Aydos, Sayı: 40
Kırkı çıkmak denen bir deyim vardır bizde. Sayıların içinde kırkın hatırı sayılır bir anlamı ve yeri vardır. Bu yüzdendir ki kırka ulaşmak bir olgunluk emaresi olarak da görülür. Aydos dergisi 40. sayısına ulaştı. Evet, buna sevinilir. Bunu derken Sıddık Ertaş’ın bir ihtimal de olsa giriş yazısında söyledikleri içimizi acıtmadı değil. Bunun sadece gerçekleşmeyecek bir ihtimal olmasını dilemek kalıyor bize.
“40’ıncı sayımızla karşınızdayız. Hem bir veda ihtimali, hem bir teşekkür, hem de yıllardır süren bir inat ve ısrarın kaydı olarak. Yola eşlik eden herkese minnetle; söze bakan, sözü duyan, sözü taşıyan herkese saygılarımızla…”
Şiirin Yaramaz Çocuğu İmge
Şairlerin şiir üzerine kaleme aldığı yazıları çok kıymetli buluyorum. Söz sahibi, neyi anlattığının ve nasıl anlattığının farkında olarak yapıyor bunu. Vahdettin Oktay Beyazlı, iyi bir şair. Şiir üzerine de kafa yoran bir bakış açısına sahip. Aydos’ta Şiirin Yaramaz Çocuğu İmge yazısıyla yer alıyor Beyazlı. Şiirin temel yapı taşının imge olduğunu ve gerçek hayat tecrübelerinin şairin zihninde bu imgelere dönüştüğünü, şairin bilinçli bir işçi gibi çalışarak ilhamı ve belleği kontrol etmesi gerektiğini, aksi halde şiirin bir kelime yığınına dönüşme riski taşıdığını belirtiyor.
“Şiirin gönle veya zihne düşen “ilk mısrası”; diğer bir ifadeyle metnin ateşleyeni, şairi harekete geçiren, genellikle o metindeki formun en küçük parçası olan (okurken ilk karşılaşılan) “ilk dize” değildir. Bu, bazen ikinci dize, bazen ortalardaki herhangi bir dize, bazen de şiiri zirveye taşıyan final dizesi olur. İlhamla veya başka saiklerle gelen o “ateşleyici mısra”dan sonra şiirin asıl yazılma/yapılma süreci başlar. Şairlik kudreti tam da burada devreye girer. İlk gelen o mısranın önünü ve arkasını sağlama alan şair, böylece şiirin inşasını tamamlamaya koyulur. İşte, bazı imgeler de bazen o “ilk mısra” ile gelir şair muhayyilesine.”
Her Sınırı İhlal Eden Bir Anarşist: İlhan Şevket Aykut
Ethem Erdoğan, İlhan Şevket Aykut hakkında yazmış.
“Yalnız ve münzevi bir hayat yaşayan İlhan Şevket, yazdığı şiirleri yayınlamak yerine 1950’ye kadar imha etme yolunu seçer. 1952-1962 yılları arasında yazdığı şiirlerden sekiz yüzünü ayırarak kitaplaştırmaya karar verir fakat bundan da vazgeçer. Şiirlerinin elyazmaları Fransız Ulusal Kitaplığı’ndadır. Şiirlerin bir kısmı Zeki Coşkun tarafından yayına hazırlanmış ve Kılıç Artığı: Gizlenen Bir Şairin Portresi adıyla neşredilmiştir.”
Müzik / Bilinç İlişkisinde Bir İmkân Arayışı: İdeal Müzik Nedir?
Hayati Özgür, müzik ile insan arasındaki ilişkinin doğal ve iradi boyutlarını ele alıyor. Müziğin salt kişisel zevk meselesine indirgenmesinin yarattığı sığlığa dikkat çekiyor. Tarih boyunca müziğin aşkın bir hakikat aracı olarak nasıl görüldüğünü örneklerle anlatıp ideal müzik dinleyişinin, sorgulayan ve anlam arayan bir bilinci gerektirdiğini savunuyor.
“Bugünün insanı için, müzik salt öznellik içeren bir mecrada algılandığından, idealize etmeye yönelik her türden girişim, özel alanın ihlaliyle eş tutulmaktadır. İdeal müzik nedir yahut müziğin muhatabıyla ilişkisi nasıl olmalıdır gibi sorular, daha başından herkesin müzik beğenisi ve algısı kendinedir şeklindeki bilindik argümanla boşa çıkartılmakta ve böylece müzik/insan ilişkisi salt öznelliğin doğasına özgü motiflerle bezenmektedir.”
Su Çürüdü, Peki Biz Ne Yapıyoruz?
Yusuf Tosun, suyun fiziksel ve manevi hayatımızdaki merkezi rolünü anlatıyor. Suyun canlı bir organizma olduğunu, hafızası ve iyileştirici gücü bulunduğunu belirtiyor. Modern yaşamın ve yanlış uygulamaların suyun doğal yapısını bozup onu “çürüttüğünü” ifade ediyor. İnsanın suyla sağlıklı bir ilişki kurabilmesi için onun değerini bilmesi ve doğayla iç içe zaman geçirmesi gerektiğini savunuyor.
“Sabahları yapraklarda biriken çiğ damlalar hasat ediliyor, dereden akan su içiliyor, güneşte kurutulmuş meyveler yeniliyor. Doğayla baş başa çıplak ayakla yürünüyor, toprağa temas ediliyor, çimlere uzanılıyor. Rüzgârın ve ağaçların sesiyle kulakların pası giderilip canlılarla baş başa bir vaziyette doğadan bir parça olunduğunun ayırdına varılıyor böylece.”
Bozkırın Kalabalığı
Yusuf Ertuğrul Erdem’in anlattığı her şey beni alıp çok eskilere götürüyor. Yine öyle oldu. Bozkırı fiziksel ve metaforik bir mekân olarak ele almış Erdem. Bozkırın geçmişten gelen engin ve dingin doğasını şehrin sınırlayıcı ve yalnızlaştırıcı ortamıyla karşılaştırıyor. Modern yaşamın insanda oluşturduğu yabancılaşma ve yalnızlığı, Adapazarı örneği üzerinden bozkır imgesiyle ilişkilendiriyor. Bozkırın insan ruhu üzerindeki dönüştürücü ve bazen yok edici etkisinden bahsediyor.
“Ada; donukluğu Ankara’dan, dinamikliği İstanbul’dan almış bir Anadolu şehridir. Kahveler, kafeler, alışveriş merkezleri yaygınlaştıkça çehresi gibi huyu da değişmekte. Osmanlı’nın son döneminden bugüne doğudan-batıdan Ada’ya göç eden karakterler, endişeleri kendilerini yiyip bitirmeden bu bozkırda dönüşüme uğramıştır.”
Ruhun Şifa Bulduğu Mekân: Blagay Tekkesi
Mehmet Mazak, ile Bosna’dayız. Bu sayı, Bosna-Hersek’teki Blagay Alperenler Tekkesi’ni anlatıyor Mazak. Tekkenin doğal güzelliklerle ve Buna Nehri’nin kaynağıyla iç içe olan konumundan bahsediyor. Mekânın su sesi, mimarisi ve mistik atmosferiyle insana huzur verdiğini ifade ediyor. Tekkenin kurucusu Sarı Saltuk’un tarihteki rolüne değiniyor ve buranın farklı inançlardan insanlar için bir ziyaret ve dinginlik merkezi olduğunu belirtiyor.
“Blagay Tekkesi, Buna Nehri”nin coşkulu akışı, suların âhenkli şırıltısı, etrafı kaplayan zakkum ağaçlarının beyaz ve pembe çiçekleri, dağlarda ve bahçelerde gelişi güzel yetişen nar ağaçları ve insanın içini açan nar çiçekleri, tekkenin sırtını dayadığı devasa dağ ve kayalıklar buraya ayrı bir gizem ve mistik hava katıyor. Bana göre burası bütün sorunlarımızdan, kaygılarımızdan, hüzünlerimizden ve endişelerinizden kurtulmanız için Osmanlı eliyle Sarı Saltuk Derviş’e yaptırılan insanlığın sığınacağı bir mistik limandır.”
Ön Sözlerin Işığında Sözü Kırklamak
Ulaş Konuk, Aydos Edebiyat dergisinin on dört yıllık serüvenini değerlendiriyor. Derginin edebiyat anlayışının kelimeye, hakikate ve geleneğe verdiği önemi anlatıyor. Aydos’un sadece bir yayın organı değil, aynı zamanda bir düşünce mektebi ve kültür okulu olduğunu belirtiyor. Derginin yerli köklerle evrenselliği, samimiyetle düşünceyi harmanlayan duruşundan bahsediyor. Konuk’un bu cümlelerine bir iç dökme diyebiliriz.
“Aydos Edebiyat dergisinin 40 sayılık serüveni, bize bir hakikati hatırlatır: Edebiyat, çağlar değişse de insanın kalbine dokunma gücünü kaybetmez. Her sayının ön sözü, aslında bir dua gibidir; sözün kirlenmediği, anlamın eksilmediği bir dünyanın mümkün olduğuna dair bir inançtır. Aydos’un edebiyat anlayışı, kökü gelenekte, gövdesi bugünde, dallarıysa geleceğe uzanan bir kültür ağacıdır. Bu ağacın meyvesi de kelimedir, düşüncedir, ruhtur. Meyvesi olan ağacı taşlamadan; en uç dallarına kadar tırmanıp o meyvelerden istifade edip ve gayretiyle tırmandığı yerden yine kendi çabasıyla kırmadan, dökmeden, ezmeden, üzmeden ama düşmeden de inmesini bilmektir. Yer her zaman çekecektir tabii ki…”
Son Söz
Bir iç dökme de Sıddık Ertaş’tan gelmiş. Son söz ile durum değerlendirmesi yapıyor. Aydos’u, dergileri, olup biteni, neler olabileceğini içtenlikle anlatıyor.
“Aydos edebiyat dergisi yayım hayatı boyunca insanı temel almış bir dergidir. Aydos’a göre her şeyin başı insandır. İnsan, varlığın anlamı, bu yönüyle bir tür başlangıcı sayılır. Yani insan varlığın besmelesi gibidir. Bütün metinler bir şekilde insana temas etmek için yazılır, bunun için yayımlanır. Özelde ümmetin, genelde dünyanın geleceği için Müslümanların tüm kurum ve kuruluşları ile insan yetiştirmeye odaklanması gerektiği kanaati her zaman bize yol göstermiştir.”
Aydos’tan Öyküler
Mustafa Zahid Ergün – Üstelik Ortada Öyle Geyik Falan da Yoktu Yani
“Minibüsteyim. Karamsel’e gidiyom; derdim yanımda, ezber ediyom. Herkesin kafa sepet, ortam gayet müspet. Şoförün ense kökü her zaman denk gelmez. Gözüm yolda. Direksiyonda kimseye güvenmem. Körüklü otobüsün arkalarında gergin beklerim. Çünkü bilirim; bilirsiniz şoför, aracın selametini yolcununkinden daha çok düşünür.”
“Mesajları görüyor muyum, görünmem kapalı mı, yoksa umarsızca görüldü mü atıyorum? Talepleri emoji bırakarak da olsa önemsiyor muyum? Tavırlarım ehemmiyet beklenti ve politikasına ters mi?”
Abdulnasır Doğru – Bir Dünya Yabancı
“Doğduğum günü hiç öğrenemedim. Yaz mıydı? Kış mıydı? Harmanların hasat zamanı mıydı? Cemre toprağa mı düşmüştü, havaya mı? Ayın ilk dördü müydü, son dördü müydü? Bu soruların hiç birinin cevabını bilmiyorum. Gece miydi, gündüz müydü? Öğrenebilseydim eğer bu bile yeterdi. Ama onu da bilmiyorum.”
“Aynı mahallede oturan bir çocuğu en azından komşuları tanırdı. Ama onlar da tanımıyordu. Doğum tarihlerini sorduğum çocuklara beni tanıyıp tanımadıklarını sormamıştım. Acaba onlar benim kim olduğumu biliyorlar mıydı? İsmim neydi mesela? Nerede oturuyordum?”
Necati Özgür – Ölü Zamanlar
“Orta 2’ye geçmiştim. Anneme karnemi gösterince “ Gel sana bir kola alayım” demiş ve elimden tutup bakkala götürmüştü. Kola, o zamanlar yalnızca cam şişede satılan açık kahverengi ve sosyetik bir içecekti.
Şehirlere göçün hızlandığı zamanlardı. Köyden gelenler, akrabalarının veya hemşerilerinin bulunduğu mahalleye gelir, mevcut gecekonduya bir oda daha eklenirdi. Bazen bu eklentiler kiraya verilirdi. Elektriği, hatta bahçedeki tuvaleti bile ortak. Bizim de böyle bir kiracımız vardı. Çalık Mustafa.”
Aydos’tan Şiirler
damarlarımda ilerleyen
ağır ağır ilerleyen bir soğukken
bunca yakınken bana
bunca uzakken
ve soğukken
bunca damarlarımdayken
yürüdüğümü sanıyorum
veya yol altımdan kayıyor
bilmiyorum
bilmemek işime geliyor belki de
ben dursam da yol devam ediyor
Suavi Kemal Yazgıç
yılanı deliğinden çıkaracak tatlılıkta
değil sözlerim
ne yapsam incir çekirdeğini doldurmayacak gece
makyajı akmış kadın gibi gelecek üstüme
o uğultu
o kambur
o doymak bilmez gece
Fatma Cengiz
Nereden başlanır ki söze
Zerdali çiçekleri açmıyorsa
Dil çalamıyorsa yarasına ceylan
Eksik olduğu yerden vurulur,
Tam olduğu yerden düşer insan
Cihat Barış
Alnın suların aynası oradan sevdim yüzünü dünyanın
Ne ki her bakış kucaklamıyor bütün güzelliği
Büyük göğünde hayatın bir beyaz ikindi
Bütün sınır taşlarıyla çarpması ellerin
Yalvar yakar dünya gözlerinin önünde
Işık öldü kapısında gerildi boşluğun yayı
Hiçbir şey sürmez sonsuza kadar
Ama sonsuzdan daha gerçekçidir adımlarımızın ödülü
Kış gelmiş yas bitmiş oyun bitmiş
Kekeleyen çanlar avlusunda dünyanın
Unutmuştuk suya kanan kuraklığın nasıl büyüdüğünü
Burhan Tuz
yüce bir hayal kuruyorum alçalmış isteklerimle
sensin bendeki beni avuçlarında tutan
hangi yücelerde/
dağlarda/
zirvelerde
kaldı sorularım.
Oradasın biliyorum
Adnan Berber
Her gün biraz daha taşıyorum kalbimden
İncilerim dökülüyor konuşursam
Susarsam düşeyazıyor bulutlar…
Çarpıyorum yeni bir güne
yere göre sığdıramıyorum bu sevinci…
Hatice Ermiş Özdemir
Bir çocuğun kıyısıdır deniz görmeyen gözleri
Goethe’nin gökle buluşmadan “biraz ışık!” dediği
Dünya, vicdanını kaybetmiş kıyamet ortası
Şerhedelim şehri, şerha şerha yaralım dalgaları
Ardısıra kaldığımız kaç vicdan, söyle kaç korku parmaklıkları
Mehmet Ali Tek
Köşetaşı, Sayı:4
Köşetaşı dergisi, 4. sayısı ile mevsimleri güzelleştirerek yoluna devam ediyor. Kastamonu’nun bereketi, Hamdi Nalbant’ın gayreti ve Ali Emre’nin varlığı dergiyi her sayı daha üst bir seviyeye taşıyor.
Şaban-ı Veli’nin Memlekete Dönüş İnzivasının Günümüze Uyarlanabilirliği
Erol Erdoğan, memlekete dönüşün sadece bir yer değiştirme olmadığını, kültürel, sosyal ve psikolojik bir uyum süreci yaşattığını anlatıyor yazısında. Şeyh Şaban-ı Velî’nin İstanbul’dan Kastamonu’ya dönüşü sırasında Bolu’da geçirdiği yılları, dönüş öncesi hazırlık ve olgunlaşma dönemi olarak ele alıyor.
“Dolayısıyla, bu dönüşler salt “yer değiştirme” değil, aynı zamanda kültürel ve sosyal transfer süreçleri olarak görülmelidir. Köylere dönüşün kalıcı bir mahiyete dönüşebilmesi için şehirden getirilen değerlerin köyün kadim bilgeliğiyle uyumlu bir şekilde harmanlanması gerekir. Şehirden köye taşınabilecek pek çok olumlu uygulama, tarz ve davranış da bulunmaktadır. Bu tür kazanımlar, köy yaşamını zenginleştirebilir ve yeni gelenlerle köy halkı arasında köprüler kurabilir.”
Sîretin Sûretteki Hâli Hakkında
Elif Kübra Bıçakçı, insanın fıtratında taşıdığı izlerin ve lekelerin bir kusur değil, varoluşun anlamlı işaretleri olduğunu anlatıyor. Toplumun dayattığı güzellik, normallik ve makbullük kalıplarının insanı kendi özünden uzaklaştırdığını söylüyor. Edebiyat ve düşünce dünyasından örneklerle, insanın dışlanmasının sûretinden değil kalıplara uymamasından kaynaklandığını gösteriyor. İnsanın gerçek özgürlüğe, kendi fıtratına yönelip bu damgaları aşarak ulaştığını ifade ediyor.
“Her insanın yüzünde, ruhunda yahut sesinde bir işaret vardır. Kimi görünür bir leke, kimi saklı bir yara, kimi yalnızca iç dünyasında taşıdığı bir çatlak. sûretimizdeki sirayetler; bir doğum lekesi, bir yara izi yahut ‘alışılmış’ güzellik kanaatlerinin ötesindeki herhangi bir farklılık… Oysa bu leke, kâlûbelâdan ruhların bize bıraktığı bir mühürdür.”
Ramazan Dikmen’i Hatırlamak
Yunus Emre Altuntaş, Ramazan Dikmen’i kişisel hatıralar eşliğinde edebî ve fikrî yönleriyle anlatıyor. Onun hikâye, deneme ve mektuplarında taşıdığı dertli, arayışçı ve toplumsal duyarlığı tanıtıyor. Dikmen’in yazılarını inanç, dostluk, gelenek ve insanî sorumluluk ekseninde şekillendirdiğini söylüyor. Genç yaşta vefat eden yazarın metinlerinin bugün de insanın iç dünyasına ve yaşanan çağa temas ettiğini ifade ediyor.
“Dikmen’in hikâyeleri kadar deneme, günlük ve mektupları da samimi ve içten muhasebeler içerir. Denemelerinde edebiyat dünyasına dair özgün fikirlerini paylaşır. Yazar, denemenin kendi dünyasındaki yerini şöyle özetler: “Bir düşünceyi anlatacak ve haklı çıkaracak malzemeleri en üst verimle kullanabilmek için akla yakın yol herhalde deneme yazmak olmalıdır. Çünkü denemenin bu alandaki olanakları geniştir. Zaten denemenin gücü, etkinliği de sanırız buradan geliyor”. Denemelerinde dönemin edebiyat dünyası, divan edebiyatı, taşra dergileri, yayıncılıkta kemiyetten ziyade keyfiyetin önemi, merkez-taşra ilişkileri gibi konular yer alır.”
Ali Emre’nin İlk Romanı Nureddin Zengi Üzerine
Ferhat Çiftçi, Ali Emre’nin Nureddin Zengi romanını konu edinerek eserin tarihî, fikrî ve estetik yönlerini ele alıyor. Romanın çok katmanlı anlatısını, Nureddin Zengi, Selma ve Selahaddin Eyyubî etrafında şekillenen kurgu üzerinden değerlendiriyor. Eserin İslam dünyasının geçmişi ile bugünü arasında bilinç kuran, mücadele, adalet ve sorumluluk duygusunu besleyen bir anlatı sunduğunu söylüyor. Ali Emre’nin romanında biçim ile muhtevayı dengeli bir şekilde bir araya getirdiğini ve tarihsel şahsiyetleri insanî yönleriyle anlattığını ifade ediyor.
“Romanda dil ve anlatım için iki farklı boyut söz konusu edilebilir. Savaş meydanında, cenk halinde coşkun bir anlatımla bizleri karşılayan roman, kimi bölümler ve kesitlerde tempoyu düşürür ve tekrar coşkun bir anlatım yakalar. Temponun düştüğü yerlerde anlatım düşünsel bir perspektifle Müslümanlar için eleştirel ve özeleştirel bir boyut kazanır. Zengi ve Selma’nın ağzından İslam dünyasının içinde olduğu olumsuz durum alabildiğine irdelenir. Karşılaşılan olay ve durumlar, Zengi ve Selma gibi güçlü karakterlerce bilgelik dolu veciz ifadelerle çözüme kavuşturulur. İslam dünyasının hali pürmelalinin gözler önüne serilmesi için Emre’nin pek gizli kalmak gibi bir derdinin olmadığı aşikârdır.”
Köşetaşı’ndan Öyküler
Esma Erdoğan Ayçiçek – Sağ Elim
“Kalkıp bir kahve yapayım diyorum. Kahveyi cezveye koyarken titriyorlar yine zangır zangır, döküyorum tezgâha bir kısmını. Bezi sürüyorum temizlemek için, beze sıvanıyor bu sefer de kahve. Cezveyi ocağa koyuyorum, ben bezi yıkamaya çalışırken bu sefer de kahve taşıyor.”
“Gri dumanı uzayıp giden fabrikalardan birindeydim artık. Yıllarca yemek yapacağım, bulaşık yıkayacağım o mutfağa adımımı attığımda ağlamaklı bir yalnızlık bütün ruhumu ve bedenimi istila etmişti. Hemence işe koyuldum. İlk zamanlar şefimiz epey uğraştı benimle ama sonra sonra öğrendim.”
Ahmet Yılmaz – Kusursuz Çanta
“Davetsiz bir misafirin ısrarla kapımı çalması, pazar istirahatimi sekteye uğrattı. İrkilerek doğruldum yatağımda. Baş ucumdaki sandalyede ters duran, camı çatlak, deri kayışlı Quartz saatin akrebi yediyi işaret ediyordu. Yelkovana bakmaya lüzum görmedim. Duvara sokulan ışığın miktarı ve çizdiği resimden anlaşılıyordu gecenin bittiği. Başımı yastığa koymamla uyanmam bir olmuş gibiydi.”
“Canım sıkkın, çalışma odama geçerken mutfak masasının üstünde siyah çantayı gördüm. Az önce fark etmemiştim. Ne ara koymuştu oraya? Kahvaltı sırasında gözüme çarpmamıştı hiç. Ağırdı, içi kitapla doluydu tahminimce. Yanlış tarafta duruyordu, dağınık gösteriyordu mutfağı. Kaptığım gibi dışarı fırladım. Apartmanın girişine portatif sandalyelerini atmış laflayan komşu teyzelere sordum. Kimseyi görmemişler. Yetişememiştim.”
“Çanta benim diyecek cesareti gösteremedim, nerden belli diye sorabilirdi. Yalancı çıkabilirdim. Koca öğretmenin yaptığına baksanıza. Yakışık almazdı, nefsime mukayyet olmalıydım. İçimden bir ses çantayı sonsuza kadar kaybettiğimi söylüyordu.”
Köşetaşı’ndan Şiirler
Nâr-ı gayret ummânında terk-i cân eyledi şehid
Şeb-i hicrân gülistân oldu şehîde şimdengerû
Devâ-yı derdi pervâne yanmakta buldu her lahzâ
Şems û kamer û şâh-ı felek ağlasun şimdengerû
Mustafa Yılmaz
Sesinin en keskin tonuyla konuştu adam
Griyi övdü önündeki kalabalığa durmadan
Bir katliama gider gibiydi sanki
Yumruğunu hiç indirmedi sabaha kadar
Adamın ağzından çıkan sözcükler
Onlar da gri idi, hep gördük
Gidip kalabalığın üstüne, bir güzel
Uzandılar adamın bir işaretiyle, arsızca
Adem Turan
Süt dişlerinden öpüyorum bilenmiş bir kılıcı
Bir dünya geçiyor içimdeki boşluktan
Öyle yorgun ki ellerim
Seninse gökçe gözlerin soluk
Her şiirden bir aşk kalıyor insanda
Seni başka nasıl anlatabilirim
Kuşların ahından öptüğü çocuk
Hüseyin Çolak
Küçükken damla damla birikirdi ellerim
Allah’a, yağmura, ebabillere
feleğin o yürek burkan tebessümüne
diz çökmeyen bir okyanus birikirdi
içimde kardan atlar, yeni sonsuzluklar
öksüz bir ikindi içimde, taşan ve boğulan
Yunus Karadağ
Vitrinde hep gidilmeyen yerlerin hatırası
Birkaç gülümseme eksik fotoğraflar
Kapılar dışa açılır bilmez içe dönmeyi
Çalmazsa vakti değil çarparsa rüzgârdan
Umut, avcunda ufalanmadan avut kendini.
Vildan Aydın
Günler ejderinin yuttuğu boğuk seslerdik.
Birikirdik boyuna masalını yadırgayan ağaçta
Üzgün kahramanlar akardı kitaplarımızdan.
Rençberleri uyutmayan düğün gecelerinde
Dantel dantel büyürdü sıkıntının evi.
Büyür büyür
Ve kırılmış bir oyuncak
Dımdızlak
Bir bozkır kâbusu olurdu dünya.
Ali Emre
Güfte Edebiyat’ın Teması Kapı
Güfte Edebiyat dergisi 28. sayısında “kapı” teması ile çıktı okuyucularının karşısına. Dergi görsel bir şölen de sunuyor okurlarına. Bütünleyici bir bakış açısı ile okurun gönlüne dokunmayı biliyor.
Kapı Dosyasından
Samet Polat – Kafka’nın “Yasa Önünde” Meselinde ve Orhan Kemal’in “Murtaza”sında Açık Duran Kapılar
“İnsanlık tarihi boyunca kapı, iki mekân arasındaki geçişi, dönüşümü ve ilerlemeyi simgelemiştir. Mabetlerin kapısı kutsala, evlerin kapısı mahremiyete, şehirlerin kapısı ise medeniyete açılır. Ancak bu sembolizmde çarpıcı bir tarihsel ironi Antik Roma’da saklıdır. Başlangıçların tanrısı Janus’un tapınak kapıları, barış zamanında sıkıca kapatılır, yalnızca savaş zamanlarında ardına kadar açık bırakılırdı. Yani kapının açıklığı huzurun ve davetin değil; krizin, teyakkuzun ve şiddetin işaretiydi.”
Ayşe Ay- Dünyanın En Turuncu Çocuğu
“Ben dünyanın en kötü insanıyım. Doktorların bugün benim için harcayacağı hiçbir neşter darbesini, bunun için sarf edeceği hiçbir bilek gücünü, damarlarımdan zerk edecekleri hiçbir ilacın hiçbir damlasını hak etmiyorum. Yaşatmak için çaba harcamaya değer başkaları olmalı dünyanın uzak, yoksul, yoksun diyarlarında.”
“Oda kapısını-dünyanın en güzel açılan kapısını- açıp içeri girince aynı turuncu meyvenin suyu ona da bulaştı: Turuncu saçları vardı. Turuncu gözlüğü. Turuncu bulaşmış beyaz bir tişörtü, siyaha çalan bir kot pantolonu. Ama öyle dar paça olanlardan değil.”
Tuğba Boz – Üç Kapı Kulu
“Rutin rahmettir ya benim de sıradan bir hayatım vardı. Fabrikada iş buldum. İyi anlıyordum elektrik işlerinden. Usta olmuştum. Karanlıkta, kilitli kalan küçük bir çocuk doğal olarak önce elektriği keşfedecekti. Köyde yaşayan, okumamış bir adamın fabrikada iş bulması kutlanmaya değerdi doğrusu. Maaşım vardı, sigortam vardı. Elim ekmek tutuyordu. Deliydim ama işe yarar biriydim.”
“Deliydim ama bir kez aklım başıma geldi o gece. Son kapıda insan başını vuruyormuş tahtaya. Sertçe vurdum ben de. Anladım. Bitmişti her şey. Son kapıdan dönüş de yoktu ya artık öfkeli değildim. Helâl etti hanım hakkını, elimi tuttu. Ağladı. Kapı kapandı, ben yine sustum.”
Senanur Şentürk – Mor Süsenler
“Lokumu getirdiğim gün, yine balkonda oturuyordu annem. Çınar ağacına, kuşlara, göğe bakıyordu. Görür gibi değildi ama bakıyordu. Yalnız oturmasın diye bir sandalye de ben çıkardım balkona. Oturdum.”
“Başörtüsünü elime alınca, annemin kırık sesi içimde yeniden konuşmaya başladı. Bir vasiyeti yerine getirir gibi değil, içimde kıpırdayan sessiz bir huzura teslim olarak örttüm başımı. Başımla birlikte kalbimi de örttüm.”
Fatma Düzenli Gür – Mahalle Terzisinin Ahşap Kapısı
“Aylardır kapısı açılmayan bu yerde biriken nem ve içerideki eski eşyalardan yayılan kesif koku kapı açılınca dışarı hücum etti. Güneş olsaydı, uçuşan toz zerrelerini görmek olasıydı. Anıl Bey, tozlu havayı eliyle savuşturmaya çalıştı. Lambanın düğmesini arayacak oldu, elektriğin kesik olduğunu anımsadı. Tan yeri, yeni yeni ağarırken gözleri içerinin karanlığına alıştı.”
Elif Erdoğan- Kapı ve Ardı
“Öfkelendiğimde hınçla çarptığım bu kapıydı. Mahalledeki çocuklarla kavga edip evdekilerden azar işittiğimde sırtımı yaslayıp ağladığım bu kapıydı. Hayallerime, kimsenin bilmediği yeminlerime, sırlarıma kulak veren bu kapıydı. Kırık mutfak dolaplarının yanında beni bekleyen küçük kitaplığıma ulaşmak için içinden geçtiğim kapı bu kapıydı. Alnımı yaslayarak hıçkıra hıçkıra ağladığım kapı bu kapıydı. Kapı benim için sınırdı, benim dünyama açılıyordu.”
Fatma Tutak – Şairin İşlediği
“Bunları boşluğa düşüp hayattan ümit kesesiniz diye söylemiyorum. Niyetim yalnızca gezineceğimiz sınırları belirlemek. Ne diyordum, gelecek diye bir şeyin varlığından emin olamıyorduk. Bu böyleyken tek çıkış yolunu ölümsüzlükte görenler de çıkmamış değil aramızdan. Demişler ki madem ölümlüyüz ve aldığımız bütün hazlara bir gün veda etmek zorundayız o hâlde ölümsüzlüğün peşine düşmeli.”
Coşkun Eroğlu – Gazap Mevsimi
“Artık sahile açılan caddelerde birbirine girerek öylece kalmış arabaların önündeydi. Bazen kapısı ya da penceresi kırık bir dükkâna kafasını uzatarak bakıyor bazen de bir dizi çeşmenin musluğuyla uğraşarak bekliyordu. Ancak o ses bu defa daha yakından gelince artık bir binaya girerek karanlıkta beklemeye başladı.”
“Ancak bir gün aniden başlayıp haftalarca duyduğumuz büyük patlamalardan sonra kamplar boşaltıldı. Biz de onların peşine düşüp gitmiştik. Fakat sonra çocuklar dışında herkes açlıktan ölmeye başladı. Ekmek o kadar azdı ki sadece çocuklara veriyorlardı. Bunun için oradan ayrılmak zorunda kaldım. Yolda artık her yerde toplu mezarlara rastlıyordum ve titreşimlerini hissettiğim patlamalar yine başlamıştı ve devam ediyordu.”
Emrah Kurul’la “Mevsim Aynası” Üzerine
Huban Seda Aras Emrah Kurul’la “Mevsim Aynası” üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş.
“Modern edebiyat ile ilgili çok fazla eleştiri var Mevsim Aynası’nda. Modern edebiyat kendini tüketme noktasına geldi artık. Her şeyin yazıldığı, söylenecek şeyin kalmadığı görüşü var, biliyorsunuz. Buna katılmıyorum; modern edebiyatın kendini tükettiği nokta konu değil üslup meselesi.”
“İsmet Özel’in varoluşsal sancıları daha entelektüel ve elitist. İsmet Özel ile Behçet her yönüyle birbirinin zıddı karakterler. Yaşantıları ve sancılarından kurtulma biçimleri de farklı. İsmet Özel ile aynı sancıları ben yaşıyorum. Yazarın sesi romanda duyulsun istediğim için İsmet Özel, Behçet’in zihnindeydi.”
Taşın Hafızası, İnsanlığın Sızısı
Ömür Yazıcı Özdemir, bir taşın dilinden dünyanın sesine kulak veriyor. Acılar, zulümler, yaşananlar ve eksik kalanlar… Hepsi de bir taşta aksediyor.
“Kudüs büyüdükçe, ben de büyüdüm; artık sadece bir taş değilim. Bir hafıza oldum. İnancın, öfkenin, barışın ve ihanetten sonra bile yeniden yeşeren umudun hafızası.”
“Üzerimde binlerce parmak izi, binlerce hikâye, binlerce yolculuktan artakalan toz var. Bana yaslanan herkes, fark etmese de aynı kalp atışını duyuyor: Zamanın atışı. Çünkü ben, aynı anda hem başlangıç hem sonum.”
“Biz” Diyen Bir Dil: Mahdumkulu
Cenk Tanova, Mahdumkulu Firaki’yi anlatıyor yazısında. Edebî kişiliği, Türkmenistan’daki anlamı, insanı kuşatan bakış açısı gibi birçok konuyu işliyor Tanova.
“Mahdumkulu’nun şiirinde kurulan bu ahlâk dili, Türk dünyasında tek bir coğrafyaya ait değildir. Aynı arayış, farklı çağlarda Anadolu’da da kendine sesler bulmuştur ve bu sesler birbirinin tekrarı değil; aynı hakikatin farklı iklimlerdeki yankılarıdır. Türkmen bozkırında kurulan söz ile Anadolu’da söylenen söz arasında coğrafi mesafe olsa da yön aynıdır. İnsan, fanilik, adalet ve Tanrı ile ilişki meselesi, bu şiir damarının ortak yüküdür.”
Güfte Edebiyat’tan Öyküler
Songül Uslu- Boşluğu Kabullenmek
“Ağlamışsın yine Huri. Artık üzülme. Boşlukla barışılır mı, diyorsun. Ben hiç küsmüyorum esasen. Bu, sana özel bir tavsiyeydi. Yedi yaşımda bu mesele benim için büyük ölçüde tamamına erdi. Ne talihsiz sabahtı. Üstüme tam olan önlük kirlide kalmıştı da fermuarı artık zor kapandığı için ikinci yedeğe düşmüş en komik önlüğe mecbur olmuştum. Ah, aksiliğe bak, hazır yakalık…”
“Uzun sürmedi, bir hafta sonra fotoğraflar kocaman bir karton fonun üzerine yapıştırılmış geldi sınıfa. Önüme koydukları şey bir prensesten çok, tuhaf bir hastalığın pençesinde kıvranan bir kız çocuğunu andırıyordu. Boynumu gülünç bir biçimde bükmüş, çirkin yakalığımı iyice yamultmuştum.”
Zəhra Səfəralıqızı – Bir Dəstə Kəklikotu
“Tələsik yır-yığış edirdi. Sanki dalınca atlı gəlirdi. Bütün geyim paltarlarını yenicə aldıqları çamadana yığdı. Qalanlarını da böyük əl çantasına yerləşdirib qapının yanına qoydu.”
“Oktyabr ayı olmasına baxmayaraq neçə həftə idi ki, günəşli hava yal- yamacı yamyaşıl örtüyə bürümüşdü.”
“Kəndin ortasında isə səs- küydən ürkmüs, ora- bura qaçan mal heyvanların boyürtüsü və balaca quzuların anasını axtaran mələrti səsi qaldı.”
Güfte Edebiyat’tan Şiirler
Sen sustukça içimde gürültü çoğalıyor
Rüzgâr bile adını fısıldarken ürküyor
Ben ise kelimeleri toprağa gömüyorum
Belki bir gün filizlenir umudun sureti diye
Gözlerimle değil artık, kalbimle görüyorum
Küllerinden doğmayan yangınlar da varmış meğer
Bir suskunluk kadar ağır, bir vedâ kadar sessiz
Ve ben hâlâ o gül bağının kapısında
Elimde solmuş bir dua demetiyle bekliyorum seni.
Nilüfer Zontul Aktaş
Terzi gözü oldum kesiyorum varlığını
Dikiyorum inatla gölgeni
Derinliğin iki tıkırdı mavisi
Anahtar deliği özgürlük geçidi sivri sineğe
Kana bulanan benken
Teslimiyet can yakıcı
Kansızlığımı çalan anemi çetesi
Şikâyetim duyulmayana
Tanrı’ya açılan kapıydı baş harfi büyük sanılan dua
Anahtar bende
Çal artık kapıyı
Her şeyi unutmuştum
Kuşu zile hapseden sesi duyana denk
Büşra Künteci Günay
Dile ihaneti affetmez gönül,
El ihaneti affetmezdir el.
Dile sadakat, ele sadakattir.
Ele sadakat, dile sadakattir.
Mahşer’e kadar düz yolumdur bu,
Kâinat eyvanında ebedi dilim bu.
Yüreğimin söylediği şiirdeyim,
Türk dilim vardır, ben hayattayım.
Gayret Mecid
Alevler buz kesiyor, puslu göğün eşiğinde,
Ay uykusuz, yıldızlar bezgin firari gecelerde.
Avucumda bir damla umut gözlerimde nem,
Yorgun kelimelerimle harabe olmuş gönül hanem.
Suskun bir mabette saklı düşüncelerim,
Duygularımdan vuruldum sükutlar derin.
Engin maviliklerde, dingin serinlikte,
Boynu bükük bir tebessüm düşer yüzüme.
Nursel Camcı
Hələ cavan, hələ körpə, gur çinar,
Yoldan ötüb keçənlərə yar çinar,
Çox güvənmə o kölgəndə
coşub-daşan alqışlara,
Çox inanma o dillərdən
istilərə tez-tez yağan,
dolu-dolu qarğışlara,
Elə bilmə güclüsənsə
heç kim sənə batammaz.
Qorxar uca boyundan,
Qamətindən çəkinər,
Heç kim sənə çatammaz,
Səndən gizli başın üstdə
bir quş belə uçammaz,
Budağında bir ilan da yatammaz…
Nigar Arif
Hayal Bilgisi, Sayı:59
Hayal Bilgisi dergisi 59. sayısı ile selamladı 2026’yı. Dergi aynı içtenliğiyle yoluna devam ediyor. Yerelden ülke gündemine uzanan samimi çizgisini bozmadan gönüller yapmaya devam ediyor.
Dergiden yapacağım ilk paylaşım; Büşra Eraltuğ’un “Makineleşen İçinin Sessiz Çatlaması” yazısından olacak. Eraltuğ, modern hayatın hızının insanın ruhunu nasıl aşındırıyor olduğunu anlatıyor. İnsanın duygularını yaşamaktan çok raporlar gibi ifade ediyor oluşunu sorguluyor. Çalışma, yetişme ve gösterme baskısının ruhu bir makine parçasına dönüştürüyor olduğunu düşünüyor. Yavaşlamanın, durmanın ve sessizliğin insanı yeniden kendisiyle buluşturuyor olduğunu hatırlatıyor.
“Bir zamanlar kalbin sesini duymak için özel bir çaba gerekmezdi. Bir akşamüstü rüzgârı, eski bir şarkının içimizde bıraktığı gölge, bir defterin sararmış sayfası… Yetiyordu. Şimdi kendimize bile randevu veriyoruz: “Bu akşam kendime zaman ayıracağım.” Kendi içimizle karşılaşmak bile programlanmış, kategoriye ayrılmış; bir görev hâline gelmiş. Ne zaman nefes almak bir performans eylemine dönüştü? Ne zaman duygular, rapor cümleleri gibi kısa ve ölçülü konuşmaya başladı?”
Şair Üçlemesi, Borges-Mangan-Hafız
Mehmet Ali Tek, Adem Turan’ın Borges, Mangan ve Hafız kitaplarından hareketle şairin şiir dünyasına doğru bir yolculuğa çıkarıyor bizi.
“Şair Adem Turan çok fazla karşılaşmadığımız bir deneysel şiir denemesi yapıyor. Bir biyografik şiir metni serisi. Bu şiir metinleriyle, dünyanın farklı zamanlarında farklı coğrafyalarında yaşayan nevi şahsına münhasır isimleri bir uzamda bir araya getirmeyi başarıyor şair Turan. Arjantin’den Jorge Luis Borges, İrlanda’dan James Clarence Mangan, İran’dan Hace Şemseddin Muhammed nam-ı diğer Hafız-ı Şirazî…”
“Şair Turan’ın şiir söyleyişinde güçlü bir ırmak gibi yorulmadan aktığını görmeye devam ediyoruz üçleme serisinin son kitabında. Yaklaşık on beş yıllık bir çalışmanın ürünü bu üçleme. Her ne kadar zihnen ve bedenen yorulmuş olsa da şairin “Hafız Hafız” kitabıyla ruhen bir ırmak gibi şiirlerinde kurduğu metaforlardan, imgelerden, ritmik ses ve söyleyişlerinden çağıldadığını gösteriyor.”
Şakir Kurtulmuş’un Günlüklerinden
17 Ağustos 2019 / Ümraniye
Eskişehir’de evimizin arkasından geçen bir su kanalı var. Çocukluğuma ait çok anıları olan bir kanal. Piknik alanımız, gizli sigara mekânımızdı burası. Burada piknik yapmaya gelir, burada sigara içer, eve giderken sokak başındaki çeşmede elimizi, ağzımızı iyice yıkar öyle eve giderdik. Yüzme öğrenmeye başladığımız yerdir aynı zamanda. Sel baskınlarını burada yaşadık. Altı-yedi yaşlarındaydım. Uykunun en tatlı yerinde gecenin sessizliğini bozan acı acı çalan düdük sesleri ile fırladık yataklarımızdan. Gece sabaha karşı uyandırdı bekçiler bütün mahalleyi. Kanal taşmış, her taraf su. İlk büyük sel baskınını da burada yaşadık. Arkadaşlarımızla oynadığımız oyunlar, kanal boyunda okuduğumuz çizgi romanlar hepsi çocukluğumuzun güzel anıları.
28 Ekim 2025 / Eyüp Sultan
Zarifoğlu ailesi ile sık sık görüşüyoruz. Kimi zaman onlar bir yere giderken haber verip çağırıyorlar, öyle buluşuyoruz. Kimi zaman da ben akşam müsait olduğumda ya Ayşe Hicret’in dükkânına uğruyorum, orada dostlarla oturuyoruz ya da Berat Anneler dışarı çıkmışlarsa onları arıyorum nerede iseler orada buluşuyoruz. Ayşe kendisi iş yeri açtı. Deri çantalar, gözlük kılıfı, cüzdan, bileklik gibi hediyelik eşyalar üretip satıyor. Özel tasarım çantalar yapıyor deriden. Dükkân günün hemen her saatinde dolup taşıyor gelenlerle. Ayşe’nin eski iş yerinden arkadaşları da sık sık ziyaretine geliyor.
Ayak İzleri
Vahap Akbaş’ı kızı Elif Nihan Akbaş anlatıyor. Edebî duruşuyla, dostluğuyla tam bir gönül insanıydı Akbaş. Birçok şiir programında birlikte olduk. Şiirler okuduk, hasbıhal ettik. Onu şimdi kızının satırlarıyla anılar eşliğinde hatırlamak da oldukça kıymetli. Rahmet diliyorum değerli şairimize, dua ile.
“Bütün çocukluğum onun peşinde geçti. Bir elinde o küçük, deri çantası olurdu hep, diğer elinde ben. Daireden istifa etti, öğretmenliğe döndü, yine bırakmadım peşini. Kendi derslerim bitti mi mutlaka bir bahane bulur, onun okulunda alırdım soluğu. Onunla beraber derse girer, arka sıralardan birine otururdum. Küçükken şimdiki gibi biri de değildim. Daha atılgan, özgüvenli bir tiptim.”
“İmkân olsa, yine peşine takılırdım. Beni de götürsün diye mızlanırdım götürebileceğini bilseydim. Çünkü insanın böyle… Ne bileyim… Ayak izleri olmalı koskoca bir ayak izinin tam ortasında… Çünkü ben bugüne dek yürürken onun ayak izlerini ortalamaktan başka bir yön seçmedim kendime. Şimdi kendi ayak izlerimin yanında onun kocaman ayak izleri olmadan yürümek, yolunu kaybetmek gibi.”
Hayal Bilgisi’nden Öyküler
Ayşe Ünsal – Mırık
“Her akşam aynı saatte dönüyorum eve. Kapıyı açtığımda beni bekleyen tek şey, salonun ortasında oturmuş, sarı gözleriyle beni küçümseyen huysuz kedim Mırık! Güzel bir karşılama beklemiyorum artık. Beklentileri çocukluğumda bir mektupla göndermiştim uzak ülkelere; cevabı gelmedi… Gelmeyecek de.”
“Mırık. Üniversite için ayrıldığım babaanne evinde benim ufacık boşluğumu doldursun diye eve yerleşmiş bir kedi yavrusuydu. Sonra iş güç derken, yalnızca kısacık tatillerde göründüğüm evde babannem için daha da fazlası oldu. Ben oğluydum, bir oğlu daha oldu. Belki daha çok sevdiği. Hiç yaşlanmadı babaannem, hiç ele ayağa düşmedi, kimseye muhtaç olmadı yani; yaşlanmadı dediysem bundan.”
Ertuğrul Kaya – Karanfil Kokusu
“Birdenbire aklına düştü adamın karanfil. Diri sapı, ince, zarif yaprakları ve tir tir titreşirmiş gibi kat kat açılmış, hiçbir renkle tarif edilemeyen rengiyle, nedense tarçını hatırlatan kokusuyla capcanlı bir karanfil aklından gözünün önüne fırlayıvermişti. Hayal denemeyecek kadar gerçek duran görüntüye burnunu dayadı, hafızasında saklanmış kokuyu duydu.”
“Kız Kulesi’nin karşısında birikmiş turist kafilesinin, basamaklarda oturmuş fotoğraf çeken kalabalığın içine daldı. “Karanfiller kaça?” diye sordu genç bir çift. “Satılık değil!” dedi ve kendisine “Bu da nereden çıktı?” diye rakip gözlerle bakan çingene kızı işaret etti. Salacak boyunca yürüdü. Bir an geriye dönüp baktı. Az önceki çiçekçi kızın önünde, karanfil alabilmek için bekleşenlerin uzun bir kuyruk oluşturduğunu gördü.”
Hilal Terzi – Sedir Ağacı
“Annesi anladı o vaktin geldiğini. Artık Suna’nın büyüdüğünü ve artık çemberlikteki tüm paraşütlere Suna’nın tek başına binebileceğini sezinledi. Sessizce Suna’nın yanına gelip saçlarını ördü, örgüsünün ucuna kolundaki kırmızı bileklikten toka yaptı, yanaklarına baktı. Elma gibiydi, kışın sertliğinden yer yer kabuğu kurumuş ama kıpkırmızı taze lezzetli bir elma gibi. Annesi, gözlerine öyle bir bakıyordu ki, Suna’nın ağlayacağı geliyor yine de ne oldu diye sormuyordu. Sormaya korktuğunu da belli etmemeye çalışarak dudaklarını ipince yapıp gülümsüyordu.”
İbrahim Gürel – Bihter’in Ardından
“Bir dereye bir ustasına bakan Necmettin gayet sakin… Köprü korkuluklarına dayanan Cemil Usta’ysa olan biten karşısında hem şaşkın hem kızgın görünüyor. Arada Necmettin’e dönüp dik dik bakıyor. Şimdi bu toy çocuğa ne desin? Dövse olmaz, sövse yakışık almaz. Değer mi bunun için? Zor devirdeyiz diye geçiriyor içinden. Ama bir yandan öfkesine hâkim olmakta zorlanmıyor değil. Ekmek kapısı sonuçta… Daha fazla düşünmenin kimseye bir faydası yok. Olan olmuş.”
“Sağa çek sola çek, aşağı sal, yukarı kaldır derken Necmettin’in kollarında takat tükendi. Hadi diye yalvaran bakışlarını görmezden geldi Cemil Usta. Çıraklık kolay değildi. Zanaat öyle çabuk öğrenilmezdi, burnu sürtecekti çırağın biraz. Kan ter içinde kalan Necmettin “Tamam mı usta?” dedikçe kalın kaşlarını kaldırıp gözlerini belertti Cemil Usta. Sonunda olan oldu. Film mi koptu, Necmettin’in kolları mı koptu ne derseniz deyin artık, bin bir emekle hazırlanan canım tabela dereye düştü.”
Müştehir Karakaya – Kuş ve Kedi
“Serçe hâlâ camdaydı, yalnızdı, kar yağıyordu ve belki de yuvasının yolunu şaşırmıştı. Hangi çatının altındaydı kim bilir? Onun da bekleyeni var mıydı? Adam, kuş camdan uçsun, yuvasına gitsin, kediden ürkerek başına bir şey gelmesin diye düşünürken, serçenin tir tir titrediğini yeni fark etti. Bir de Mırmır adını verdiği kedisinin fal taşı gibi açılan gözleriyle şoka uğramış da donmuş sanki, yerinden hiç kıpırdamadığını gördü. Pencereyi açsa, elini atsa kuşu avucuna alacaktı, ihtimal vermedi, uçup giderdi kim bilir. Yaralı mıydı? Mırmır’ın görüş alanı önünde durdu. Kendi kendine konuşmaya başladı, sanki kedisiyle konuşur gibi…”
Hayal Bilgisi’nden Şiirler
çiçeklerin isimlerini öğrendim, seni tanıdıktan sonra
mesela çocuklar haklıdır deyip geri çekilmeyi
inanırdım senin bir türlü karışmayan aklına
iyilik deyince dua gelirdi diline
çocukların kalbinde açılan yaralar vardı
ne vakit her yeri nergis kokuları sarsa
bilirdik ki kapanmaz yaralar çocuklarda
Erkan Terzi
salınsın uçurtmalar, hiç düşünmeden bir an
sınırlar engel değil soylu bilincimize
seni senden aldılar, geriye bir ben kaldı
onu da ölüm diye bir kapıya astılar
kardeşlerim! hakikat karşımızda bir nehir
çağlıyor durmaksızın, yıkılıyor rüyalar
ölümü öldürmekten bahsediyorum size
Fatih Budak
badısaba esende bilmem hangi yardayım
külüngüm dağı delmez, ferhat gibi dardayım
duymaz ah û zarımı, yedi el sultanıdır
bağında gülüm diken, bülbül ile zardayım
dinemez gözüm yaşı, görende bahtım siyah
kirpiği oktan beter, göğsüm üryan, zordayım
Mustafa Işık
yeryüzü bölünüyor ortasından
eşitleniyor ünlemli acıları
alsas’ın karanlık sokaklarında
en batı’da
ve rüzgârlı çöl ortasında doğu’nun
buladım karasına mürekkebin
kenar sayfasından
bir kâğıt kesiğini
incinmiş parmak uçlarımı
Nuray Kaçan
ir gölgenin bir başkasının üstüne düşmesi
bir damarın diğerine binmesi
bir hayaletin diğeriyle takası gibi
bir cevap üç soruyu karşılıksız bırakır
üç yanlış bir doğruyu gölgeleyince
belirir küçüklü büyüklü
tüm kıyamet alametleri
şimdi bir yanlış hesabım
konya’dan dönen
bağdat’a gidemeyen
şimdi yanlış bir hesabım
güneşin altında
tüm gölgelerin kaçtığı
Suavi Kemal Yazgıç
