Mustafa UÇURUM
Tokat Yağıbasan Medresesi’ndeyim. Kayıtlara göre Anadolu’da Türklerin yaptığı ilk medrese. Türkler adım attıkları her yeri medreselerle donatmışlar. İlim ve irfanın kapısının kitaptan geçtiğinin en net göstergesidir bu.
Bir zamanlar ilim ve kültür merkezlerimiz vardı. Bağdat’ta Beytü’l-Hikme, Kurtuba’da kütüphaneler, Semerkant’ta rasathaneler… Bilgi, sabırla çoğaltılır; fikir, emekle yoğrulurdu. Bir âlimin sözü yılların birikiminden süzülerek gelirdi ve her cümle, ağır bir sorumluluk taşırdı. Düşünmek, okumak ve anlamak bir yolculuktu.
Bugün geldiğimiz noktada ise bu yolculuk, parmak ucunda birkaç kaydırmaya indirgenmiş durumda. Yeni çağın ilim ve bilim merkezi artık sosyal medya. Kaynağı sorgulanmamış bilgiler, yarım cümlelik kanaatler ve yüksek sesli ama sığ yorumlar, hakikatin yerini hızla dolduruyor. Birinin “dün” dediği, bugün başkasının “mutlak doğru”su oluveriyor.
Cahillik cesaret işidir. Öğrendiği yarım yamalak sosyal medya bilgi kırıntıları ile profesörlere bile kafa tutan cahiller hatta zır cahiller tarafından kuşatılmış bir alan oldu dijital mecra. Saçma bir cahiliyetle savunduğu fikrin kaynağı sorulan kişinin ne olduğu belli olmayan bir site ismini ve sosyal medya fenomenini söylemesi artık çok da yadırganmıyor.
Daha ilginci, kimi dinlerse onun fikriyle hareket eden yeni bir zümre türedi. Okumaya gerek yok; çünkü biri zaten “özetlemiş.” Düşünmeye lüzum yok; çünkü bir başkası “net konuşmuş.” İtiraz etmeye cesaret de yok; zira çoğunluk aynı gönderiyi beğenmiş. Böylece fikirler, kişilerin değil paylaşımların gölgesinde şekilleniyor.
Sosyal medya, bilginin demokratikleştiği iddiasıyla ortaya çıktı ama bugün çoğu zaman cehaletin kolektifleştiği bir alana dönüştü. Herkesin konuştuğu, kimsenin dinlemediği bu dijital meydanda, hakikat değil etkileşim kazanıyor.
Belki de asıl sorun sosyal medyada değil; onu tek ilim ve bilim merkezi sanan zihinlerde. Çünkü bilgi, hâlâ emek ister. Ve hakikat, hiçbir zaman sadece “takip edilen” bir şey olmamıştır.