Hece Öykü, Sayı:182
Hece Öykü dergisi 182. sayısında yine öykü gündemininin nabzını tutmaya devam ediyor. Dergiler neden çıkar, kimler okur bu dergileri, kimler emek verir bu dergilere gibi bir sürü soru kafalarda uçuşup dururken aslında biz biliriz bizim hallimizi durumunun bir yanması ağır bir döngü olarak savrulup duruyor meydanda. 90’lı yılların sonlarında çıkardığım Polemik dergimde alt başlığım şuydu; “Bizler ucu bucağı belli olmayan bir azınlığa sesleniyoruz.” Durum bundan ibaret aslında. Hece Öykü’nün Ön Söz’ünde Emin Gürdamur, aynı meseleyi “bir Avuç İnsan” olarak belirtmiş. Dert aynı.
“…dünyanın neresinde ne işle meşgul olursa olsun kendi mizacının çelik parmaklıklarının arkasında yaşayacağını fark eden, bu acziyetini de dönüp kelimelerle fısıldayan bir avuç insanla birlikte bir avuç insan için hazırladık. İyi okumalar.”
Kasvetli Süs: Gotik Anlatı
Handan Acar Yıldız, Öyküde Mimari köşesinde gotik mimarinin yükselen, sivri, süslü ve kasvetli yapısından yola çıkarak gotik edebiyatın ruhunu açıklıyor. Mimarideki yukarıya uzanma isteğinin, gotik anlatılarda sözün kendi sınırlarını aşma çabasına benzediği; ışık ve gölge oyunlarının ise metinlerde karakterlerin karanlık yönleriyle yüzleşmesine karşılık geldiği belirtiliyor. Yıldız böylelikle, gotik edebiyata ilgisi olanlara bir yol işareti sunmuş oluyor.
“Binalar yükseldikçe artan ağırlık sorununu çözmek için bina yükünü yaymayı sağlayan payandalar gotik yapıların denge unsurudur. Bu kemerler, aynı zamanda yapılara dekoratif ve estetik bir görünüm kazandırır. Tıpkı bunun gibi gotik anlatılarda kasveti dağıtmak için söz süslüdür. Netice itibarıyla gotik anlatılar; kasvetin ve süsün bir araya geldiği, saydamlık ve ışığa rağmen karanlığın korunduğu metinlerdir.”
Yaratıcı Yazarlık İçin Bir Kaynak: Edebî Eleştiri
Eleştiri kültürümüz yok maalesef. Olanı da kaybediyoruz. Yazması gerekenler uzak durunca, insanların eleştiriye tahammülü kalmayınca kendi halinde dönüp duran bir edebî dünyamız oldu. Abdullah Harmancı; eleştirinin edebiyattaki değerini, günümüzde eleştiriye karşı oluşan olumsuz tavrı ve edebiyat dünyasının sosyal medya beğenilerine doğru kayışını anlatıyor. Ayrıca öykülerdeki karışıklık–karmaşıklık farkı, metinlerde gizemin önemini, sanatçının akımdan çok kişiliğiyle değerlendirileceğini ve geçmişte değerli olan “kanon”un bugün etkisini yitirmesini sorguluyor.
“1990’ların başından beri edebiyat dünyasını izleyen birisi olarak şunu söylemek isterim ki biz bu edebiyat “işine” girdiğimiz günlerde, esas olan genç bir öykücünün saygın öykücüler arasına ismini yazdırmış olmasıydı. Yani muteber olan kanondu. Saygın yazarlar listesinin bir parçası olmaktı. Bu da edebî dergilerde tutunmaktan geçiyordu. Bir kitabımın ikinci defa basılacağını hiçbir zaman aklımdan geçirmedim. Gençlik dönemlerinde böyle bir umut da taşımadım. İstek de… Önemli değildi bu. Önemli olan ülke edebiyatına dâhil olmak, nitelikli metinler yazmaktı. Her şey çok az ve tenha idi.”
Kaktüs Sendromu
Ali Necip Erdoğan, Fırlatma Rampası’nda bu sayı; yazarlık ve öykü kuramı üzerine düşünceleri ele almış. “Kaktüs sendromu” ile yazarın bilgiyle ilişkisini, “çap” kavramıyla öyküde uzak iki unsurun merkezden birleşerek anlam oluşturmasını, “bulantı” benzetmesiyle hayatın ve anlatının hareketliliğini anlatıyor.
“Durum öykülerindeki yazma tutumumuz kaktüs sendromuyla ilgilidir çoğunlukla çünkü durum öyküleri bir duygunun (duyguların) ya da düşüncenin (düşüncelerin) açığa çıkarılmasıyla ilgilidir ve kademe kademe derinleşerek duygu ya da düşünce analiz edilir, açıklanır, anlaşılmaya çalışılır. Bu duygu ve düşünceye etki eden tek bir olay vardır; etkili, sarsıcı, yüzleştirici, sorgulatıcı tek bir olay… Bu olay değişime, dönüşüme sebep olacaktır. O yüzden bu olayın kişi (karakter) üzerindeki etkisi çok önemlidir. Karakter kendisiyle yüzleşir, içinde yaşadığı toplumla yüzleşir ya da otoriteyle yüzleşir.”
2000 Sonrası Türk Öyküsü – 2
Eni Konu bölümünde 2000 sonrası Türk Öyküsü dosyası devam ediyor. Birçok yazar 2000 sonrası üzerine değerlendirmelerde bulunmuş.
Hatice Bildirici – Novellanın Yükselişi
“Roman ve modern öykü ile beraber zaten hep var olan ancak bir edebî tür olması bakımından çok da üzerinde durmadığımız novella, artık edebî hayatımızın bir köşe taşı oldu ve novella çağı başladı.”
“Çünkü eli kalem tutan herkes, kısa bir eğitimle, biraz gayretle öykü yazabilir. Kaldı ki buna şahit de oluyoruz. Eş durumundan, baba durumundan öykücü olanlar bile var. Buna mukabil yeteneği, azmi, derdi, coşkusu bir insicama ve inkişafa ulaşmadan kimse roman ya da novella yazamaz. Bu da yadsınamayacak bir gerçek, kanaatimce.”
Turhan Yıldırım – 2000 Sonrası Türk Edebiyatında Küçürek Öykü
“Küçüreklerde kelime sayısı tartışmasına baktığımızdaysa iki ayrı yaklaşıma denk geliyoruz. Sınırlamanın kaç sözcükle yapılacağı konusu, tıpkı isim mevzuunda olduğu gibi farklı görüşleri ortaya çıkarmaktadır. Prof. Dr. Aysu Erden, Kısa Öykü ve Dilbilimsel Eleştiri kitabında, Micro Fiction: An Anthology of Fifty Really Short Stories antolojisinin editörü Jerome Stern’den hareketle sınırlamayı iki yüz elli-üç yüz kelime olarak belirtmiştir.”
“Küçürek öyküyü hem ismine hem de sınırlarına dair tartışmalara yer vererek başladığım yazımda, 2000 sonrası bu tür için yapılmış çalışmaların bir kısmını dört başlık altında ortaya koymaya çalıştım. Edebî yaşamı 20. yüzyılda başlayan ve öykücülüğüyle bildiğimiz kimi isimlerin 2000 sonrası küçürek öykü kitaplarını görüyoruz.”
Merve Yurtsever – 2000 Sonrası Türk Öyküsünde Masallar, Mitler ve Efsanelerin Yeniden Yazımı
“Masalların, efsanelerin büyüleyici dünyasına hangimiz kapılmadık ki? Teknolojinin bu kadar yükselmediği zamanın çocuklarıyız biz. Oyunların yetmediği yerde büyüklerimizin anlattığı masalların hayalî kahramanı olmaya can atardık. Gökten düşen üç elmanın kıymeti bugünün çocuklarında anlamını yitirdi. Hayal gücümüzü besleyen, bize fark ettirmeden şifa olan masal dünyası, uzaklarda bir sis bulutu artık.”
Poetica Litteraria
Hece Öykü’de yeni bir bölüm başladı. Selma Aksoy Türköz’ün çevirilerinin yer alacağı bir bölüm olacak burası. İlk sayının yazısı: “Engelli Erkek Kimliğinin 20. Yüzyıl Amerikan Edebiyatındaki Yankıları: Faulkner’ın Benjy’si”
“Engelli bilinç hâlini önemli kılan şey, modern insan hakkında ortaya konan saptamalardır. Franco Moretti’nin The Way of the World adlı eserinde işaret ettiği üzere, Akhilleus, Hektor ve Odysseus gibi kahramanlar olgun erkeklerdir ve onların örnekliğinde gençlik, gerekli ve yeterli bir şekilde vücut bulur, dahası, modern kültürümüzde gençlik, “hayatın anlamını taşıyan yaş” hâline gelmiştir. Eğer gençlik, bir bireyin gelecekteki var oluşunun ve ilerlemeye katkı sağlama kapasitesinin bir simgesi ise, Faulkner’ın karakterlerinin neden bu kadar trajik olduğu kolayca anlaşılacaktır.”
Hande İkbal ile İlk Kitap Söyleşisi
Hande İkbal, öykülerini dergilerden tanıdığımız bir isim. Şimdi de öykülerini çok şık bir kapak eşliğinde “Her Zaman Hep Geç Olacak” isimli kitabında bir araya getirdi. Benim de severek okuduğum ve hakkında yazdığım bir kitaptı bu. Öykü dilini kurmuş, anlatıyı sağlam kurgu üzerine inşa bir öykücü var karşımızda. Bu ilk kitap gösteriyor ki Hande İkbal’den gönüllere dokunan öyküler okumaya devam edeceğiz. Ayrıca böyle yetkin eserlerle karşılaşınca günümüz öyküsü adına içimizin umutla dolması da kaçınılmaz oluyor.
Söyleşinin soruları; Ayşe Hicret Aydoğan’dan.
“Aslında “Her Zaman Hep Geç Olacak” ifadesi benim için zaman kaybetmekten ziyade onu daha etkili kullanmaya teşviki ifade ediyor. Gidene hayıflanmamak için vakit varken önlem al çağrısı gibi. Zaman hep üzerine düşündüğüm en önemli kavramlardan. Aslında hepimiz bize sunulan ve kimilerine göre doğrusal kimilerine göre döngüsel izafi bir zamanı bu dünya için ödünç almışız.”
“Değişim kaçınılmaz. Fakat bu değişim ve dönüşüm hızına rağmen insan yaşamında değişmeyen bazı kalıplar ve putlar var ki onlar işte her şeyi aynı tutuyor aslında. İşte kahramanlarım bu kalıp ve putlarla hesaplaşıyor diyeyim.”
“Eleştiri türünü çok önemsiyorum ancak her yazar gibi eleştirinin günümüzde tam olarak yapılmadığını düşünüyorum. Yazarın önündeki yolda işaret levhalarıdır aslında eleştiri.”
Ayşe Hicret Aydoğan, Her Zaman Hep Geç Olacakhakkında bir yazı kaleme alarak Hande İkbal’in kitabı hakkında okuyuculara küçük ipuçları veriyor.
“Zaman, insanı geriye değil içeriye taşıyan bir ölçüdür ya da böyle değerlendirmelidir belki de insan. Yaşam hep ileriye doğru akan bir nehirdir. Korkularının pençesinde bir tutsak olmamalıdır. Her Zaman Hep Geç Olacak, gündelik hayatın içinden çıkan sessiz anlarda insanın kendine yetişme çabasını anlatır. İnsan hep arar, zamanda geri gitmeye çalışır. Gençliğini arar, vazgeçtiklerini, kaybettiklerini… Gece olunca gündüzü, aydınlıkta karanlığını arar. Ve aramaya bile her zaman biraz geç kalır.”
Hece Öykü’den Öyküler
Emin Gürdamur – Camlara Üfleyenler
“Başına doladığı bordo şalın içinde küçük bir yontu gibi duran yüzünü yere eğip yürüdü. Fırına yaklaştıkça alnında, göz kenarlarında, dudak çevresinde görmüş geçirmiş, olgun çizgiler belirdi. “Cehennemi tutuşturan kıvılcım, hayatı pişmanlıklarla dolu bir kadının kalbinden alınmıştır,” dedi.”
“Potadan aldığı cam hamurunu, hızlıca önünde duran metal kalıbın içine yerleştirirken atölyenin ağır demir kapısının açıldığını fark etmedi. Kadını ancak üfleme borusuna nefesini doldururken gördü. Yine de işine ara vermedi; potadan alınan cam, kalıba yerleştirilip üfleninceye, üzerindeki ince işçilikler nihayete erinceye kadar asla bekletilmemeliydi.”
“Pencereyi açtı. Aşağıda limanın cılız feneri sis bulutunun arasında bir görünüp bir kayboluyor, solgun ışıklarıyla iki küçük gemi hafif dalgalara muvazi sallanıyordu. Serin, hoş bir rüzgâr delikanlının kasvetten çatılan kaşlarına küçük, ferah bir gevşeme armağan etti.”
Selma Maşlak – Nizamettin Bey’in Hastalığı
“Karnı açtı. Önünden geçtiği lokantanın yere kadar uzayan camlarından tezgâhı süzdü. İç pilav, meyane pilavı, patlıcan oturtma, ciğer sarma, ekşili kuru dolma, soğanlı yahni, kazandibi, haydari… Yan yana dizili sıcaklar, soğuklar, tatlılar, taratorlar açlığını coşturdu. Vitrin camında dikilip kalan Nizamettin Bey açlığı ne kadar coşarsa coşsun içeri giremezdi.”
“Dünyayı tanımak işine Nizamettin Bey evvela kendi evinden başladı. Gelini, onun Rüzgarlı’daki bekâr evine indirmişlerdi. Elmas Hanım’ın giriş kattaki, düzayak, iki odalı bu evi, apartmanı ve hatta sokağı kendine benzetmesi uzun sürmedi.”
Nahide Altunöz – İsmet
“Geceyle alacak verecek davası olanlar bilir. Bazı geceler ne uykuya teslim olabilirsin ne de uyanıklığa. Öylesi bir günün kıyısında düşünüyordu İsmet. Dağılmış saçı başı, üstünde pijaması ona eşlik ediyordu. Sahi, şimdi neydi bu! Dönüp dönüp geçmişi boyutlandırmaktan bıkmıştı. Zihninin girdabından ne zaman çıkmaya niyetlense biri paçasından tutup aşağı doğru çekiliyor, ne kadar çırpınırsa çırpınsın bir türlü kurtulamıyordu.”
Emrah Kanlıkama – 38 Numaralı Dolap
“Memleketin en ücra köşelerine sirayet eden bu hastalıklı hâl, küçük yatırımcılar kervanına bizim öğretmenler odasını da dâhil etmeyi başardı çok şükür. Yatırım tavsiyeleri havada uçuşuyor. Kulisler hep bu minval üzere hararetleniyor.”
“Sergüzeşt böyle başladı öğretmenler odasında. Hikâyelerin nasıl başlayacağına yazar karar verir sanıyorsunuz, ben de öyle sanıyordum, hayal kırıklığına uğramanızı istemem lakin fena hâlde aldanıyorsunuz.”
“Usul usul kalkıyorum yerimden. Ortalık şenlenecek birazdan, yatırım tavsiyeleri havalarda uçuşacak. Kırmızı mı yeşil mi? Kalemi yazı defterimin arasına sıkıştırıyorum. Ruhum da öyle. Sıkışıyor. Can kafesimin kilidini kim kıracak biliyorum. Salih Efendi değil.”
Türk Edebiyatı’ndan H. Nihal Atsız Özel Sayısı
Türk Edebiyatı dergisi 626. sayısında ölümünün 50. yılı vesilesiyle Hüseyin Nihal Atsız dosyası hazırladı ve böylelikle canlı bir tarihin daha sayfalarını aralıyor. Birçok yazarın kaleminden Atsız’ın fikir ve edebi dünyasına doğru bir yolculuğa çıkıyoruz.
H. Nihal Atsız Özel Sayısından
Ahmet B. Ercilesun – Atsız Üzerine
“Atsız” âdeta bir kavramdır. Bu kavramda onun Türk ülküsü için yaptığı mücadele ön plana çıkar. Ülkü adamlığı ve hiçbir şeye aldırmayan, hiçbir şeyden çekinmeyen mücadeleciliği o kadar ön plana çıkmıştır ki bu özelliği onun diğer vasıflarını gölgelemiştir. Oysa Atsız’ın bilim adamlığı ve sanatkârlığı da çok önemlidir.
Lütfü Şahsuvaroğlu- “İçimizdeki Şeytan” Tartışmasının Eteğinde Atsız ve Sabahattin Ali
“Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan adlı romanını okuduğumda henüz Atsız’ın “İçimizdeki Şeytanlar” başlığıyla yazdığı yazıyı okumamıştım. Aslında Sabahattin Ali-Atsız kavgasını dönemin her milliyetçisi gibi ben de biliyordum. Ergun Göze’nin Peyami Safa-Nazım Hikmet Kavgası adındaki kitabı, 70’li yıllarda polemik heveslilerinin baş ucu kitabı olduğu kadar milliyetçi gençlerin solla olan kavgasında onlara rehberlik ediyordu. “İçimizdeki Şeytan’da Atsız’dan bahsediyor hem de saygı çerçevesinde ama Türkistanlı Hoca’yı ve Necip Fazıl’ı yerden yere vuruyor.” diye o zamanlar bir tespitte bulunduğumda kimsenin farkında olmadığını gördüm; üstelik de edebiyat çevrelerinde…”
A.Yağmur Tunalı – Adıyla Adlanan Atsız
“Atsız’ın şairliği ve romancılığı da böyledir. Derdini en kısa yoldan halka ulaştıracak edebî usullere başvurması mizacının yönlendirmesiyle olduğu kadar bu gereklilikle bağlantılı anlaşılabilir. Peygamberler, bilgeler hatta filozofların gittiği yoldur. İnsanlığın öncülerinin benimsediği kendini ve derdini anlatma yolları başta söz sanatlarıdır. Atsız’ın idealizmi de önce sanatından duyulur. İnsanlara ulaşacak ve tarihteki şanlı yerin tekrar kazanılması için insanları uyandıracak, onlara şevk ve heyecan aşılayacaktır. Olursa böyle olur. O büyük ruhun saflaşmış düşüncesi duygulara yüklenerek ancak böyle dalga dalga yayılır.”
İsa Kocakaplan – Atsız’ın Şiirlerinde Ölüm
“İçinde bulunduğu bezgin ruh hâlinin etkisiyle Atsız, bu cihana hiç önem vermemekte, cihanın hiçbir şeyi onu ilgilendirmemektedir. O, ülküsünün mehabetinin (heybetinin) en yüksek noktasında olarak, son menzile ermiştir. Dünya, bayağılıkların mekânıdır. İsteyenler bu dünya ile ömürlerini doldurabilirler, ama Atsız Türk ırkının şerefli sayfaları arasında yaşamayı seçer.”
Enver Aykol – Nihal Atsız’ın Hikâyelerinde Estetiğin Tezahürü
“Hikâyeler özelinde Nihal Atsız’ın estetik dünyasında güzelliğin tek bir renge indirgenemeyecek kadar zengin, tek bir duyguya sığmayacak kadar geniş olduğu açıkça görünür. Aşkın gururla çatıştığı gece sahnelerinde, onurun menfaat karşısında yenilmediği masallarda, savaşın dehşetiyle merhametin yan yana durduğu siper çukurlarında ve şehit çocuklarının yoksulluğunda bile hep aynı derin bir düşünce vardır: Bir millet, kendi kaderine, tarihine ve geleceğine hangi estetik gözle bakacaktır?”
Talat Ülker – Türkçülüğün Karakter Abidesi Atsız
“Türkçülük, sahte Kemalistlerin itmesiyle devletten dışlanmış; Osmanlıcı, ümmetçi takımlar tarafından istismar edilmiştir. Farklı sebeple de olsa devletten Türk soyunu uzaklaştırmaya çalışan kişi ve grupların karşısına Atsız dikilmiştir. Bu karşı duruş nedeniyle çok sayıda düşman edinmiş olan Atsız, edebiyat dünyasından hak ettiği ilgiyi görmemiştir.”
Türk Edebiyatı’ndan Şiirler
Fâniliğin bittiği sınırın ötesinde
Bozkurtların önünde tuğların gölgesinde
Seni Tanrı Dağı’nda Kür Şad ağırlayacak
Elbet tarih seni de bir gün alkışlayacak.
Bir gönül ülkesinde saltanat sürüp tahtsız.
Taht kurdun gönüllerde abide oldun atsız.
Fazıl Ahmet Bahadır
İster düşün… Kendini ister hayale kaptır…
Uzar, uzar, çünkü hiç sonu yoktur yolların.
Bakarsın aldanmışsın, gördüğün bir seraptır
Sevimli bir hayale açılırken kolların.
Nihal Atsız
Anne kucağındasın, göz yaşı emiyorsun.
Sılanın anahtarı, cebinde körpe umut.
Dudağın çöl çatlağı; susadım, demiyorsun.
Sükutunda sitemin, feryadın kadar somut.
Kaşık kaşık oyduğun tünellerde çıkış var.
Göğsündeki imanı nasıl zapt eder duvar?
Sen Gazzeli çocuksun, değilsin falan çocuk.
Naaşı bile öksüz ve yetim kalan çocuk…
Rıza Büyükdeniz
Yediiklim, Sayı:429
Yediiklim dergisi 429. sayısında “Esas Olan Eserdir” giriş yazısıyla başlıyor.
“Ortada bir eser varsa bu eserle ilgili söyleşiler de olur, belgeseller de. Ortada bir eser varsa eleştirmenlere gün doğar, ardından ödüller gelir ya da gelmez ama bir şekilde eser er ya da geç karşılığını bulur. Hatta bazen eser öyle güçlü olur ki oyunun kurallarını değiştirir, algıları bozar, mevcut kabulleri alt üst eder ve yeni algılara yol açar.”
Sanat Üzerine
İsmail Kıllıoğlu, sanatın amacını ve insan ruhuyla ilişkisini tartışıyor. Sanatı, tıpkı ahlak ve din gibi, insanın ruhunu arındıran, derinleştiren ve yücelten bir alan olarak konumlandırıyor. Pozitivizm, natüralizm ve duyumculuk gibi akımların sanatı madde veya duyguya indirgediğini; ancak sanatın özünün bunları aşan aşkın bir nitelik taşıdığını vurguluyor.
“Doğacı Sanat Akımı kadar keskin iddialarda bulunup düşünceler ileri sürmemiş gözükse de bir başka örnekten söz edilebilir. Gerçekten bu yaklaşım, insanın ruh ya da manevi dünyasını reddetmemekle, dolayısıyla sanatın varlığıyla, özüyle, içeriğiyle ilişkisini göz önünde tutmaktadır. Ancak yaklaşım yöntemi, anlayış ve kavrayış gibi konularda farklı görüşler ileri sürerek kendine özgü ilkeler, değerler ve değerlendirmelerden bahsetmektedir. Öte yandan bu yaklaşımın ve anlayışın dikkate alına gelmiş felsefi bir temelinin bulunduğunu da belirtmek gerekir.”
Hayât Memât
Osman Koca, insanın kulluk bilinci, hayat–ölüm dengesi, ahlaki olgunluk ve ruh terbiyesi üzerine yoğunlaşan bir düşünce akışı sunuyor. İbadetin, samimiyetin, tevazuun ve doğru eylemlerin insanı yücelten yönlerini vurguluyor.
“Doğruyu gizleme, göster. Kapıyı kapama, arala. Elini yumruk yapma, ayala. Eleştirirken yıkıcı olma, yapılandır. Gözün yükseklerde olsa da ayakların yere pek sağlam bassın. Hak katta namaz miraç hadisesi, iman meselesi, gönlün sınırları zorlaması, bedenin barikatları sıkı darlamasıdır.”
“Hiçbir şey için geç kalmış sayılmazsın. Böylesi durumlarda kutlu elçiyi düşün. Kırkından sonra risalet esasında net bir mesajdır. Anlayabilene elbet. Sağıra ne davulu duyurabilirsin ne zurnayı. Her gün bir şeylerin değişeceğine inandığın ân bir gün her şeyin değişeceğine tanık olacaksın.”
Gece ile Projektör
Erkan Kara, Gece ve Projektör isimli yazısında günümüz toplumunda sevgi, saygı ve hakkaniyet duygusunun zayıflamasını ele alıyor. İnsanlığın ancak kalbin merhametiyle aklın adaletinin dengelenmesiyle mümkün olacağını savunuyor.
“Evet, insanların hak hukuk tanır bir hâlde olması demek, işte orda, hakikat, yasa koyucu demektir. Çünkü, insanın doğruluğu, yasa koyucu ile doğrudan ilgilidir. Sonuç olarak, insan yapısı gereği hem örtücü [gece) hem de gösterici [projektör] olansa, o vakit yakıcı soru şu: “fırsat”Lar karşısında bizim arzu ve niyetimiz hangisidir: ol’mak mı olmak mı?”
Kelimelerle İnşirah Ali Sali’nin Kültürel Portresi
Ethem Erdoğan, Ali Sali portresiyle dergide yer alıyor.
“Ali Sali, bir dönemin ruhunu metinlerde arıyor. Tanpınar’ın zaman algısıyla, Memduh Şevket’in gündeliği arasında bir yerde duruyor. Okuduğu her metin, o dönemin sokaklarını, mahallelerini, ilişkilerini, eşyalarını getiriyor. Çünkü: “O dönemin ruhunu da metin bize verir.” Bu ruh, tekraren söylenmelidir. Çünkü unutuluyor. Çünkü hatırlanmak istiyor.”
Mekânın Poetikası: Erzurum
Leyla Yıldız, ruha şifa bir Erzurum yazısı kaleme almış. Sırada bir şehir yazısı değil Yıldız’ın kaleminden dökülenler. Erzurum’un tarihini, kültürünü, mimarisini, insanlarını ve şehirde dolaşan manevi havasını şiirsel bir dille anlatıyor. Taşın, suyun, renklerin, türkülerinin, kahvehanelerin ve tarihî mekânların oluşturduğu derin atmosferi de betimliyor.
“Bu şehirde akan zaman mıdır, yoksa biz miyiz? Girift bir bilmece olup düşüyor önümüze. Bir şehre eşlik etmek, içtenlikle sarıp sarmalayan kollarında kendini bulmaktan başka bir şey midir? Bir muhayyel yokluk çağırıyor bizi; merhametin, misafirperverliğin, cana yakınlığın heykelleştiği bu beldeye. “İki elin kanda olsa gel!” diyen bir fısıltı. Sohbetin ve oturmanın poetik bir inkılaba dönüştüğü bu yerin her köşesinde, bir kahvehane nümâyan oluyor. Kadınların uğramadığı, uğramayacağı; oturan insan selini andıran bir kahvehane kültürü… Meğer gönül sohbet ister kahve bahane!”
Eren Buğdaycı ile Söyleşi
Yunus Berk Üstün’ün sorularını cevaplamış Eren Buğdaycı. Kitabına ve öyküye dair paylaşımları var Buğdaycı’nın.
“Öykünün olduğu gibi zamanın da bir akış hızı var. İçinde bulunduğumuz çağda zamanın hızı ortada malum. Reels’lar, shortsTar, mini diziler, 1,50x hızlar.. Üstelik öyküden bahsediyoruz. Haliyle metni hantallaştıracak, okuru uyuşuklaştıracak ağırlıklardan uzak durmaya çalışıyorum. Dolayısıyla da tasvire çok başvurmam. Olmazsa olmaz bir durum varsa ancak o halde… Bununla birlikte eğer bir karakter üzerinden anlatılan hikâye varsa o zaman karakteri yalnızca bir araç olarak göremeyiz.”
“Öykü öyküdür şiir de şiirdir. Bu iki türün zaman zaman birbirine yakınlaşması onları asla birbirine dönüştürmez. Bir şiir bir hikâye anlatabilir bize. Bir öykü de oldukça şiirsel yazılabilir. Fakat yine de her ikisi kendi yerine koymak gerekir. Sorduğunuz üzere peki bu ayrımı nasıl yapacağız? Ebetteki anlatım türlerinin belirlenmiş ve tekrarlana tekrarlana klişeleşmiş tanımlamalarını kabul etmek zorunda değiliz. Bu anlamda anlatım türlerini birbirinden kesin bir biçimde ayıran iki artı iki eşittir dört gibi net kurallar da yok.”
Yazı ve Hakikat
Mustafa Harun Şahin, Yazı ve Hakikat isimli yazısında Platon’un Phaidros diyaloğu üzerinden yazı ile hakikat arasındaki ilişkiyi tartışıyor. Yazının, hakikati tam olarak aktaramayacağını; sözlü konuşmanın canlılığı, muhatap seçebilmesi ve soru–cevap imkânı nedeniyle daha güçlü olduğunu anlatıyor.
“Aşk dediğimiz şey, Platon’da, ruhun bedene varmadan önce gördüğü güzelliklere duyduğu iştiyaktır. Aşk ruhun nostaljisidir. Bu yüzden güzellikleri müşahede etmek ruha zevk verir. Hakikate ulaşmak, felsefi bilgileri elde etmek, ruhun idealara kavuşmasıyla alakalıdır. Eğer ruh bedenden önceki halinde ideaları görmüş olmasaydı, bilgi imkânsız olurdu. Ruh ve aşkın mahiyetleri anlatıldıktan sonra, erdemli bir şekilde beraberliğini sürdüren aşıkların mutlu olacağı belirtilir. Aşka dair konuşma bitince retorik bölümü başlar.”
Yediiklim’den Öyküler
Sevgi Korkusuz – Geri Dönüş
“Çay demlemedi. Son dakika uyandığı için apar topar giyinip çıktı. Son dakikaların kadını olarak zamana mühür vurmuştu. Öyle alışmıştı. Alıştığı zamanın en başına gitse, annesinin yaptığı böreği çöreği yese, okula gitse gelse, hırsına esir düşmese, bunca derdi olmasa, sıkıntıları kıytırık olsa, annesine bahsetse o da kıytırıkları hırpalayıp yok etse… Buna da amin!”
“Evlenmedi. Evliliğe ayıracak vakit yoktu. Ayaklarının üstünde iyice bir dursundu. Yere sağlam bassın ki sendelemesin, tuttuğunu koparsın, kimseye eyvallahı olmasındı. Tüm bunlara sahip olurken, yıllar yılları kovalarken o güçlü olsun, genç kalsın, dinçleşsin, kırışıp buruşmasındı. Tekrar amin.”
İbrahim Ateş- Bir Kapı Sesi
“O sabah kar, şehrin tüm sokaklarına ağır bir sessizlik serpmişti. Çocuğumun minik elini tutmuş, nefesimizi avuçlarımızda ısıtarak yürüyorduk. Burnumuzun ucunda donan damlacıklar, kışın keskinliğini usulca hatırlatıyordu.”
“Sobanın yanına oturduk. Teyze bize gençliğinden söz etti. Bayram sabahlarından, kırlarda geçen çocukluk günlerinden, eşinin ona hediye ettiği kırmızı bir mendilden… Bir ara sesi titredi, ardından kahkahalara karıştı sözcükleri. Ve biz anladık: En dolu kahkahalar, bazen en derin yaralardan yükselirdi.”
“Bir gün, karın tam ortasında, elimde yeni alınmış sıcak ekmekle kapısını çaldım. Uzun süre açılmadı. İçimde bir ürperti belirdi. Çocuğumla birbirimize baktık. Derken ağır ağır kapı aralandı. Teyze yatağında uzanıyordu. Solgundu ama gülümsüyordu.”
Ayşenur Yıldırım – Balat Masalı
“Reşat Nuri Güntekin Sahnesinden çıktığımda rüzgâr yine savuruyordu tozu toprağı. Atkım, şalım, eteğim hepsi birbirine karıştı. Söylendim durdum beni alaşağı eden havaya. Böylesine rüzgârlı havaları sevmediğimi sokağın başından sonuna yanımdan geçen kim varsa anlamıştır. Ne olurdu ruhumu aydınlatacak kadar parlasaydı gün. Akşam çöküp güneş geçerken istediğim şeyin manasızlığı karşısında nihayet dudaklarım tebessüme benzer kıvrılabildi yukarı doğru.”“Ben çocuğu tanıdığımda yaşı altıydı. Biraz daha tanıdım dokuz oldu, on oldu. Daha da tanıyınca on altılarına vardı, yirmi dörde merdiven dayadı. Karşımdakiyse kara gözlü, kara saçlı kara bir çocuktu, çocuk…çoc.-.ço…Aman işte görmüş geçirmiş bir adamdı. Ben mi? Ben kocamandım.
Yediiklim’den Şiirler
Ben de taşlıyorum herkes gibi, kendi günahlarımı
Görmezden gelmek bir yere kadar, savaş en iyi karar
Bazen bir kumarbazım, karşıma kendimi oturtuyorum
Bazen neyim varsa ateşe verdikten sonra
Alevlerini söndürmeye çalışan bir itfaiyeci.
Sulhi Ceylan
kendimle konuştum
bir daha konuştum
bir daha konuşana kadar
bir sırayı bekledim
bir yaşamanın kafa tutması değil midir
aklına bu yaşamanın
olsun bu
renklerine dönmeli dünya
Abdurrahman Ekinci
Dağları yara bir genç ile derdest bir şehir çevrimiçi
Pubg oynayan ergen gereksiz buluyor hikâye ve şiiri
Savruk imge, bu sebepten dövüşür felçli bozlaklar
Yordam bile sağalmış, ağla da kapansın uçurumlar
Heykellere hıncını yitirmiş bir derviş senin kalbin
Gözbebeklerin gecenin keyfi ise düşler de sükûnetin
Ethem Erdoğan
Taziye sözü gibi hatırda kalmayan söz…
Tutulmuş güneş gibi okunaksız bir sözlük…
Alev gibi heyecan, köz gibi sabır, umut gibi öz
ve kül bırakmaz ateş gibi tahammülsüzlük…
Sanki aralık sonunda ayaz da poyraz da bu;
hayat, biraz da bu.
Bir ocak sabahında, bir köyde, bir mutfakta;
toprak sobada demlenen çay, pişen gözleme…
Kuzu melemeleri, birkaç duvar uzakta;
buzağı zıplayışları, meralara özleme:
Sanki henüz çıkardım fırından bu yumuşak üslubu;
hayat, biraz da bu.
Murat Çeşme
Akşam, ay doğunca başlardı sevmelerim
seslerle, uğultularla baş edemediğim
iki büyük cenazedir şu ova şu nehir
şu yalnızlık hüzne benzemeyen zaman
seni her gördüğümde hatırlamayarak
alaycıydı herkes şairdim ben taraftım
bulutlarla hep aynı yöne koşan
rüzgârın kırılmışlığı yakınmalarımda acı.
Ahmet Tepe
I
İstemem, öldüğüm gün vermesinler salâ’mi;
Ben o gün ölmüşüm ki, dost kesmiştir selâm’ı…
II
Zât-ı âlî değil dost, zât-ı fâni de, bana
Adım neydi unuttum, Kays-ı sânî de, bana
III
Martılar çığlık atar gönülde kuzu meler
İşbu hâle kifâyet etmiyor kelimeler
Hasan Fahri Tan
Bir Nokta, Sayı: 287
Ayda bir de olsa Mürsel Sönmez’in gönle şifa cümlelerini okumak o kadar büyük bir nimet ki. Kıymeti bilinmeli, bu cümleler baş tacı edilmeli.
Mürsel Sönmez’in Giriş Yazısından
Sönmez yazıda edebiyatın, özellikle de yazının ve dergi üretiminin, yozlaşmış dünyaya karşı bir direnç ve hakikati savunma alanı olduğunu anlatıyor. Dilin gücünü, insanı makineleştiren modern sisteme karşı bir barikat gibi kullanmayı amaçladıklarını söylüyor. Edebiyatın insanı uyandıran, bilinç veren ve hakikate yönelten bir yol olduğunu vurguluyor.
“İstidâdımızın icabıyla inkişaf ediyor, Pakdil Usta’nın “Yazarak ulaşılır yârim sana” dediği gerçekliği yaşıyoruz. O yüzden iki yüz seksen yedinci sayımız da elinizde.
İrtifâ halindeyiz ama ayaklarımızı da yerden kesmiyoruz. Bunun istisnası da var elbette. Coşkumuza gem vurmadığımız, dahası vuramadığımız vakitler de oluyor. O zaman ihtiyattan da ihtilattan da azâde olarak edebî metinler ikâme ediyoruz, zamanın her an yazılmaya hazır beyaz sayfasına ve dergisine.”
Sanat Edebiyat Ya Da Ne Var Ne Yok
Mustafa Köneçoğlu, insanın merak duygusunun bilgi arayışındaki rolünü, din–felsefe–bilim üçlüsünün hayatı anlamlandırmadaki farklı işlevlerini ve modern bilimin büyük sorulara cevap verememesini tartışıyor. Sanat ve edebiyatın ise bizi hayata “çarpılmadan” dokundurabilen güvenli bir alan sunduğunu, modern hayatın tehlikeleri karşısında bir sığınak ve nefes aralığı olduğunu vurguluyor.
“Merak duygusu beşeri doğamızın en dinamik parçası olsa gerek. Bizler diğer canlılardan, birçok özelliğimizin yanı sıra bu dinamik merak duygumuz da ayrılırız. Aristoteles Metafizik’e “Bütün insanlar doğal olarak bilmek isterler.” diyerek başlar. Evet, tabiatımız gereği çevremizde ve dünyada nelerin olup bittiğini bilmek isteriz. Ucunda ölüm bile olsa bilme arzumuz sekteye uğramaz. Birbirimize sürekli sorular sorar, cevaplar ararız. Her soru bizi dünyaya dair bir gerçeği kavramaya zorlar. Hatta öylesine sorduğumuz, “ne var ne yok” sorusu gündelik hayatımızın hem en basit hem de en derin sorusudur.”
Hakikatin Hamuru
Hasanali Yıldırım, insanın hakikat arayışı ve bu arayıştaki tutumları üzerine düşüncelerini paylaşmış. Maddi dünyanın temelini oluşturan karbonun çeşitli tezahürlerinden yola çıkarak, insanın asıl vazifesinin hakikati anlamak ve kendini tanımak olduğunu, ancak çoğunlukla bu amacın yerini dünyevi çıkarların aldığını ifade ediyor.
“Yaşadığımız her ân herbirimiz hakikatin tezahürlerinden veya vechelerinden nicesine şu veya bu şekilde, filân veya falan uzvumuz üzerinden temas ederiz de bunların ekserisini görmezden, duymazdan ve ihsas etmezden geliriz. Mecburuz buna. Mecburuz çünkü her ân, birden fazla şeyle meşgûlüzdür aslında; üstelik o esnada kimbilir hangi maksada mebni hususata dair yakın veya uzak, ulvi veya süfli gayelere matuf hareket etmedeyiz.”
Edgar Allan Poe’nun Kuzgun Şiirinde Matematik
Şiire bir matematik işlemi gibi bakmanın ustasıdır İbrahim Eryiğit. Dergide Edgar Allan Poe’nun Kuzgun Şiirinde Matematik isimli yazısında şiirin ritmine kendi bakış açısını ekleyerek şiirin şifrelerini çözüyor.
“Kuzgun, yüzeyde gotik bir yas şiiri olsa da biçiminde ve imgesinde matematiksel bir düzen taşır. Poe, burada, periyodik fonksiyonlar gibi tekrar eden ritim kurar. Sabit fonksiyon benzeri tek yanıt (asla) üzerinden umutsuzluğu, matematiksel kesinlikle pekiştirir. Sonsuz döngü ve limit duygusunu, bir bireyin trajik yalnızlığıyla birleştirir. Şiirin dehşeti kısmen buradan doğar. Mantıksal, matematiksel kesinliğe benzeyen bir kaçınılmazlık atmosferi, duygusal umutsuzluğun üzerine örülür.”
Adnan Berber ile Söyleşi
Ercan Ata’nın bu sayıdaki konuğu Adnan Berber. Benim de şiirlerini severek okuduğum bir şair Berber. Söyleşide şiirsel yolculuğundan ve şiir kitabından bahisler açıyor şair.
“Hayatın içinde olup biten her şey dikkatimi çeker. Çelişkiler, olumsuzluklar karşısında dikkatim açıktır. Neden, niçin nasıl sorularını sürekli çantamda taşırım. Küçükken ölümle daha yakın karşılaşana kadar doktorların ölmeyeceğini düşünürdüm (Determinizm) Evcil hayvanları görürdüm ama doğadaki hayvanlar nasıl beslenir merak ederdim. Ta ki belgesellerde besin zincirini/ölümü görene kadar.”
“Felsefe hayatın tam merkezine oturur. Felsefenin amacı düşünmeyi öğretmek, eleştirel bakış geliştirmek ve anlam arayışına rehberlik etmektir. Felsefe cevaplardan çok soru sormakla ilgilenir. Şair hayatın tüm renklerini resmeden iyi bir hayat işçisidir.”
Bir Nokta’dan Öyküler
Ahmet Yılmaz – Karganın Oyunu
“Hastanenin üstü açık kafeteryasında oturmuş, yağmurun saçaklarının uzanmadığı kuru bir masa bulmanın sevinciyle öğleden sonraya kalan randevumuzu bekliyoruz. Renkli doppler çekilecek, tahliller doktora gitti, sonuçlar öğrenilecek, yetişirse ameliyat günü alınacak. Bu, üçüncü ziyaretimiz. Git gel bunaldık. Belirsizlikler yıpratıyor kumaşı, insan en çok ihmallerinden sökülüp çıplak kalıyor. Üzgünüm yaşamaktan. Eşim aldırmıyor, onun tevekkülü lafta değil sahici. Alışmış ağrılı sabahlara.”
“Etrafımızı çepeçevre kuşatan kalabalıkta karganın huzursuzluğu arttı. Bir o uca bir bu uca hoplayarak çığırıyordu. Dünyayı üstümüze mi yıkacaktı acaba? Hasta yakınlarıydı masalara üşüşen; başları önde, dalgın. Sessizliği bir tarafından çekerek serdiler sırtlarına, rüzgâr yakıyordu.”
Şeyma Çiçek – Ev Sahibi
“Asumangiller yeni ev almış. Ah ne iyi oldu, kira belasından kurtuldular. Bu kiracıların işi pek zor. Allah evsizlere ev nasip etsin. Kurtarıversin kira boyunduruğundan. Bir de masrafı çıkmış ki evin. Sanırsın Asuman yeniden baştan başa ev yapıyor.”
“Ah Ah, baban sağ olaydı, ne çok üzülürdü. Köyde hemen yolun sağ yamacındaydı bizim tarla da. Kardeşleri allem etti kallem etti, sattırdılar o güzelim toprağı! 30 sene evvelinde satmayaydılar şimdiye hepimiz köşelik olmuştuk.”
Bir Nokta’dan Şiirler
görmek penceresi
karınca kararınca, kararınca gün
aşk çekmecesinde dağınık hayaller buldum
bohçaladım akşamı, koydum raflara
sonra söylenmemiş sözler aradım
kim açtı dudağıma bu harfsiz pencereyi
gözyaşı konuşturan elmanın yarısını,
Havva’nın yüzyıl yüzyıl Habil çağrısını
yırtık yüreğiyle koşuşturmasını Adem’in
Yasin Mortaş
Üç kat yerin altındayım artık,
Çeyrek asırdır.
İçerisi karanlık, mat ve basık.
Lambalar gün boyu yanmak zorunda.
Vakti silen çiğ bir ışıkla,
Büyük bir mağaraya benziyor.
Şiirler yazarım arada,
Yaşamın bütün görünümlerine
Açık olsun istediğim.
Tunay Özer
silinebilir karalar nasıl bağlanıyorsa yollara
kendimi bildim bileli rulo asfaltlar topluyorum
adımı kaç kat giymişim üstüm başım belli değil
babadan kalma ezanı şimdilik kulağımda gezdiriyorum
her şeyin sırası var tamam: gözlerin kara göklerin
ya cevaplarımı sorulara kim pay edecek
Sinan Davulcu
karanlıktan doğuyor yeni bir sabah
kandan okunuyor muştuların zafer seheri
acıdan sızıyor geleceğin ak ve ah denizi
dualar dokunuyor suskun yapraklara
diriliş ışığı yırtıyor gökyüzünü
umut yürüyor kederin bittiği aynalara
kudüs, taşlarından yeniden doğuyor
insanlık kalbinde yankılanıyor diriliş bülbülünü türküsü
Hayrettin Taylan