Dil ve Edebiyat’ta Cahit Zarifoğlu Ve Edebiyatta İmge Dosyası
Dil ve Edebiyat dergisi yeni kadrosu ile tam anlamıyla haziran sayısını çıkarmış oldu. Dergilerdeki değişimi, yenilikleri her zaman olumlu bulurum. Devamlılığı olan bir iş yapıyorsanız tekrara düşmemek için bazen küçük dokunuşlarla bazen de toptan bir değişikliğe giderek yeni bir duruşla yola devam etmek gerekir. Böylelikle önce dergiye daha sonra da okuyuculara taze bir bakış açısı kazandırılmış olur.
Dil ve Edebiyat dergisi bu anlayışla çıkardı haziran sayısını. Dergiye yeni katılan isimler, dosya konuları bir şevk ve heyecan oluşturmuş görünüyor. Nice güzelliklerle devamını diliyorum.
Ekrem Erdem’in Giriş Yazısından
“Türkiye’de yabancı dille eğitimi savunan çevrelerin en sık kullandığı argümanlardan biri, gelişmiş ülkelerin küresel rekabet gücünü yabancı dil politikalarına borçlu olduğu iddiasıdır. Oysa dünya örnekleri incelendiğinde bunun doğru olmadığı görülmektedir.
Japonya dünyanın en ileri teknoloji ülkelerinden biridir. Ancak eğitim dili Japoncadır. Tıp, mühendislik, hukuk ve temel bilimler alanında Japonca akademik üretim son derece güçlüdür. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yoğun Amerikan etkisine rağmen Japonya üniversitelerini İngilizceleştirmemiştir. Çünkü Japon devlet aklı, dil bağımsızlığının zihnî bağımsızlık anlamına geldiğini bilmektedir. Japon bilim insanları İngilizceyi öğrenmekte fakat düşünceyi Japonca üretmektedir.”
Editörden – Özcan Ünlü
“Kelimelerin daraldığı, anlamın kabuğuna sığmadığı o gizemli noktada başlar şiir. Bazı anlar vardır ki, edebiyatın hafızasında sadece bir zaman dilimi olarak yer almaz. Bir sızının adı olarak mühürlenir bazen.
“Haziranda ölmek zor” der şair; zira hayatın en gür, tabiatın en yeşil olduğu demde bir yıldızın kayması, geride kalanlar için tarifi güç bir boşluk bırakır.
Modern edebiyatımızın en özgün, en “kapalı” ama bir o kadar da kalbe dokunan şairi Cahit Zarifoğlu, tam da böyle bir haziran gününde (1 Temmuz 1940-7 Haziran 1987), ardında devasa bir imge atlası bırakarak aramızdan ayrıldı.
Dil ve Edebiyat’ın 210. sayısında, bu derin sızıyı ve şiirin can damarı olan “imge” meselesini bir araya getiriyoruz.”
Cahit Zarifoğlu Dosyasından
Dosyadan
Celal Fedai – Cahit Zarifoğlu, İmgelem Ve Şiir Tekniği
“Cahit Zarifoğlu’nun şiirindeki imgelem kudretinin varlığı, bu şiirdeki çocuğu şiirinin kurucu öğesi olarak yaşatmaktan vazgeçmemiş olmasında aranmalıdır. Bir tema olarak onun şiirlerinde çocuk daima vardır zaten ama benim demek istediğimde, şair kişiliğin düşsel evreni yaşar. Çocuk, aklını büyükler gibi işletmeyi reddeder. Zarifoğlu da aklının imgelemi üzerine baskı kurmasına izin vermez şiirlerinde. Bu sayede de şiirimizin en özgün imgeleri onun dizeleri arasından hayat bulur. Çokları gündelik hayattan somut görüntüler sunarken o, irreel bir evreni getirir. Ancak şaşırtıcı olan bu ‘irreel olan’ın bize ne kadar tanıdık geldiğidir.”
Şakir Kurtulmuş – Kendi Halinde Bir İşçiyim Ben
“Cahit Zarifoğlu şiiri; kolay tüketilen bir şiir değildir, okurdan daha fazla dikkat ve sezgi ister, anlamı hemen önüne sermez. Şiirlerinde güçlü bir duygu, samimiyet ve iç derinliği vardır. Bu yüzden okur şiiri tam çözemese bile onun atmosferini hisseder. Zarifoğlu’nun şiirini önemli kılan şeylerden biri de budur.”
Mustafa Özçelik- Cahit Zarifoğlu’nun Masalları
“Eserlerin başarısında söylenmesi gereken bir şey de yazarın çocuklar ya da içindeki çocuğu yaşatan yetişkinler için yazmayı “çok ciddi bir iş” olarak görmesidir. Bu, şunun için önemlidir. Çocuğa sadece yaşı, algı düzey, vs. itibariyle bakmak ister istemez onu söz yerinde ise basite almak gibi bir kanıya götürebilir insanı. Meseleye böyle bakınca da “Ben madem çocuklar için yazıyorum. Şunları yazayım, bunları yazmayayım” şeklinde bir kanaat oluşturabilir. Oysa Zarifoğlu, bu anlamda kendini kısıtlamaz, sınırlamaz. Kendisini klasik anlamda bir çocuk edebiyatı ya – zarı olarak görmez. Bir yazar olarak görür.”
Ethem Erdoğan – Sezai Karakoç’ta İmge Ve Kırılma
“Sezai Karakoç’un şiirdeki yerini hatırlamak gerekiyor elbette. Karakoç, Türk şiirinde bir söylem kurucu olarak öne çıkıyor. Onun getirdiği yenilik, şiiri ya salt bireysel duygunun alanı (Öz Şiir) ya da yalnızca toplumsal söylemin taşıyıcısı (Toplumcu Gerçekçi) olmaktan çıkarıp, hakikat arayışının dili hâline getirmesidir. Bu yönüyle, hem klasik şiirin derinliğini hem de modern şiirin imkânlarını bir araya getirir. Özellikle dili sadeleştirirken anlamı daraltmıyor oluşu başlı başına büyük bir meseledir. O basit görünen kelimelerle daha geniş bir çağrışım alanı açıyor. Böylece şiirde, doğrudan anlatmak yerine sezdirme – ye dayalı yeni bir ifade biçimi kuruyor.”
Ercan İriş – Edip Cansever ve İmge
“Edip Cansever’in şiirinde varoluşsal sancı, dinsel veya mistik bir öte dünya arayışından ziyade, bireyin bu dünya üzerindeki somut varlığına ve nesnelerle kurduğu ilişkiye odaklanan seküler bir düzlemde şekillenir. Şair, metafizik bir aşkınlık yerine dünyevi olanın “hacmine” odaklanarak trajediyi mekânsallaştırır; bu durum onu, anlamın mutlaklığını reddeden ve varlığı nesnel gerçekliğin dilsizliğinde arayan felsefi bir nihilizme yaklaştırır. Cansever için boşluk, metafizik bir korku değil, modern kentin içinde köksüzleşmiş bireyin otel odaları veya pasajlar gibi geçici mekânlarda hissettiği “hiçlik” duygusudur. Bu perspektifte şair, ilahî bir teselliye sığınmak yerine insanın anlamsızlık karşısındaki duruşunu bir “şiir işçiliği” olarak kurgular ve varoluşu, eşyanın kaskatı gerçekliği üzerin – den rasyonel bir hüzünle tanımlar.”
Yunus Emre Altuntaş – Modern Şiirde Kapalılık– Açıklık Meselesi
Şiirsel dilin en temel özelliklerinden biri, anlamın çoğulluğudur. Gündelik dilde bir sözcük genellikle tek bir anlamda kullanılır; bağlam, anlamın belirlenmesine yardımcı olur. Oysa şiirde sözcükler çoğul anlamlarla yüklüdür; farklı okumalar, farklı yorumlar mümkündür. Bu çoğulluk, şiirin zenginliğidir ama aynı zamanda kapalılığının kaynağıdır. Bu anlamda İlhan Berk kelimelerin ilk alamlarıyla kullanılmasına karşıdır; çünkü ona göre, kelimeleri ilk anlamlarıyla kullanmak şiiri ‘adlandırmak’tır, adlandırmak ise şiiri öldürür. Oysa ‘imge’, söyleyeceğini adlandırmadan söyler; sadece duyurur, sezdirir… İmgelerin kendini beğenmişliğinden kurtuluş yoktur. Berk için şiir, “ancak imge sayesinde tek anlamlılıktan kurtulmakta ve zenginleşmektedir.”
Betül ve Berat Zarifoğlu ile Söyleşi
Dosya kapsamında Cahit Zarifoğlu’nun eşi Berat Zarifoğlu ve kızı Betül Zarifoğlu ile yapılan bir söyleşi yer alıyor dergide. Sorular; Gülcan Tezcan’dan.Zarifoğlu’nu birinci ağızdan dinlemek hem büyük bir keyif hem de tarifi imkânsız bir değerdir. Söyleşinin her satırı şairi biraz daha yakından tanımamız için değerli notlar sunuyor bize.
Berat Zarifoğlu: Kur’an okumayı severdi. Hatta ‘ilmihal de okuyun’ diyordu bize. Kitaplığımız her taşınmamızda, bir de çocuklarımızın yırtmasıyla azaldı. 11 senelik evlilikte 8 ev değiştirdik. İstanbul’a gelirken de yarısını verdik kitaplarımızın.
Betül Zarifoğlu: Ankara’dayken Erdem amcayla (Bayazıt) aynı binada oturuyormuşuz. Ertuğrul Tütüncü var yine aynı binada. Akif amca (İnan), Rasim ve Alaaddin (Özdenören) amca ile dergi için çok sık bir araya gelirlerdi. Dergide ne yapalım, ne edelim diye konuşurlardı.
Berat Zarifoğlu: Cahit beye neden çocuğa soruyorsun, o ne bilsin demişler. “Ciddiye alındığını, değer verildiğini bilsin” demiş.
Betül Zarifoğlu: Babamla ilgili hatırladığım şeyler var ama ses tonunu hatırlamıyorum. Bir tane kötü bir kayıt var. Aile içinde çekilmiş. Bana hiç tanıdık gelmiyor orada. Amcamlar Almanya’dan gelmişler. Onun çekimi. O zamanlar ses ve görüntü kayıt cihazı ayrı ayrı kullanılıyormuş. El kameralarının yeni çıktığı zamanlar. Kısa bir sahne var ama çok tatlı orada da. Sesini sorduğumda annem, “İbrahim Sadri gibi” diyor.
Sonsuz Anlar
Tunay Özer, nitelikli edebî eserlerin çok katmanlı yapısını, okuyucunun algı ve görgüsünü geliştirmedeki rolünü anlatıyor. Şiirin felsefe ve psikolojinin ötesine geçen gücünden, edebiyatın tarih ve toplum gibi alanlara sağladığı derin bakıştan söz ediyor Sonsuz Anlar isimli yazısında.
“Zamanın sınamasından geçmiş kalıcı eserler o ülkenin önemli zenginlik kaynaklarındandır. Gerçeğin edebî ve estetik temsilcileri olarak… İnkılâpçı, avangart beyinler, hakikatperest kalemler; bir yaşama biçimi, bir zihniyet, bir fikir, his ve zevk teşkili, kısaca kültür oluşumunda büyük pay sahibidir. Halkın ruhunu edebiyatla buluşturur, hayal gücüne tesir eden masal ve anlatılara büyülü dokunuşlar yapar, kültürel mirasına evrensel bir nitelik kazandırır. Ulusun ortak imgesini, hafızasını ve derin ırasını oluştururlar. Toplumun kaderi, yönelimi, refleksi, insiyakı orada şekillenir. Kullandıkları dili, esnetip soluklandırarak, ona yeni sözcükler, söyleyiş biçimleri ve ifade imkânları kazandırarak geliştirir.”
Dil ve Edebiyat’tan Öyküler
Mehtap Altan – Zarif Devrim
“Kitabı bir süre dizlerimin üstünde açık bıraktım. Karşı apartmandaki çizgi film ışıkları, duvarda sessizce dolaşıyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde, şehir yoruluyor, sesler içeri çekiliyordu. İnsan, bu vakitlerde kendi içinde daha fazla yankılanıyordu. O an fark ettim, uzun zamandır sustuğunu sandığım şey ben değildim; belki de sadece içimde konuşacak doğru geceyi bekliyordum.”
“İmgeler bazen açıklanmıyordu, çünkü bazı duyguların adı yoktu. Karşı apartmanın soluk, mavi panjurlu penceresine baktım. Çizgi film ışıkları artık daha yavaş hareket ediyordu. Perde hafifçe kıpırdadı, içeriyi yine göremedim. İlk kez bunun eksiklik olmadığını düşündüm. İlk kez bir boşluğu doldurmak için sırılsıklam hırpalamadım ruhumu. Bazı boşluklar olmalıydı, kim bilir…”
Nuhan Nebi Çam- Korku Günlükleri
“Usta, taş duvar örüyor. Dağlardır. Ufuklardır. Güneşin guruba doğru ilerlemesidir. Tekir Suyu’nda kırmızı benekli balıklar yüzüyor. Yamaçlardan tosunlar, düveler kasabaya iniyor. Aziz, kulübenin daracık penceresinden dışarıya kürekle gübre atıyor. Dut ağacına bülbüller, kanaryalar konuyor. Salim’in domatesliğine, Vaysal’ın keçileri giriyor. Iraz, etekliğini göçmenine sabitlemiş fidelerin dibini çapalıyor. Denklerini bağlamış, yükünü tutmuş iki katır peş peşe değirmenin yolunu adımlıyor. Ufuklardır. Kızıl bir nakış dağların üzerine çekilmiştir. Katır sürücüsü onların ardı sıra yürümektedir.”
“Karanlık bir sokağa dönüyorum. Yolumun çıkacağı yeri bilmiyorum. Durmak, yürümek ya da koşmak. Denizden uzak bir semt burası. Sahilden ve pansiyondan uzak. Bu tenha yollarda biraz taşrayı anımsıyorum. Evlerin pencerelerinden cansız ışıklar çamurlu yollara vuruyor. Köpekler aç, ayak seslerim uzaklarda yankılanıyor. Şehre, Boğaz’a ve denize dönmek için geri geri yürüyorum. Bu hal büyük bir girdap. Ve şehir susmuyor. Büyük, keskin dişleriyle karanlıkta, puslar içinde gemi düdüklerinin ara verdiği yerlerde gülümser gibi yapıyor.”
Dil ve Edebiyat’tan Şiirler
Bakıyorsunuz kuşlar
Hazır
Sokak lambaları yanık unutulmuş
Evlerde bitmeyen sabah telaşı
Kapılar bir açılıp bir kapanıyor
Güvercinlerse teraslara kurulmuş
Burası Cahit Zarifoğlu Sokağı
Karanlığımı hızla savurup attım
Şapkamı da sokağın kuyusuna!
Saydım, yalnızlığım milyon tane
Sokağı bu yalnızlıkla adımladım
Kadınlar kapı önlerinde
Ve soluk soluğa çocuklar
Adem Turan
Ne kadarını geceye bırakayım ne kadarını sabah
Yeni açılmış gülün etrafa saçılmış rengiyle
Bir yol bulup çıkmak caddenin kalabalığından
Yalnızlığın ortasında kalmış olarak bakışsız
Aşksız yaşamaklar mehtabında yıldızsız gibi e mi?
Nurettin Durman
kaça kadar saysam
sen eksik kalırsın
kaça kadar saysam
sende tökezlerim
yüzümü yırtıyorum
sana her takıldığımda
bu yüzden çehrem eksik kaldı
kaça kadar saymış olursam olayım
tamamlanamadım
Suavi Kemal Yazgıç
Hâ Mîm
öyle bariz ve öyle gizil
yedi kat semanın ve yedi kat rüyanın
orta yerine sirayetle memurken yürek
nasıl çıkılır araf meydanından yürüyerek
tırnakları söken cendereye alan ruhu saran
riyanın hükmünden gel de süzül
neyin uzağında kaldıysa hâ tutsun elinden mîm
yerin gaybından gıyabından azat
azattan murat ermek ki bir makama
özünde evreni bulmak hücre hücre sicim sicim
Hande İkbal
Bir Nokta, Sayı: 293
“Bölgemizde büyük ve küçük şeytanın Filistin, Lübnan, Yemen ve İran’a yönelik saldırıları “ateşkes” yalanıyla birlikte sürüyor. Gazze’den gelen fotoğraf ve videolara bakmaktan öteden beri kaçınıyorum, çünkü dayanamıyorum. Vahşet artık tarihin zirvesine ulaşmış durumda ve canlı yayında izleniyor, film gibi.”
Mürsel Sönmez’in Bir Nokta dergisinin 293. sayıdaki giriş yazısından bir bölüm. Zulüm devam ediyor. Biz duymuyorsak hiçbir şey bitmiş değil. Safını belli etmeyenlere arasında nerede durduğumuzu her daim haykırmak gerek.
Yalandan Hakikat
Hasanali Yıldırım, yalan ile hakikat arasındaki gerilimi ve yalanın birey ile toplum üzerindeki yıkıcı etkilerini ele almış yazısında. Sanatın asla yalandan hakikat inşa etmediğini, aksine kişinin kendine söylediği yalandan kurtulup hakikate vasıta olduğunu anlatıyor.
“Sanatın iptida basamağı kendine yalan söylemekten vazgeçmektir. Başkalarına değil, kendine. Bu en zelil günahtan canı gönülden pişmanlık hissetmek en azından. Hem sanata muhataplık gayretindeki kişi için cari bu kaide, hem de bizzat sanatkârın kendisine matuf. Çıfıt çarşısı esnafı gibi hakikate yalan karıştırmanın hükmü ile zemzeme rakı dökmeninki bir ve aynı. Hükmü ve neticesi.”
Hafıza Sancısı: Modernite ve Geleneğin Ontoljik Çatışması
Sümeyye Gül, modern insanın zamanı sadece ileriye akan bir çizgi olarak görüp geçmişinden koptuğunu, oysa geleneğin donmuş bir geçmiş değil bugünü besleyen canlı bir süreklilik olduğunu anlatıyor. Modernitenin hız ve yeni tutkusunun insanı derinlikten, bağdan ve varoluşsal zeminden uzaklaştırdığını, köksüzleşen bireyin kendini sistemin bir parçası olarak görmeye başladığını belirtiyor. Asıl meselenin modern imkânlarla geleneğin değerlerini sentezleyerek yaşadığını bilen bir varlık hâline gelmek olduğunu ortaya koyuyor.
“Modernite ile gelenek arasındaki gerilim, aslında insanın kendi varoluşuyla kurduğu ilişkinin bir yansımasıdır. Modernleşmek, köklerden vazgeçmek değil; o köklerin sağladığı güçle çağın dilini konuşabilmektir. Asıl mesele, modernitenin sunduğu imkânları, geleneğin biriktirdiği değerlerle yeniden anlamlandırabilmektir. Ancak o zaman insan, yalnızca yaşayan değil; neyi neden yaşadığını bilen bir varlık hâline gelebilir.”
Yavuz Balı ile Şiir Üzerine Söyleşi
Ercan Ata’nın bu sayıdaki konuğu Yavuz Balı. Şiirleri ve yazma süreci üzerine soruları cevaplamış Balı.
“Usta çırak meselesine gelecek olursak bugün artık o eski dönemlerdeki gibi şiir sohbetlerine katılıp diz dize yüz yüze şiir meşk ettiğimiz ustalar yok. Çünkü şiir ve edebiyat sosyal medyaya, dijitale çekilince o ortamlar veya öyle usta çırak ilişkileri artık kalmadı. Benim de o anlamda tedrisinden geçtiğim bir ustam yok. Ama eserlerinden poetikasından etkilendiğim, bunun altını çizerek ifade etmek istiyorum eserleriyle beni etkileyen iki usta sayabilirim bunlardan ilki Mustafa Aydoğan ikincisi de Ali Emre.”
“Şiirin emri bil maaruf’u sağlamak gibi bir derdi yok gibi duruyor. Ama bir Müslüman olarak olması gerektiğini düşünüyorum. Şairin böyle bir derdi olacak mı, asıl mesele bu. Şair; böyle bir dert sahibi olmazsa, zaten o müstesnalar arasına dâhil olamıyor. Kutsal kitabımızda Şuara Suresi’nin son iki ayetinde bu hakikat zaten dile getirilmiştir.”
Bir Nokta’dan Öyküler
Mustafa Alagöz – Babamın Sesi
“Mehmet abim annemin yaşayan çocuklarından en büyüğüydü. Annem onu çok severdi. Babam da muhtemelen en çok onu severdi ama bunu hiç belli etmezdi. Babam bizi sevdiğini göstermezdi. Eski insanlar çocukları güçlü yetişsinler diye üzerlerine çok düşmez, onları çok sevdiğini hissettirmezlerdi.
“Babamın sesi evin üzerinde bir koruma kalkanı olarak halen kulağımda yankılanıyor. Babam bazı meseleleri direk bizimle konuşmazdı. Anneme söylerdi ne diyecekse annem de bizlere münasip bir lisanla iletirdi. Babamın sesi avlunun her yerinden işitilirdi. Annem evin içinde onun sesinin sanki bir yankısıydı. Babamın söylediklerini bize iletince buyrukları artık yürürlüğe girerdi.”
Ramazan Gürdal – Çatlak Durak
“Gözlerimi adını dahi duymadığım bir semtin yıkık dökük bir durağında açtım. Nasıl geldiğimi nasıl sızdığımı hatırlamıyorum bile. Çatlak saçağından sızan yağmur damlasıyla kendime geldim. Kaldırım taşlarına tutunup ayağa kalkmaya yeltensem de nafile, ne bedenimi oynatacak bir takatim var ne de ayaklarıma yürümek için komut verecek bir zihnim. Saat kaç? Hangi gündeyiz? Neredeyim? Hepsi meçhul. Sadece yeni ağarmaya başlayan gökyüzüyle bakışıyorum.”
“O sıra kafasını bana doğru çevirdi ve gözleriyle beni süzdü. Neyime bakıyordu? Zamanın cilaladığı saçlarıma mı? Bir kere olsun “seni seviyorum” dememiş dudaklarıma, bir ömrün üstüne sinmiş kederini yıllarca fark edilmeden taşımış omuzlarıma mı?”
Bir Nokta’dan Şiirler
Sen hiç ölü bekledin mi?
Ben beklemedim
Biliyorum, bizi bekliyor ölüler
Hûû, buradayız diyorlar
Bizler, önden gidenler
Bir sevinçle karşıladıklarından belli
Ağaç dallarından, yaprak hışırtılarından
Selâm alıp, selâm vermelerinden.
Süleyman Çelik
rüzgâr gibi doldun kalbimin kovuklarına
hangi ezgiye takılıp düştünse dilime
dinlendim sesinle, gönendim zülfün teliyle
arınmam için kelime kelime kendimden
içtim alnımda yeşeren secde çeşmesinden
toprağa kulak dayadım d/uymamak için
olur ya tökezlerim şiir kaygan zemin
çekme üzerimden gözlerin emanet bana
“kızılcık kaşıntısı dünyayla” koma bir başına
Vahdettin Oktay Beyazlı
Ah Leyla
Neyse ki papuçlarım eskimiyor
Ve evet bu da söylenmişti çoktan
Üsküdar henüz Eloğlunun bildiği gibiyken.
Fakat sen de bilirsin
İşe girdimse de en hasından
Ben hâlâ o işe yaramaz adamım.
Teklifim hâlâ geçerli
Hani o dünyayı durdurduğumuz
Şiirle Galata kulesinden.
Rıdvan Kadir Yeşil
Aşk
duyguda desen
bağda üzüm
şişede mey
sazda kamış
neyde ses
orkidede çiğ damlası
sandalda kekamoz
göğüste habbe
gökkuşağında meneviş
Adnan Berber
Ne zaman diye sorup duruyor anambabam
Şimdidir işte zaman, düpedüz, bu an, geçen giden hani
Ne kadar? Kaç kilo? Kaç saat? Kaç an!
Uzun yaşlar oldu, dinmeyen kilolar aldım, saatlerim çalındı da ağlamadım
Yaşın yetmiş anambabam, işler geçmiş hala buradayım
Bir de evler var, tinyhauslar, yazlıklar, sazlıklar
satılamayan tablolar, müzelik sevdalar
kaç metrekaresin ey kalbim, kafabaşına düşen kaç anne var?
Çocuk yüzüm, safi hasılam, neredesin anambabam?
Şeyma Çiçek
Kuşlar ki göğün göçebesi
yurtsuz şairleri dünyanın,
sordum sadece
koluna giriverse bir avcı
yolundan cayar mı
Zambak yalnızlık çiçeği
nergis aksine vurgun,
sadece beklemek mi büyütür
uslanmaz baharı
Mustafa Işık
Ay Vakti, Sayı:222
222. sayısı ile karşımızda Ay Vakti dergisi.
Giriş yazısından…
“İfsat edici bir hamlenin önlenemez bir biçimde yükseliyor olması hepimizi derinden etkilemekte, ciddi bir teessüre gark etmektedir. Zira, bu yıkıcı hamlenin bu derece hızlı yayılması insanlık için her bakımdan tehdittir. Ne yazık ki ihya edici hamleler yetersiz kalmakta, istenilen sonuca ulaşamamaktadır. Bu nedenledir ki, başta aile kurumu olmak üzere, çocuk ve gençler üzerinde doğrudan etkiye sahip olan eğitim ve akran faktörleri sürekli tartışma ve odak konusu olmaktadır.”
Yunus Emre ve Türkçe
Mustafa Özçelik, Yunus Emre şiirlerindeki Türkçeyi ele almış. Dili kullanmadaki hassasiyetine ve kurduğu özgün dile de göndermeler var yazıda.
“Yunus Emre Türkçesi, onun tasarruf ve kullanım tarzıyla aynı zamanda bir tebliğ, telkin ve eğitim diline de dönüşmüştür. Çünkü onun şiiri muhteva olarak bakıldığında din, tasavvuf, ahlâk konularında büyük bir zenginlik taşır. Din ve tasavvufa dayalı hayat ve insan dair her bilgi hem didaktik hem lirik söyleyişlerle halka tebliğ ve telkin edilmiştir. Kurumsal eğitim merkezlerinin çok da yaygın olmadığı dönemde bir şiirin böylesi bir misyonla söylenmesi elbette çok müstesna bir durumdur ve Yunus Emre bunu Türkçe ile yapmayı başarmıştır.”
Sanat ve İtibar
Salih Uçak, sanat eseri ve sanatçının değerinin yalnızca estetikle sınırlı olmadığını, toplumsal ve kurumsal kabul süreçleriyle şekillendiğini anlatıyor yazısında. Sanatçı itibarının, eserin zamana direnmesini sağlayan temel bir gösterge olduğunu, ancak günümüzde dijitalleşme ve piyasa koşullarının bu itibarın inşasını dönüştürdüğünü ve etik sorunlar doğurduğunu belirtiyor.
“Sanatçı itibarının oluşumunda alan içindeki aktörlerin ve kurumların rolü oldukça mühimdir. Sanat fuarları, akademiler, ödül komiteleri ve imza günleri sanatçının görünürlüğünü ve meşruiyetini artıran etkinliklerdir. Prestijli kurumlara erken dönemde erişmek, sanatçının kariyer yürüyüşünü ciddi biçimde etkilemektedir. Sanat alanında merkezî konumda bulunan kurum ve kuruluşlar, sundukları imkanlarla sanatçının değerini onaylayan ve gelecekteki fırsatlara erişimini kolaylaştıran sembolik güç merkezleri mesabesindedir. Bu bakımdan sanatçının birlikte yol aldığı kurumlar, dahil olduğu ağlar ve oluşturduğu çevre, kariyerinin kaderini belirlemektedir.”
Poetik İletişim: Şair ve Okur
Şiirde gerçek (şair-okur) ve muhayyel (söyleyici-muhatap) olmak üzere iki seviyeli bir iletişim olduğunu açıklıyor yazısında Orhan Oğuz. Şairin zihninde mutlaka bir zımni okur tasavvuru bulunduğunu ve yayımlanan her şiirin okura yönelmiş bir hitap olduğunu belirtiyor. İletişimin tamamlanması için okurun da hazır bulunması gerektiğini, ancak asıl sorumluluğun şaire ait olduğunu ifade ediyor.
“Yayımlanmış olan her şiirin okura yönelmiş bir hitap olduğu aşikâr olmakla birlikte şiirin muhatap olmadan söylenmesi veya yazılması da esasen mümkün değildir. Açıklamak gerekirse, gerçek bir şahsiyet olarak okur bir tarafa, zımni okur olmadan şairin şiir söylemesi veya yazması imkânı yoktur.”
İçimizdeki Erdemli Şehir
Serdar Erdoğan Çalık, modern insanın kalabalık içinde hissettiği yalnızlığı ve yabancılaşmayı İbn Bâcce’nin düşünceleriyle ilişkilendiriyor. İbn Bâcce’nin erdemsiz şehirlerde yaşamak zorunda kalan bilge insanın önce kendi ruhunu koruması gerektiğini savunduğunu, bu bağlamda filozof-kral yerine “mütevahhid” (yalnız yaşayan ama kalabalığın ruhuna teslim olmayan insan) kavramını geliştirdiğini anlatıyor. Yazı, günümüz insanının da benzer bir sınavla karşı karşıya olduğunu, asıl direnişin şehri değiştirmek değil, kendi iç düzenini ve hakikatini korumak olduğunu ifade ediyor.
“İbn Bâcce’ye göre gerçek bilgelik tam da burada başlar. İnsan bazen yaşadığı toplumu değiştiremez. Hatta çoğu zaman bozulmuş düzenin içinde yaşamak zorunda kalır. Fakat yine de kendisini o düzenin ruhuna teslim etmeyebilir. Çünkü insanın sahip olduğu son özgürlük, neye benzeyeceğini seçebilmesidir. Kalabalığın öfkesine, hırsına ve savruluşuna benzememek… Gürültünün ortasında kendi iç sesini kaybetmemek… İşte mütevahhidin asıl mücadelesi budur.”
Sesin, Rengin ve Kaygının Şairi Murat Kapkıner
Recep Garip, nisan ayında aramızdan ayrılan, Türk şiirinin son yarım yüzyılında önemli bir yer tutan şair, yazar, ressam ve müzisyen Murat Kapkıner’i anlatıyor yazısında. Kapkıner’in şiirinde ses, renk, kaygı, ideal ve ülkü gibi unsurların bir bütünlük oluşturduğunu, onun yalnızca bireysel bir duyarlılık değil aynı zamanda toplumsal ve metafizik bir çağrı geliştirdiğini anlatıyor. Şairin “Kelime” ve “Varide” dergileriyle edebiyat ortamına yön verdiğini, şiirlerinde varlık, zaman ve ölüm gibi temaları işlediğini, ayrıca ressamlığının da renkleri ruhun bir tonu olarak kullanmasına imkân sağladığını belirtiyor.
“Kapkıner’in şiiri, ahlaki ve manevi bir temel arayışıdır. Bu nedenle dergicilik ve edebiyat ortamı oluşturmaya kollarını sıvar. “Kelime” ve “Varide” dergilerini kurarak edebiyat ortamına yön vermiştir. Onun dergiciliği, yalnızca şiir yayımlamak değil, aynı zamanda bir edebiyat atmosferi oluşturma çabasıdır. Bu ortam, genç şairlere kapı açar; edebiyatın yönünü belirler. Kapkıner’in dergiciliğinin, Türk edebiyatında unutulmaz bir iz, tat ve renk bıraktığı söylenebilir.”
Ay Vakti’nden Öyküler
Semra Saraç – Kimsem Olma!
“Doğmayacak gibiyken gün yine doğdu. Yine rüzgârlar esti, bahar rüzgârları; yine yağmurlar yağdı, bahar yağmurları. Ve bitmeyecek gibiyken gün yine bitti. Üşüyordum ıslak kaldırımlarda, yalnız ıslanıyordum ıslak kaldırımlarda akşamüstü. Kimsem var mı yağmur damlası yakınlığında, kimsem yok mu geride bıraktığım sokaklarda? Kimsem var mı yağmur damlası yakınlığında yanağımdan kayıp yüzümü okşayan, kimsem yok mu geride bıraktığım sokaklarda adımı anan?”
“Yapayalnız dinlemek istedim.”
“Öyleyse al, gideyim.”
“Madem kurtuluşum yok, peki, şemsiyeni ver bu sokakta bir kimsem olsun.”
“Kimsenin olması o kadar fena mı?”
“Yoo… Gördüğün gibi, olması şemsiye, olmaması sırılsıklam bir yağmurmuş!”
Nurşah Karaca- Naftalin Kokulu Gece
“Bazen de düşman olup çıkar karşımıza kar. Gözümüzün içine sinsi sinsi bakar. Gücümüzü sınar, sabrımızı alır. Yollarımızı kapatır, set çeker önümüze. Mühlet vermez. Acıması hiç yoktur, kırar belini adamın. Pusuda bekler. Tuzak kurar. Zamanı gelince çöker hayatımızın ta üstüne.”
“Kar kış erkenden geldi. O yemyeşil köy; ortasında nazlı nazlı akan çayı, bahçeleri, bir labirent gibi birbirine açılan toprak yolları, kerpiç duvarları, harman yeri, pınarı, ağılları, evlerin çatıları, ahşap camisi kar altında kaldı. Ayazdan kimse kafasını dışarı uzatamadı. Hani şöyle uzaktan baksan, çatılardan yükselen duman olmasa terkedilmiş bir köy diyecek kadar ıssızlaştı. Bu ayazda yine de cayan olmadı düğün vaktinden.”
Leyla Yıldız – Ev
“Son dutlarını veren ağacın dibinde, küçük meyve parçalarını gagalayan serçeyi seyre durdu. Ufacık gagasıyla kopardığı dut kırıntılarını alıp, mermeri kırık, tozlu pencere pervazına konuyordu. Gözleri o pervazda özenle örülmüş yuvaya takıldı. Yağmurun ve fırtınanın aşındırdığı bu kuytuda, körpecik yavrularını sabırla besleyişine uzun uzun dalıp gitti.”
“Mühendisler, müteahhitler çıkagelmişti bir gün. Ellerinde ölçüler, kâğıtlar… Bu yorgun mahalleyi adım adım ölçüp biçiyorlardı. Burada havuzlu villalar yükselecekti bir bir. Her biri, eski hanelere bir veda busesi bırakacaktı. Yıkımına kaç gün kalmıştı ki?”
Ay Vakti’nden Şiirler
Çeteleyi tutan bu som altın
Ayarı yirmi dört kalem incisi
Buram buram hasret kumpasa dökülen
Yol azığı, revan olmuş harf üzengisi
Kelimeler deva mı?
Kurbet değil gurbet sözlüsü hâlin
Pür-melâl nesi olur sılanın söyle
İbrişim dokuması karışık rüyalar
“Siyah sesli yıllar” işte öyle-böyle
Karanlık alaca mı?
Şeref Akbaba
ondan sefer der vatanla geldik bu kesret yurduna hûş der demle
oturduk yâr sofrasına nazar ber kademle yürüdük mâsiva çarşılarına
göğsümüz nâr gülümüz hâr ondan vahdet tennuresinde pişer canımız
Selami Şimşek
Ah ebr-i nisan telaşımı hayra yor
Bu acıdan taşınalı çok oldu dediğin
Kaç hayal kırıklığı kaldı göğsümde
Budandıkça gövdemde filizlenen ur
Kuşkonmaz ellerinin akında kalan kahır
Huysuz rüzgâr gibi yol yorgunudur
Hüseyin Çolak
kim nereden yaralanmak istiyorsa
işte tam da oradan yaralıyor her şeyi!
bilinsin ki
bu, kalbime verdiğim en açık çektir;
işte bu, geceyarısı açan çiçekleri hüznün.
umuda bel bağlama boşuna, hem sonra;
umuda verilebilecek en büyük ders,
umudun ta kendisidir!
Ferhat Öksüz
Sebilürreşad’da Modern Hayat ve Komşuluk Dosyası
Sebilürreşad dergisi hazırladığı Modern Hayat ve Komşuluk dosyası ile mahalleyi, mahalle kültürünü, kaybolan bu kültürle birlikte insanın içine düştüğü yalnızlığı işlemiş.
Prof. Dr. Ebubekir Ceylan’ın Takdim’inden
“Bugün modern hayatın büyük binaları arasında yürürken, aslında kaybettiğimiz şeyin yalnızca eski sokaklar olmadığını daha iyi anlıyoruz. Kaybettiğimiz şey, insanın insana yakın olduğu bir hayat anlayışıdır. Beton yükseldikçe gönüllerin küçüldüğü, kalabalıklar arttıkça yalnızlığın derinleştiği bir çağda yaşıyoruz. Aynı apartmanda yıllarca oturup birbirinin adını bilmeyen insanların çağında…
Oysa mahalle, yalnızca evlerin yan yana dizildiği bir yer değildi.
Mahalle bir mektepti.”
Dosyadan…
Prof. Dr. İlhan Genç – “Hangi Millettensin?” Söylemi Ve Ötekiyle Komşuluk: Düzce Örneği
“Etnik kökenleri ve kültürleri farklı göç insanlarının; Düzce’de bir asrı aşkın süredir önce ayrı ayrı köyler iken, şimdi karma ve karmaşık iç içe geçmiş bir yerleşim düzeni içinde gerçekleştirerek başardıkları kimlik, Ziya Gökalp’in “tesanüt” diye kavramsallaştırdığı dayanışma duygusuyla tam bir uzlaşma içinde olmalarını sağlamıştır. Bu durum da onları, başlangıçtaki yoksulluk ve yoksunluktan, çatışmadan, ötekileştirmeden uzaklaştırmış ve bunun bir yansıması olarak Düzce’de çok zengin bir yemek kültürünü bir ilgi çekici bir göstergeye dönüştürmüştür.”
Yusuf Yavuzyılmaz – Modernleşmeye Karşı Direniş Odağı: Aile
“Modern insan aslında bütün sahip olduğu imkanlara karşın korku içindedir. Paris’te terörü protesto eden Fransız yurttaşları yanlış olduğu sonradan belli olan bir anonsla hızla, panik içinde kaçmaya başlaması buna en iyi örnektir. Bu sırada insanlar “korkmuyoruz” diye slogan atmaları korkularını ve kaçışmalarını önlemeye yetmemişti. Çünkü modern insanın en büyük korkusu ölüm korkusudur. Onu hayatından uzak tutmak ister sürekli. Bir sloganın ne kadar sanal ve içeriksiz olduğunu yanlış bir anons gözler önüne serdi. Oysa herkes korkar ve korku insanî bir şeydir.”
Mehmet Mazak -Dikey Mimaride İnsanın Kaybolan Emaneti: Komşuluk?
“Eski mahalle hayatı, omurgasını caminin kubbesinden alan, bakkalın tezgahında şekillenen, kahvehanenin kürsüsünde kelama dökülen bir bütündü. Sabah namazıyla açılan bakkal dükkânı, mahallenin sadece erzak kapısı değildi; orası sokağın vicdanı, iktisadi emniyet supabıydı. Veresiye defterleri, bir tüccarın alacak listesi değil, mahallelinin birbirine ettiği itimadın senediydi. Zengin olan, bakkala gider, adını gizleyerek o zimem defterinden (veresiye defteri) hiç tanımadığı bir fukaranın borç sayfasını yırtıp atardı. Ne alan bilirdi borcunu ödeyeni, ne ödeyen bilirdi minnet ettiğini.”
Merve Ceylan – Ah Yavrum, Bir Zamanlar Biz Çocukken…
“O zamanlar annelerimizin derdi bizi terbiye etmekti, edep-adab bildirmekti. ‘İnsan’ olmanın en önemli gaye olduğunu öğrendik biz annemizden. Şimdiki annelerin en büyük derdi ne kadar avokado yedirirsem daha zeki olur, hangi marka giydirirsem çocuğum ezik görünmez, aman arkadaşlarından geri kalmasın, benim çocuğum en iyilerine layık, en kaliteli yiyeceklerle beslenmeli, en iyi marka kıyafetleri giymeli… bla bla bla. Yahu biz yaz kış annemin ördüğü kıyafetleri giyerdik, ama hiç eksik hissetmedik.”
Murat Soyak –Evvel Zaman İçinde Mahalle
“Mahalle demek, gelenek demekti. Süreklilik esastı. Bu yönüyle oturmuş, köklü bir yapı mahalle. Hatırası var, tarihi var. Değişse de zaman, ana renkler solmuyor. Yeraltı suları derinde, ta derinde… Şehrin gürültüsü bastırmasın iç sesi.
Mahallemiz denildiğinde saygı ve sevgi ile hatırladığım insanlar var. Daha dün gibi gözleri, sözleri… Bal akardı dillerinden. Hikâyeler, masallar, kıssalar anlatılırdı. Hakikate açılan bir kapı idi sohbet. Biz can kulağı ile dinlerdik. Anlatılanlar hiç bitmesin isterdik. Zaman nasıl geçerdi bilmezdik. “Eski toprak” diye tabir edilen o güzel insanlar bir bir göçtüler. Şimdi yerleri nasıl da belli! Arıyoruz onları daima. Ah efendim, mahalle, eski mahalle değil!”
İnancın Kalemi: Şule Yüksel Şenler’in Direniş Destanı
İdris Gökalp, Şule Yüksel Şenler’in hayatını ve mücadelesini anlatıyor. Onun, Türkiye’nin yakın tarihinde başörtülü kadınların kamusal alanda görünür olma çabasının öncü isimlerinden biri olduğunu, yazıları ve konferanslarıyla bir neslin şekillenmesinde etkili bulunduğunu belirtiyor. Ayrıca, hayatını konu alan dizinin yalnızca bir biyografi değil, aynı zamanda geçmişteki baskıları ve hak arayışlarını genç kuşaklara aktaran önemli bir hafıza çalışması olduğunu ifade ediyor.
“1950’li ve 1960’lı yıllarda Türkiye’de başörtülü kadınların sosyal hayatta görünür olması oldukça zordu. Dindar insanlar çoğu zaman geri kalmışlıkla özdeşleştiriliyor, özellikle eğitimli Müslüman kadınların kamusal alanda yer alması çeşitli baskılarla karşılaşıyordu. İşte Şule Yüksel Şenler tam da böyle bir dönemde ortaya çıktı. Kalemini sadece yazmak için değil, bir medeniyet tasavvurunu savunmak için kullandı. O, bir neslin uyanışına öncülük eden, kalemiyle milyonlara ulaşan, inandığı değerleri savunurken ağır bedeller ödemeyi göze alan öncü bir şahsiyetti.”
Bir Destan Şairi
Mehmet Atilla Maraş bu sayı Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nu anlatıyor.
“Turancılık fikri, 1940’lar’dan 1970’lere kadar gelen Türkçülük-Milliyetçilik anlayışına hâkim bir fikirdi. Ancak bu günlere geldiğimizde Azerbaycan hariç Emperyal Rusya’dan ayrılarak sözde bağımsızlıklarını kazanmış Türkî Cumhuriyetlerin Türkiye ile olan ilişkileri, hiç de güçlü ‘Türklük’ bağına bağlı bir ilişki değildir. Devletlerin dış ilişkileri, menfaatler üzerine kurulur. Bu doğal bir gerçekliktir. Burada milliyet birliğinden dolayı duygusallığa asla yer olmadığını zaman içinde her birimiz yaşayarak gördük.
Niyazi Yıldırım Genç Osmanoğlu’nun Malazgirt Destanı’nın dışında yazdığı Malazgirt Marşı, Mehter müziği olarak bestelenmiş, çeşitli vesilelerle, şair Arif Nihat Asya’nın ‘Fetih Marşı’ gibi Mehteran tarafından okunmaktadır.”
Sayın Mustafa Uçurum Bey’e
Zamanı yettiremeyenlere, zamanım yok diyenlere, ben sıkı bir özetten tüme ulaşırım diyenlere, aynı anda aynı yerde bütüne ulaşma imkânı sunan değerlendirmeleriniz için teşekkür ederim. Keyifle okuyor, paylaşıyor, öneriyoruz. Emeğiniz bereketlensin
Adnan BERBER
Maltepe/İstanbul