlılıkta, aileye verilen değerde, cesur yiğitliklerde ve kadının toplum içindeki onurlu konumunda belirir. Mekân sadece coğrafi bir alan değildir; oba, otağ, yayla ya da savaş meydanı; topluluğun hafızasında bir araya gelme, dayanışma ve varlığını sürdürme simgesine dönüşür.”
Frida ile Bisikletçi Nazmi
Yusuf Ertuğrul Erdem beni yine aldı götürdü 1980’li yılların Şeker Mahalleli zamanlarına. Adapazarı’ndaki ilk oturduğumuz ev bisikletçi Nazmi Usta’yı gören bir yerdeydi. Bisikletçi tam köşede, çaprazında kahvehane, biraz daha ötesinde gofret yapan bir işyeri. Okula giderken bisikletçinin önünden geçerdik. Keşke benim de bisikletim olsa derdim. Daha sonra Turna Sokak’a taşınınca bisikletçi Cemil Usta’nın yanında çırak oldum. Doya doya bisiklete binmeye başladım. Derhem yine öykü tadında bir anlatı ile dergide yer alıyor.
“Yüzünde ak saçlarına eşlik eden beyaz bıyıklar, bu çileli hayatın kattığı renktir ona… Saçlarıyla gizlemeye çalıştığı alnındaki derin çizgiler, çok önemli hatıralar saklıyor gibi kuytu ve sessizdir. Elleri mesleğinin hediye ettiği nasırlarla sertleşmiştir. Ustalığına diyecek yoktur…”
“Dükkânın içi ayrı bir dünya… Ustalık belgesi, vergi levhası, Atatürk posterleri duvarda çerçeveli olarak asılı… Zemin mütemadiyen yağla kaplı… Duvarda nereye gitse beraberinde taşıdığı gemici dümeninden kahverengi yuvarlak ahşap saat…”
Düşeyaz’dan Öyküler
Vedat Ali Kızıltepe – Zeytin
“Çehresinde memnuniyetsiz bir yüz ifadesi vardı. Önünde küçük bir yemek masası, masa etrafında düzensiz alelade duran dört beyaz sandalye… Karşıda mutfak tezgâhı üzerinde bulunan ocak, ocak üzerinde, altı sonuna kadar kısılmış dallı güllü renginde porselen bir çaydanlık vardı. Kaynamakta olan çayın buharı odadaki nem seviyesini arttırmış, sıcak havanın etkisi ile oda iç daraltıcı bir hal almıştı.”
“Sinirleri gerildi. Göğsü sıkışır gibi oldu. Derin bir nefes aldı. Son günlerde hiçbir şey yolunda gitmiyordu. İflastan bir adım berideydi. Alacaklarını tahsil edemiyordu. Elini ne yana atsa işte şu zeytin tanesi gibi kendisinden kaçıyordu. İşleri ters gittikçe içi daralıyor, yüreği sıkışıyordu. Tüm dünyayı omuzlarında taşıyor gibiydi.”
Ahmet Şevki Şakalar – Kar Yağar Kar Üstüne
“Sizin mevsiminiz hangisi? Çiçeklerin, böceklerin ve kuşların sarmaş dolaş olduğu, renklerin kendini göstermek için birbiriyle yarıştığı ilkbahar mı? Denizin deniz, meyve ve sebzelerin sofralarımızı süslediği yaz mı? Sarının ve kahverenginin bin bir tonuyla gözlerimizin bayram ettiği sonbahar mı? Yoksa yeryüzünü beyaz bir yorgan gibi kaplayan karların çocukların neşesi olmasının adı kış mevsimi mi?”
“İlkbaharın ve sonbaharın içinde “bahar” vardı. Yaz’ın da baharı olsundu. Kışın ise baharı olmazsa olmazdı çünkü kış bizim yani çocukların baharıydı. Karlar bizim hayallerimiz gibi bembeyazdı. Biz kışı ne kadar seviyorsak ağaçlar, kuşlar da o kadar seviyordu. Kış da bizi çok seviyordur.”
Gülçin Yağmur Akbulut – On Yedi
“Yer on yedi, gök on yedi, gözümü yurt edinen yağmur çetesi on yedi… Limanına demir aldığım gemiler batıyor, kentine bilet kestiğim otobüsler devriliyor. Aylak trenler kalkıyor içimden. Gün batımları, adresi olmayan istasyonlarda tutuşuyor. Kırık pencere, yelkovansız saat, fersiz ampul… Eski bir masal, kahpe bir kurşun…”
“Kimler vurdu, kimler kıydı benim pamuklara sarıp sarmaladığımı? Hangi sebep alıkoydu bir çiçeği koklamaktan ya da gökkuşağının altından geçme rüyasından körpe bedenini. Issız bir patikada kendi başına yol almaya çalışan insanlardık ana oğul.”
Simge Demir – Peşimdeki Palyaço
“Bir palyaço var. Bir palyaço yok. Bir palyaço benimle dalga geçiyor. Bazen inanasım geliyor beni gerçekten eğlendirmek istediğine. Çoğunlukla inanmak gelmiyor içimden söylemleriyle hareketleri birbirini tutmadığı sürece.”
“Koşar adım uzaklaşıyorum oyuncağımla birlikte. Koridorda palyaçonun sünger burnuna denk geliyorum. Ayağımın ucu burna denk gelince burnu top gibi sekiyor. Ardıma bakmıyorum. Ayrılıyorum sonra hastaneden, hastane bahçesinden, olay mahallinden… Siren sesleri, satıcıların bağrışmaları, çocuk gülüşleri, sabırsız arabalar, kavgalar, köpek havlamaları, kedi miyavlamaları, sokak çalgıcıları…”
Polat Kayacık – Neva Kar
“Kına gecesi, bugün ikinci işiydi; saat 11.00’de aynı mekânda sünnet düğününde çalıp söylemişti. On iki saatten fazla süredir ayakta durmanın etkisi, yorgunluk olarak yüzüne yansımıştı. Mekânın işletmecisiyle yaptığı anlaşma saat 23.00’e kadar olmasına rağmen saatler 23.40’ı gösterdiği hâlde kına gecesi hâlâ devam ediyor ve malum türkünün çalınması isteğinin ardı arkası kesilmiyordu.”
“Lambayı yakmadan lavaboya girmek için hızla birkaç adım attı ama banyonun alçak kapı pervazına çok sert bir şekilde başını çarptı. Darbenin şiddetiyle başı dönmeye başlayan Mustafa, duvarlara tutunarak el yordamıyla karyolasını buldu ve kendini yatağa bıraktı. Gözlerini açtığında, bir ağacın altında yeşillikler içinde yatar haldeydi.”
Ahmet Tepe – Hüzünlü Sarı
“Güneş biraz da sıkılmış bir sarıyla nehrin gökle birleştiği ufuktan tam zamanında çıkıyordu şimdi. Güneşin doğmasıyla birlikte biz, yaşamın suru çalınmışçasına evlerimizden aşkla çıkardık. Sapsarı duygulara bürünürdük. Coşardık sarılar içinde.”
“Eylül kanaat ayıydı bizim için küçük şeylerle insanın yetindiği. Eylülün kadını sarı oluyordu, erkeği de öyle. Anlata anlata ısrarla herkesi buna inandırıyorduk. Sonra hayat sarıya boyanıyordu çocukların resim defterlerinde. Küçük birliktelikler, gizemli bakışlar, çocukça aşklar, başka aylarda aranılıp da bulunmayan bir huzur buluyorduk aramızda.”
Düşeyaz’dan Şiirler
baktım erik dalından
bir çocuğun boynunu büktüler
sonra kırdılar
sonra kopardılar
sen gördün mü
ben gördüm
görenler var
bu hayhuy içinde
Bünyamin Ka
Gel beraber çıkalım kuşları uçurmaya
yola çıkamayan çürüğe çıksın
kalbimizi saralım kırıklarından
kalbimizi kıranlar gavur sayılsın
Mustafa Köneçoğlu
dil ucundan
şöyle bir uçsa güvercin
gök köpüğü ellerin dökülse lügatlere
sesin sesime bir ırmak bağışlayabilir
ben
harfler çürüten bir ağıza sahip olabilirim
herkes bir şehirde cümlesiz kalabilir
Yasin Mortaş
Manzarasız şehirde kimse görünmez
Issızlık gürültüden damıtılır
Evrilir bakışlar görünen sessiz oyun
Gölgeye tutunmuş kelimeler bu da oyun
Sadece yalnızlığın çoğalır
Sessizlik yeryüzünün yoksul matemi
Gürültüyü tabuta döksen ses vermez
Mehmet Mortaş
Çamurdan ibarettir insan
içindeki suyu aramaktan
şekilsizken biçim bulmaktan
fırtınada dirilip yol alırken
akıp giderken durulmaktan
insan insan olmaktan ibarettir
bir kuş gibi sevdalanırken
İnci Okumuş
yatağın kıyısında unutulmuş
terkedilmiş çaresizlik
acemi gülümsemeler
yitmiş kokuları sakladığımız bileklerimiz
parçalı bulutlu yüzümüz
yalnızlıkla imzalanmış anlaşmalar
kimseyi çağırmadık yaralarımıza
Süreyya Şahin
bahçeler kurutulmuş gül yatağına dönerken
kımıltısız sabahlara uyanır çiçekler
ağıtlar yükselir göçmen sulardan
bakışların uzaklara emanet
bulut bulut ağarken üstüne serinlik
üşüyen ellerin yerini arar çaresiz
ve tarifsiz sancısıyla çoğalır teninde gurbet
Akif Dut
Biz seninle
Şiirlerle yaşardık, mısralarla ağlar
Yıldızların tebessümünde bulurduk
Gecenin gizemini
Her gizem bir sevdaydı aslında
En asil sevdaların buğusunu
Ay damlalarıyla sunardı geceye
Ve dönerdi,
Gizemini çözemediğimiz bir bilmeceye…
Züleyha Özbay Bilgiç
Düşlersen, Sayı:8
Düşlersen dergisi 8. sayısına ulaştı. İlk sayısından bu yana takip ettiğim bir dergi Düşlersen. Edebiyata gönül vermiş olmanın bir dergide tezahür etmiş halini görüyorum derginin her satırında. Bu samimiyet sürdüğü müddetçe daha da uzun yollar alacağına inanıyorum.
Dergi, öykücü Zübeyde Andıç ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Andıç, yeni öykü kitabı Yollar Aynası ile öykü serüvenine devam ediyor. Benim de severek okuduğum ve hakkında yazdığım bir kitaptı bu. Umuyorum ki hak ettiği yerlere ulaşacaktır Andıç’ın öykü sesi.
Söyleşinin soruları: Yunus Varlık’tan.
“Benim okuma sürecim, Ankara’nın yakıcı soğuğu ile özdeşleşmiş griliği içinde haftalarca süren yatılı okul bahçesinin dışında akan hayata dâhil olamamaktan kaynaklanan “Ankara sıkıntısı”nı biraz da olsa dağıtabilme isteğiyle başladı. İçinde bulunduğum şartları değiştiremediğim için kendi içimi renklendirme çabası zamanla bana iyi gelen bir eyleme dönüştü.”
“Yazdığım denemelerle Kırıkkalem seçkisine katkı sağladım. Bir yıl sonra yayın kuruluna geçtim. Kısa bir süre sonra farklı sebeplerle seçkiye ara verildi. O arada Hece dergisinde -sene 1998-türkülerle ilgili bir denemem yayımlandı. Bu benim için çok büyük bir motivasyondu ve yazma isteğimi artırmıştı.”
“Yazdığım hiçbir öyküyü öncesinden belirli bir şablon belirleyerek yazmadım. Bu şekilde öykü yazmak, bende o öykünün anlamını tamamlamadığı hissini uyandırıyor. Böyle yavan öyküler okumaktan da keyif almıyorum.”
“Yazmasaydım, deli olmayacaktım belki ama dert sahibi olacağım kesin. Çaresizliklere, ayrılıklara, hasretliklere, suskunluklara, küskünlüklere, yılgınlıklara, yorgunluklara her birimiz farklı tepkiler veriyoruz. Benim verebileceğim tepki de bu: yazmak.”
Korku: İnsan Kalbinin Aynası
Beste Bektaş, korkunun insan hayatındaki yerini anlatıyor. Korkunun doğumdan itibaren insanla birlikte var olan, bazen ürküten ama aynı zamanda öğreten bir duygu olduğunu söylüyor. Çocuklukta hayalî gölgelerde beliren korkunun zamanla şekil değiştirerek belirsizliklerden, kayıplardan ve fanilikten doğan daha derin bir hâl aldığını anlatıyor.
“Korkunun en acımasız yanı, kayıpları hatırlatmasıdır: ölümü, ayrılığı, yok oluşu. Sevdiklerimizin ellerimizi bir gün bırakıvereceğini, gözlerimizin bir daha açılmayabileceğini, bütün hayallerimizin tek bir anda dağılabileceğini fısıldar. İnsan, ölümden değil, ölümü hatırlatan o sessiz ihtimalden korkar aslında. Çünkü o ihtimal, bütün gururumuzu, bütün güvenimizi, bütün alışkanlıklarımızı bir kâğıt gibi buruşturup atar. Ama işin tuhaf yanı, korku yalnızca tüketen bir duygu değildir; aynı zamanda öğreten, derinleştiren, hayatı daha kıymetli kılan bir rehberdir.”
Gölgeler
Rabia Arslan Durak insanın korku duygusunu ve kaynağını ele alıyor. Korkunun deneyim ve çevresel etkilerle oluştuğunu, temelinde hayatta kalma içgüdüsünün yattığını söylüyor. Ölüm korkusunu hem bilinmezlik hem de sevdiklerinden ayrılma endişesiyle açıklıyor.
“Ölüm korkusu çok doğal, insani bir duygu iken insan psikolojisi gerçekten çok tuhaf korkular da üretebiliyor. Örneğin ablutofobi (Banyo yapma korkusu), nomofobi (Telefonsuz kalma korkusu), pogonofobi (Sakallardan korkma), anatidaephobia(Bir ördeğin bir şekilde sizi izlediğine dair irrasyonel korku), taphofobi(Canlı defin edilme korkusu),globofobi (Balon patlama korkusu), Hippopotomonstrosesquipedaliophobia (Uzun kelimelerden korkma), Nomatofobi (Süzme peynirden korkma), Trypofobi (Küçük deliklerden veya kümelerden korkma), Cacofobi (Çirkin olma korkusu), Xanthofobi.(Sarı renkten korkma)”
Nefret Sevginin Bittiği Yerde Başlar
Nusret Kılıç, sevgi duygusunun insan yaşamındaki önemini ve değerini anlatıyor. Sevginin karşılıklı özveri ve sabırla güçlendiğini, bu unsurların ilişkiyi sağlam temellere oturttuğunu vurguluyor. Sevgi eksik olduğunda yerini nefrete bıraktığını, sağlam bir sevgi ve anlayışın ise insanları birbirine bağladığını ifade ediyor.
“Sağlam bir bina, sağlam temeller üzerine inşa edilir. Temeli çürük olan bina, her türlü dış etkiyle yıkılmaya müsaittir. Duygular da öyledir. Sağlam bir dayanışma ve karşılıklı özveri üzerine bina edilmeyen sevgiler, gün gelir, yıkılmaya mahkûm olur.
Sevgi ve özveri üzerine kurulmamış birliktelikler, bizi sonunda sabır gibi katlanılması gereken, içinden çıkılmaz durumlara götürebilir. Bunun sonucu olarak, sevginin eksik olduğu yerde nefret tohumları yeşerir. Sevgi varken nefrete ne gerek var?”
Huzur’a Dair
Hülya Çelik Sevim, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Türk edebiyatı için bir başyapıt olan Huzur romanı hakkında yazmış. Bu tür klâsikleri gündemde tutmak gerek. Çünkü bugünkü okuma ve yazma serüvenlerinin temelini klâsik eserlerimiz oluşturmalıdır. Sevim, Romanın basit bir aşk öyküsünün ötesinde, II. Dünya Savaşı öncesi İstanbul’unda bireysel ve toplumsal çalkantıları, Doğu-Batı kültürel çatışmasını ve modern Türk aydınının kimlik arayışını anlattığını vurguluyor. Mümtaz’ın kişisel kayıpları ve içsel çatışmaları, toplumun huzursuzluğu ve kültürel ikilikle birleşerek, gerçek huzurun zorlu bir sentezle mümkün olacağını gösteriyor. Roman, aşk kadar varoluşsal ve kültürel sorgulamaları da içeren çok katmanlı bir eser olarak tanıtılıyor.
“Tanpınar’ın eserinde İstanbul, basit bir mekân olmaktan çıkar, adeta Mümtaz’ın ruh hâliyle bütünleşen, canlı bir karaktere dönüşür. Boğaziçi’nde sisler yükselirken Mümtaz’ın içi bulanır. Yağmurla yıkanan İstanbul, bazen bir sığınak bazen bir aynadır onun için. Romandaki zaman anlayışı ise Tanpınar’ın en çarpıcı tekniklerinden biridir. Tanpınar zamanı düz bir çizgi gibi anlatmaz. Bir günü anlatırken bile Mümtaz’ın hafızası geçmişe döner, o anlar birikir, üstüste biner tıpkı hatıralar gibi. Bu hafıza dönüşleri, bireysel belleğin ötesinde, kaybolan bir medeniyetin kolektif hafızasını da derinlemesine yansıtır. Müzik, bu kültürel arayışın en güçlü sembolüdür. Bir yanda Itrî’nin ezgileri bir yanda Beethoveen’ın melodileri… Mümtaz’ın kalbi bu iki medeniyetin sesi arasında kalır. Mümtaz’ın iç çatışması, bu müzikal ikilikte acı bir yankı bulur.”
Düşlersen’den Öyküler
Sultan Gizem Koçak – Korku Böcekleri
“Geceleri elektrikler kesildiğinde korkularım daha da çoğalıyor. Odada benden başka kimse yok aslında. Ne bir ayak sesi duyuyorum ne de yabancı birine ait bir nefesin sıcaklığını hissediyorum ensemde.”
“En büyüğü, en sessizi ve en acımasızı ise ölüm korkusu. O, her yerde… Her odanın anahtarı onda. Kapıdan ayrılması yasak olan sessiz bir uşak gibi bekliyor eşikte. Annemin gülüşünü düşündüm şimdi; bir gün susacağını hayal ettim… Babamın ellerini; bir gün soğuyacağını, bırakınca yanına düşüp öylece kalacağını… Göğsüm sıkıştı, nefesimi tuttum, veremedim geri.”
Demet Karakaya – Kum Saati
“Şimdi ne yapmalıydı? Karakola mı gitmeliydi yoksa eve mi? Hâlbuki her zamanki gibi sıradan bir gündü. Saat yedi olduğunda çantasını aldı, iş arkadaşı Ayla ile çıktı. Ayla durakta ayrıldı. Hale, evin eksiklerini almak için meyve sebze haline yürümeye başladı. O sırada, görüntüleri tekin olmayan, yirmi yirmi beş yaşlarında iki genç… Hale’nin önüne geçip “Ateşin var mı abla?” diye sordu. Soruş tarzlarındaki lakaytlıktan çok tedirgin olmuştu. Titrek bir sesle, “Sigara kullanmıyorum.” diyebildi. Arkasına bakmadan adımlarını hızlandırdı.”
“Bir süre gözü açık yatakta dönüp durdu. Göz kapakları ağırlaşmaya başlayınca kendini yorganın altında, sıcacık ve huzurlu bir uykuya bıraktı.
Kum saati ters çevrilmişti çoktan.”
Selda İleri – Pamuk Şeker
“Küt kestirdiği bembeyaz saçlarını her gece yatmadan özene bezene bigudilere sarar, kırmızı rujunu sürmeden evden çıkmazdı. Onu bastona bindiren hayata inat, şen kahkahaları çınlardı merdiven boşluğunda. Bu sabah da kapıdan çıkarken onunla karşılaştı. Durumundan haberdar olan Saliha Teyze onu dualarla uğurladı.”
“Etrafta dolaşan tek tük insanlara bakarken çiftlerden birine gözü takıldı. Yanlarında beş-altı yaşlarında bir kız çocuğu, bir pamuk amcadan pamuk şeker alıyordu. “Anne, anne, en büyüğünden olsun, lütfen!” “Pamuk amca.” diye fısıldadı. Küçükken pamuk şeker satan esnaflara “pamuk amca” diye seslendiğini hatırladı. İçi acıdı.”
Yıldırım Türk – Çay Ocağında Karışır Zaman
“O, diğer çay ocaklarına benzemezdi. Yoldan geçerken bir nefeslik soluklanmak, vakit doldurmak için gelinen sıradan çay ocaklarından değildi.”
“Ocaktan içeri girdiğimde hırpani kılıklı bir meczup; boyası dökülmüş, yer yer sararmış büyükçe bir semaverin başında duruyordu. Bir gözüyle çay kazanının üzerindeki demini almaya başlayan çaya bakıyor, bir gözüyle de ürkek bir serçenin su içmesi gibi müşterileri kolaçan ediyordu.”
“Mantar gibi çoğalan, biraz daha kâr etmek için yapılmadık şaklabanlığın kalmadığı, genç kızların cirit attığı modern kafelerin aksine, burası kalabalığın hayhuyundan boğulan insanların bir çay içimi sohbeti, umutlarıyla karıştırdığı bir devrin son çay ocaklarından biriydi.
O, hiçbir yönüyle diğer çay ocaklarına benzemezdi.”
Düşlersen’den Şiirler
Bu yüzden en çok senden korkarım.
Çünkü kalbimi sana açtığım an,
En savunmasız yanımı senin ellerine bırakırım.
Bir bakışınla göğe yükselirim,
Bir suskunluğunla karanlığa gömülürüm.
Senin gülüşün, benim sabahım;
Yokluğun ise en uzun gecem.
Selda İleri
Kalem ile yolu kesişmedi
Alsaydı eline ansızın akıp gidecekti
Olmadı en çok da buna üzüldü
İkindi vakti yıkayıp kaldırdılar
Omuzlarda son kez taşıdılar
Sevdikleri toprak üstüne atılmadan bir bir ayrıldı
İşleri çoktu ve vakit dardı
Şimdi yaşadığı kırk yılı sıraladı
Kapanırken üzerine kör karanlıklar
Hançer gibi saplandı sırtından hakikat
Süheyla Genç
Her canlı tadar
Tabutundan tutar belki
Hiç aşina olmadığın bir sima
Tanıdıkların da benden ırak olduğunu bilen sensin
Yolun sonuna varmak, hakikat
Hangi faniye nasip
Perişan olurken
Onun da muradını bilen sensin
İsmail Çakmak
Dilburan, Yıl:1 Sayı:1
Ne çok severim bir derginin üzerinde yazan yı:1 sayı:1 ibaresini. Bu sadece sıradan bir bilgi değildir. Umuttur, heyecandır, aşktır, kâğıdın tekrar tekrar kalemle buluşmasıdır. Dilburan dergisi, Sinop’tan çıkageldi bir deniz serinliğinde ve dost muhabbetinde. Çıktığı şehrin sesi olmayı hedefleyen bir tavır içinde olduğu belli derginin. Günümüz edebiyatından Sinoplu isimleri hem yayın kurulunda ağırlamış dergi hem de onların çalışmalarına da yer vermiş. Ayrıca şehrin bir değeri olan Ahmet Muhip Dıranas’a dair de birçok yazı var dergide.
Derginin selamlama yazısında Osman Öztürk, hem çıktıkları bu yolculuğa dair notları paylaşıyor hem de derginin adının nerden geldiği bilgisini veriyor.
“Gelelim Dilburan isminin hikayesine; dilburan, Sinop’tın iç bölgelerinde yetişen bir mantar adıdır. Rengi beyazdan kırmızıya dönen, hafif acı, dayanıklı bir mantardır. Sütlüce, koçak, kanlıca, höbelen, kuzugöbeği, kavak mantarı; mıh tepesi, kuzukulağı gibi yörede yetişen birçok mantardan biridir. Üstelik ne en popüleridir ne de en çok para edenidir. Hatta pazara götürülmez, tezgâhlara konmaz. Kıymet vereni az olsa da biz dergimize yine de onun adım vermeyi seçtik.Çünkü dilburan mantarının acı ama zehirsiz olması, hayat ve hakikat ile özdeş bir durum gibi geldi bize.”
Memleketliliğin Katmanları ve Sinoplu Oluşumun Serencamı
Şair, yazar, eğitimci Erol Erdoğan Sinoplu. Derginin yayın kurulunda o da var. Bu tarz destekleri çok kıymetli buluyorum ben. Toprağıyla hemhal olmanın edebiyata yansıyan yüzü bu olsa gerek. Erdoğan, Sinop Boyabat’taki Gürlen köyündeki çocukluğunu, mahalle aidiyetini, İstanbul’a göçünü ve Sinop’la yeniden kurduğu manevi bağı nostaljik bir dille anlatıyor. Memleket sevgisi, köklerine dönüş ve büyükşehir çocuklarına köyün önemini vurguluyor.
“İşte böyle Sinoplu oldum; önce kelimelerle başlayan bu yolculuk, sonra yollarla devam etti ve nihayet hatıralarla taçlandı. Şimdi artık her yaz, Sinop’un serinliğine, yeşiline, mavisine sığınmak, ruhumu dinlendirmek için gidiyorum. Çünkü bir şehir sadece haritaya değil, kalbe de çizilir, ruhun derinliklerine işlenir.”
“Şehirde büyüyen bir çocuk, köyü sayesinde farklı mekânlar arasında kıyaslama yapabilir, bu farklılıklar üzerinden düşüncelerini geliştirir, kültürel sentezlere girişebilir, mekân tasavvurunu çeşitlendirir ve insan-mekân ilişkisinin derinliklerinde yolculuğa başlar. En önemlisi, bir köyünün olması çocuğun aidiyet duygusunu besler. Modern ve dijital çağda bu duygu oldukça kıymetlidir.”
Gerze’den İstanbul’a Sinoplu Bir Öğrencinin Eğitim Yolculuğu
Fatih Güldal tam filmlik denen bir hikâye ile dergide yer alıyor. Gerze’den Sinop’a oradan da Kabataş Erkek Lisesine uzanan bir gerçek hikâye bu. Ahmet’in şehirleri süsleyen bu yolculuğunu kaynaklar eşliğinde anlatıyor Güldal. Hem Kabataş Erkek Lisesinde idarecilik yapmış olması hem de Sinop tarihi üzerine çalışmış olması Güldal’ın yazısını daha okunur kılıyor.
“29 Eylül 1927’de Kabataş Lisesine gelen Ahmet’in okuldaki ilk günü Okul Müdürü Edip Bey’in müdür yardımcısına yolladığı pusula ile başlamıştır. Leylî olarak, 29 namzet numarasıyla müdür muavini tarafından açılan öğrenci dosyası ile kayıt işlemleri yapılmaya başlandı. Bilahare 143 okul numarasını alan Ahmet Efendi 2. sınıfın 2. şubesine kaydedilmiştir.”
“Ahmet’in ilk dönem karnesinden okula ve şehre yönelik bazı uyum sorunları yaşadığım görmek mümkün. Nitekim altı aylık birinci dönem sonunda Türkçe, Tarih, Nebatat, Fizik, Malumat-ı Vataniyye ve Ecnebi Lisanı derslerinden geçer not alamayarak ikmale kaldığı anlaşılıyor.”
Karadeniz’in Aklimanı
Rahşan Tekşen, Sinop’u “Karadeniz’in Aklimanı” olarak tanıtarak şehrin doğal limanı, tarihi zenginliği, cezaeviyle çelişkili mutluluğu, tersanesi, balıkçılığı, şairleri ve kültürel mirasıyla ele alıyor.
“Çocukluğunun önemli bir kısmım Sinop’ta geçiren Ahmet Muhip Dıranas, şehrin güzelliğinden o kadar etkilenmişti ki birbirinden ayrılmak zorunda kalan çocukların kan kardeşliğine tevessül etmeleri gibi soyadını Sinop’taki Dranaz Dağı’ndan alarak bu şehre intisabım ilan etmişti. On altıncı asrın şairlerinden Beyânî, Sinop’u anlattığı iki yüz yirmi yedi beyitlik mesnevisinde, şehri eşi bulunmaz bir inciye benzetmiş ve bu inciyi koynunda saklayıp koruyanın Sinop Kalesi’nin burçları olduğunu söylemişti.”
Dıranas’ın Çocukluk Cenneti: Salı Köy
Gökçen Göksal, Ahmet Muhip Dıranas’ın çocukluk yıllarının onun şiir dünyası ve ruhsal yapısı üzerindeki etkisini anlatıyor. Dıranas’ın Erfelek/Salı Köyü’nde doğayla iç içe geçen çocukluğunun, tabiat sevgisi, hayal gücü ve şiirlerinde görülen geçmişe özlem gibi unsurları şekillendirdiğini vurguluyor.
“Annesiyle beraber babasız geçirdikleri zor yıllar, parçalanmış bir aile olmaları ve yaşamın naif ruhlar üzerindeki yaptığı tahribat; Dıranas’ı bunaltmasına bunaltmıştır fakat Erfelek yıllan her şeye rağmen onun için hayatı boyunca korunaklı bir liman, sınırsız bir sevgiyle duyulan özlemin adı olmuştur. Salı köyünün atmosferi, babaannesinin hikâyeleri, çocukluğun masumiyetiyle doğayla kurulan paydaşlık, Dıranas’ın damağında hiç eksilmeyen bir tât bırakmıştır.
Bu yüzden şair Sinop’a gömülmeyi vasiyet etmiş ve vasiyeti üzerine Sinop’a gömülmüştür.”
Calvino’nun Dünyasına Yolculuk: Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu
Çağlar Sarıtaş, Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı romanını ve romanın postmodern özelliklerini anlatıyor. Calvino’nun eseri, üstkurmaca ve oyunbaz bir anlatım kullanarak okuru doğrudan sürece dahil ediyor; roman hem okuma deneyimini hem de metnin nasıl kurgulandığını konu alıyor.
“Calvino Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı romanında matematikle edebiyatı birleştirmiştir. Romanın biçimsel yönü üzerine söylemlerinde burada kişisel olarak yeni bir şey olmadığını ifade edip şöyle der: “Daha 1947 yılında, Raymond Queneau’nun yayımladığı Exercises de Style içinde birkaç satırlık bir anekdot 99 farklı redaksiyonla işlenmişti.”2 Burada Calvino’nun bahsettiği eser Raymond Queneau’nun dilimize Armağan Ekici tarafından çevrilen Biçem Alıştırmaları adlı eseridir.”
“Calvino roman içinde romana yer vererek; postmodern edebiyatta sıkça kullanılan oyunsuluk kavramı ile okuru romanın içine çeker. “Postmodern anlatıda yaygınlık kazanan bu kurgu eğilimi; sanatın özüne yönelir, içerdiği ontolojik renk vurgu kazanır, metnin nasıl var olduğu öne çıkar. Metin, oynanan bu sanatsal oyunda ana erek durumuna gelir.”
Ahmet Muhip Dıranas’ın Çocukluk Yılları ve Sinop
Necati Tonga, Ahmet Muhip Dıranas’ın Çocukluk Yılları ve Sinop üzerine yazmış.
“Netice itibariyle diyebiliriz ki olağanüstü tabiata ve güzel insanlarıyla Sinop, -yokluklarla ve ıstıraplarla geçmekle birlikte- Ahmet Muhip Dıranas’ın edebî kişiliğinin oluşmasında önemli bir rol üstlenmiştir. Bohçalarda gizli kalan “lavanta çiçeği kokan kederler”in, şairin üzerine “çöküp peynir ekmek yediği taş”ın zemini Dıranas’ın çocukluk yıllarında ve Sinop’un ormanlarla bezenmiş dağ köylerinde aranmalıdır.”
İle
Sinop dendiğinde aklımıza gelen isimlerdendir Hüseyin Akın. O da dergide yazısıyla şiiriyle yer alıyor. Ayrıca yayın kurulunsa da bulunarak dergiye güç katmış oluyor. Akın,insanın yalnızlığı ve bu yalnızlığı aşmada dilin ve bağlaç “ile”nin rolünü anlatıyor. “İle”nin insanlar, düşünceler ve nesneler arasındaki bağları kuran, birlik ve iletişimi sağlayan bir araç olduğunu vurguluyor. İnsanlar arasındaki ilişkilerin, anlamların ve toplumsal düzenin “ile” sayesinde mümkün olduğunu, onun eksikliğinin yalnızlığa yol açtığını ifade ediyor.
“Her şey bir başka şey ile tanımlandı. Her şey zıddı ile kaim oldu. Her insan yaptıkları ile mesul tutuldu öbür divanda. Bir vasıta, bir aracı, bir taşıyıcı unsurdu “ile”. “İle” ile kaynaştık kainat, “ile” ile toparlandı hurufat ve “ile” ile sulh ve selamete kavuştu toplum. İlesizlik ipi kopmuş uçurtma olmaktır. İle harfken, kelime; kelime iken cümle olmaktır.”
Orda Bir Köy Var Uzakta, Gideriz!
Şule Kala, Karadeniz’in doğal güzelliklerinden ve kültürel değerlerinden söz ederek, kendi memleketi Çatalzeytin ve köyü Hamidiye üzerinden aile bağları, atalara duyulan özlem ve toplumsal geleneklerin önemini anlatıyor. Ayrıca, sıradan bir yaz tatilini aile ve akrabalarla buluşma, hatıraları yaşatma ve kültürel mirası deneyimleme fırsatına dönüştürmelerini aktarıyor.
“Dünyanın bambaşka memleketlerine tespih taneleri gibi dağılan bu yöre insanlarım beş yılda bir hala toplayan bir şenlik var. Umreye diye niyet etmişken bu şenliklerde buluverdik kendimizi. Nasipliymişiz ki sıla-i rahim ile şereflendik. Uzun zamandır göremediğimiz eş, dost, akraba ile sarıldık. Daha önce hiç tanışmadıklarımızla hasbihal ettik. Ne hikayeler değdi kulaklarımıza.”
Yol, Yolcu, Yolculuk
Arzu Tatlı, kendi iç dünyasını, memleket sevgisini ve aidiyet duygusunu bozkır ile Karadeniz arasındaki deneyimleri üzerinden anlatıyor. Hayatta kök salma ve özgürlük, rutin ve değişim arasındaki çatışmasını, kendini keşfetme sürecini ve durup beklemenin önemini sorguluyor. İçsel yolculuk, doğa, geçmiş ve kişisel kimlik üzerine düşüncelerini paylaşıyor.
“Şimdilerde neredeyim, ne yapıyorum, ne yapacağım diye kafamın içindeki sorularla kavga ederken ve bilinmezlik karmaşası içinde kaybolmuşken, herkes de bana “Zamana bırak” derken, bu cümle geldi ve bana neden zamana bırakmam gerektiğini söyledi. Çünkü benim olduğum ve olmak istediğim berilerin kavgasında, olmak istediğim beni kimlerin şekillendirdiğini ancak durarak görebileceğimi anladım.”
Dilburan’dan Şiirler
Aradım bulamadım uçmuştu rengi
Gece ayazda kalmış bir kirli beyaz
Sataşıp duruyor sarıya eflatuna
Basamak değil de sanki üzengi
Bir gönülsüz at çekmiş gibi altına
O kadar çok yere bakıyorlar ki
Bakışın soyunma odası duvar
Ne gözlerin içi ne dilin neşesi
Yüzlerinin yalnız üçte ikisi
Bir de tetikte parmakları var
Hüseyin Akın
her çam ağacının içinde bir kehribar tespih
şıkırdamak için uyur fecir rüzgârıyla bir gün
açık sarıdan turuncuya ordan kızıla doğru
esene kadar uyur saydam kozasında kelebek
incedir kırıldığında bal süzülür kanadından
ekmeğe değil aşka katıktır kızgın reçinesi
büyük ormanların balı omuz omzadır petek
yangın kovanlarından yükselir o şifalı tütsü
korkakları kahraman yapan büyülü duman
mürekkebi levhada hat amberi billurda koku
Ali Ural
Karaman’adır bu düşsel yolculuğu Mangan’ın
Oradan da Erzurum’a, mevsim kışa dönmeden
Azığım alıp, silahım kuşanıp
Harbetmeye gidecek zalim Moskof’a karşı
Ama fotoğraf alabildiğine flu
Mangan’sa sisler içinde bir hayalet sanki
Dilinde The Karamaman Exile şiiri
Yürüyor gecenin içine doğru, coşkuyla:
Seni hep rüyalarımda görürüm,
Karaman!
Senin yüzlerce tepeni, binlerce dereni,
Karaman, Oh KAaraman!
Adem Turan
Gömleği kanlı Yusuf mu ki bu taş
Kuyudan öylece çıkarılacak
Kırk akıllı bu gömgök sözleri
Acep hangi teknede yoğuracak
Nuh Öztürk
Konu komşu artık hep birer sayı,
Yüz yabancı paylaşır bir binayı.
O güzellikleri verdik dee,
Hazin ammâ geldik işte şu hâle:
Dünya küçüldükçe, azdı yalnızlık,
Ağyâr kalabalık ve dostlar azlık.
Meftun Dallı
Damla damla savrulan
milyonla renk
dudaklarında Ay’ın
tunç bir kavuşma ürperişi olur
lacivert suya
kondurur
gökten ışıyan
busesini
doya doya
yeşil kanar
deniz yanar
Ay kanar suya
Ömer Faruk Yelkenci