Mahalle Mektebi, Sayı: 91

Mahalle Mektebi dergisi 91. sayısıyla güzü selamladı. Yönetmen Murat Çeri ile “Bir Adam Yaratmak” Üzerine yapılan bir söyleşi yer alıyor dergide. Şeyma Subaşı’ınn yönelttiği sorularla “Bir Adam Yaratmak” filmine dair notları paylaşıyor Çeri.

“Necip Fazıl’ın da Bir Adam Yaratmak adlı eseri Türkiye’de bu manada verilen en önemli eserlerden biri. Bu sebeple herkes bu çileyi bu ızdırabı duyar. Kendi kapasitesi ölçüsünde duyar. Necip Fazıl kendi kapasitesi ölçüsünde duyduğu ızdırabı bizlere Hüsrev karakteri üzerinden aktarıyor.”

“Yazdığımızı yaşıyor muyuz? Söylediklerimiz karşımıza çıkıyor. O yüzden batıda secret denilen şey Doğu’da “Konuştuğun şey kaderin olur.” diye bize geçer. Bu yüzden eski insanlar söylediklerine dikkat ederler. Birini eleştirirken dikkat ederler. Çok zülfiyare dokunan şeyler söylemezler çünkü Allah bizi bununla sınar mı acaba diye tereddüt ederler.”

“Eser kendini doğurur. Nasıl çekileceğini elindeki metin karar verir. Diyalogları uzun bir şeyi anlatmak istiyorsan görseli en üst seviyede tutup seyirciye dinletebileceğin o metaforları, o resmi, o sesi ortaya koyman gerekir. Biz en son da Doktor Nevzat ve Şeref akıl hastanesine götürüldüğünde Hüsrev, geliyor salonun içine giriyorlar. Orada bir müddet durduktan sonra çıkıp gidiyorlar.”

Her Ev Bir Sözlük Gizler

Murat Demir, evlerin içindeki eşyaların ve rutinlerin zamanla o eve özgü gizli bir dil oluşturduğunu anlatıyor. Bu dilin kişisel hafızayı taşıdığını, modern ve tek tip evlerin ise bu anlamı yok ettiğini savunuyor. Son olarak da bir evin insanı şekillendirdiğini ve o dilin kişiyle birlikte sustuğunu vurguluyor.

“Yeni evlerde çocukluk kokusu birikmiyor bu yüzden. Çocukluk sırf yaşanıp biten bir şey değil ki, biriken bir şey. Aynı duvarın önünde boy katlandıkça, aynı kapının eşiğinde ayakkabılar eskidikçe, aynı mutfakta pişen çorbanın buğusu defalarca tavana yükseldikçe zenginleşir evin dili. Sürekli taşınan hayatlardan sözlük inşa etmelerini beklemek beyhude, onlardan geriye sadece birkaç cümle taslağı kalır.”

Editör Dedikleri

Mehmet Solak, editörlük mesleğinin ne olduğunu ve kimlerin gerçekten editör sayılabileceğini tartışıyor. Bazı sözde editörlerin bilgisiz ve ilkesiz olduğunu, bağımlılık içinde başkalarının sesi haline geldiğini anlatıyor. Gerçek editörlüğün ise babayiğitlik istediğini, kendi sesiyle var olmayı ve yapıdışının sesi olmayı gerektirdiğini söylüyor.

“Editörün kim oluşu, ne’yin ne’si oluşu da önemli öyleyse. Ne yediği ne içtiği, hele de kimle oturduğu kimle kalktığı daha önemli. Tam burada, oturmak ve kalkmak eylemlerini oturup kalkmak biçiminde kalıp olarak kullanmadığıma dikkat çekmek isterim.”

“Ey okur! Bu yazıyı okuyabiliyorsan halâ umut var demek ki! Editör var demek ki! Birileri bir şeylerden rahatsız demek ki! Birileri konuşmalı demek ki! Birileri yazmalı… O birileri; ben, sen, o değilse kim? Herkes değilse kim?”

Görünürlüğün Ontolojik Tahakkümü ve Hakikatin Yitimi

Abdullah Kasay, modern çağda görüntü ve veri bolluğunun hakikati yok ettiğini, insanın artık anlamlı olanla gürültüyü ayıramadığını anlatıyor. Sanatın gerçekliği kopyalamak yerine ondan estetik bir mesafe yaratarak hakikati görünür kıldığını söylüyor. Çağdaş öykü ve sinemanın parçalanmış insanı yansıttığını, sanatın asıl değerinin ise faydasızlığını korumasında yattığını anlatıyor.

“Sanatın, her şeyin metalaştığı bir çağda hâlâ hayati bir varoluşsal zemin sunabilmesinin yegâne müsebbibi, gerçeklikle arasına koyduğu bu aşılmaz ‘estetik mesafe’dir. Sanat, ontolojik tabiatı gereği dünyayı kopyalayarak çoğaltmakla veya ampirik gerçekliği birebir yansıtmakla ilgilenmez; o, verili gerçeklik üzerinde radikal bir kesinti, bir “epoché” anı yaratır.”

“Edebiyatın, özelde ise öykü formunun bugün ulaştığı estetik koordinatları bu ontolojik zemin üzerinden okumak zorunludur. Çağdaş öykünün; destansı makro-olaylardan, sarsılmaz iradeye sahip monolitik kahramanlardan, mutlak ahlaki zaferlerden ve didaktik, kesin sonuçlardan radikal bir biçimde uzaklaşması, salt biçimsel veya avangard bir edebi hevesin ürünü değildir. Bu yapısal dönüşüm, geç modern çağın insan tasavvurundaki sarsıcı kırılmalarla doğrudan senkrondur.”

Türkçe ve İtalyancada Hareketin/Zamanın Varlığı, Görünürlüğü

Dilde zamanın değil hareketin ve eylemin öncelikli olduğunu savunuyor yazısında Resul Kaya. Türkçedeki fiil çekimlerinin zamanı değil eylemin sürekliliğini, tamamlanmışlığını veya tasarısını bildirdiğini örneklerle açıklıyor. Arapça ve İtalyanca gibi dillerde de benzer şekilde hareketin zaman karşısında belirgin olduğunu anlatıyor.

“Varlık, eylem ve dil -bizim için Türkçe- arasındaki bu ilgiye rağmen zamanın dil düzleminde görünürlüğü belirsiz, hareketin dil düzleminde görünürlüğü zamana göre daha belirgindir. ‘Şu an bu yazıyı yazıyorum.’ ifadesinde en belirgin, görünür, yaşanılan, gerçekçi olan ‘yazı yazdığım’dır. ‘şu an’ ifadesi bir zaman göstergesi gibi olsa da yazma eyleminin devam ettiği gerçekliği noktasında bu ifade hareketle daha çok ilgilidir.”

“Oluş anına, ana, öğrencinin dikkatini vermesi daha yüksektir. Dikkatini vermese bile tekrarla bu dikkati toplamanız mümkündür. Anın tekrarını yeniden gerçekleştirebilirsiniz. ‘yürüyorum’ diyerek yürüme eylemini anda gerçekleştirip eşzamanda yaptığınız bu eylemi ifade etmeyi tekrar tekrar istediğiniz kadar gerçekleştirebilirsiniz. Anı tekrarlayabilirsiniz.”

Yakın Okumalar

Yakın Okumalar bölümünde bu sayıda da yeni kitabı çıkmış isimlerle yapılan söyleşiler yer alıyor.

Emame Akman Harmancı ile Uçurtmanın İpi kitabı üzerine yapılan bir söyleşi var. Sorular; Şeyma Samur’dan.

“Hikâyelerimde genellikle karakter bir hareket halindedir ve akış devam ederken öykü kendi kanalında ilerler. O sırada öykü kişisi düşünür, konuşur, içsel muhasebe yapar ya da önemli kararlar alır. Gerçek hayatta olduğu gibi sürüklenme hali ve rutinler aslında hiç durmaz. Enteresan olan şeylerse bence minimal anların içine gizlenir.”

“Öykünün güzel tarafı bence gizemli alanların, boşlukların bırakılabilmesi. Bu gölgede bırakılan alanlar okurun zihninde geziniyor ve fark ettim ki okuru bana getiriyor. “Devam et – sin isterdim, en güzel yerinde bitti, sonrasında ne olacak” benzeri geri dönüşleri çok aldım. Bazen de öykünün o belirsiz finali hakkında fikir yürüten okurlarımla beraber ben de öykünün bir okuru gibi beyin fırtınası, karakter analizi yaptım. Bunlar bir yazarın yaşayabileceği en sempatik anlardır ve ben kendimi bu sohbetlere kaptırıp o belirsiz finalleri kendim yazmamış gibi yorumlarım, eleştiririm.”

Raziye Nursultan ile “Yol Uykusu” Üzerine yapılan bir söyleşi var. Sorular; Fatma Nur Uysal Pınar’dan.

“Hepimiz hayatın bir köşesinde Erol gibi yalnız kendi çıkarını düşünen ve etrafındakileri de buna alet eden, yalanlarına kılıf bulan insanlara rastlamışızdır. Mühim olan başımıza gelenler değil onlara verdiğimiz tepkidir. Erol gibi insanlar hep olacak ve doğalarının gereğini yapacaklar. Hayrullah ise kendi doğasıyla çelişerek kendini tüketiyor. Hayır demek, değerlerini korumak konusunda çok zayıf. Sanırım bu hikâyede korkumun karşılığı Hayrullah gibi olmak.”

“Sürgün Ruhlar. Çünkü hayatta bazen sorumluluklarımız üst üste gelir, yılgınlığa düşer, pes etmek isteriz. İşte öyle zamanlarda kendine yenilen ve biraz daha dayanmadığı, dinlenip yola devam etmediği için pişman olan o sürgün ruhu hatırlatıyorum kendime.”

Mahalle Mektebi’nden Öyküler

Mehtap Gül – Eksik Hesap

“İçeri geçti ve kolonyayı eline, üstüne başına fısfısladı. Hoca iç hattan aradı. Sıradaki danışan? Gelmedi hocam, dilerseniz arayayım gelip gelmeyeceğini öğreneyim. Prensip gereği danışanı aramamalıymış -işe başlayalı iki ay olmuştu nihayetinde, yeni yeni öğreniyordu-.”

“İnsanlar ne tuhaf. Hele Nadir Hoca. Yaz ortası dilsiz uşakta tüvit ceketi. Öylece boş koltuğa bakması. Dışarı çıkar mısın diyor. Ne kıpırtısız ruh, ruh sağlığı uzmanı olmuş. Herkese ve her şeye hikâye gözüyle bakıyor. Danışanın gelmemesini anlayacakmış. Hadi anlasın.”

Serkan Arslan – Kadın Çocuk

“İlkbaharın tüm iç açıcı kokusu, arabanın camından içeri doluyordu. Ağaçlar, yeni yeni uyanmış, çiçekler rengarenkti. Ayağımı arabanın zeminine tık tık vuruyor, her harekette biraz daha şişiniyordum. Daha fazla dayanamadım, arabayı sağa çekmesini söyledim Deniz’e. Önce anlamadı. Bir kez daha tekrarladım. “Sağa çeker misin?” Hızını azaltmadı. Sonunda bedenimin ve zihnimin tüm gücü ile, “Durdur şu arabayı!” diye bağırdım. Arabayı sağa çekti. “Arama beni bir daha!” deyip indim ve ilk duran taksiye atlayıp uzaklaştım.”

“Gözümü kapadım, açtığımda kendimi gördüm yeniden aynada. Az önceki görüntüler aynadan kayıp yoluna gitmişti. Yirmi gün önceki beni de yanına katıp yok olmuşlardı. Bir süre ayna karşısında boş boş durdum. Dışarıdan gelen arabanın korna sesiyle irkildim, son dokunuşları yaptım. Elbisemi düzelttim, kendime bir göz kırptım. Pencereyi kapatıp çıktım evden.”

Emame Akman Harmancı – @hilalingunlugu

Oğluyla daha on dakika önce konuşmuştu. Tekrar aradı. Gördüklerinin saçma ve anlamsız olduğunu biliyor olsa da içine bir keder çöreklendi. Sanki gördükleri doğruymuş, sanki oğlu Barış gerçekten üç yıl önce… Oğlunun “Efendim anacım” dediğini duyduktan sonra derin bir soluk alıp Hilal’in paylaşımlarını sordu. Oğlunun konuşmasına fırsat vermeden de aniden videoyu görünce aklının çıktığını, öyle şeyler duyunca içine bir sıkıntı oturduğunu, böyle iş olmayacağını, bunun ne biçim saçmalık olduğunu da ekledi hemen. “Hilal’in fikri anacım. Takma sen kafaya. Akşam gel bize. Konuşuruz evde. Şimdi kapatmam lazım.”

“Kapı zili çaldı o anda. Annesi Eliz’e kapıyı açması için birkaç kez bağırdı. Kız nihayet tabletten başını kaldırıp isteksizlikle kapıya doğru seğirtti. Evin babası içeri girerken Eliz tekrar koşarak eski yerine geçti. “Babaya bir hoş geldin yok mu kız?” diye seslendi kızının arkasından. Ev terliklerini ayağına geçirip mutfağa geçti. “Çok acıktım Hilal, ne yemek var?” diye seslenince karısı ve annesi mutfağa geldiler. “Biz çocuklarla yedik bir şeyler, annemle sana da ısıtayım.” Cemile daha önce de söylemişti ama kime konuşuyordu ki?”

Derya Dim – Dikiş Tutmaz

“Mahallenin saygın esnaflarındandı. Herkes tarafından sevilir, sayılırdı. Hanımı vefat ettikten sonra, aile büyüklerinden onu evlendirmek için bazı girişimlerde bulunanlar çıkmışsa da Refik’ten yüz bulamayıp geri adım atmışlardı. Yürürken dahi kafasını kaldırmazdı. Irz namus bilen biriydi.”

“Kalp çarpıntısına rağmen güzergâhını değiştirmez, aklıyla kalbi arasında kalanların kararsız adımlarıyla çarşıya ulaşırdı. Ağır dökme demir kollu kapıdan girip “Bismillah, bereketini sen ver Allah,” diyerek dükkânını açardı. İçeri girer girmez eli çekmeceye giderdi. Oradan mavi kuş işlemeli, yılların soldurmaya kıyamadığı çıkını alır, içindeki karanfil tohumlarından ağzına üç tane atardı. Ancak ondan sonra işe koyulurdu.”

İbrahim Halil Çelik – Upuzun Yalanlar Söyleyeceğiz

“Ben henüz gençken ne söylense inanırdım. İnsanların yalan söyleyeceklerine bir türlü ikna olmazdım. Hâlbuki bu en sıradan şeydi. Dünya haliydi. Ama işte ben dünyadan uzaktım. Salaktım. Belki de çok fazla iyi niyet veya başka bir şey. Annem, safsın kızım, seni çok kullanırlar, diyordu hep.”

“Acı bir gerçeği fark ettim. İnsanlar bundan sonra bana daha çok yalan söyleyecekti. Çünkü ben bundan sonra daha fazla güçlüymüşüm gibi daha fazla rol yapacaktım ve onlar bana yine ne kadar güçlü olduğumu defalarca söyleyeceklerdi. Ben yine inanmış gibi yapacaktım. Hakan’ın varlığı hep gizli bir destekti bana. Ama bugün artık daha zayıfım, daha çok kimsesizim. Hakan, ne olur yen şu illeti! Sana çok güzel yalanlar söyleyeceğim, güleceğiz. Beceremedin, diyeceksin, dalganı geçeceksin. Yine güleceğiz. Çok güleceğiz!”

Mahalle Mektebi’nden Şiirler

herkes gözbebeğinden şikayet eder o bakışı
kalbi zayıflatan şeylerden biriyim ben
razı değilim damarımda sarhoşca gezinen kana
yaz yağmuru en çok dokunduğu zamanda
durup dururken yaza doğru kuru bir karadut gölgesinde
Zeki Altın

Ey ışığı görünce
Gözleri ürkek
Korkudan
Yüreciği güm güm atan tavşan!
Kalbimi yargılayıp
Bir yamyam biçiminde
Cin gibi çarpılan
Kayın ağacına asmışlar
Samet Şahoğlu

Çocukların sevincine varabilmek için
Savaş açlığında bir cardının ayaklarımı kemirmesi,
Babamın Tûr Dağı’nda bir kaya oluşu.
Bense elektronik sigaraların tiz sesinde
Ve dünya yüklü kırmızı plazmamda saklıyım
M. Asım Yaşar

Deniz sana vurgun, sen gemileri yaktın
Attın köprüleri, vakit hüzünlü bir hazan
Kıştan sonra bahar, bahardan sonra yazacaktın
Bakıp sararmış akşamlara bizi an

Geçti ömrün son demleri, gidişin bahane olur
Artık kalsan ne olur, kalmasan ne olur?
Burhan Sakallı

Edebiyat Ortamı’nda Sinema Dosyası

Edebiyat Ortamı dergisi 112. Sayısında hazırladığı “Sinema” dosyası ile konuyu detaylı olarak ele alan çalışmalar sunuyor okurlarına. Türk ve dünya sinemasına dair yazıların paylaşıldığı dosyada konu tüm hatlarıyla ele alınmış.

Dosyadan…

Sadık Yalsızuçanlar – Türk Sinemasının Evrensellik İmkânları

“Film dili söz konusu olduğunda kurama fazlasıyla bel bağlamak akıllıca değil aslında. Teori, kriz zamanlarında hem gerekli hem de işlevsel olabilir fakat unutmayalım ki, eser, kuraldan önce geliyor. Film, uyruğu olduğu ülkelerde de böyle üretilmiyor. İnsanlar önce kuram geliştiriyor sonra bu teorinin sınırları ve imkânlarıyla film yapmıyorlar. Sürekli değişerek ve yenilenerek bir film dağarı oluşuyor sonra bunun tasnifi ve yorumlanabilmesi için bir tür kuramsal sistematiği kuruluyor.”

“1990’lı yıllardan itibaren Türk film ortamı, umutlarımızı diri tutacak biçimde çeşitlendi, gelişti ve zenginleşti. Türk filminde uzunca bir paranteze dönüşen Yeşilçam duyumları artık arkaikleşmişti. Ulusal ve Millî Sinemacıların birikimine, daha tekil ve bireysel çabalar eklenmişti. Bu çabaların sonradan Yavuz Turgul, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem, Derviş Zaim, Sinan Çetin, Faysal Soysal, Ferzan Özpetek, Yeşim Ustaoğlu, Yüksel Aksu, Reis Çelik, ve adını bu sınırlı satırlarda anamadığım pek çok yönetmenin özgün dünyalarıyla tekilleştiği ve çeşitlendiğine, Türk film diline kendilerine mahsus nitelikler kattığına tanık olundu.”

Abdullah Kasay – Perdede Kalan Memleket: Türk Sinemasına Genel Bir Bakış

“Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Yeşim Ustaoğlu, Derviş Zaim, Reha Erdem ve Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenlerle sinemamızın zamanı yavaşladı; sessizlik, manzara ve gündelik ayrıntı anlatının asli unsurlarına dönüştü. Uzak’ta İstanbul, iki insanı aynı evde birbirinden ayıran soğuk bir mesafedir. Bir Zamanlar Anadolu’da bozkırı yalnız fon olarak kullanmaz; taşın, karanlığın ve bekleyişin içine insanın suçunu dağıtır. Bu yeni dil, uluslararası alanda görünürlük sağladı; fakat beraberinde “festival filmi” adı verilen yeni bir kalıplaşma tehlikesini de getirdi. Her uzun plan derinlik, her suskunluk hakikat değildir. Sinema, biçimini çoğaltırken insanını kaybederse kendi taşrasını yalnızca estetik bir manzaraya dönüştürebilir.”

Muhammed Enes Kala – “İzleyici Ne İstiyorsa Onu Veriyoruz” Cümlesi Ne Mana İfade Eder?

“Garnham’dan hareketle asıl mesele belki de, izleyiciyi küçümsemek değil, izleyicinin kültürel ufkunu daraltan piyasa düzenini sorgulamaktan geçmektedir. ‘İzleyici bunu istiyor’ demek, çoğu zaman sermaye yoğunlaşmasının, platform tekellerinin, güvenli yatırım kalıplarının ve görünmez piyasa sansürünün üzerini örtebilmektedir. Kaliteli bir içerik yasaklanmasa bile fon bulamamakta, dağıtım ağına giremememkte, algoritmada görünür hale gelememekte ya da reklam desteği alamamaktadır. Böyle olduğundaysa ilgili içerik fiilen kamusal alandan dışlanmış olabilmektedir.”

Mehmet Kurtoğlu – Bir Hatıranın İzinde Marlon Brando ve Hoolywood Sineması

“Marlon’un koku alma kabiliyeti çok yüksektir. Öyle ki kadın ağız kokusu, hayvan ağız kokusu, ineğin ağzının kokusunu dahi seviyor. “Saman yediği için ineklerin nefesi çok hoş kokar, nefesinden yayılan sıcaklığı duyardım” der. Sinemada tefrişatçı olarak çalıştığı sırada onu işten kovan sinemacıdan intikam almak için çürümüş brokoli’yi sinemanın havalandırma borusuna yerleştirmiş, sinemayı öylesine bir koku sarmış ki seyirciler anında terk etmiş. Marlon böylece sinemacıdan intikam almıştır. Bir insan kokuya duyarlı olduğunda, onu silah olarak kullanmaktan geri durmaz. Marlon da kokuyu silah olarak kullanmıştır. Yine annesinin ve dadısının kokusu dolayısıyla sevdiğini söylüyor. Sonra hayatına giren bütün kadınların kokusundan bahsediyor.”

İsmail Güneş – Sinema Sanatının İzleyiciyle Sınavı

“Sinemamızın ciddi sorunlarından biri özellikle çok kanallı televizyon dünyasının evlerimizi işgal ettiğinden beri seyirci ile olan ilişkisinde düğümlenmektedir. Yerli yapımlar, maalesef ‘seyirci bayrağını’ televizyonun hayatımıza girmesiyle düşürdü. TRT’nin (bugün kurumu idare edenler alınmasın) ilk kurulduğu yıllarda çok ucuza aldığı ABD film ve dizilerini yayınlamasıyla yabancı filmlerden hoşlanan bir seyirci yetişti: Dallas, Şahin Tepesi, Zengin Yoksul, Küçük Ev, Bonanza, General Patton, Baba, Kelebek, Rüzgâr Gibi Geçti v.b. büyük prodüksiyon ürünü film ve diziler karşısında, sadece cumartesi günleri, o da hiçbir ciddi sorunu ele almayan, suya sabuna dokunmayan Hollywood kopyası yerli melodram filmler gösterildi. Bu oransız rekabette sinemamız seyircisinin önemli bir bölümünü kaybetti.”

Deyişlerde Aidiyet Meselesi: Şah İsmail Hatâyî ve Anadolu Hatâyîleri

S. Burhanettin Kapusuzoğlu, Erdebilli Şah İsmail’in Hatâyî mahlasıyla söylediği şiirler ile Anadolu’da aynı mahlasla söylenen deyişlerin birbirine karıştırılmaması gerektiği üzerine bir yazı kaleme almış. Anadolu’daki Hatâyî şiirlerinin sade Türkiye Türkçesiyle söylendiği ve sözlü gelenek içinde yeniden üretildiği için doğrudan Şah İsmail’e ait sayılamayacağı belirtiliyor. Şiirlerin aidiyetinin mahlastan çok dil, üslup, vezin, nüsha ve aktarım özelliklerine bakılarak değerlendirilmesi gerektiği savunuluyor.

“Şu var ki bu noktada dikkat edilmesi gereken husus şiirin dilidir. Malum Şah İsmail, Tebriz merkezli Türkmen-Safevî çevresinde yetişmiş ve şiirlerini Doğu Oğuz sahasının Türkçesi ile söylemiştir. Anadolu’da Hatâyî adına bağlanan birçok deyiş ise son derece sade, akıcı ve yerleşik Anadolu Türkçesiyle söylenmiştir. Her ne kadar bu dil çevreleri birbirine yakın olsalar da Oğuz Türkçesinin farklı coğrafyalardaki kolları olarak tebarüz etmiştir. Fakat yakınlık aynı tarihî ve edebî çevreye aidiyet anlamına gelmemektedir.”

“Şah İsmail Hatâyî ile Anadolu Hatâyîlerini birlikte düşünmek, farklı tarihî bağlamları birbirinden koparmak yahut bütün şiirleri tek bir şairin adı altında toplamak anlamına gelmez. Esas mesele, ortak bir geleneğin farklı zamanlarda ve coğrafyalarda kazandığı tarzı birbirinden ayırt edebilmektir. Haddizatında Şah İsmail, Hatâyî adının tarihî ve güçlü merkezidir. Bununla birlikte bu mahlas, Anadolu’da zamanla tarihî şahsiyetini aşan bir şiir ve irfan geleneği içerisinde yeniden üretilmiş; ozanların, tâliplerin ve sözlü kültür taşıyıcılarının hâfızasında zengin anlam katmanları kazanmıştır.”

Üç Trajik Roman Karakteri

M. Tarık Yıldız, Türk edebiyatındaki üç trajik karakteri —Fahim Bey, Raif Efendi ve Tahir Sami Bey’i— karşılaştırıyor. Bu karakterlerin ortak yönlerini sıralıyor; küçük memur olarak çalışmaları, iç dünyalarında hayaller kurmaları, toplum tarafından yanlış anlaşılmaları, ötekileştirilmeleri, yalnızlaşmaları ve sessizce hayattan çekilmeleri. 

“Sonuçta üç yazar da, farklı edebi anlayışlara ve dönemlere mensup olmalarına rağmen, Türk edebiyatında bireyin yabancılaşma ve yalnızlaşma serüvenine benzer hassasiyetlerle yaklaşmışlardır. Fahim Bey, Raif Efendi ve Tahir Sami Bey; bürokrasinin sıkıcı koridorlarında silikleşen, toplum tarafından ötekileştirilen ama iç dünyalarında İkarosvari bir tutkuyla kendi hakikatlerini yaşatmanın düşlerini kuran üç trajik kahramandır.”

Ali K. Metin ile Edebiyat Ortamı Dergisi Üzerine Söyleşi

M. Tarık Yıldız, Ali K. Metin ile Edebiyat Ortamı dergisine dair bir söyleşi yapmış.

“Doğrusu bu isim benim de hoşuma gitti. Ancak derginin ismiyle bizim ortaya koyacağımız gerçeklik ve derginin muhtemel seyri arasında nasıl bir koşutluk kurulabileceğine dair endişelerim ta o günden başladı. “Edebiyat Ortamı” isminin edebiyatın nabzını tutmayı, ortamı temsil etmeyi ve bir “merkez dergi” olmayı barındıran iddialı bir içeriği ve çağrışımı vardı.”

“Daha açık söyleyecek olursam, sunuş yazılarıyla aslında kuyruğu, tabiri caizse biraz da dik tutmaya çalıştım. Yola koyulduğumuzda bahsettiğim problemler sadece içerikle ilgili olmadı, tasarımla ilgili sıkıntıları da karşımıza getirdi. Ne yazık ki derginin ilk iki sayısı tasarım açısından son derece primitifti. İlk iki sayı tasarım açısından bir kabus gibiydi.”

Hani Divriği’ye Gidecektik?

Zekeriya Şimşek, yazısında Divriği’nin tarihî, kültürel ve mimari zenginliklerini anlatıyor. Özellikle UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Ulu Cami ve Darüşşifâ’nın eşsiz taş işçiliğine, ilçenin geleneklerine, yöresel lezzetlerine ve çok kültürlü yapısına dikkat çekiyor. Divriği’nin korunması gereken büyük bir medeniyet mirası olduğunu belirterek okuru bu kadim şehri keşfetmeye davet ediyor.

“Caminin Cennet Kapısı’nda mayıs ve eylül aylarında ikindi namazı vaktinde güneş ışınlarının özel bir açıyla oluşturduğu namaz kılan insan silueti; mimarî, geometri ve astronominin eşsiz bir buluşmasıdır. Bu tabloyu çıplak gözle görebilmek, hayatta yaşayabileceğimiz çok özel deneyimlerden biri olsa gerek? Giriş kapısına ikindi güneşiyle düşen gölgelerden oluşan, ayakta ve yandan bir erkek silueti. Silüetin önünde dikdörtgene benzer bir gölge daha vardır. Ve bu gölgelerin Kur’ân okuyan ve namaz kılan bir(er) insan figürü olduğu hissiyatı.”

Mestan Karabacak ile Söyleşi

Alim Korkmaz’ın Mestan Karabacak ile yaptığı söyleşide, Yaşar Kemal’in İnce Memed romanına ilham verdiği düşünülen gerçek bir kişinin hayatı ele alınıyor. Karabacak, aile anlatıları, türküler, belgeler ve saha araştırmalarından hareketle İnce Memed’in tarihî kimliğini ve halk hafızasındaki yerini anlatıyor. Söyleşide edebiyat ile tarih arasındaki ilişki ve İnce Memed’in “erdemli eşkıya” kimliği de değerlendiriliyor.

“Meslek hayatımın ilk yıllarında Yaşar Kemal’in İnce Memed romanını alıp okudum. Mensubu olduğum Saçıkara Aşireti ve o aşiretten birisi olan Kerimoğlu’nun çadırı romanda geçiyordu. Yazar Kerimoğlu’nda övgüyle bahsediyordu. Daha sonra Yaşar Kemal bir röportajında ilk kahveyi o çadırda içtiğini ifade etti. Bilindiği gibi Yaşar Kemal ilk edebî çalışmalarına derlemelerle başlamıştır.”

“Efendim, bu kitabımda Yaşar Kemal’in dünya ölçeğinde ünlenen romanı İnce Memed’e ilham kaynağı olmuş, gerçekten yaşamış Erdemli Eşkıya İnce Memed’i anlattım. Bu kitap bir teze dayanıyor. O tez şudur: Yaşar Kemal Çukurova’da gençlik yıllarında derleme çalışması yaparken İnce Memed’i duymuş ve onun hikâyesinden etkilenmiştir. Onu kendi ideolojisine uygun bir kurguyla romanlaştırmıştır.”

Kahramanmaraş ve Edebiyat

Kemal Timur, yazısında Kahramanmaraş’ın UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı’na edebiyat alanında dâhil edilme sürecini ve bu unvanın şehre kazandırdıklarını ele alıyor. Şehrin köklü edebiyat geleneğinin uluslararası alanda tanınmasının önemini anlatırken edebiyat festivalleri, gençlere yönelik çalışmalar ve uluslararası iş birlikleri gibi öneriler sunuyor. Kahramanmaraş’ın edebiyat kimliğini kalıcı hâle getirmek için sürdürülebilir kültürel faaliyetlerin gerekliliğine dikkat çekiyor.

“Kahramanmaraş’ın UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı çerçevesinde “Edebiyat Şehri” olma teşebbüsü, salt bir uluslararası unvan arayışının ötesinde, bir şehrin kendi kültürel hafızasını yeniden keşfetme ve onu çağdaş dünyanın dolaşımına açma iradesinin dikkat çekici bir tezahürü olarak okunmalıdır. Bu süreç, bir bakıma, yerel olanın evrenselle kurduğu incelikli ve çok katmanlı ilişkinin edebiyat üzerinden yeniden kurulmasıdır.”

Edebiyat Ortamı’ndan Öyküler

Fuat Oskay- Kırmızı Yaz

“Yaz sıcakları bastırınca bahçeler boydan boya kırmızıya kesilirdi. Erik dalları, olgun meyvelerin ağırlığıyla yere doğru eğilir; güneşe dönük olanlar sanki avuç içinde saklanmış küçük ateş parçaları gibi parıldardı. Yanından geçenlerin gözü dallara takılır, elleri istemsizce erik tanelerine uzanmak isterdi.”

Yine sıcak bir yaz günü, ikindinin serinliği bahçelere çökmeye başlarken çocuklar aynı bahçeye girdiler. Akif ağaca tırmanmış, en iri erikleri seçmeye başlamıştı ki gözcünün telaşlı sesi duyuldu: “Medine Teyze! Kaçın!..”

Fatma Tutak – Mağlup Hayat

“Emekliler lokaline geldiğinde sağ koldaki masalardan birinde iki arkadaşının karşılıklı oturduğunu gördü. Kapıdan girene dikkat etmemiş, kendisinin içeri girdiğini de görmemişlerdi. Doğrusu buna biraz şaşırdı. Yanlarına geldiğinde ciddi bir mesele hakkında konuşulan ortamlarda oluşan o havayı sezdi ve merakı büsbütün arttı. Sessizce bir baş selamı vererek boş bir sandalye çekip oturdu.”

“Makineler, teknolojik gelişmeler ve yapay zekâ insanlığın faydasına kullanıldığında fayda üreten birer araç haline gelebilirdi. Yeter ki araç olmaktan çıkmasın ve hizmet amacı dışında kullanılmasın. Fincandaki çay yine soğumuştu. Hay Allah! Halbuki sıcak içmeyi severdi…”

Sadık Yalsızuçanlar – Ayrılık Sokağı

Sen iyiliğin yokluğunda beliriyorsun. Ayrılık sokağına benziyorsun. Çok çekici ve güzelsin. Oysa kavuşma sokağının çağı hiç bitmiyor. Bu yüzden senin tadını çıkarmak istiyorum. Tadın, buzlu çaya benziyor. İçinde mor reyhan yaprakları var, bir dilim limon, çok az vişne reçeli, hasır bir şapka, güneşten korunmak için.

Sana inanmak istiyorum, sevginden emin olmak. Bu güven meselesi beni bitiriyor.
Sen öncesizsin, seni anlamam imkânsız.
Ben diriyim, bu yüzden merhametliyim.
Acını hissedebilirim.

Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler

Uzak bulutlar kadar yakın gözlerin
ve kıyılarında kurur taç yapraklar
bir an ne kadar uzundur kim bilir
kim bilir kıyamet ne zaman kopar…
ve kıyılarında kurur taç yapraklar

Hissederim nice baharlar serilir
kalbime değdiğinde ürperişlerin
zannederim kırk anda bir belirir
gözlerimi kırptığımda gülüşlerin…
kalbime değdiğinde ürperişlerin
M. Ali Köseoğlu

Bir hastane ziyareti
Kolonya ve portakal
Bir güvercin pencereden geçiyor
Kanadında hercai bir dal.

Manzaralara yüksekten bakma ustası
Mavi dedin yeşil dedin illaki mor
Üç mevsim geçirdin bir solukta
Aşk da dedin elbet söylemesi zor.
Gökhan Akçiçek

bir mağaram vardı
çınlardı ve uğuldardı
kendi içine

sesle karalanmış kağıt gibiydi yüzüm
o yüzümü katlayıp
koyardım koynuma

yalpalayan dünya
içimde kıvrılırdı
boynu bükük çocuklar saklardım kuytumda
Yasin Mortaş

koşar adım üsküdardan beşiktaşa
bir ömrün hasılası gibiydi hatırla
ellerinden yayılan bütün bedenime
ey ruhumu kuşatan rüzgarın eşi
işlemesin saatler göstersin hep o anı
asla sıradan bir ikindi değildi o gemi
mühürlemiştik zamanı dudaklarımızla
Kadir Ünal

kıyamaz ayağın yere
ipek kanatları, her adımında
dilinde duası
umudu, özlemi, övüncü sen
sen! gücü;
kahra, mihnete;
kadere, kedere, desiselere…

ne güzel anneye gitmek!
Köksal Geçer

Dil ve Edebiyat, Sayı: 214

Dil ve Edebiyat dergisi 214. sayısıyla karşımızda.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Bekir Sıddık Soysal’ın Muhsin Mete’te dair kaleme aldığı yazıdan olacak. Ağustos ayında aramızdan ayrılan Mete’yle olan dostluklarından bahisler açan Soysal, Mete’nin çalışmalarından ve mücadelesinden örnekler veriyor.  

“Tanıştığımız yıllarda da kumral saçları, -münevverlik vasfını teyit için midir, alnına genişlik sağlamak için midir-, tepesine doğru açılmış. Sonraki ömründe de saçları, o sınırı korumuştu. Bu geniş alın alanın altında, derin yay kaşlar, göz aynalarına yukarıdan bir sınır vasfı ile biçimli, badem gözlerini görünür kılıyorlar.”

“Serapa dost. Serapa insandı. Uzun yılları bir ruhun tazeliği ve zekâ çevikliğiyle aşarak, kalbi ve kafasıyla daima yeni, daima genç kaldı. Yediğine, içtiğine fevkalade dikkat etti.”

Yaz Kapısı

Adem Turan, yazdan kalma yazılarına devam ediyor. Mevsime ve yüreğine yakışır bir sıcaklık var Turan’ın anlatımında.

“Yaz başında tası tarağı toplayıp da büyük bir heyecanla yaz kapısına doğru yola koyulduğumuzda, bir şiiri yaşıyor gibiydik yol boyunca; gözlerimizdeki sevinç pırıltıları, kalplerimizin göğüslerimize sığmazlığı bunu gösteriyordu. 3,5- 4 saat sonra hitama erecek olsa da yolculuğumuz, coşkumuzun tavan yapmasına engel değildi bu. Biliyorduk, her çıkılan yolculuğun bir sonu olduğunu; bu kaçınılmaz bir örgüdür. Bir de şu var; bir kapıdan geçmek yeni bir şiirin de başlangıcıdır; yeter ki geçmeden önce, o kapıda durmayı bilmek gerek.”

Hal Etiği!

Hasan Akay, Alman felsefesinin (özellikle Hegel’in) “ruh” ve devlet anlayışını, akıl-kalp dengesini ve hakikate ulaşma çabasını ele alıyor; Kant, Schleiermacher ve hermenötik gibi isim ve kavramlara atıflarla aklın yetersiz kaldığı yerde kalbin/inanç ve iç yaşantının devreye girmesi gerektiğini savunuyor. 

Başına bir hal gelmeyen, ateş yüklendi! Ve bir kısım insanlar bıçak çekti kendi kendine! Sabır tükendi! Yükseldi sular!.. Sesleniyor güverteden sanki bir elçi: “Bugün zor bir gün. Allah’ın merhamet ettiklerinden başkası yokluktan kurtulamaz!” Bugün alay edenlerin alayı kırılacak! Kabinlerinize girin! “Vallahuhayru’l-mâkirîn!”

Necdet Subaşı ile Söyleşi

Elif Tokkal’ın sorularını cevaplamış Necdet Subaşı. Söyleşide Subaşı; kök metinlerin kültürel hafızadaki yeri, bu metinlerle canlı ve eleştirel bir bağ kurulması gerektiği, dijital çağda hızlı bilgi erişimine karşın derin okumanın ve hazmetmenin önem taşıdığı üzerinde duruyor. Ayrıca öğretmenlerin okuma rehberliği, aktif okur ve şerh geleneği, entelektüelin toplumla mesafesi ve modernleşmeyle dinî metinleri okuma biçimlerinin dönüşümü gibi konuları da ele alıyor.

“Günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; dinî tecrübeyi hazır hükümlerle açıklamak yerine onun tarih içindeki konumunu, yorumlama rejimlerini, değişen ilişkiselliğini ve bugünkü karşılıklarını dikkatle okuyabilmek.”

“Okuma sevgisi kıymetli ama zihinsel inşa, biraz da bu emeğin içinden çıkıyor. Şunu da eklemek isterim: Kendisi okumayan bir öğretmenin öğrencisine okumayı sevdirmesi çok güç. Rehberlik, öğretmenin kendi okuma tecrübesinden besleniyor.”

“Derin okuma da bana göre yavaşlığın kendisi değil. Bir metinde durabilmek, bilmediğimiz bir kelimenin peşine düşmek, önceki okumalarımızla bağlantı kurmak, gerektiğinde başa dönmek, metnin bize hemen karşılık vermemesine tahammül etmek… Bunlar okumanın niteliğini değiştiriyor. Pek çok kitap, deneyimle sabittir ki ilk okumada bize kendini açmaz. Yıllar sonra tekrar o kitaba döndüğümüz olur ve şaşırtıcı bir şekilde onda başka bir kitapla karşılaşırız.”

‘Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar!’

Rıdvan Canım; Rumeli türkülerinin tarihî kökenleri, müzikal özellikleri ve Balkan halklarıyla yüzyıllar boyunca gelişen kültürel etkileşimi ele almış yazısında. Savaşlar, göçler ve mübadeleyle derinleşen ayrılık, gurbet, aşk ve kahramanlık temalarının bu türkülere nasıl yansıdığı anlatıyor.

“Bizim için Balkanlar denince akla gelen ilk ve en büyük değer, Rumeli türküleridir. Zira Balkanlar’da müzik, bir dil olmaktan öte, ortak bir histir. Bugün bir Boşnak düğününde çalan ezgi ile bir Trakya karşılaması arasındaki benzerlik, kültürel köklerimizin ne kadar derine indiğini göstermek için yeterlidir. Rumeli Türküleri, sadece birer müzik eseri değil; bir imparatorluğun Avrupa topraklarında bıraktığı hüzünlü, neşeli ve vakur ayak izleridir. Bu türkülerde hem Balkan coğrafyasının sert tabiatına, hem de o topraklarda yaşayan Türklerin asırlar ötesine uzanan köklü kültürüne şahit oluruz.”

Şiirin Parçalanan Dili ve Yeni Biçimleri

Yunus Emre Altuntaş, modern şiirin insanın dünyayla, kendisiyle ve dille kurduğu ilişkinin parçalanmasıyla nasıl değiştiğini anlatıyor. Baudelaire, Rimbaud, Valéry ve Eliot gibi şairlerden hareketle serbest şiir, kolaj, görsel şiir ve deneysel biçimlerin gelişimini ele alıyor. Şiirde asıl yeniliğin biçimsel farklılıklardan değil, insanı ve dünyayı yeni bir bakışla anlatabilmekten doğduğunu örnekler eşliğinde anlatıyor.

“Anlam tek tek cümlelerde değil, resmî dilin soğukluğu ile kişisel korkunun savunmasızlığı arasında doğar. Bazen kesinti tamamlanmış cümleden daha çok şey söyler; şair sustuğunda okurun zihni konuşmaya başlar. Başka sesleri şiire almak vicdani sorumluluk da doğurur. Felaket haberi veya mağdurun sözü şairin hünerini parlatan karanlık zemine dönüştürülemez. Şiir her şeyden söz edebilir fakat her şeyi aynı rahatlıkla kullanamaz. Şiirin özgürlüğü, sorumsuzluk hakkı değildir. Otomatik yazı zihnin altındaki uğultuya yönelir. Şair denetimini azaltarak rüyaların ve uzak çağrışımların yüzeye çıkmasına izin verir. Fakat bilinç dışından gelen her söz şiir değildir.”

Asaf Hâlet Çelebi’nin Şiir Dünyası

Ercan Ata, Asaf Hâlet Çelebi’nin özgün şiir dünyasını, Doğu ve Batı kültürlerinden, tasavvuftan, masallardan ve farklı medeniyetlerin birikiminden nasıl beslendiğini anlatıyor. Şairin somut kelimelerle soyut, mistik ve çok katmanlı anlamlar kurduğunu, geleneksel şiir anlayışının dışında kendine özgü bir yol geliştirdiğini açıklıyor. Çelebi’nin şiirlerinin genç şairlere gelenekten yararlanma ve özgün bir şiir dili oluşturma konusunda örnek teşkil ettiğini belirtiyor.

“Asaf Hâlet Çelebi hem kendi varoluş macerasını hem de insanlığın evrensel serüvenini üç kitabındaki şiirlerinde özetlemiştir. Asaf Hâlet Çelebi, Garip şiiri gibi zamanın moda akımlarına kapılmadan kendi şiir ırmağının rotasını kendisi tayin etmiştir. Şiirlerinde genellikle Doğu mistisizmi ve dini sembolizme yaslanan soyut bir anlatımı tercih etmiştir. Sembol değeri yüksek, kapalı ve çok katmanlı şiirleriyle okurlarının alâka ve beğenisine mazhar olmuştur.”

Dil ve Edebiyat’tan Hikâyeler

Mehtap Altan – Patates Yemeği

“Kokuların hafızayla nasıl bir bağı olduğunu bilmiyorum ama bazı kokuların insan zihninde çok daha güçlü bir hafıza oluşturduğunu düşünüyorum. Bunun bir nedeni de kokunun diğer duyulardan biraz farklı çalışması olabilir. Görme ve işitme yoluyla aldığımız bilgiler önce beynin farklı bölgelerinde işlenirken, koku duyusunun beyindeki hafıza ve duygularla ilişkili bölgelere daha doğrudan ulaşan bir yolu var.”

“Benim çocukluğumun da kokuları var. Kış kokusu mesela. O zamanlar kış gerçekten kıştı. Kayseri’de soğuk, yalnızca havada olmazdı. Sabah okula giderken yüzümüzü keser, ellerimizi uyuşturur, nefesimizi beyaz bir buğuya çevirirdi. Bazen kirpiklerimin bile buz tuttuğunu görürdüm. Kışın kendine özgü bir kokusu vardı sanki. Islak yün, soba, kar ve soğuktan içeri girince yüzümüze vuran sıcaklık… Bugün düşündüğümde, çocukluğumun kışını yalnızca hatırlamıyorum; neredeyse yeniden kokluyorum. O zamanlar mevsimler de gerçekti. Kış, kışın kışıydı. Yaz, yazın yazı.”

Kadir Kakçı – Bir Gün Mutlaka

“Üç ay öncesinden hazırlıklara başlamıştı. Önce bir spor salonuna yazıldı. Ne de olsa tembelleşmiş kasları güçlendirmek gerekiyordu. Üç ayda sağlam bir görünüme kavuşmuştu. Giydiği tişörtler, gömlekler daha bir yakışır olmuştu. Süper lise mezunu olduğu için İngilizcesi vasatın üstüydü. Gelgelelim çok kullanmadığından, tabiri caizse üzerindeki tozları almak icap ediyordu.”

“İbrahim arkasına dön(e)medi. Çünkü arkasında cananı Hacer’i ve can pâresi İsmail’i vardı. Boğazı düğümlendi. Allah u âlem dönse elbette Allah’ın emrinden vazgeçmeyecekti lakin bu ayrılığa dayanamayıp ağlayacaktı. Hacer’e bir acı daha bırakacaktı. Hacer’in bu sorusuna sadece şahadet parmağını kaldırıp, “Allahuekber!” diyerek cevap verdi. Hacer şimdi gözünün nuru İsmail’iyle kimseciklerin olmadığı koca çölün ortasında, iki tepe arasında yapayalnız kalakalmıştı.”

Dil ve Edebiyat’tan Şiirler

Sözleşmemizde yer almıyor diye
şiirden bile gizliyorum adını
sabah akşam dolaşsa da dilime

Kelimelerinden ip yapıyorum
bir düşen olur da tutunur belki diye
benimle birlikte güzel isimlerine
Mustafa Könecoğlu

ıssız bir yolculukta
gözlerindeki ı
ş
ı
ğa kilitli
ruhunda metal çubuklarla
dans ederken ırmaklardan gelen yanıltıcı
sesle ü
şür, güne
şin üzerinde yıldızlar
tabiatı doyuran sabah
saatlerin gölgesine veda ederken

ırmaklardan geçtim
Şakir Kurtulmuş

incitilmiş rüyaların gecesinde çalındı sevgi incilerim
terk edilmiş anıların tuvalinde sızladı sözlerim
gizlenmiş kavuşmaların kavuştağında, çalındı öz/lerim
çiçekleri kurumuş baharın ortasında delindi taş bağrım
kısmetin, umudun, büyük aşkı geciktiren dünyanda tükendi ömrüm
Hayrettin Taylan

Güfte Edebiyat’ta Duvar Teması

Güfte Edebiyat dergisi 32. sayısında “duvar” teması ile selamladı okurlarını.

Temadan…

Ayşe Ay- Dut Ağacı

“Ölmüştü Ayşe hala. Sekiz yıl önce. Kiloluydu çok. Bir gece kalp krizi geçirmişti uykusunda. Müzik öğretmeni kocasını, iki kocaman oğlunu, beş torununu; iki yeni, bir eski gelinini, geçen hafta aldığı su bardaklarını, teflon tencere takımını, iğne oyalı yazmasını, pazara giderken giydiği otuz dokuz numara ortopedik terliğini, bahçedeki hanımellerini, balkondaki zambakları, orkideyi, Afrika menekşesini. Salonun köşesinde duran ceviz fiskos masasını, onu evlendiklerinden beri süsleyen dantel örtüyü, bayramda giyerim diye aldığı çiçek desenli eteği, penye bluzu; giymeye kıyamadığı, çekmecede saklayıp bazı bazı bakıp gizli gizli okşadığı siyah iç çamaşırı takımını.”

“Seksen İki Yıllık Yanılgı, heykel olmaktan vazgeçen küçük kızına döndü. “Sen ‘Küçük Sıpa Ne oldu?’ şiirini bilir misin, dedi. 23 Nisan’da okumuştu, ilkokulda. Ayşe hala çok alkışlamıştı köy okulunda o şiiri okuduğu gün. Alt sınıftaydı. Güneşliydi. Büyük kızının uzattığı koluna- küçükken de çok düşkündü babasına. Kuşadası’nda elinden tutup tutup gezmeye gitmek isterdi- tutundu. Babası o gemiye binip gidince küsmüştü annesiyle dedesine günlerce, yemek yememişti.”

Songül Uslu – Bugün Bir Cinayet Daha İşleyeceğim

“Kötü bir rüyadan daha kötü bir rüyaya uyandım. Başımın ucunda duran ve dün geceden hazırladığım; geçmiş geceyi silip kendi içinde yüzdürdüğü besbelli duran, ılıklığından, kâbusumun kaynadığı beynimden de nasibini aldığı anlaşılan suyu kafama diktim. Pencerenin dibindeki duvara dayalı yatağımda ellerimin üzerinde doğrulup, rengi atmış perdeden sokağın soğuğuna baktım. Nefesimi cama üfledim, buğulandı.”

“Yüzümü yıkadım. Dişlerimi fırçaladım. Mis gibi koktum. Annem olsa yanaklarımdan öperdi. Annem yok. Hayatın tramvayına çok erken bindiği kırk beş yıllık ömründe, hiç bilmediği bir durakta indi. Orada kaybolmuş ve korkmuş bir hâlde yürüdüğünü biliyorum anneciğim. Bilmediğin ne varsa hep seni korkutur. Bu insanî bir güdüden, bilinmezliğin ürkekliğinden; misal elektriği birden gitmiş bir odada, eller iki yanda açık yürümeye benzeyen bir kolaçan etme ihtiyacından mı geliyor bilmiyorum.”

Berrin Yüksel – Neden Olmasın?

“Televizyonun karşısındaki hep uzandığı kanepeye oturmadı. Pencerenin önündeki berjeri seçti oturmak için. Taze demli çayım var, dedim. İçer misin? Artık bitki çayları içiyorum ama olur, içeyim bir demli çayını. Limon isteyip istemediğini sordum. Unutmamışsın, dedi. Yirmi iki yıl hayatını paylaştığın bir insanın alışkanlıklarını unutmak kolay değil, dedim.”

“Ben bunun Çağatay’a iyi geleceğini düşünüyorum. Ayaklarının üstünde durmayı öğrenir. Bizim biricik oğlumuz oldu hep. Kendini bulsun. Kariyeri için de iyi olur. Parayı düşünme, hallederiz, Allah kerim, diyor. Hem okur hem çalışırım, diyor ama hemen iş bulabileceğini sanmıyorum, diyorum. İyi düşünmek lazım.”

Pınar Akyüz Atmaca- Boşluk Genişlerken

“Fabrikaları hızla geçti. Nefes almakta zorlanıyordu. Koşmak istedi, yapamadı. Konuşmak istedi, yine yapamadı. Elindeki bez parçalarıyla yüzündeki teri iyice sildi. Bir lekeyi çıkarır gibi bastırıyordu. Acısını hissettiğinde artık çok geçti. Çizik içindeydi. Kumaştaki düğme, iğneden intikamını almıştı.”

“Zaman bir yarık hâlini aldı. Onu yuttu. Yedide kalkmıştı. Ama dokuzda uyanmıştı. Duvardaki saate inanamadı. İki saati tek yudumda içmiş gibiydi. Çizgi de artık düz ilerlemiyordu. Sağlı sollu genişliyordu. Aydınlık arttı. Karanlık ortaya çıktı. Ekran büyüdü. Sesini ve görüntüsünü zorladı. Karanlığa meydan okudu. Ama bu kez korkuyordu. Kaybetmekten çok korkuyordu. Uyuttuğu zihinleri, kandırdığı yürekleri… Hepsini…”

Serkan Hanım – Geri Sayım

“Evin bahçesindeydi. Hareket olsun diye ayrık otlarını yoluyordu; hava, bahardan çalınmıştı âdeta. Terlemişti, üstü başı su içindeydi. Çepinle otları dibinden çekip yandaki boş arsaya atıyordu. Bir solucan çıktı karşısına, çekip kenara attı zavallıcığı. Islak kısımda kasılıp gevşeyerek ilerlerken bir an durup ona baktı “Ne o, teşekkür mü ediyorsun,” diye sordu hayvancağıza. Dönüp çepini kavradı yeniden. Bir iki ayrık daha derken sırtındaki tişört tenine yapışmıştı.”

“Melekler bir anda kaybolunca bir ışık gölüne düştü. Durmadan yüzdü. Bolca nura belendi. Bulutlar sardı etrafını. Açılan bir kara deliğin içine zerre zerre aktı. İtiraz etmedi. Baygın mıydı yoksa uyanık mıydı bilemedi. Şaşkınlığı elinden alınmıştı adamın, sıradan bir sabaha uyanır gibi bahçenin kenarında buldu kendini. Sersemlemişti. Zamanı karıştırdı. Gökyüzüne baktı. “Sabah mı ikindi mi akşam mı lan?” diyerek başını sıktı elleriyle.”

İbrahim Gürel – Mürekkebi Yağmurdan

“Kırgınsın bana, biliyorum. Haklısın, ne zamandır bakmıyordum yüzüne. Küskün bir çocuğun dudak bükümüyle belli ediyorsun sitemini. Kullanacağım kelimeler taşınası değildi. Seni üzmekten korktum, itiraf say bunu. Göz göze her gelişimde mühürleyip dudaklarımı yutkundum. Çevirdim başımı. Sessiz kalmak en kolayıydı, sustum hep. Her defasında masa başından şimşek hızıyla kalktım. Seninle konuşmak, içimi olduğu gibi dökmek için bu akşamı özellikle seçtim. Şimdilik sadece dinle beni.”

“Aramadım, sormadım, peşine düşmedim mi sanıyorsun. Baharım zemheriye döndü. Sanki yürüdüğü yollara çığlar düştü. Ne bir ses, ne bir iz… Kala kaldım böyle aciz. Çaresiz kabullendim gidişini. “Önemi yok kim haklıydı, kim haksızdı?” diyemeyeceğim. Peşinen kabul ediyorum, haksız olan bendim. Yüklenebilirim hayıflanmadan tüm kabahati, yeter ki dönsün geri. Baharı bahar, kışı kış bileyim yeniden. Utanmadan ayaklarına kapanayım pişmanlıkla. Uzun zaman sonra aşk şiirleri yazayım, şahit ol sen de. Söz veriyorum tanıştıracağım seninle de. Hele bir dönsün.”

Ayşe Ay ile Söyleşi

Ayşe Ay, Bayram S. Taşkın’ın sorularını cevaplamış. Söyleşide Ayşe Ay, yeni öykü kitabı Kirlenmiş Hikâyeler Üstüne üzerinden yanlış evlilikleri, ayrılıkları, pişmanlıkları ve insan ilişkilerindeki kırılmaları anlatıyor. Öykücülüğü kendi doğal ifade biçimi olarak gördüğünü, hikâyelerini yaşanmışlıklardan ve tanıklıklarından beslenerek yazdığını, metinlerini titizlikle işlediğini dile getiriyor. Söyleşide ayrıca Ayşe Ay’ın edebiyat çalışmaları ve Kapadokya Edebiyat Festivali’ne ilişkin deneyimleri ele alınıyor.

“Öykülerim benim söyleyebileceğim yegâne sözlerim. Yoksa hepimiz yaşamın acemisiyiz. Şu yaşa geldim, hayata dair, insan olmaya dair, var olmaya dair çok az şey bildiğimi düşünüyorum. Söyleyebileceğim, bildiğim çok şey yok benim. Öykü benim dilim, konuşma şeklim. Şiirce nasıl konuşulur, romanca nasıl konuşulur? Başka dil bilmiyorum ki ben! Bildiğim tek şey, öykü türünün tam bana göre olduğu. Yalnız benim için var öykü türü. Benim yani. Seviyorum öykü yazmayı. O da beni seviyor. Bir bağ var aramızda.”

“Başkaları nasıl yazıyor, bilmiyorum. Ama ben bütün öykülerimi şu ana kadar bir solukta yazdım. O ilk ham hâlinden söz ediyorum. Öykünün iskeletinden. Nefes nefese yazıyorum. Yazdığım her cümleyi yaşayarak. Biliyorum ki o an gelen o öyküyü yakalayamazsam muhtemelen o bir daha o anki suretiyle, gücüyle gelmeyecek. Nefes nefese yazıyorum dedim fakat şunu belirteyim. Öykünün olgunlaşması, işlenmesi günler, haftalar alıyor. Çalışıyorum üzerinde. Şunu gözlemledim. Yazar, öyküyü yazarken neyi ne kadar hissettiyse okur da onu o kadar hissediyor.”

Yetim Karakterler Rakım Efendi ve Ahmet Cemil Üzerinden Tanzimat ve Servet-i Fünûn Romanının Karşılaştırılması

Onur Emrullah Şavlığ, Tanzimat ve Servet-i Fünûn dönemlerinin roman anlayışını, Ahmet Mithat Efendi’nin Felâtun Bey’le Rakım Efendi ve Halit Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah romanlarındaki iki yetim karakter üzerinden karşılaştırıyor.

“Ahmet Mithat’ın elinde Rakım Efendi, toplumu ayağa kaldıracak örnek bir Osmanlı gencine dönüşürken Halit Ziya’nın kaleminde Ahmet Cemil’in hayalleri hakikat karşısında birer birer kırılan Servet-i Fünûn neslinin en canlı numunelerinden biri hâline gelişine şahit olduk. Böylece hayata aynı yerden başlamak zorunda kalan iki yetim karakter üzerinden Tanzimat’tan Servet-i Fünûn’a doğru zihniyetin değiştiğini, romanın uhdesine düşenlerin farklılaştığını, kahramanlara biçilen rolün de tümüyle başkalaştığını anladık.”

“Bizzat Servet-i Fünûn neslinin içinde yer alan hatta Ahmet Cemil’in hissiyatını derinden paylaşan Halit Ziya belki de bu yüzden kahramanını selefi Ahmet Mithat gibi okuyucuya örnek gösterilecek bir “tip” olarak değil; devrinin ruhunu üzerinde taşıyan, yaşayan bir insan olarak karşımıza çıkardı. Zaten ne Halit Ziya’da ne de Servet-i Fünûn’un diğer yazarlarında Ahmet Mithatvari bir anlayış vardı.”

Azərbaycanda Hazırda Nəşr Edilən Ədəbi Dərgilər

Pərvanə Bayramqızı, Azerbaycan’da yayımlanan “Azərbaycan”, “Ulduz”, “Ədəbi ovqat”, “Füyuzat”, “İşıq” ve “Qobustan” gibi edebiyat ve kültür dergilerinin tarihçesini anlatıyor. Dergilerin yayın hayatına başlama tarihleri, baş editörleri, içerikleri ve Azerbaycan’ın edebî ve kültürel yaşamına katkıları hakkında bilgi veriyor.

“Jurnal ətrafına Həsən bəy Zərdabi, Məhəmməd Əmin Rəsulzadə, Məhəmməd Hadi, Mirzə Ələkbər Sabir, Hüseyn Cavid, Abbas Səhhət, Abdulla Şaiq, Abdulla Cövdət, Səid Səlmasi, İsmail bəy Qaspıralı, Həsən Səbri Ayvazov kimi dövrün tanınmış ziyalılarını toplamışdı. “Füyuzat”ın o vaxt yalnız 32 sayı işıq üzü görmüş, mütərəqqi və milli fikirləri təbliğ etdiyindən müstəbid çar hökuməti tərəfindən çapı dayandırılmışdır.”

Kamemin Özgürlüğü

Ahmet Haşim Güler, yazma arzusunun nasıl doğduğunu ve edebiyatın insana sunduğu özgürlüğü anlatıyor. Roman yazarken karakterlerin zamanla kendi seslerini bulduğunu, yazarın insanı yargılamak yerine anlamaya çalıştığını ve yazmanın insanın kendini keşfetme yolu olduğunu belirtiyor. Yazıyı, insanın hatırlanma ve ölümden sonra da sesini yaşatma çabası olarak değerlendiriyor.

“Her insan kaleme başka bir ihtiyaçla uzanır. Kimi aşkını kaybettiği için yazar, kimi çocukluğunu unutmamak için. Kimi söyleyemediği cümleleri kâğıda emanet eder, kimi hiç yaşayamadığı hayatları yazarken kurar. Yazının başlangıç noktası herkes için farklıdır ama insanın kalemi eline alışındaki o görünmez ihtiyaç aynıdır. Çünkü insan, kendinden geriye yalnızca sessizlik bırakmak istemez.”

Güfte Edebiyat’tan Öyküler

Esrin Güvenç – Yol Arkadaşım

“Ne izlediğimi ben de hatırlamıyorum. Telefonun ekranını başparmağımın ucuyla kaydırıyordum. Tüm dikkatim küçük ekrandayken birden şarjım bitti. İçimden bir ses “Birden” olmadı, pilinin yüzde üçe indiğini biraz önce görmüştün, diyor. Başımı kaldırdım. Minibüsün tekerleğinin altında yol, camda yeşil sarı tepeler, beyaz bulutlar kayıyor.”

“Gözümü kapayıp uyumaya hazırlanıyordum ki şoför söylenmeye başladı. “Bu hafta bu ikinci, ne atıyorlar şu yola bilmem.” Tekerleğe bir şey girmiş herhâlde, arabayı sağa çekti. Tüm erkek yolcular indi. Doktor heyeti gibi arızalı tekerleği tetkik ettiler. Lastiğin değiştirilmesi gerektiğinde hemfikir oldular. İri kıyım bir yolcu şoföre yardım etmeye başladı. Kadın yolcular oflaya puflaya aşağı inmeye başladı.”

Ayşe Akyol – Günün Tatlısı: Halbur Hurması (Kalburabastı)

“Akşam yemeğini ocağa koymuş, yemek yaparken çıkan bulaşıkları yıkamıştı. Tezgâhın üzerini kirli bırakmazdı hiç, tezgâhı kirli kadınlardan da pek hazzetmezdi, her yemek sonrası tezgahını ovar paklardı. Yine öyle tezgâhını silerken “Akşama bir kalburabastı yapayım, Cevat Bey pek sever.” diye düşündü. Doğulu bir komşusundan öğrenmişti bu tatlıyı. Kızartılarak yapılan bu şerbetli tatlıyı boğazına oldukça düşkün olan eşi çok sevmişti.”

“O yazın hafifliğinde, neşesinde içi geçti, uykunun hüzünleri kovan kollarına bıraktı kendini. Mutfakta ocağın üzerindeki yağ alev alev yanmaya başlayıp mutfak dolaplarını tutuşturmaya başladığında, Cevat Bey’in omuzuna kafasını koymuş denizde oynayan çocuklarına gülümseyerek bakıyordu.”

Alperen Börteçine Benli – Benden Sonra

“Uzayıp gidiyordu. Kimi zaman dağları yarıyordu yollar, kimi zaman yolları yarıyordu dağlar. Bulutlar raks ediyordu zamanla. Zaman ilerledikçe geriliyordu göğün pamukları. O pamukların yaşları süzülüyordu bazen yollara, yollar nemleniyordu. Nemlenen yalnızca kıvrılıp giden yollar değildi elbet, demlenen yüreklere göz pınarları ile burun direği arasındaki sızı yarenlik ediyordu. Derken, kirpiklerden aşağı salıveriyordu kendini bir gizli buğu. Bu salıverme, özgürleşme arzusundan başka bir şey değildi hem de en gizlisinden.”

“Ben, önceki dörtlüğün ruhumdaki yansımalarını solumaya çalışırken üstad son kıtayı salıvermişti bile gönül kapıma. Neyse ki gönül kapım Musa hocaya açıktı her daim, kapıda bekletmemiş oldum; buyur ettim. Aslında son düzlüğü yüreğimin en tekinsiz yokuşunda hissettim çünkü umuda hasrettim, bir garip hâl içinde. Üstad buyurumu edepten bilip de gönül kapımın eşiğini aşsaydı ona yurdunun, yurdumun, yurdumuzun en ekşi yayık ayranı ile dolu bir tas verecektim ama olmadı çünkü yol bitti.”

Güfte Edebiyat’tan Şiirler

yağmurlar kıvranıyor boğazımda
dudağındaki haritaların asırlık çığlığıyla
susuzluktan ölmek üzere kuşlar
çatlamak üzere elinde nar
tanelerinde taşıdığı senin bahçen oysa

susuzluğumu erişemediğim dağların bağrından dinle
gülün yağmurdan önce koktuğu kızıl bahçede
önü kesilen bulutların sessizliğiyle katıl sesime
eşlik et durmadan
bir çocuğun düşünde mırıldandığı türküye
Canan Örs

hoşça kal sınırülkem
sınırlar tarihin karartma perdeleri
şimdi ne bana memleket ne sana hürriyet

diyorum bir gün ertelense ya gerçek
sökülse paslı tellerin

hâlâ taze bir yarayken
beni sevme ihtimalin
Sevda Altınkara

Bir ses, bir koku, bir manzara
Bir yerlerden çağırıyorlar beni
Kulağıma çalınıyor adım
Ters dönmüş rüzgârların satır aralarında
Bir anne göğsü lazım
Şimdi bana
Yoksa düşmek
Hiç olmadığı kadar yakın
Adnan Çırak

Bizlər günahkar bəndəyik, rəhmət sənindir Allahım
Hər bəndənin irşadına zəhmət sənindir Allahım

Yer titrəyib, göy kişnəyir tufan qopub sellər axır
Hər bir bəladən sonrada fürsət sənindir Allahım
Oruc Dadaşi Elman

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir