Mustafa UÇURUM

Her şey çok güzel başlamıştı aslında. CİMER, vatandaşın devletle arasındaki o görünmez duvarı yıkmak, “bir tuşla” sesini duyurabilmek için kurulmuştu. İlk zamanlar insanlar gerçekten mağdur olduğu konularda, çözemediği sorunlarda buraya başvurdu. “Gerçekten işliyor.” dedirtecek sonuçlar alındı. Alınmaya da devam ediyor.

Ama bu güzel sistem bir kesimin elinde “Ben varım!” deme çığırtkanlığına dönüşünce sistem raydan çıkmaya başladı.

Şimdi öyle tipler türedi ki sabah uyanır uyanmaz gözünü açtığı ilk şeye bir kabahat bulma peşinde. Kahvaltıda yumurtasını kırdı, sarısı küçük çıktı, hemen bilgisayarın başına oturup: “Bu yumurtanın hali ne? Tavuklardan şikâyetçiyim!” notunu düşmek mi dersiniz, sokağın karşısındaki bakkalın önünde bekleyen kediyi görüp; “Küpesiz, bu kedi başıboş, belediyenin ilgisizliği!” diye şikâyet edenleri mi sayalım?

Bu işi kendine uğraş olarak seçmiş kişiler var. Tek uğraşı, hayatın rutin akışı içindeki her sese, her harekete bir “şikâyet konusu” bulmak. Sabah ezanı mı okundu? “Hop! Ses fazla açılmış, CİMER’e.” Çocuklar okul çıkışı top mu oynadı? “Şimdi bunlar camı kıracak, önlem alınmazsa vebali var, yazıyorum.” Doktor iki dakika gecikti mi, sebebini öğrenmeye gerek yok, en kolayı telefonu açıp “Bu doktorları CİMER’e yazacaam!” demeye bakıyor mesele. Apartmanın önünden simitçi geçti, “gevrek, gevrek!” diye bağırdı mı, adam pencereden kafasını uzatıp “Seni CİMER’e yazacaaam anladın mı?” Simitçi ne yapıyor? Susuyor, küskün küskün yoluna devam ediyor. Adam ise içini dökmenin huzuruyla çayını yudumluyor.

Çocuk akşam eve geldi, ödev yapmaya başlıyor. Veli ve her şeyin doğrusunu bilen insan bir bakıyor ki ödevler biraz fazla. Öğretmenle konuşmak yerine soluğu bilgisayarın başında alıyor, “Çocuklara çok fazla ödev veren öğretmenden şikâyetçiyim, ne olacak bu çocukların hali?” demeyi ihmal etmiyor bilinçli veli (!)

Böyle insanlar için CİMER, bir iletişim kanalı olmaktan çıkmış, bir terapiyöntemi haline gelmiştir. “İçimdeki öfkeyi nereye boşaltayım?” sorusunun cevabıdır bu. Kaldırım yanlış taşla döşenmiştir, insanların ayakları takılır, doğrudur, bilgi amaçlı yazılabilir ama evinin önündeki ağaçta kuşlar çok ötüyor diye bunu da “çevre kirliliği” başlığıyla girip “İlgililerin acilen kuşları susturmasını arz ederim.” diye bitirmek de neyin nesi. Komşunun oğlu evde gitar çalışıyordur, “gürültü kirliliği” dosyası açılır. Yolda yürürken birinin minik köpeği havlamıştır, “saldırgan hayvan” ihbarı geçilir. Bunlar böyle uzar gider.

Halbuki çoğunun derdi ne simitçinin megafonu ne de kuşların cıvıltısıdır. Dertleri, hayatın içinde olmaktır. Hayat, bir apartman dairesinin camından bakıldığında sessiz sakin aksın isterler. Oysa hayat, megafonla simit satar, sabah ezanıyla uyanır, top oynayan çocukların bağrışmasıyla akar. Hayat, biraz gürültüdür aslında. Ama onlar için düzen, mutlak bir sessizliktir. Bu sessizlik bozulduğunda devreye giren tek refleks, “CİMER’e yazayım da gereği yapılsın.” olur.

Bir de şu var; bu arkadaşlar, şikâyet ettikleri konuların sonuçlarıyla karşılaşmak istemezler. Sabah simitçiyi şikâyet eden adam, ertesi gün “Hiç simitçi gelmiyor artık, mahalle öldü.” diye söylenmeye başlar. Çocukları şikâyet edip parktaki topları toplatan adam, kendi torunu geldiğinde “Bu mahallede oynayacak çocuk da kalmamış.” diye hayıflanır. Öğretmenler ödev vermeyince, test çözdürmeyince; “Bu öğretmenler de hiç ilgilemiyor çocuklarla.” demeyi de ihmal etmezler. Yani bir bakmışsınız, şikâyet ettiği şeyler yüzünden kendi hayatları da çekilmez hale gelmiştir. Ama bu farkındalık, bir sonraki “CİMER’e yazıyorum.” hevesini kesmeye yetmez.

Bu tiplerin asıl derdi, simitçi ya da kuşlar değildir. Belki de onların derdi, “Ben varım, ben buradayım, benim dediğim olsun.” diyebilmektir. Ne var ki bunu yaparken unuttukları bir şey var: Hak arama bilinci, her önüne geleni şikâyet etmek değildir. Biraz tahammül, biraz “hayat bu” diyebilmek, belki de en büyük haktır. Çünkü edilen her şikâyet, kırılan çalışma azmi olarak karşımıza çıkıyor. Her an şikâyet edileceği endişesini taşıyan öğretmenden nasıl bir performans beklenebilir ki..

İşin sonu, her sabah bir başkasını “CİMER’e yazacaaaam!” diye tehdit eden bir topluma çıkacaksa ister istemez hayatın ritmi de bozulacaktır. Öğretmen şikâyet edilmeyi değil, okula gidilip karşılıklı konuşularak meseleleri çözüme kavuşturmayı bekliyor. Simitçi bir dosya numarasını değil, “Hayırlı işler.” temennisini hak ediyor. Onu da CİMER’e yazmak zorunda değiliz, karşıdan karşıya geçip söyleyebiliriz. Bir deneyin isterseniz.

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

One thought on “SENİ CİMER’E YAZACAAAAAM!!!”
  1. Hâl-i pür melâlimiz…
    Güzel bir noktadan yakalamışsın sayın hocam, belki de çoğunun amacı sadece varlığını duyumsatmak…
    Bizim millet olarak en büyük sorunumuz uçlarda gezinmek sanırım. Şikâyet sistemi güzel ama onun da suyunu çıkarıyoruz. Çözüm nedir bilmiyorum…
    Durum tespitini harika yapmışsınız, kaleminize sağlık hocam.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir