Abdullah İpek ismi ile dergilerde yer alan öyküleriyle tanıştık. İki öykü kitabı var. Mahalle Mektebi dergisinde öykü editörlüğü yapıyor. Yani öyküyü hayatının merkezine almış bir isim İpek. İlk öykü kitabı Son Güzel Günler’in ardından şimdi de Buzlar Çözüldü ile öykü yolculuğuna devam eden İpek ile yeni öykü kitabı merkezli bir söyleşi gerçekleştirdik.

  1. “Buzlar Çözüldü” başlığı kitabınızda hem gerçek anlamıyla (karın erimesi, yolların açılması) hem de mecazi anlamıyla (ilişkilerdeki donmuşluğun çözülmesi, içsel çözülmeler) karşımıza çıkıyor. Bu çok katmanlı başlığı seçerken neyi hedeflediniz? Buzların çözülmesi bir kurtuluş mu yoksa yeni bir felaketin başlangıcı mı sizce?

            Teşekkür ederim, doğrusu bunun üzerine çokça düşündüm. Hayatın değişik noktalarında donup kaldığımız; haksızlık karşısında bir şeyler yapmamız gerekirken kılımızı dahi kıpırdatamadığımız anlar oluyor. Bir anlık tereddüt, kartopu misali sonraki yaşantımızda büyüdükçe büyüyor ve neredeyse bazı anlar nefes aldırtmayacak hale geliyor. Küçük bir ilçede öğretmenken müthiş bir boğaz ağrısıyla doktordan rapor almaya gitmiştim. Aralık kapıdan doktorun küçük bir kız çocuğunu annesinin gözü önünde örgülü saçlarından öfkeyle tutup kaldırması ve ne annenin ne de benim buna bir tepki vermememiz benim hayatımdaki en büyük donmuş anlarımdan biridir. O gün orada kendi hastalığımı düşünmeyip çocuk ve annesi adına tepki gösterseydim içimdeki buzlardan bir tanesi eksik olacaktı.

            Herkesin kendi yaşamında bu tarz çıkmazları elbette vardır ama ben biraz daha genele dikkat çekmek istedim. Evimizde, sokağımızda, iş yerimizde, mahallemizde, şehrimizde, ülkemizde ve nihayetinde dünyamızda onca haksızlık, onca dur denilmesi gereken; gerek bireysel gerekse toplumsal o kadar çok şey var ki bizler insan olarak üzerimize düşeni yapıp dur diyemiyoruz. Yakın zaman önce başlayan Ukrayna-Rusya çatışmaları; halen devam eden İsrail zulmü bunlar karşısında ne yapıyoruz. Belki çok belki de hiçbir şey. Ama gün gelecek donmuş buzlar elbette çözülecek o vakit herkes ektiğiyle karşı karşıya kalacaktır. Çözülen her buzun tekrar donmaması için insan olarak sen ne yapıyorsun? Bu dünyada olup bitenlerin/ Olup bitmemesi için/ Ne yapıyorsun? diyen Karakoç üstadı rahmetle anıyorum.

  • Kitabınızda kadın-erkek ilişkileri, evlilik kurumu, dini baskılar, bireysel özgürleşme çabaları gibi temalar iç içe geçiyor. Özellikle “Her Şey Bir Kez Yaşanır” ve “Dön-ü-şüm” öykülerinde kadın karakterlerin kendi benliklerini bulma mücadeleleri dikkat çekiyor. Bu karakterleri kurgularken sizi en çok etkileyen gerçeklik neydi?

İnsan yaşantısı ya da insani gerçekler diyebilirim. Türk toplumu son yıllarda ama iyi ama kötü kabuklarını kırmaya ve bazı tabularını yıkmaya başladı. Buna hangi taraftan bakmak isterseniz bakabilirsiniz. Siz buna sosyal açıdan bakarsınız ben ekonomik bir başkası demokratik… Nihayetinde bir değişimin varlığı yadsınamaz. Bu değişimin bir parçası olarak mahalleme, etrafıma duyarlı davrandım. Masa başında bir kurgu yapacağıma mevcut sorunun ve değişimin mimarlarıyla hemhal olup hikâyeyi bizzat kendilerinden dinlemek istedim. Hani İsmet Özel’in “Şiir, şairin neresinden çıkarsa okurun da orasına ulaşır.” minvalinde bir deyişi var. Biraz da buna isnaden anlatılanları kalben dinleyip okura öyle aktardım. Eğer karşılık bulmuşsa ne mutlu! Şimdi etrafımıza bir bakalım. Turgut- Reyhan; Zehra- Tuğrul çatışmalarından ne çok göreceğiz. Başta da değinmiştim Türk toplumu köklü değişimler yaşadı ve yenilerine de gebe. “Bugün hâlâ ebeveynlerimizden devraldığımız rollerle gündelik ilişkilerimizi sürdürmeye çalışıyoruz.”(Herkes Evine Dönmek İster) diyen Tuba Karacan’ı da anarak eski argümanlarla yeni hayat tarzını karşılama hatasına düşüyoruz ve bu düşüş bizim çıkmazımız oluyor. Toplumda pek çok algı maalesef dinin yerini tutmuş durumda. Öze indiğimizde neredeyse taban tabana zıt yaşanmışlıkları, hayatımızı dizayn etmek için gönderilen dinin yerine ikame eden kim, biliyor muyuz? Gerek kadın gerekse erkek eski yaşam kalıplarını bırakarak daha geniş ve çağın şartlarını göz ardı etmeyecek bir biçimde yeni yaşamlarına bakmalılar. Aksi halde, aksini düşünmek dahi istemiyorum çünkü…

  • Kitapta neredeyse bütün öykülerde bir “dönüm noktası” var; kararların verildiği, hayatların değiştiği anlar. “Hayal Meyal” öyküsündeki İsmail abi figürü gibi gerçeklikle hayal arasında gidip gelen unsurlar da bu dönüşüm anlarını güçlendiriyor. Sizce insanın hayatındaki kırılma anlarını yazmak mı zor yoksa bu anlardan sonraki “sıradanlığı” yazmak mı?

Evet, insan kırıldığı yerde kalıyor. Bir ömür boyu bu kırgınlıkları omuzlarında yük olarak taşıyor. Özelinde İsmail abi; genelindeyse biz bazen hayalin ta kendisini yaşarken bazen de gerçekliğin kuruluğunu iliklerimize kadar hisseder ve yaşarız. Hayalden, gerçekler âlemine dönmek insan için acıtıcı olsa da kaçınılmaz bir sondur. Bu yüzden insan böyle anlarda sarsılıyor; hayal âleminden gerçeğin sert ve soğuk zeminine çarpabiliyor. İşte bu nokta, bu kırılma anı, ona hayatın gerçekliğini haykırıyor.

Bence hayatın kırılma anlarını yazmak hem zor hem de güzel. Her gün aynı koşullarda iş yerine giden, aynı şeyleri yapan, aynı saatte dönen kurulmuş saat misali yaşayan kişinin hayatı kimin ilgisini çekebilir? Sinema üzerinden şöyle diyebilirim: Hani bazı filmlerin kurguları dümdüzdür başı ortası ve sonu tahmin edilen, insanı ne kadar heyecanlandırabilir ya da dikkatleri celp edebilir? Bir de bir sonraki sahnesini tahmin edemediğiniz filmler vardır. İzleyeni büyük bir heyecan ve merakla peşinden sürükleyen… Bu yüzden sıradanlıktansa sağlam bir kırılma anını tercih ederim.

  • “Kan Kırmızısı Eller” öyküsünde karakterin ellerinin kan kırmızısına dönüşmesi, dış dünyadaki zulme karşı içsel bir uyanışı simgeliyor gibi. Öykü boyunca Filistin ve başörtüsü mitingleri gibi güncel ve hassas konulara değiniyorsunuz. Siyasi ve toplumsal meseleleri edebiyatınıza taşırken nasıl bir denge gözetiyorsunuz?

Aslında olaylara nereden baktığımıza bağlı olarak olayın rengi de seyri de değişebiliyor. Siz bir duruma sosyal açıdan bakarsanız onun sosyal yaralarını; siyasi gözle bakarsanız da siyasal yanlarını görürsünüz. Ben sosyal yaralarımıza bakmak istiyorum çünkü içinde yaşadığım toplumun bir parçasıyım. Bugün yaşanılan bir sıkıntıdan ister istemez etkilenirim. Hatta bırakın beni benden kaç nesil sonrakiler bile bugünün sorunlarından etkilenirler. Dolayısıyla 2000 öncesi Türk toplumunun yaşadığı siyasi ve sosyal sorunların etkileri hafızamızdaki yerini koruyor. Hiç unutmuyorum, 1996 yılında orta son talebesiyken(o zaman ortaokul ve liseler aynı binada eğitim görürlerdi) müdür yardımcımız başörtülü bir ablayı durdurup bu şekil okul binasına giremeyeceğini söylemişti. Genç kızın “Ama hocam neden, ne zararım var ki size…?” sözleri halen kulaklarımda. Aslında müdür yardımcısının eşi de başörtülü bir ev hanımıydı… Şimdi toplumumuzun kanayan bu yaralarının üzerinden çok bir zaman geçmedi ama hayata ve birbirimize söylemlerle bağlı olduğumuzdan her an aynı durumlara dönebiliriz korkusu var içimde. Oysaki seksen beş milyonun huzur içinde yaşayacağı bir evren kurmak çok zor olmasa gerek. Filistin meselesine bakacak olursak orası bambaşka bir âlem. Bazı gerçeklerin dile ya da göze gelebilmesi için içsel uyanışların olması gerekir. Öyküdeki karakterin kana bulanmış ellerini görmesi ondaki uyanışa vesile oluyor. Size trajikomik bir yaşanmışlık anlatmak istiyorum.  Rahmetli babam-onun deyimiyle- ajans dinlerken televizyondan Filistin haberleri çıkardı. O vakitler yaşanan El Fetih ile Hamas çatışmalarına kızar “Birbirlerine silah sıkarlarken, asıl düşmanlarına taş atıyorlar.” derdi. Ne demek istediğini çocuk yaşımla anlıyordum ama şimdi daha iyi anlıyorum. Ben yazan biri olarak Filistin’le ilgili olan kısmı edebiyata aktarmaya çalıştım. Bir birey olarak şuan elimden gelen bu maalesef!

  • “Hiç Bir Şey” öyküsünde işsiz kalan Abdullah karakteri, Oblomov’a gönderme yaparak modern çağın ataletini ve erteleme hastalığını işliyor. Günümüz Türkiye’sinde işsizlik, ekonomik kaygılar ve bireysel çöküş temalarını işlerken karakterinize kendi sesinizden ne kattınız?

Günümüzün en büyük sorunlarından biri işsizlik, kimileri buna iş beğenmemek de diyor. Haklılık payları yok diyemem. Herkes diplomalı bir işin peşinde ama şurası bir gerçek ki diploma artık market raflarında satılan peynir ekmek misali, bunu diplomanın ya da üniversitenin değerini düşürmek için söylemiyorum. Aynı zamanda yirmi bir yıllık öğretmen olarak söylüyorum. Üniversite eğitimini mümkünse herkes alsın ama geleceklerini buradan alacakları bir belgeyle sınırlandırmasınlar. Ufukları açık olmalı yoksa öyküdeki Abdullah gibi bir anda “kapı dışarı” olabilirler. İşsizlik, kadınlara nazaran erkekte daha fazla göze batmakta. Hatta şunu da söyleyebilirim hanımlar, erkeklere göre daha rahat iş bulabilmekteler. Hal böyle olunca erkek kendini yetersiz ve eksik görebilecek pozisyonlara düşebiliyor.  Aslında öykü karakteri verilecek işlere muhtaç ancak kendi alanına yakın bir iş olmasını ister. Olaylar silsilesinde kendisini bir anda kapı dışarı bulunca haliyle bir iç hesaplaşma yaşıyor dış dünya ile. Karakterle olan ünsiyete bakacak olursak, biliyorsunuz son on yıldır okullarımızda öğretmenlerimize serbest kıyafet geldi. Kıyafet eylemi başladığında bir öğretmen arkadaşla kravatı çıkaran iki kişi öncüydük ama günümüzde serbest kıyafet uygulamasının rayından çıktığı kanaatindeyim. Evet, kalıplar olmamalı ama hiçbir şey yokmuş gibi de davranılmamalı. Ben haftanın çoğu günleri takım elbisem ve kravatımla öğrencilerimin huzuruna çıkıyorum. Mümkün mertebe günlük tıraşımı olurum. Öykü karakteri Abdullah ile metni yazan Abdullah arasında bu tarz bir ünsiyet kurulabilir ama maalesef şu bir gerçek ki toplumda kurallara en fazla uyan, iş yerindeki “en efendi kişi” potansiyel işsizdir. Çünkü gücü elinde bulunduranlar için en kolay lokma bu kişiliğe sahip olanlardır…

  • “Görseydim Bilirdim” öyküsü, görme engelli Nail karakteri üzerinden kurulmuş. Bu öyküde dış dünyanın değil, iç sesin ve dokunsal algının anlatımı ön planda. Görme engelli bir karakterin bilincini, dünyayı algılayış biçimini yazarken nelere dikkat ettiniz? Bu teknik zorluğun üstesinden nasıl geldiniz?

Gözlemlerimden faydalandım diyebilirim. Görev yaptığım şehirlerden birinde görme engelli bir vatandaş vardı. Hatta öncesinde üniversitede üç ay gibi bir süre görme engelli bir oda arkadaşım dahi oldu. Bu süreçte bilinçaltımda kalan gözlemlerime sık sık başvurdum. Demek ki vaktinde bu kardeşlerimi iyi gözlemlemiş ve notlar alabilmişim ki ortaya bu metin çıktı. Allah insana bir duyusundan eksik vermişse; bir diğer duyusuna olması gerekenden fazlasını vermiştir. Öyle ki bazen oda arkadaşımın gördüğünü sanır ve beni kandırdığını düşünürdüm. Kaldığımız oda ana caddeye bakardı, bir öğle vakti âmâ arkadaşım üniversiteye yetişmek için telaşla evden çıktı. Ben de kalbimdeki kötü düşünceyi silmek için pencereden gidişini izledim. Normal bir insandan farklı değildi yürüyüşü, otobüsün duruşuna göre geride kalmasına rağmen kimseden yardım almadan kapıyı buldu ve bindi. Bu bendeki acabaları arttırmıştı tâ ki bir gün odada namaz kılarken bana seslenmesine kadar. Benden ses gelmeyince kendi kendine “Galiba namaz kılıyorsun.” deyip o da namaza durdu. Kıbleyi bulmasına hayret ederken önünde duran katalitik sobayı hissetmemiş ve secdeye giderken müthiş bir acıyla geri çekilmişti. Sonrasında görev yaptığım yerdeki âmâ kişiyle de çokça muhabbet ettiğim oldu. Ondaki bilgiye hayret ediyordum hep. Bana öğrendiği şeyler hakkında sürekli sorular sorardı. Tüm bunlar, yaşanmışlıklar, kurulan ünsiyetler ve kurgunun açtığı kapı bana bu metni yazdırdı diyebilirim. 

  • Öykülerinizin büyük bir kısmında mekân olarak Bursa, Afyon, Ankara, Kıbrıs gibi coğrafyalar var. “Buzlar Çözüldü, Yollar Açıldı” öyküsünde ise adeta bir “taşra üçlemesi” izlenimi veren mekân kurgusu dikkat çekiyor. Mekânı bir öykü unsuru olarak nasıl konumlandırıyorsunuz? Bursa’nın hayatınızdaki yerinden bahseder misiniz?

Ben şehirlerin ruhu olduğuna inananlardanım. Bir şehri ruhuyla sevdiniz mi o şehir kendisini size açar. Bazen kısa zamanlı bir yere uğramak zorunda kalsam dahi muhakkak o ildeki bir mekâna özel bir vakit ayırırım. Belki şehrin genelini gezemeyeceğim ama en azından bir kısmını gerçekten hissederek, yaşayarak gezerim. Ayrıca hikâye seven biri olarak gittiğim mekânlara dikkat ederim. Bakıp gördüğüm her yere benden öncekilerin acıları, sevinçleri; yaşanmışlıkları sinmiştir. Onlardan geriye kalanlardan bir parça mutlaka payıma düşer. Benim gönlümü çalan ilk şehir Malatya olmuştur. Ondan sonra başka yer sevemem diyordum ama Bursa’nın kendine has evreni, kadim tarihi ve doğasını gördükten sonra adeta Malatya’nın üstüne -eskiler bilir- kuma gibi bir şey oldu. İlk kitabımda Malatya’ya ikinci kitabımda Bursa’ya ayrılan öyküler var. Bu benim onlara vefa duygumdur. Onlar kendilerini bana açtı ben de onları sevdim. Bursa’nın, Osmanlı’dan kalma canlı izleri halen içimi kıpır kıpır ediyor. Bazen arkadaşlarla şehrin sur içinde kalan kısımlarını gezeriz. Dar bir sokaktan, pencereleri dip dibe evlerin önünden yahut yıkılacakmış gibi emaneten duran surlardan geçerken şehir bize ufak sürprizler yapar… Dediğim gibi kısa bir süre dahi olsa uğradığım yerlerle aidiyet kurmaya çalışırım. Bu ilk eşiği geçtikten sonra gerisi kendiliğinden gelir. Bursa kıymeti bilinmeyen şehirlerimizden. Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin izlerini bir arada bulabileceğimiz ender yerlerden biri ancak biz bu değerin farkında değiliz. İnşa etmek ile yıkmak arasında gidip geliyoruz. Ben Malatya’dan sonra Bursa’yı da çok sevdim. Bir gönülde iki sevda olmaz diyenlere rağmen iki şehre de aşağım. Gerçi yeni Malatya’ya tepkim nasıl olacak onu da bilmiyorum ama Bursa’nın bende kalıcı olduğunu söylemeliyim.  

  • Öykülerinizde edebi göndermeler ve okuma kültürüne yapılan atıflar sıkça karşımıza çıkıyor (Oblomov, Tanpınar, Sabahattin Ali, Namık Kemal vs.). Bir Türkçe öğretmeni olarak, edebiyatın insan hayatındaki yerini ve işlevini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yazarlık serüveninizde sizi en çok etkileyen yazar ya da eser hangisi?

“Okumak” mefhumuyla çok geç tanışan biri olarak olduğum durakla olmam gereken durak arasında çok büyük mesafeler görüyorum. Ortaokulda taşranın küçük bir ilçesinde okumaktan ziyade ayakta kalma mücadelesi veren bir ailede büyüdüğüm için asıl okumaya üniversite yıllarında vardım. Malatya İl Halk Kütüphanesi ve üniversiteden aldığım ödünç kitaplarla okuma yolculuğum gerçek manada başlamış oldu. İsimlerini zikrettiğimiz büyük kalemlere karşı derin bir hayranlığım olduğunu belirtmek isterim. Ben sosyal hayat ile edebiyatın iç içe olması taraftarıyım çünkü hayat tek taraflı yaşanmayacak kadar güzel ve kıymetlidir. Bazen büyük kalemlerin, hayatlarını okumaya yazmaya adadıklarına dair şeyler okur, duyarım. Bir tarafı inşa ederken diğer tarafı mahrum bırakmamalı. Hayatın dengede olmasına inanırım. Ne edebiyat güdük kalmalı ne de yaşam. Birinin diğerinde hakkı kalmamalı. Etkilenme konusunda ise; beni yazma konusunda teşvik eden, bana çokça emek veren Mehmet Kahraman’ın “Işıklar Açık Kalsın” eserindeki öykülere ara sıra döner bakarım.

  • “Buzlar Çözüldü” sizin ikinci öykü kitabınız. “Son Güzel Günler”den sonra bu kitapla birlikte anlatımınızda, temalarınızda veya teknik yaklaşımınızda nasıl bir değişim yaşandı? Bu iki kitap arasındaki mesafeyi nasıl tanımlarsınız?

Evet, iki yıl gibi bir süre geçti Son Güzel Günler’in üzerinden. Bu süre zarfında eksik okumalarımı hızlandırmaya çalıştım. Özellikle usta kalemlerle birlikte yeni çıkan eserleri takip ettim. Demlenen ve değişen süreci takip etmem açısından bunu özellikle yapmam gerekiyordu. Çünkü dışarıda hiç hız kesmeden akan bir hayat var. Bunu ıskalarsan tıpkı gömleğin yanlış düğümlenen ilk düğmesi gibi bir sonuçla karşı karşıya kalırsın. Okumalarım ve aldığım notlar sonucunda Buzlar Çözüldü nihayetinde okurla buluştu. İlk eserler otobiyografiye daha yakınken sonraki eserler anneden kopan çocuk misali yavaş yavaş dışarıya açılıyor. Birbirini tamamlayan öykü denemelerinde bulundum. Bu konuda güzel dönütlerle birlikte eleştiriler de aldım, neden üçleme yapmadığıma dair. Belki sonraki eserlerde bu dönütler benim için yol açıcı olacaktır. Tema olarak ben ele avuca gelen yaşam öykülerini gözlemlemeyi ve anlatmayı seviyorum. Öykümü okuyan bir kişi “Evet, bu olayı yaşadım, şahit oldum ya da bir yerden duydum.” demeli benim için. Bunun için de mahallede okulda, otobüste veyahut herhangi bir yerde insan ile sürekli diyalog halinde olurum. Bazen bu yönüme kızsam da çokça faydasını gördüğümü de söylemeliyim. Bir arkadaş belirlenmiş bir konu hakkında benden öykü istemişti. Bilirsiniz ısmarlama metinler güç oluyor. Üç aydan fazla düşündüm, bir şey çıkmayacak ve ben verdiğim sözü tutamayacağım diye mahcup oluyordum. Bir sabah yürüyüşü esnasında denk geldiğim yaşlıca bir kadının anlattıkları aylarca aradığım hikâyeyi bana getirmişti. Evet, işte budur! Bunu anlatmalıyım, demiş ve anlatılanlardan istediğim öyküyü yazmıştım.  

10. Kitabınızın arka kapağında “Ben nerede yanlış yaptım?” sorusunun her sayfada yankılandığı görülüyor. Öykülerinizdeki karakterler hep bir hesaplaşma, yüzleşme hali içinde. Sizce edebiyatın iyileştirici, dönüştürücü bir gücü var mı? Karakterlerinizin yaşadığı içsel hesaplaşmalar, okuyucunun kendi hayatına ayna tutmasını sağlıyor mu?

Vurguladığınız cümleyle ilgili güzel bir şarkı var. Halen denk geldi mi ara ara dinlerim. İnsan hayatı sevinçler ve pişmanlıklar arası gider gelir. Nedense sevinçler kısa sürerken pişmanlıklar ömür boyu yakamıza yapışıp kalıyor. Bedenimizin bir uzvu misali kesip atamıyoruz da. İnsanın mücadelesi onu diri tutar. Bu bazen yaptıklarınla yüzleşerek bazen yapamadıklarına hayıflanarak bazen de hayata kafa tutarak olur. Ama öyle ya da böyle mutlaka olur, olmalı da yoksa mücadele bitti mi hayat da bitmiş olur. “Yazdıkça yüklerimden kurtuluyorum.” diyen Necip Mahfuz’un aksine ben yazdıkça yükleniyorum. Bu yük karakterlerimde içsel çatışmalara, kırılmalara, hesaplaşmalara dönüşüyor… Edebi eser insana ait olanı yine insana sunmalı ancak o zaman ulaşmak istediği mevziiye selametle ulaşır. Eğer okur, senin yazdıklarında kendini bulabiliyorsa bu hem senin için hem de okur için doğal bir terapi olacaktır. Çünkü insan kendine yakın olanla bağ kurar; kendini anlayanla hemhâl olur. Bir arkadaşım okuduğu bir öyküyü bana anlatırken gözyaşları içinde kalmıştı, hem üzülmüş hem de sevinmiştim. Onu böyle görmek beni gerçekten üzmüştü ama yazdıklarımın onda karşılık bulması da beni sevindirmişti. Bilmiyorum bu durma ne demeli ama ben yine bir şairin çok sevdiğim bir mısrasıyla hayata ve dostlarıma yaşadıklarımız için “Bunu zaferden say.” deyip yola devam etmek ve yeni insanlar tanımak, yeni hikâyeler yazmak istiyorum. Nasip olur mu bilemiyorum?

Keyifli sohbetiniz için teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim öykü tadındaki muhabbetiniz için.

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

One thought on “Abdullah İpek ile “Buzlar Çözüldü” Üzerine Söyleşi”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir