Hece, Sayı: 358
Hece dergisi, 358. sayısında. Hatice Bildirici her zamanki gibi okurlarını avluda karşılıyor.
“yazdıklarımız bugün görülsün, hemen okunsun, takdir edilelim, hakkında konuşulsun ya da bir polemik alsın yürüsün, yeni bir düşünceyi tutuşturan kıvılcım olsun isteriz. ancak bir hakikat var: bu nadiren olur. bu işlere yıllarını verenler, arşivlerin tozuna bulananlar bilirler, edebî eserin hakkını en iyi zaman verir ve edebiyat araştırmalarının temel kaynaklarından olan dergiler de kültür tarihinin uzun koridorlarında tutulan kayıtlardır bir bakıma. bizim dergimiz de bugüne olduğu kadar yarına ait, biliyoruz.”
DOSYA: Siyasetin Şiiri ile Şiirin Siyaseti Arasında: Toplumsalın Tahayyülü-1
Dosya Editörü: Ali K. Metin
Ali K. Metin – Şiirin Bıçak Sırtı
“Şiirin ufkunu ve hareket kabiliyetini geliştirecek çabaları başka bir dünya tahayyülüyle mücehhez kılmak en büyük temennimizdir. Şiirde yeni bir atılımın olmazsa olmazlarından biri budur diye düşünüyor, bunun şairlerimiz tarafından mesele edilerek poetik alandaki gelişmeler doğrultusunda enine boyuna tartışılmasını önemsiyoruz. Kapitalizmle mücadele başta olmak üzere, her türlü insani trajediye, sömürü, yoksulluk ve tahakküm düzenine karşı şiirin direnme imkânlarını tedarik edici çabalarla yeni bir poetik iklimin oluşturulması, editoryal olarak nihai amacımızı teşkil etmektedir de diyebiliriz.”
Ahmet Bozkurt – Şiir İle Siyasetin Kurucu Çatışması
“Aristoteles’in Poetika’da yaptığı şey, Platon’un siyasal olarak belirlediği alanı sistemleştirmek, teknikleştirmek ve bir tür kavramsal mühendisliğe dönüştürmektir. Poetika’nın bütün kategorileri (mimesis, olay örgüsü, karakter, katharsis) Platonik sorunsalın içinden doğar. Aristoteles şiiri devletten “özgürleştirmekle” yetinmez, onun siyasal etkisini farklı bir düzlemde yeniden işlevselleştirir. Tragedyanın korku ve acıma yoluyla katharsis yaratmasını salt estetik bir süreç saymak tam da bu yüzden eksik bir yönsemedir.”
Turan Koç – Yaşama Siyaseti Olarak Şiir
“Günümüze geldiğimizde, sanatta –buna şiir de dâhil– görüntü ya da imaj temsil ettiği gerçekliğin önüne geçmiş durumdadır. Hatta daha yerinde bir ifade ile, çoğu temsil edici örneklerinde, sanat gerçeklikle ilgisini bütünüyle kesmiş vaziyettedir. Böyle bir anlayış açısından, Nâilî-i Kadîm’in; “Mestâne nukûş-ı suver-i âleme baktık / Her birini bir özge temâşâ ile geçtik” dizelerinin neredeyse hiçbir anlamı yoktur.”
Ahmet Edip Başaran- Modern Türk Şiirinde “Siyasal”In Etkileri ve Göstergeleri
“Her sanat eylemi, buna şiir de dâhildir elbette, kendi içine doğduğu dünyanın varlık ve insan tasavvuruyla oluşur. Hâliyle hayat, dünya görüşü ve sanat arasında doğrudan bir mütekabiliyet ilişkisi vardır. Siyaset de bu anlam üçgeninden bağımsız değildir elbette. Aydınlanma döneminde bir çağın arayışlarını ve sancılarını yansıtan ideolojilerin hayatımıza girmesiyle birlikte zihinsel bir karmaşa ve çıkmaza sürüklendiğimiz inkâr edilemez.”
Hece Postası
Yazı Masası Pratiği ve Ritüellerinden bahsediyor Hece Postası bölümünde Faruk Uysal.
“Şiir, doğmayı beklediği o hassas anı karşılayacak bir zihinsel zemin, mısranın hakkını verecek bir sadakat ve disiplinli bir yazı masası pratiği ister. Genç şairlerin sıklıkla düştüğü yanılgılardan biri, ilham geldikten sonra masanın kurulacağını sanmaktır. Oysa ustalık masayı ısrarla kurup şiire hazır bulunma kararlılığında gizlidir.”
Dahi Virtüöz: Tanburi Cemil
Mahir Nakip’in Müziğin İzinde bölümünün bu sayıdaki konuğu Tanburi Cemil.
“Cemil Bey’in, kendisini bütünüyle yetiştirecek ve sanat hayatını baştan sona yönlendirecek sistemli bir hocası olmadı. Kendisinden önce hayatta olan en ünlü tamburi Ali Efendi’dir. Çalış tekniğini Ali Efendi’ye dinletmiş ve beğenisini kazanmış ve övgüsünü almıştır. Cemil Bey, mevcut solo saz geleneğini icra tekniği, taksim anlayışı ve sazın ses imkânlarını kullanma bakımından yeni bir düzeye taşımıştır.”
Gerçeği Yeniden Yapmak
Şükriye Şen, gerçeklik, hayal ve sanat arasındaki ilişkiyi ele alıyor. Gerçeğin yalnızca somut ve nesnel olanla sınırlı olmadığını; sanatın, hayatın görünmeyen ve çoğu zaman fark edilmeyen yönlerini ortaya çıkararak gerçeği yeniden yorumladığını savunuyor.
“Bazı gerçeklerin gerilimi, bu gerilimi taşıyabilecek nesnelerle onu anlatma gereği doğurur. Hâlihazırda etrafımızda bulunan varlıklar o mananın gerçeğini cisimleştirir. Öyle geniş, dalgalı anlamı ancak bu yolla anlatmak mümkündür belki de. Gregor Samsa gerçeği, etrafımızda gezen herhangi bir böcekte imgesini buluyor. Ruhun öyle girift hâlleri vardır ki dışarıdan bakan için bunlar tiksinti veren bir böceği çağırabilir zihne ve bu hâletiruhiye, uzaklaştırılması ve yok edilmesi gereken bir böcektir. İnsanın uzuvları böceğin uzuvlarına dönüşmez, dönüşemez de.”
Romanımız Diyebilmeliydik
Dr. Mehmet Kahraman, Türk romanının Batı edebiyatının etkisiyle şekillenmesini eleştirerek kendimize özgü bir roman geleneğinin varlığını savunuyor. Yazar, edebiyat tarihinin Batı tarzında eser veren sanatçıları öne çıkarırken geleneksel anlatıları ve farklı coğrafyalardaki edebî birikimi göz ardı ettiğini belirtiyor. Namık Kemal, Ahmet Mithat ve Halit Ziya gibi isimler üzerinden romanın yalnızca Batılı ölçütlerle değerlendirilmemesi gerektiğini vurguluyor.
“Bir kere roman Batı’ya özgü bir tür değildir. Bunu kabullenmek gerekiyor. Her toplum, Batı’da olduğu gibi, kendilerine ait hikâyelerini anlatmış veya yazmıştır. Romanın bu genişlikte oluşunu roman teorileriyle ilgilenenler vurgularlar. Bunu bilirsek, birçok konuyu daha rahat konuşabiliriz. Benim söyleyeceklerim de ancak bu anlayışla değerlendirilirse bir anlam ifade eder.”
“Osmanlı Devleti her alanda olduğu gibi edebiyat alanında da artık varlık göstermemektedir. Eskilerin tekrarından veya taklitten ibaret bir edebî faaliyet yürürlüktedir. Bir kere birileri tarafından böyle bir hüküm verildikten sonra var olanlar üzerinde de durmaya gerek yoktur.
Sözün kısası, geçmişe bir sünger çekilmiştir; alan tertemizdir. Ortada sadece Batı tarzı eser üretenler gözükmektedir. Çünkü objektifte sadece onlar gözükmekte veya objektif sadece onları göstermektedir.”
Ne, Ne Zaman Mümkün?
Mehmet Solak, insanın düşünsel ve sanatsal üretiminin kendi ufkuyla sınırlı olduğunu anlatıyor yazısında. Yazar, bir soruya doğru cevap vermenin yeterli olmadığını, cevabın bağlama ve koşullara göre anlam kazandığını vurguluyor.
“Bir şair misin?.. Şiirin de, sen de, ufkun kadarsın. Ancak ufkun kadar konuşabilirsin. Kendi ufkunda kendinle sınırlısın çünkü. Orada ne yazabileceğin belli; ne yazamayacağın da… Hiç başkasına kabahat bulma! Dön, kendine bak! Yazdıklarına bak! En önemlisi de ufkuna bak. Bir sor kendine, ufkun var mı? Bir bak, ne var ne yok ufkunda. Kimlerin ufkuna kiracı olmuşsun? Hangi ufukların göçebesi…”
Hece’den Şiirler
dizlerine çökmüş bir sözcük
omuzlarında kimsenin görmediği
ama herkesin bıraktığı bir ağırlık
çocukluğu kendine hiç değmemiş
rüyaları hiç açık havayı solumamış.
bir oda değil İlknur, odanın kapanmış hâli
gülüşü ödünç değil, izinli
dişlerinin arasından geçen sevinç
arınmış fazlalıklardan, ölçülü.
Faruk Uysal
Bazen böyle dümdüz yazıyorum
Motosikletle sokakları turluyorum
Dışarda çocuklar istop oynuyor
ne işine yarayacaksa biri ara gaz diye yalvarıyor
kaldı mı bu oyun kafamda topaçlar dönüyor
evden kaçmış ruhum yaya geçidinde ışıkları bekliyor
ben bunu ondan hiç beklemiyorum
Bilgehan Taha Solak
Gömleğini yırtmak yıllarını aldı
Tartılara taşınmayan kederlerinden
Ertelendi kıyamet şaşmadın
Bir uyku daha ölçtün
Tılsımın bitti değişti elinde
Bir kuş adında unuttun bütün sözcükleri
Burhan Tuz
Marifet omuzları dik tutabilmekte
susmaktan dili ökçeleşen terziler bunu iyi bilir
çatılmış iğneler ölçülerinden düşüverir
unutmakta çok mahir ne de olsa insan
nasılsa incelmiş iplerinden kopuverir
gövde dediğimiz omuzlardır bir bakıma
gerisi coğrafya gerisi hüzün gerisi hiyeroglif eskizler
Sinan Davulcu
günahı bir serinliğin gölgesinde
sevabı ateşin gözünden ayıklarken
gemileri bir çocuk kahkahası gibi
sokağa taşan kirlerinde bu çağın
iyi şeyler aramanın telaşıyla
kimin düşüne ısırılmış elma
kimin nezrine bir dua
kanı kokusundan uyandırmanın
çiçek ekmek kadar gerçekliği
Bilal Can
karanlığın her titreyişiyle soyuldum harflerin kabuğundan
gökteki kuş yerdeki kuş vaktin tenha tarafları derkenara düşülsün
öyleyse değişen insan değişmeyen yeryüzü olarak tarih
hangisi benimdi hangisi benden önce geçenlerin ayıramadım
oysa hiç düşünmemiştim avuçlarımda kuruyan duaların uğultularını
Ahmet Karpınar
ah! elinde nar izleri kanıyor
tohumlar kıvranıyor toprakta
kokumda senin bahçeni
uçuşumda dağlarını taşıyordum oysa
evim neden yıkıldı
neden bahçemde başakların sırrı
dolmak yetmiyor yağmak için
ağzımda kanat sesleri sustu
Canan Örs
İskele, Sayı:8
8. sayısı ile karşımızda İskele dergisi. Her yeni sayısını büyük bir heyecanla beklediğim dergilerden İskele. İlk günkü heyecanını hâlâ tüm satırlarında hissetmek mümkün. Emeğini geçenleri canı gönülden kutluyorum.
Bu sayının dosya konusu: dostluk.
Dosyadan…
Deniz Eroğlu – İbrahim’den Kalan
“Yani İbrahim öyle mi, çok içli ve bir aziz mülteciydi. Öyle hanif, öyle bir-tek ve amma öyle milletlerin babası… Öyle dost öyle; petrol fiyatlarından, döviz kurlarından, emtia kurnazlığından, el kadar bebekler -hâlâ- katledilirken Beytullahim’de, ekranın sol alt köşesinde -tarafsız(!)- yorum sırasını bekleyen jurnalciden, katliam tüccarlarından yahut trampa vardı bir vakit, bez akçadan, Sardes Çayı’ndan, yaklaştıkça çirkinleşen kadından, uzaklaştıkça güzelleşen adamdan, oyuncak oyuncak büyüyen arzulardan, aşırı dünyalının galebe çaldığı dünyadan az ötede, öz-tesbihine dalmış nehrin kıyısında duruyordu İbrahim.”
Mehmet Yüksel – Fuzûlî Dostluklar
“Fuzûlî, âşıkları (olgunlaşması için) gitmesi gereken yola aşk derdinin ileteceğini, bu derde derman istemediğini ve aksine dermanını bulan dostuna düşman olacağını belirtmiştir. Bu beyitten hareketle kişinin gerektiğinde dostuna talebini açık bir şekilde dile getirmesi gerektiğini ve kendi sınırlarını dostu dahi olsa aşmaması gerektiğini görmekteyiz:
Aşk derdiyle olur âşık mizâcı müstakîm
Düşmenümdür dostlar bu derde dermân eyleyen”
Gamze Albayrak- Bana Benden Yakın Olan Dost
“Dostluk denildiğinde çoğumuzun zihninde bir yüz belirir. Birlikte güldüğümüz, dertleştiğimiz, omzuna başımızı yasladığımız biri… Ben de uzun yıllar dostluğu böyle tanıdım. Fakat zaman geçtikçe anladım ki insanın kalbinde öyle boşluklar oluyor ki onları hiçbir insan bütünüyle dolduramıyor.
İşte ben o boşluklarda Rabb’imi tanıdım.”
Büşra İrem Koç – Mustafa Kutlu’da İlham Kaynağı: Dostluklar
“Peki, İsmail Kara ismi Mustafa Kutlu’nun eserlerine nasıl yansımıştır? İşte burası hikâyenin en can alıcı noktasıdır. İsmail Kara, Rize’nin bir dağ köyünden gelip İstanbul’da derin bir ilimle harmanlanan, yani taşranın o saf ruhunu da şehrin entelektüel dilini de çok iyi bilen bir şahsiyettir. Onun bu çift yönlü hafızası, Mustafa Kutlu’nun hikâyelerindeki o meşhur “şehir-taşra çatışmasına”, kalbini kaybetmeyen köy hocası, taşra müftüsü, imam veya vakur derviş karakterlerine can suyu olmuştur.”
Erol Erdoğan ile Söyleşi
Erol Erdoğan ile yapılan bir söyleşi yer alıyor dergide. “Oyunun Önemi, Çocuk ve Gençler” merkezli bir bu söyleşinin soruları Mukadder Beyoğlu’dan.
“Çocuk oyunları ile ilgili çabalarım çok yapılandırılmış bir süreç değil. Tamamen baba olmanın getirdiği bir nasip, diyebilirim. İki kızımız var, ikisi de 90’ların sonunda doğdular. Behiye Betül ve Hilye Melis. Yaşları birbirine yakın, aralarında iki yaş bile yok. İkisiyle de oynarken bazı oyunları hatırlamakta zorlandığımı fark ettim. Benim 40’lı yaşlarım, onların da oyun yaşları…”
“Önce oyunları derledim. Bir müddet sonra oyunun söz varlığını, tekerlemeleri, manileri derlemeye başladım. Sonra bunlardan kitapçıklar çıkarmaya başladım. Sanıyorum 2007 yılıydı, mesela Star gazetesi için “Kumsal ve Sahil Oyunları” diye yaz ayında okuyucuya bedava dağıtılmak üzere bir kitapçık hazırladık.”
“Bugün sahnedeki tiyatro oyunu ile stadyumdaki futbol oyunu, İspanya’daki boğa güreşi, 60, 70, 80 yaşında olsalar da bir araya geldiklerinde akranların oynadıkları bir oyun, kahvedeki bir oyunun da ortak yönü vardır. Üstelik oyun; uydurulan, kuralları kısmen esnek olan, eğlendiren, sosyalleşmeyi sağlayan, ilişki geliştiren bir unsurdur.”
Nezaketin Zirvesi
Aydın Çevik Nezakatin Zirvesi isimil yazısındagüzel ve etkili konuşmanın insan ilişkilerindeki önemini ele alıyor. İyi konuşmanın öncelikle iyi dinlemekten, insanı anlamaktan ve kelimeleri özenle seçmekten geçtiğini vurguluyor.
“Duygu ve düşüncelerimizi aktarmanın bir yolu da konuşmaktır şüphesiz. Öncelikle söylemem gerekir ki etkili konuşmak için iyi bir dinleyici olmak lazım çünkü anlaşılmak için anlamak, iyi ifade edebilmek için önce iç dünyamıza kulak vermek gerekir.”
Kendini Eleştirmeden Başkalarını Düzeltmek
M. Murat Güvenoğlu, çağımızın bir hastalığından bahsediyor. Herkes kusursuz ama karşısındaki kusurlarla dolu bir hayat yaşıyor. Bu bakış açısı insanın ruhunu hırpalayan bir savaş gibi.
“Eğer bir şeyler düzelsin istiyorsak biz doğruları yapmaya başlamalı ve bunu topluma yaymalıyız. Çünkü değişim tepeden inmez, tabandan yükselir. Bir memur işini ciddiye aldığında, bir öğretmen dersini severek anlattığında, bir doktor hastasını özenle dinlediğinde, bir esnaf terazisini doğru tuttuğunda, bir vatandaş çöpünü çöp kutusuna attığında… işte o zaman bir kıvılcım çakar.”
Yaygın Bir Yanlış Algının Ardındaki Gerçek
Merve Çetin, psikolojinin amacının insanı her koşulda mutlu etmek değil, tüm duygularını tanımasını ve sağlıklı biçimde anlamlandırmasını sağlamak olduğunu anlatıyor. Üzüntü, öfke, kaygı ve hayal kırıklığının zayıflık değil, insanın kendini tanımasına ve yaşamla baş etmesine yardımcı olan doğal duygular olduğunu vurguluyor.
“Kaygı, olası risklere karşı bizi hazırlayan bir alarm sistemidir. Kötü ihtimallerin olmasını engellemeye yönelik çaba harcamak ve olası olumsuz olaylara yönelik önlem almayı sağlar. Örneğin, sınavdan önce duyulan kaygı çalışmayı teşvik eder, önemli bir karar öncesindeki kaygı ise düşünmeyi derinleştirir. Sorun, kaygının varlığı değil; kontrolden çıkmasıdır. Yeterli düzeyde kaygı, dikkatimizi artırır ve bizi olası tehlikelerden korur.”
Geçmişteki Sesimiz
Mustafa Duran, müzik eğitiminin yalnızca nota ve teknik bilgi öğretmekten ibaret olmadığını, aynı zamanda kültürel mirası gelecek nesillere aktarmanın önemli bir yolu olduğunu vurguluyor geçmişteki sesimiz yazısında. Türkülerin hikâyelerinin, makamların anlamlarının ve büyük bestekârların eserlerinin öğrencilere tanıtılması gerektiğini savunuyor.
“Türk sanat müziği ise makam sistemiyle kendine özgü bir yapı sunar. Makamlar, belirli bir duygu dünyasını ifade eden, incelikli ve derin müzikal yapılardır. Rast makamının huzur veren yapısı, hicaz makamının içli ve dokunaklı hissi, nihavend makamının romantik anlatımı, kürdilihicazkâr makamın duygusallığı öğrencilerin duyguları müzik yoluyla anlamlandırmalarına katkı sağlar.”
İskele’den Öyküler
Uğurcan dilber – Aybüke Sultan
“Aybüke Sultan, ne zaman gözlerini kapatsa, kendini doğduğu evin bahçesinin kapısında görürdü. Yüzü dışarıya dönük… Sanki evden çıkıyormuş gibi… Kuşlarla konuşurdu ve bunu kimse bilmezdi. Ta ki oğlu, yirmi ikisinde intihar etmeden birkaç yıl önce, onu kuşlarla konuşurken görene kadar. Sırrını bir tek oğluna anlatmıştı. Kuşlardan, yıllar önce ölmüş olan babasından haber alıyordu.”
“Zaman geçti. Karanfil tedavisi işe yaradı. Ama Aybüke Sultan, dikenleri batan, insan isimleriyle isimlendirdiği karanfilleri göğsüne bastırmaktan vazgeçmedi. Daha sonraları karanfilleri yemeklerinde de kullanmaya karar verdi. Komşularına artık çiçeklerle beraber yemekler dağıtmaya başladı.”
Fatih Aydoğan- Ya… Sa
“Yürüdü. Yürüdü. Yürüdü ve şehir azalmaya başladı. Az katlı binalar, sanayi atölyeleri, hurdaya çıkmış araba cesetleri…”
“Çamurlu yoldan yürüyerek şehre hâkim Sisifos Tepesi’ne çıktı. Dallarında eski çaput parçaları asılı olan asırlık meşe ağacına yaslandı. Gözlerini kapatıp sisler içindeki şehrin uğultusunu dinledi. Sirenler, anonslar, ezanlar, çanlar ve rıhtıma yanaşan gemilerin boğuk düdükleri…”
Ergün Yazıcı – Upuzak Şeyler
“O kelimeleri duyduğumda yüreğim ısındı, upuzak şeyler düştü aklıma. Duyduğum, bir insanın dudaklarından bir başkasına uzanan “Kara Gözlüm” kelimeleriydi. Bu öyle içten, öyle candan bir söylenişti ki sevdaya; kendimi eski bir handa, eski bir film senaryosunun içinde buldum.”
“Ceketimi alıp evden çıktım. Caddede yürürken bir elin omzumdan itmesiyle sarsıldım. “Hadi hemşerim, burası senin durak, in!” dedi birisi. O şaşkınlıkla geriye döndüm, “Oldu mu ya, oldu mu şimdi?” Son durağa kadar gitsem ne olurdu sanki, insana üç beş dakikalık düşü bile yaşatmıyorlar bu şehirde.”
İskele’den Şiirler
timsahtan evrim çıkmaz
kuyruğuna basmak yürek işi
ya diğerleri desen
maymuna çevirmek kolay
yeter tarzana jane seslenişi
kendilik de çıkmaz o heybetten
öylece duruverişinden
karmaşa ve karışıklık çıkmaz
nasıl felsefe yapacağız
olmayınca spekülasyonlar
Hüseyin Atlansoy
bilmez miyim hayalin tatlı hakikatin katı
yıldız veya kuzey güneş veya batı bilemem
bilmez miyim sohbetinde şikâyetin aşka gizli
dün kalır yarın geçer gün sarı benizli bilemem
Orhan Oğuz
Şimdi
Eskimiş, zihnimde öğüt gibi
buhar olmuş sular
ve saf duyguların yittiği
yosun dolu çukurlar…
Ben aşkı bilmedim hiç
Vurmadı şehrimize dalgalar
Hayallerimiz köpüktendi
Uçup gitti martılar
Mukadder Beyoğlu
Gel, içimdeki kelimelere iskele ol
Toprağım kuru
Kurtar beni bozulmuş bağdan
Varlıktan bir emanet yükle
Bir demet gül kopar yokluktan
Gel, kelimelerime iskele ol
Yoruldum bu çağdan
Kenan Turhan
Bir Nokta, Sayı: 297
“Dergi, kitap vb. olmasa ve muhataplarımızla yüz yüze gelip konuşsak, söyleşsek, bilgi ve duygu aktarımını böyle gerçekleştirsek belki daha iyi olurdu ama olan oldu ve insanın insanı ve hayatı okumasının yerini aldı kitaplar ve dergiler. Biz tam böyle düşünür hayaller kurarken kitap, dergi ve kâğıda yazılı malzemenin çağı bitiyor ve artık ekranların egemenlik çağına -hızla- giriyoruz.”
Mürsel Sönmez’in Bir Nokta dergisi 297. Sayısının Giriş yazısından.
Ulaş Konuk ile Söyleşi
Ercan Ata’nın bu sayıdaki söyleşi konuğu Ulaş Konuk. Şiir yolculuğunu, kitaplarını ve yazma serüvenini anlatıyor Konuk söyleşide.
“Ortaokuldan beri şiir yazardım ama benden başka kimse bilmezdi. Gün yüzüne çıkması Sıddık Ertaş sayesinde 2008 yılında, BirNokta dergisinin 100. sayısındaki “Yolculuğun Yüzü” temasıyla başladı. İlk kitabım “Mavi Kuşun Yolculuğu” ise Mürsel Sönmez Ağabey’in tatlı bir emrivakisi ile BirNokta Kitaplığı’ndan basılınca dönülmez yolculuk başlamış oldu. Bitmeyen, bitmeyecek olan yolculuk…”
“Çocukluğumda dinlediğim halk hikâyelerinin birinde, günahkâr bir adamın affedilme alameti olarak evinin önüne diktiği bir köseğinin yeşermesi anlatılırdı. Alemler arası bir mektup gibi. Ya da yazları yaylaya çıkıp kıl çadırlarda yaşayan köylülerin, sönen ocaklarını tutuşturmak için komşudan aldıkları bir köseği ile ocaklarını yeniden tüttürmeleri… Bu bana hem birliği hem de İstiklal Marşı’mızdaki “sönmeyen en son ocak”ı hatırlatır. Tek başına koca bir dünyayı karşılayan önemli bir imgedir benim için köseği.”
Tesbitat
Hasanali Yıldırım, Tesbitat isimli yazısına devam ediyor. İnsanın çoğu zaman hakikati aramak yerine kendi kabullerine uygun olanı anlamayı seçtiğini anlatıyor bu sayı. Zanlarımızı hakikat sanmamızı, hislerimizi terbiye edemeyişimizi ve modern hayatın bizi duyarsızlaştırmasını eleştiriyor.
“Zihin bir süzgeç ama kiminin süzgeci en hassas imbiği kıskandırabilecekken kimininki bir karış boşluklu kalbur. Celbi alâkamıza mazhar olmayanlar bize sormadan içeri giren birer haşhaşi iken dikkatimizden kaçmayanlar da eleğimizin süzgecinin tellerine takılıverir; böyle başlar anlamak istediklerimizle istemediklerimizin müsabakası. Ve hep zihindışı galip gelir; daima. Zihindışına mağlûp olmayana arif derler.”
Eyüpsultan’da Mimar Sinan İmzalı Bir Eser: Nişancı Mustafa Paşa Camii Şerifi
Nidayi Sevim, Mimar Sinan’ın Eyüp Sultan’daki Nişancı Mustafa Paşa Camii’ni tanıtarak yapının tarihini, mimari özelliklerini ve çevresindeki kültürel mirası anlatıyor. Tarihî eserlerin özgünlüğünün korunması, mezar taşlarına ve ecdat yadigârlarına gereken özenin gösterilmesi gerektiğini vurguluyor.
“Nişancı Mustafa Paşa Camii Şerifi Haziresindeki mezar taşları, hemen karşısında yer alan Murad-ı Buhari Tekkesi haziresi ile Şeyh Abdülmecid Sivâsi Efendi Türbesi haziresindeki mezar taşları gibi yağlı boya ile yeşile boyanmış. Kimler tarafından ve ne zaman böyle bir girişimde bulunuldu? Bilemiyoruz. Elbette bu kabul edilebilecek bir durum değildir. Mezar taşları ne gelişi güzel boyansın ne de tazyikli su ve kum ile ağartılsın, tarihten arındırılsın. Ne olur bu ecdat yadigârlarına hiç bir şey yapılmasın. Bırakalım olduğu gibi yerlerinde kalsın! Kanaatimizce bu, kesinlikle en iyisidir.”
Düş Çınarının Gölgesinde
Nurettin Durman, 2017 yılına götürüyor bizleri.Beylerbeyi Günlükleri tüm içtenliğiyle devam ediyor.
2 Ekim 2017, Pazartesi Dünyanın bu kadar karmaşık, kurnaz, sinsi işlerini bir tarafa bırakıp kaç gündür günlüklerimi yeniden düzenleyip nihayet bugün bitirdim ve saat 13: 31 sıralarında Beyan Yayınlarına Ali Kemal Temizer mailine gönderdim. Bir de dayanamadım Ali Kemale telefon açtım vaziyeti izah ettim. Meğer o da Malatya’da imiş çarşamba günü gelecekmiş ve perşembe günü bakacakmış. Haydi, bakalım yalan dünya göreyim seni, kalıcı bir eser bırakacak mıyım Allah’ın garip bir kulu olarak geride. İnşallah olur böyle bir güzellik…
10 Ekim 2017, Salı Dosyaya bir türlü son şeklini veremiyorum. Adı, Haydi Bana Eyvallah, zaten ne zamandır bu ismi yazmışım başına. Bu iki dosyayı hazırlarken bayağı dostlar rahat bırakmadılar. Şuraya gelir misin, şurada bekliyoruz gibi uzadı böylece. Bunda da bir hayır var diye düşünüyorum. Çünkü o ara vermeler sonucunda akla eksik bırakılmış şeyler geliyor…
Bir Nokta’dan Öyküler
Fatih Türkyılmaz- Bir Andırınspor Meselesi
“Doksanların sonu olsa gerek; mahallenin o bilindik arsasında, dizleri kabuk bağlamış on çocuk dikiliyor. Üzerlerinde semt pazarından alınma, güneşte parıl parıl yanan, terden sırılsıklam olmuş naylon formalar var. Birinin sırtına keçeli kalemle yamuk yumuk bir “Hagi” ibaresi yazılmış, diğerinin çubuklu forması dizlerine kadar iniyor, beriki Metin-Ali-Feyyaz hülyasına dalmış. Maça başlamadan evvel o mahut seremoni yapılacak. Kural basit, herkes tuttuğu takımın adını avazı çıktığı kadar bağırıp sahaya öyle adım atacak.”
Ayşe Özdin-Elleri Çizilmemiş Anne
“Dışarıda gökyüzü kurşunî renge bürünmüş, yağmur cama sert damlalarla vuruyordu. Okuldaki bugün yaptığım rehberlik çalışmalarımın kaydını tutarken, odamın kapısı hafifçe aralandı; sanki kapıyı tıklatan kişi, orada bulunmaktan suçluluk duyuyormuş gibi.”
“Annem Aysel, Çorum’un bir köyünde doğduğunda, sanki alnına yazılan ilk kelime sorumluluk olmuş. Bize çocukluğunu anlatırken hep o günlerden bahsederdi. On yaşına kadar yaşadığı o köy, onun hafızasında bir oyun yeri olmaktan çok, bitmek bilmeyen bir iş sahasıymış.”
Bir Nokta’dan Şiirler
Bu yaşlar hep böyledir
Biraz daha seyreyle gözüm, misali
Oturup bir banka, dünyanın ahvalini
Koştura koştura giden atsız insanları
Koştura koştura giden ezansız saatleri
Vapurları, martıları ve dahi balıkları
Seyreyle gözüm, seyreyle
Vakit daraldıkça daralır
Bir parkta, bir yolda, bir cami avlusunda sonra.
Bu yaşlar hep böyledir
Sevdikçe güzelleşir,
Sevdikçe çoğalır çocuksu kelimeler.
Süleyman Çelik
ve
döndüm kendime
iyiyi bulmak için
kim yürür
bu sancılı vaktin doruğuna
kendi yalnızlığına
durak arayan mı
tozumayan
bir vakti eliyorum şimdi
kalbime
Yasin Mortaş
dünyanın bütün seslerinden de çocuk kalabilirim
mademki gürültülü bir hamleyle şeritleniyor tarih
cilalı atlar üstünden çimlere şah çekebilirim
oyun oyun içinde adam adama piyonlar insanın içinde
faul yapılacak yerlerimin olmasıyla övünebilirim
ıslıklaya ıslıklaya bıçaksırtı koridorları
satranç derslerini keskin bir dille ıskalayabilirim
buzdan mermerlere bile çalım atabilirim
Sinan Davulcu
Nefret et haydi benden eskimez benim yazım
Okusan da canıma parlayacak yıldızım
Ölmem ben sallandırsan rejimin darağcında
Partizanca susadım düşmanımın kanına.
Rahlesine diz kırdım toprağına bel vurdum
Seherine yüz sürdüm gecesine yel oldum
Şahittir buna kalem öldüm öldüm dirildim
Tutulsa da dillerim yüreğimle söyledim.
Rıdvan Kadir Yeşil
Ömrüm bir yolculuklar toplamıydı
Bitişlerin kederiyle malûl.
Sığmazdım evlere, otellere,
Dev plazalara ve atlaslara.
Anavatanım bir noktadır artık
Derin bozkırın ortasında.
Tunay Özer
şehre dağılan yorgun gölgeler düştüğünde
cepler dolusu hatıra saçılır kaldırımlara
toy bir gençlik ayaklanır döşünde amansız
yokluğun eski evlerde mengeneye dönüşürken
çarşılara kalın sloganlar asılır asi ve yalnız
sakladığı son kuşkuyla vurulur belki
ellerini bir çift güvercin sayan süvari
bir avuç hüzün dökülür çiçekli cepkeninden
ve susar ay ışığına yaslanan sesi
Akif Dut
Teferrüc, Sayı: 31
31. sayısı çıktı Teferrüc dergisinin.
Ercan İriş’in Giriş Yazısından
“İnsanın yalnızlığına ve arayışına ortak olan bu kadim dostluk, yüzyıllardır değişmeden varlığını sürdürüyor. Başka bir çağda, bambaşka bir coğrafyada yaşamış bir yazarın kurduğu tek bir cümle, bugün tam da ihtiyacımız olan o teselliyi sunabiliyor. Edebiyat bize insan olmanın inceliğini, yaşama sevincini ve içsel huzurun imkânını gösteriyor. Bir sayfanın çevrilmesiyle başlayan o yolculuk, zihnimizdeki gürültüyü silip yerine umudun ve dinginliğin sesini bırakıyor.”
Yazının Varlık Anlamı Üzerine Düşünceler
Sıddık Ertaş, Aydos dergisinin kaptanlığını yapmıştı. Aydos’tan hareketle bir durum tespiti yapıyor. Yazının yalnızca düşünceleri aktaran bir araç olmadığını; insanın anlam dünyasını ve ahlaki sorumluluğunu şekillendiren güçlü bir araç olduğunu savunuyor. Yazının düşünceyi kalıcı hâle getirdiğini, bu nedenle yazarın yazdıklarından ahlaken sorumlu olduğunu ve insanı iyileştiren, hakikate ve güzelliğe yönelten metinler üretmesi gerektiğini söylüyor.
“Yine başa dönersek yazı, Yazı, kelimeleri sözel/ işitsel boyuttan görsel/şekilsel boyuta aktarıp bahsettiğimiz fotoğraf makinesi örneğinde olduğu gibi dondururken düşüncenin sürekliliğini sağlamaktadır. Bu süreklilik sayesinde (başarılı bir işlem gerçekleşmişse, metin kayda değer ise) üretildiği (ilahi metinler için ‘buyrulduğu’) kendi çağını aşar ve gelecek çağları da etkileyen bir iletiye dönüşür. Bunu da somut olduğu için başarabilmektedir. Ne de olsa “yazı dilin en somut ürünüdür” denmiştir haklı olarak. Şunu da eklemek lazım: somut olanın sınırları bellidir. Soyut olana sınır konulamaz.”
Şiirin Tarihsel Tini
Hayrettin Taylan, şiirin tarih boyunca değişen biçimlerine rağmen özünde değişmeyen bir “şiir ruhu” taşıdığını anlatıyor yazısında. Şiirin yalnızca gerçekliği anlatmak olmadığını; gerçek dünyanın ötesinde, duygu, imge, çağrışım ve hayal aracılığıyla kendine özgü bir gerçeklik kurduğunu savunuyor.
“Şiirin tarihsel tini, yani onun çağlar boyunca taşıdığı ruh ve anlam çekirdeği, insan bilincinin gelişimiyle ve toplumsal yapıların dönüşümüyle birlikte evrilen kadim bir ritim arayışının estetik ifadesidir. Şiir, insanın, doğayla, kutsalla ve kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkinin söze dönüşmüş en yoğun biçimlerinden biri olarak ortaya çıkmıştır. Şiiri birçok dinamiğe yaslayabiliriz. Teolojik olarak Yaradan’ın özünden bir özdür. İlham, doğuştan verilen şairenelik genomları, yazma zekâsı, sezgiler, duygulanış gibi teolojik alanıyla Yaradan’dan bir özdür. Şair ve toplum ile kurulan bilinç akışlarıyla sosyo-psikolojiyi ve diğer toplumsal katmanların kronolojisiyle bağlantısı var.”
Gelibolu Notları
Ersin Karaca, Gelibolu Notları’nın ilkinde Gelibolu Mevlevihanesi’ni anlatıyor.
“Gelibolu Mevlevihanesi geniş bir alan içinde bulunuyor. Gelibolu Mevlevihanesi, içlerinde çile çıkarılan, derviş yetiştirilen 15 Mevlevi Asitanesinden birisidir. 17. Y.Y da, muhtemelen 1621 tarihinden önce kurulan Mevlevihane, bu onbeş Asitane içinde en geniş araziye ve en haşmetli Semahaneye sahiptir. Binalardan bugüne kalanlar; Hamza koy askeri bölge içinde ve deniz kenarına yakın alanda bulunan semahane-türbe ve taç kapıdan ibarettir.”
“Son halini gördüğümde içim acıdı, üzüldüm. Çünkü girişteki mermer sütunlu ana kapı dağılmış, vicdanlı ellerin restore etmesini bekliyor. Demir kapı da zamanın yıpratıcı etkisi altında kalmış görünüyor.
İnsanın gözünün önünde böyle bir tarihî eserin yavaş yavaş yıprandığını görmek gerçekten ağır geliyor. Çünkü burada söz konusu olan sıradan bir kapı değil.”
Teferrüc’den Öyküler
Muhammet Sinan Kökçü – Kestane Şenliği
“Kasabanın merkezinde meydan denilecek genişçe bir alan yoktu. Birbirine yapışık evlerin daha ayrık, bahçeli evlere döndüğü mahallelerin bitiminde, dağları kıskandıracak devasa yükseklikte bir tepe vardı. En geniş boşluk, bu tepenin oturduğu yer ile son mahalle arasında uzanıyordu. Sahne kurulumuna sadece burası uygundu. Zengin düğünleri, geleneksel bayram eğlenceleri burada yapılırdı.”
“Gün batıyorken konuşmalar başlamış, Ankara kasabalıya sesleniyordu. Hiç yağmur belirtisi olmayan hava bir anda bozmuştu. Vekil, muhtarı da sahneye davet etti. Bozan havanın üstüne uzayan konuşmalarla kasabalı homurdanmaya başladı. İstanbul’dan gelen, kendilerinden biri gibi bir Anadolu ailesinin kızıyken şeytanın bacağını kırmış sanatçıyı görmek, belki dokunmak, hatta fotoğraf çektirmek için can atıyor, sabırsızlanıyorlardı. Sanatçı ilçedeki oteli beğenmeyip yıldızlarla donatılmış ildeki bir otelde konaklamış, şu an kasabaya doğru yoldaydı. Gelir gelmez sahne alacak, şarkılarını söyler söylemez kasabadan ayrılacaktı.”
Özden Balcı – Baykuş Yuvası
“Daha ortalık aydınlanmadan karşımdaki lojmanın kapısı sessizce açılır, başında takkeyle çıkan imam, cami girişinde kaybolurdu. Önce kavisli pencerelerden yayılırdı ışıklar. Ardından ilahi bir merdiven gibi yükselen minarenin şerefesinde bir siluet belirirdi. Elini kulağına attı mı davudi bir ses yankılanırdı o karaltıdan. Önce dağlara çarpar sonra kulakların pası silinir ardından kalbe inerdi.”
“İlk başlarda parça parça oldu yürekler. Köyden cenaze çıkmış gibi sessizleşti herkes. Bahçe duvarlarında, pencere kenarlarında, tarla sınırlarında fısıltılar dolaştı. Dolaşıp da kerpiç duvarlarda yankılandı. Köyde sözü dinlenen ağırbaşlı Yaman Hüseyin bile kızdı.”
“İyice sessizleşince ortalık benim de kapıma kilit vuruldu. Kıyıda atıl kalmış birkaç gofret kutusuyla köşedeki telefon öylece bakışıp duruyorlar. Tozlu raflarımda böcekler cirit atmaya, fareler köşe kapmaca oynamaya başladı. Tahtakuruları görünmez işçiler gibi kıtır kıtır mesaide. Bu da yetmezmiş gibi kırılan kiremitlerin arasından şarıl şarıl akan sular ısladı her bir yanımı. Kimse bakmaz oldu suratıma. Eskiden uğursuzluk sayılan baykuşlar yuva kurdu baca boşluklarıma.”
Meltem Ali – Kaşıntı
“İşleri yarım kalmasa bu kadar kaşınmazmış. Suçlusu ben oldum. İyi! Bir dahakine oturup izlerim kanımı nasıl emdiklerini. Bir saattir ayaklarım soğuk suda. Kanepede oturmaktan her yerim ağırdı. Bakalım daha ne kadar bu vaziyette bekleyeceğim. Zaten ayda yılda bir gelebiliyoruz. Deniz evinin her köşesine Türk kahvesi yaktım. Belli oldu. Öyle ya da böyle zehirlenmeden dönemeyeceğim. Kesin kanıma mikrop bulaştırdılar. Bu kadar kaşınmak hayra alamet değil. Gece arkadaşlarımla sahilde oturup sohbet edelim dedik. Biraz dalga sesi dinleyelim… Pusuda bekliyorlarmış. Ateşi yakmamızla hücum emri almış gibi sardılar her yanımızı. Zor kaçtık. Tam otuz yerimi ısırmışlar. Tek tek saydım. Deniz kabuğu toplamıştım. Ne iyi olurdu alsaydım yanıma. Ellerimi meşgul ederdim biraz. Süs müs bir şeyler yapardım. Kaşımaktan her yerim kabardı.”
“Sonra telefonumu elime alıp ön kamerayı açtım. Yüzüme kan gelmişti. Yanaklarım al al gözüküyordu. Onlar da lazım dedim içimden. Onlar da lazım… Misafirlerimi en güzel şekilde ağırladım. Hayatımda bir görevleri vardı. Onu yerine getiriyorlar diye neden kızayım? Neden kırılayım? Kalbe yerleşen anlamla insan kendine biraz daha yakınlaşır. Onlardan beklentimi kestim. Etrafımda olmalarına aldırmadım. Ve nihayet yazın bitmesiyle uçup gittiler.”
Teferrüc’den Şiirler
Su uçurumdan düşerken şelale olur
Ben düşersem yazık
Hangi kuşun kanadına sığar
Düşmek denen fenalık?
Hangi kelime açıklar?
Asla biz olamayan sen ve beni
Bir kurdeşenlik canım var
Onu bildim sayende
Bana bildirdin sensizliği
Bense sana hiçbir şey söylemedim
Her şey kadar ayrı yazıldık
Kimse yadırgamadı bu ayrılığı
Ve her ile şey arasındaki aşılmaz uçurumdan
Su düşmedi ben düştüm
Ve bütün düşlerim parçalandı
Hiçbiri bütün kalmadı
Bunu da senden öğrendim
Suavi Kemal Yazgıç
Devlet hastanesine yatırdım alnımı
Gasilhane polikliniği zemin kat
Sekiz milyar vadeli iltihap
Henüz siz beni ölürken görmediniz
Bronz bir sarkaçtı mahcupluğum
Doğudan batıya salınan
Karşımda kocaman bir yazı
Ziyaret saatlerimiz bellidir
Affa bu kadar yaklaşmışken
Uyumuşum
Seferî sayılır mıyım.
Ahmet Karpınar
Fakat onlar Müslüman dediler
Tükürdü suratlarına sağanak halde
Ama siyonistler sana da zulmeder dediler
Tırnaklarını hınçla biraz daha biraz daha biledi
Öfkesini biledi, dilini biledi, sözlerini biledi
Ok edip yağdırdı arsız korkaklar üzerine.
Erol Yılmaz
Kırk üç yıllık ömrüne ta ezelden biçilmiş çile
Sevdiklerinle bir kez olsun konuşamadın bile
Çektiğin dertleri anlatamam sığar mı dile
Çeyizin olmasa da duvağını taktın da gittin.
Ali Bal
Oluruna bakılırsa tandıra sürülen
Ekmek gibi dünyanın ateşinden
Yorgunluk olarak bırakıldık buraya
Eşrefi mahlukatı sarıp meşguliyet yumağına
Yerini ara tamamlanmamış cümlesin orada
Orada hüzün yumağını üstümüze sağnıyor dünya
İkameti yok eprimiş ucundan başka.
Eylem Eylül Öz
Üstü kapalı yaraların
Bir mızrak gibi dolaşıyor elleri
Kuşların göğsünden inen sır
Aralar olup biteni
Çağına güzellik katan melek
Yüzüne gül bu dünyanın.
Osman Çakan
Suyunu içmez nehirsin bazen
Bunca cızırtı, geriye sarılı kaset,
Tarifsiz taşırsın kendinden uzağa
Sırlı kelimeden gemiler yaparsın
Dalgaların en yüksek dağ boyundan,
Acının acısıyla şehrayin kelebek
Kurtulabilecek misin avucumdan?
Mustafa Işık
Türk Edebiyatı’nda Göç Dosyası
Türk Edebiyatı dergisi 636. sayısında “Göç” dosyasına devam ediyor.
Dosyadan…
Fethi Demir – Yeryüzü Göçmenliği Çağında Avangart Bir Tür: Küresel Roman
“Küresel romanı, cihanşümul bir kanava içinde şekillenen tür olarak tanımlayabiliriz. Elbette, küresel çağın kültürel mantığı postmodernizmin ruhundan epey izler taşır. Tam da bu nedenle küresel beklentilere seslenmesi, popüler ve ilgi çekmeyi seven yapısı gereği “uluslararası pazarın parçası” olmaya çabalaması da ontolojik mecburiyetidir. Eşitsizlik, yargılama, taraf tutma gibi durumları rafa kaldırmıştır.”
“Küresel romanın gerek poetik gerekse retorik bakımdan bazı ayırt edici niteliklerine gelince ise şunları söyleyebiliriz: Öncelikle işin poetik yönüne yani eserin anlatı unsurlarının düzenlenişine bakalım. Bu bağlamda olaya dayalı edebî türlerin temel yapı ögesi olan kurgudan başlayabiliriz. Çünkü kurgu, roman başta olmak üzere olay esasına bağlı edebî türlerin temel unsurudur. Tarih boyunca mitlerden epik anlatılara, trajediden komediye, masallardan romanlara kadar hemen her türün nitelikleri, öncelikle kurgusal boyutlarından yola çıkarak tespit edilmiştir.”
Muharrem Yellice – Rumeli’den İstanbul’a Uzanan Başka Hayatlar
“Başka Hayatlar’ın görünür olay merkezi zaman zaman değişse de ahlaki merkezi Firdevs Hanım’dır. Eşini, kızını ve yurdunu kaybetmesine rağmen dağılmaz; Ali’yi büyütür, Hesna’yı ölümden kurtarır, doğan çocuğu korur ve aileyi İstanbul’a taşır. Firdevs’in şahsında annelik, biyolojik sınırları aşar. Doğurmaktan çok korumak, terk edileni sahiplenmek ve parçalanan hayatı devam ettirmek anlamına gelir. Mustafa Hoca romanın en özgün kişilerindendir. Gündüz Kızanlık’ın imamı, gece mahallenin “Demir Derviş”i ve Şamanıdır. Bu ikili kimlik bir kişilik bölünmesi olarak değil, Türk kültürünün farklı tarihî katmanlarının aynı şahısta sembolik biçimde birleşmesi olarak okunmalıdır.”
Gülçin Balat – Göç Eden Hikâyeler: Folklor, Hafıza ve Kimlik
“Göç, yalnızca coğrafi sınırların ötesine yapılan bir hareket değildir; kimlik, aidiyet ve dayanıklılığın bir dönüşümüdür. Göçmenlerin, özellikle de zorla yerinden edilmeyle karşı karşıya kalanların, hikâyeleri, tarihsel miraslar, sosyopolitik gerçeklikler ve kişisel mücadeleler tarafından şekillenen deneyimlerinin karmaşıklığını ortaya koymaktadır.”
Zamanşinas
Tekin Şener, çocukluktan yetişkinliğe uzanan hayatını zaman ve saat kavramı üzerinden anlatıyor; zamanın insan üzerindeki baskısını, geçip gidişini ve farklı dönemlerde ona yüklediği anlamları sorguluyor. Kitaplar, hatıralar ve insanlarla kurduğu ilişkiler sayesinde zamanı sadece tüketmek değil, anlamak ve değerlendirmek gerektiğini vurguluyor.
“Çocukluk geçti, saatler değişti, kitaplar çoğaldı. Bulutları kendi hâllerine bıraktım. Biçimleriyle, endamlarıyla, sesleriyle ve izleriyle pek çok saat de çocukluğumla birlikte geride kaldı. Dedemin yelek cebinden çıkarıp vakte nazar ettiği köstekli saati; vardiyalı bir demiryolu işçisi olan babamın mesaisine göre kurulan, evimizin ritmini ayarlayan, metal çerçeveli masa saati; sıkça gidilen ev oturmalarında dikkat kesildiğim irili ufaklı duvar saatleri…”
“Nihayet saatlerin denetimindeki günlerim geldi çattı. Memuriyet demek mesai demek, mesai ise saatlerin mutlak ve tartışılmaz otoritesi. Sabah kalkma vaktine saat kurulur; 8.00’de işbaşı, 12.00’de öğle paydosu, 13.00’te paydos biter, 17.00’de mesai biter. Akşam 11, 12’de yatana kadar yapabileceklerin veya yapamayacakların bellidir.”
Bayramî Azizlerinden Biri: Ulalı Hüsâm Efendi
Mustafa Tatcı, Bayramî-Halvetî şeyhi Hüsâmeddîn Aziz’in hayatını, tasavvuf yolculuğunu ve yaşadığı sıra dışı olayları anlatıyor. Ayrıca yüzyıllar boyunca yanlış kişilerle karıştırılan kimliğinin ve şiirlerinin, eski mecmualar sayesinde yeniden gün yüzüne çıkarılmasını konu ediyor.
1521’de hilafet aldıktan sonra şeyhi Hüsâm’ı Mısır’a gönderdi. Burada Halvetî-Gülşenî geleneğinin büyük isimlerinden biri yaşıyordu: İbrahim Gülşenî. Hüsâm Efendi onun huzuruna varıp sohbetini dinlemek ve gönül gönüle verip onunla halvet çıkarmak istiyordu. Gülşenî’nin dervişleri onun bu arzusuna tepki gösterdi. Gülşenî Hazretleri de, “Rum diyarının dervişleri halvette çok yer içer, biz onlara yemek yetiştirmeyiz.” buyurmuştu. Hüsâm Efendi şeyhi bu mesajını aldı ve zât-ı âlîlerine haber gönderdi: “Sultanım! Günde bir hurmayla yetinirim.”
“Hüsâm Aziz’in oğlu Şâfi’î, babasının ve kendisinin şiirlerini gayr-ı mürettep olarak “Dîvân-ı İlahiyât”larda bir araya getirdi. Bestecisini ve yorumcusunu bekleyen bu ilâhîler Yûnus Baba’nın izlerini taşımaktadır.
Bugün Muğla’nın Ula ilçesinde Aziz Hazretleri’nin türbesi bitişiğinde onun adıyla anılan 1590’da inşa edilmiş bir de câmii bulunmaktadır ki görülmeye değer.”
Türk Edebiyatı’ndan Hikâyeler
Esra Eren- Suya Yazıldı
“Dingin akan ırmağın yanı başında ayaklarını suya batırmış insanlar oturuyordu. Su, hararetlerini giderecek denli soğuktu. Yakıcı güneş üzerlerindeki geniş yaprakların oluşturduğu gölgeliklerden kendilerine ulaşamıyordu. İçlerinden bir tanesi az ilerideki sazlıktan beri yanında taşıdığı kamışı suya daldırarak bir şeyler anlatıyordu. Diğerleri başlarını sallıyorlardı. Bazen de ellerini çapraz yönlere savurarak bazı işaretler yapıyorlardı. Bu, kesin bir şekilde reddediş demekti. Çubuğu suya batıran adam onu hafifçe eğerek suda küçük bir daire oluşturdu.”
“Şimdi tertemiz bir kâğıda yeni başlayacaktı. Kalemi hokkaya batırdı önce. Kesik ucunu “Ya Hafız” zikriyle kâğıda değdirdi. Sol üstten aşağıya doğru hafif meyille dik bir hat çekti, bir elif kondurdu. Ahar o kadar pürüzsüzdü ki Süleymaniye’nin isi âdeta bir yağ gibi akıyordu kâğıdın üzerinde. Muazzam bir eser tam olarak şu an kâğıda nakşoluyordu.”
“Ağlamaya başladı insanların bir kısmı. Yüreklerine bu olan fazla geldi. Bir lanete uğramış gibi hissettiler. Yazı öldü, dediler.”
Salim Nizam – Benzinimin Bittiği Yerde
“Denizden esen fırtına, dalgaları kıyının içlerine kadar sürüklüyordu. Dalgalar kıyıya paralel uzanan dağ yolunda ilerleyen gri otomobilin üzerinden aşıyordu. Arabanın silecekleri durmadan çalışıyordu. Arabanın silecekleri pencerenin üzerinden aşan dalgalara ve yağan yağmura direnmekte zorlanıyordu. Her çukurdan kaçmak zorunda kalan Orkun yolda zikzaklar çizmekteydi. Orkun, bu yolculuktan sıkılmıştı artık, Cide üzerinden gelmekle iyi etmemişti. Uzun süreden beri araba kullanmaktan bıkmıştı. Saks mavisi gömleğinin iki düğmesini açtı, boynundaki kolyeyi çekip bıraktı, arabanın camını araladı. Denizin nem ve tuzunu dudaklarında hissetti.”
“Evi bir an önce temizlemeliydi. Ardiye olarak kullandığı odadan süpürgeyi aldı. Çalıştırdı ama makinenin sesinden garip bir durum olduğunu anladı. Torbası dolmuştu ve evde tek torba dahi yoktu. Uyandığımda çarşıdan alırım, diye düşündü. Kapının ziliyle irkildi. Asuman elinde bir tabak mantıyla kapıdaydı. Tabağı uzatırken gülümsüyordu. Üzerinde kırmızı, beyaz puanlı bir elbise vardı. Dudaklarına ruj sürmüş ve göz kapaklarını da boyamıştı.”
Türk Edebiyatı’ndan Şiirler
Surlar çevrelemiş dört yanımı
Altın kapı önünde bekler dururum.
Daha varmadan bab-ı esrara
Ben yakalanmış meşhur sendromuna.
Sakla beni güzeller güzeli,
Peygamberler şehri,
Senin yârin de yâreninde bekler Ey Kudüs!
Azize Üzel
Ovada otların kaynaştığı yerde,
Bu bodurluk neyin nesi?
Ağacı, almış endişe; ırmağı, kuşku.
Korkunun krallığı sanki.
Uysal ovadan beklentim yok;
Şehrin uygar dilinden.
Birazdan bir kanama başlayacak,
Bozkırın kederli yüreğinden.
Tarık Özcan
bir taşın
bir taşı taşıdığına inandım
harcım aşka aşiyan oldu
üst üste koydum küçük düşlerimi
yaslandım dünyama, yıkılmadım
usanmadım
darasını alıp yürüdüm felek yükünü
tenhaları örttüm üstüme
göğsüme eşyalar batana kadar yürüdüm
döndüm güneş batmadan içime
Yasin Mortaş
Bırak yansın renklerim bu gönül gergefinde
Çiçek çiçek açmazsam derme beni Almıla
Ve ölüler dirilir sen gülümsediğinde
Şu alıcı kuşlara verme beni Almıla
Bir bülbülün ahıyla şarkımı suya yazdım
Gül satardı gülüşün ve ben hep parasızdım
Yusuf Erol Gökduman