Mustafa UÇURUM
Melih Bahaddin Küçük’ün Tulu Yayınları’ndan çıkan Mezarlık adlı kitabı; mezar taşlarıyla konuşan bir adamın hikâyesini anlatan bir gençlik romanı. Serdar, Ankara Büyükşehir Belediyesi Mezarlık Daire Başkanlığı’nda çalışan, ölülerin yeni kimliklerini çıkaran bir memurdur. Her gün aynı yoldan yürür, aynı otobüse biner, aynı kahveyi içer. Hayatı, kısa ve sonsuz bir askerlik gibidir; her şey bellidir. Ta ki bir terfi teklifi alana ve geçmişinin gömülü olduğu topraklar yüzeye çıkmaya başlayana kadar. Melih Bahaddin Küçük, okuyucuyu hayat ile ölüm, hatırlamak ile unutmak, rutin ile kaos arasındaki ince çizgide yürüten derin bir roman sunuyor.
Mezarlık, modern hayatın içinde kaybolmuş, duyarsızlaşmış bir bürokrattan çok daha fazlasını anlatıyor. Serdar’ın masasında biriken dosyalar, aslında onun iç dünyasında biriken ve bastırdığı acıların, pişmanlıkların ve yarım kalmış cümlelerin metaforudur. Yazar, kahramanının iç sesini okura taşırken, şehrin gürültüsünü, otobüslerin homurtusunu ve mezarlıkların sükûnetini aynı kâğıda ustalıkla nakşeder. Üslup, zaman zaman sert bir realizmle, zaman zaman şiirsel bir lirizmle akıyor. Anlatı, Ankara’nın gri ve kasvetli sokaklarında gezinirken, bir anda insanı sarsan bir imgeye, bir hatıraya veya bir mezar taşı yazısına dönüşüyor. Sayfalarda ilerledikçe, Serdar’ın kimliğini yenileme işinin yalnızca ölüler için değil, kendisi için de geçerli olduğunu fark ediyoruz.
Roman, yaşamak denen eylemin, doğum ve ölüm arasına sıkışmış bir kimlik arayışı olduğunu sorguluyor. Serdar, insanın “çok fazla ölüye sürdüğü” bedeninde bazen kendini ölü gibi hissediyor. Onun hayatı, “nihai kimliği” çıkana kadar geçici bir süreçtir. Yazar, bu varoluşsal sorgulamayı, gündelik hayatın en sıradan detayları (bir büfenin önünde gazete bekleyen yaşlı adamlar, bayat çaya sıkılan limon, toplu taşımadaki yabancı yüzler) üzerinden aktararak inandırıcı ve dokunaklı kılıyor. Şehir, bir mezarlığa; mezarlık ise şehrin tam kalbine dönüşüyor.
Kitap, okuru bir yandan Serdar’ın iç hesaplaşmasına ortak ederken, bir yandan da Türkiye’nin toplumsal dokusuna ait kesitler sunuyor. Etimesgut’taki bir banliyö evi, antikacı tezgâhları, cenaze ritüelleri ve kayıp bir kadının (Hasibe Hanım) izini süren bir arayış, hikâyenin katmanlarını zenginleştiriyor. Her karakter, kendi sessiz çığlığı ve taşıdığı yükle okurun zihninde yer ediyor. Otobüste camdan dışarı bakan, gökyüzü rengi eşarbıyla hayata meydan okuyan yaşlı teyzeden; cebinde chat kola kabıyla su taşıyan, annesinin mezarına gizlice papatya bırakan çocuğa kadar herkes, hayatın ve ölümün anlamını kendi lisanında arıyor.
Melih Bahaddin Küçük, dili bir keski gibi kullanıyor. Kısa, vurucu cümlelerle kurduğu anlatı, yerini uzun ve dalgalı iç monologlara bırakabiliyor. Bu ritim, kahramanın içinde bulunduğu ruh halini doğrudan okura hissettiriyor. Bir yanda bürokrasinin soğuk ve tekdüze dili, diğer yanda mezarlıklardaki sessizliğin şiirselliği… Yazar, bu ikiliği harmanlayarak okuru derin bir duygusal yolculuğa çıkarıyor.
“İnsan, çok fazla insana maruz kaldığında insanlaşır. Çocuk, çok fazla şiddete maruz kalırsa arsızlaşır. Ben de hapis olduğum bu bedeni çok fazla ölülere sürdüğüm için bazen kendimi ölü gibi görebiliyorum.” (s.7)
Mezarlık, yalnızca ölümden değil, yaşarken gömüldüğümüz şeylerden de bahseden bir roman. Rutinlerimizin, korkularımızın, kaçtığımız anıların ve sessizce taşıdığımız yüklerin mezarlığında dolaşmaya davet ediyor okuru. Melih Bahaddin Küçük, ilk romanında, unutulmaz bir karakterle buluşturuyor okurları. Serdar, hepimizin içindeki o “nihai kimliği” bekleyen, toprak kokusuyla, limonlu çayla, geçmişin yüküyle yaşamayı öğrenmeye çalışan modern bir kahraman. Onun hikâyesi, bir mezarlıkta başlayıp bitmiyor; tam da hayatın ortasında, bir otobüs durağında, bir ofis masasında, her an yeniden yazılıyor.
Melih Bahaddin Küçük, Mezarlık, Tulu Kitap, 2025