Mustafa UÇURUM
Göğü evinden eksilen herkesin kitabı bu. Gökyüzünü apartmanlara, sessizliği gürültüye, kendini kalabalıklara kaptıranların. Dokuz şehirde biriken hatıralar, bir falezin üzerinde denize bakan çay bahçeleri, babasız kalan bir kızın toprakla imtihanı. Safiye Gölbaşı, Mutluluktan da Fazla’da uzun yıllardır süren yazı serüveninin hasadını toplarken, aslında tek bir sorunun peşine düşüyor: İnsan, mutluluk denen o kırılgan iklimin ötesinde neyle ayakta durur?
Hece Yayınları’nın Hece Genç sersinden çıkan kitap, “Havaya Suya Toprağa” başlığı altında üç bölüme ayrılıyor. Yazar, deneme ile hikâyenin, çocuk masalı ile felsefî sorgunun arasında salınan bir anlatı kuruyor. Gölbaşı’nın üslubu, kelimeleri tartarak ilerleyen, şiirin ağır ritmini düzyazıya taşıyan bir sabırla örülü. “Keşke şairler daha çok yazsa, biz de biraz yavaşlasak” dediği 26 Şubat tarihli notu, yalnızca bir temenni değil, kitabın bütününe sinen bir yöntem. Zamanı hızla tüketen çağa inat, Gölbaşı’nın cümleleri okuru durmaya, bakmaya, eğilmeye çağırıyor.
Kitabın ilk bölümü, yazarın şahsi tarihinden süzülen hatıralarla açılıyor. Selanik Mahallesi’ndeki çocukluk evleri, Gümüş Sokak’ta gökyüzüyle kurulan sırdaşlık, babasının vedasıyla ebediyen değişen toprak algısı… “Payımıza bir parça toprak düşecek nasıl olsa” cümlesi, ölümle yüzleşmenin soylu kabullenişini taşırken, aynı zamanda bir iç dökme sadeliğiyle tamamlanıyor: “Eşimin, tabiatını topraktan almış olması benim için büyük bir nimet.” Burada toprak, yalnızca ölümü değil, diriyi ayakta tutan asıl gücü de simgeliyor.
“Suya” bölümünde masal ve fabl tekniğiyle yazılmış üç metin yer alıyor. “İki Ağaç İki Yaprak”, Ceviz ile Meşe’nin arasına giren şeytan çalının kışkırttığı husumeti anlatırken, aslında insanlık hallerine dair katmanlı bir alegori kuruyor. “Rüzgârın Duvarları”nda, bir odada mahsur kalan Rüzgâr’ın Kitap’la karşılaşması, ayetlerin imdat çağrısına dönüşüyor. “Ardıç Kuş’un Yanılgısı” ise kendini ağaç zanneden bir kuşun, yani içine kapanmış, bakmaktan görmeyi unutmuş insanın hikâyesi. Bu masalların hiçbiri sıradan değil; her biri, çocukluğun berraklığını yetişkinin yarasıyla buluşturan çetrefil metinler.
Kitaba adını veren “Mutluluktan da Fazla” başlıklı yazı, belki de bütün kitabın kalbi. Yaşlı bir fırıncının “Onları yapmasak çıldırırdık” sözüyle başlayan sorgulama, Hz. İbrahim’in teslimiyetinde karar kılıyor. Gölbaşı, mutluluğun peşinde koşan modern insanın karşısına, elindeki tek oğlunu dahi feda etmeye hazır bir peygamberin sarsıcı özgürlüğünü koyuyor. “Hz. İbrahim’in, Allah’a adadığı, O’na kurban olarak vermeye hazır olduğu, görünenin aksine oğlu Hz. İsmail değil bizatihi kendisiydi, kendi mutluluğuydu” cümlesi, kitabın bütün tezini tek bir nefeste özetliyor. Burada artık mutluluk bir hedef olmaktan çıkıyor; yerini daha geniş, daha derin, daha eski bir şeye bırakıyor.
“Toprağa” bölümü, edebiyat eleştirisiyle tefekkürü yan yana getiriyor. Nietzsche, Oblomov, Sevgi Soysal ve Dostoyevski üzerinden ilerleyen metinler, yazarın okuma serüveninin izdüşümleri. “Nietzsche İnandığında”, filozofun çıldırışını inançsızlıkla ilişkilendirirken, “Oblomov’unu Arayan Hırka” hareketsizliğin sıradan tembellikten ibaret olmadığını, erken yaşta avuntu bulamamış bir çocuğun hikâyesi olduğunu gösteriyor. “Sevgi Soysal’ın Gitmek İsteyen Kadınları” ise üç farklı kitap üzerinden yazarın değişen dilini takip ediyor. Bu bölümde en çarpıcı metinlerden biri, “Anneler ve Çocukları, Yazan Dostoyevski”. Gölbaşı, Dostoyevski’nin ilk dönem eserlerindeki anneleri incelerken, “Onun da bir annesi vardı!” (cümlesinde toplanan merhametin izini sürüyor.
Kitap, yazarlık sanatına dair bir metinle, “Yazarın Kozmosu” ile kapanıyor. Denizin metafor olarak kullanıldığı bu yazıda, yazma eylemi bir dalışa, kelimeler denizden çıkarılan incilere benziyor. “Yazar, hikâyeye bazen balıklama dalar. Pat diye okurun önüne çıkar giriş cümleleriyle”. Bu satırlar, aynı zamanda Safiye Gölbaşı’nın kendi yazı serüvenine düştüğü bir not.
Mutluluktan da Fazla, ikinci evladını kucağına alan bir annenin, babasını toprağa veren bir yetimin, gökyüzü manzarası için apartmanların arasında başını yukarı kaldıran bir şehirlinin, kırk yaşını geçmiş bir yazarın kitabı. Yirmi yıla yayılan metinlerin bir araya gelişi, kitaba derin bir katmanlılık kazandırıyor. Çocuk romanı yazarının masal dili, ilahiyat mezununun tefsir bilgisi, sosyoloğun gözlem gücü, göçebe bir hayat sürmüş bir kadının dokuz evde biriktirdiği hatıralar… Hepsini aynı potada eriten şey, yazarın Pelin adlı arkadaşına kaybettiği on dört yaşından beri taşıdığı o saf soru: “En çok hangi sureyi seviyorsun?”
Bu soru, kitap boyunca yankılanıyor. Çünkü Gölbaşı için edebiyat da hayat gibi, sureler gibi, annelik gibi, ölüm gibi: Mutluluktan da fazla bir şeyin, yani hakikatin peşinde olmak. Ve belki de asıl mesele, o hakikatin peşindeyken, arada bir durup gökyüzüne bakmayı unutmamak.
Safiye Gölbaşı, Mutluluktan da Fazla, Hece Yayınları, 2025