- Sizi tanıdığım günden bu yana dikkat ettiğim hassas nokta şu; okumada ve yazmada Nuray Alper titizliği diye bir şey var. İnce eleyip sık dokuyan bir yapınız var. Çalışmalarınızda da bu titizlik dikkat çekiyor. Çalışma sisteminizden, okuma ve yazma planlamanızdan bahseder misiniz?
Edebiyatın gönüller arasında köprü kurması, edebiyatçının da bir diğerine ayna tutması kudret kaleminin tasarısı olan eşsiz bir incelik. Herhalde dünyada beni bu iltifat kadar mutlu edecek pek az takdir cümlesi vardır Mustafa hocam çünkü anlaşılmak güzel. Oluşması, oturması için ömür vakfettiğiniz bir disiplin ruhunun fark edilebilmesi çok değerli. Zira bu titizlik –zaman zaman yıpratıcı olsa da- hayatın her alanında konuşturmaya çalıştığım bir davranış motifi. Teşekkür ederim. İnce eleyip sık dokumak hassas tabiatımın yansıması. Belki de bunun için senelerdir klasik bir okuma yapamıyorum. Kitaba bütünüyle teslim olmak, satırlar arasında seyahat ederken uyuyakalmak özlediğim, imrendiğim bir hâl aldı. Nitekim okurken altını çizmek ve çizdiğim yerleri ajandama geçirmek de iktifa ettiğim bir şey değil. İşin bir de o anlam aralığına muhatap aramak, kitabı yoruma açmak, tartışmak gibi yönleri var bende. Ajandama altını çizdiğim yerleri yazmak dışında onları, aldığım notlar ve çıkardığım özetlerle sosyal medya hesaplarımdaki “kitap kokusu ve kahve” albümümde paylaşmak okuma sürecimin parçalarını oluşturuyor. Yazmak da öyle… Yanımda sürekli kalem ve defter taşıyorum. Yazıyla yaşadığım için yürürken, kahve içerken, hatta bir aile/arkadaş ortamında otururken özgür hissetmiyorum. Ezel meclisinden bu yana aşina olduğum o içsel sesin ne zaman uyanacağını, benimle ne zaman konuşacağını bilmediğim için hep teyakkuz hâlindeyim. Son yıllarda, özellikle yüksek lisans sürecinden sonra inceleme hatta deneme yazmak ciddi araştırma süreçlerine de götürüyor beni. Sık sık okumalarımı kaydettiğim ajandamla seyahate çıkıyorum ve okuma kültürü olmayan bir yazma serüveninin çiçeksiz bir bahçe, su iddiası taşısa da kurak bir vaha olacağını sık sık hatırlıyorum.
- Farklı edebî türlerde çalışmaları olan isimleri büyük takdir ve beğeni ile takip ediyorum çünkü bu takdir edilecek bir durum. Yazdığınız türlerle olan bağınızı ve kendinizi en rahat hissettiğiniz edebî türü anlatır mısınız?
Biz de sizin çok yönlülüğünüzü takdir ediyoruz. Zaman zaman okumalarıma bağlı kalsa da kendimi en rahat hissettiğim tür deneme. Deneme benim yazındaki ilk durağım, ilk kalp çarpıntım. İçinde ruhumu defalarca yıkadığım coşkun ırmağım. Aslında son birkaç senedir öyküye de giriş yapmış, yılda üç dört sefere mahsus güzel dönütler aldığım öyküler yazmıştım ancak bir çalışmamın titizlikle takip ettiğim bir dergiden dönmesi direncimi kırdı. Ondan sonra çok yanlış bir şey yaptım ve öykü yazamadım. Bu benim edebî yürüyüşümle çelişen bir durum zira olumsuz bildirimler beni daima kamçılamış, daha çok odaklanmama imkân tanımıştır. Öyküde niçin bu kırılmayı yaşadığımı sorguluyorum, belki hassas bir dönemime tekabül etti, yeniden yazabilirim bir gün belki. 2005 yılından bu yana şiir de yazıyorum. İlesam-Akçağ, TRT, BİLSAM gibi kurumlardan ciddi ödüller de aldım. Şiir mizacı itibariyle diğer türlere oranla daha özel bir yerde. İlham. Vahiy. Aşk. Tutku. Vehim. Hırçınlık. Delilik. Sarhoşluk. İnce işçilik. Her şey, hepsi var şiirin içinde. Şiir yazmak ayrıcalıklı hissettiriyor. Belki de bu yüzden onun gelişi nazlı, aheste. Zaman zaman yavaşladığımı fark etmek son dönemde daha fazla şiir kitaplarına yönelmemi sağladı.
- Mehmet Kaplan üzerine hazırladığınız “Bir Deneme Yazarı Olarak Mehmet Kaplan ve Düşünce Dünyası” tezi, sizin kendi deneme yazarlığınızı nasıl şekillendirdi? Kaplan’ın düşünce dünyasından yazı hayatınıza sızan, size kendini fark ettiren bir iz var mı?
Sabaha kadar anlatsam nokta koyamayacağım değerde bir soru. Mehmet Kaplan çalışmak yazı hayatım için dönüm noktası oldu. Danışman hocam Necmettin Turinay ile zorlu yollara girdik bu çalışma esnasında ve ortaya, standart tezlerden ayrılan bir iddia koymayı başardık. Örneğin ben sadece Mehmet Kaplan’ı ve onun kalemi üzerine yazılanları değil, Peyami Safa’dan Abdülhak Şinasi Hisar’a, Mustafa Şekip Tunç’tan Nurullah Ataç’a, Tanpınar’dan Suut Kemal Yetkin’e, Hilmi Ziya Ülken’den Nurettin Topçu’ya, Remzi Oğuz Arık’tan Necip Fazıl’a neredeyse bütün bir Cumhuriyet dönemi denemeciliğini tetkik ettim. Bu çok yorucu ancak Cumhuriyet döneminin ne kadar büyük düşünce ve sanat adamları çıkardığını anlamlandırabilmek açısından faydalı bir tecrübeydi. Mehmet Kaplan’ın dönemi içerisinde yazan sanatkâr ve düşünürlerle taşıdığı ortaklıkları, ayrıldığı noktaları ifadeye çalıştım. Bunu yaparken dönemin ruhuna etki eden Bergson’a ve eserlerine girdim, ardından kendisine çağdaşlarından ayrı istikamet çizen Mehmet Kaplan’ın düşünce disiplinini oluşturan Alain okumaları yaptım. Alain pozitivist bir düşünürdü, üstelik inançsızdı. Bunun Mehmet Kaplan üzerindeki etkilerine eğildim. Elbette merkezde daima Merhum Kaplan hoca vardı. Onun hayat pratiği hâline getirdiği denemelerinde şekil ve bütünlük duygusuna ne kadar önem verdiğini, metinlerini bir tasarı üzerine yapılandırdığını gördüm. Hocanın sorgulayıcı, çoğunluğa ram olmayan aykırı tarafından beslendim. Devam etmemesine rağmen hikâye ve şiirle edebiyata girmesi, uzun yıllar gerçekleştiremediği bir roman hayalini yanında gezdirmesi yazılarındaki sanat duyarlılığını anlamamda yardımcı oldu. Mehmet Kaplan akademiye adım attıktan sonra, belki de Ahmet Hamdi Tanpınar gibi bir zirveye asistan olmasının tesiriyle sanatından vazgeçse de o ince ruhu daima taşıdı içinde. Bunları yakalamak bana iyi geldi. Çalışırken denememi şiir malzemesiyle oluşturduğumu da fark ettim, önemli bir aydınlanmaydı. Denemede duyguyu değil düşünceyi rehber edinmeyi öğrendim. Yüksek lisansta çalıştığınız insanla kadersel planda da bir ortaklık yaptığınızı, o insan hayatta olmasa da kendisiyle bir rabıta geliştirdiğinizi fark ettim. Zoru seven biri olarak bu sürecin tesadüfî olduğuna inanmıyorum.
- Uzun süredir Milat gazetesinde köşe yazıları yazıyorsunuz. Köşe yazarı olmak ve onun size yüklediği süreklilik duygusu yazma serüveninizi nasıl etkiliyor?
Köşe yazarlığı pek çoklarına göre edebiyatın önünde engel. Devam etmememi tavsiye eden, salt dergilerde bulunmamın daha iyi olacağını söyleyen edebiyatçılarımız oldu. Bu iyi niyetli öğütleri dinlemedim, iyi ki vazgeçmedim çünkü ifade ettiğiniz gibi diri bir süreklilik duygusu içerisinde olmamda gazetenin etkisi büyük. Esasında sayfayı doldurma gayesiyle özensiz yazılar kaleme alabilir, geçiştirebilirdim. Böylece bu kadar yorulmaz ve bunun beni sıradanlaştırmasına izin verirdim ama başta da söylediğim gibi felsefemle çatışmış olurdum. Şükür ki o köşeyi edebiyatım için bir imkâna dönüştürebildim. Bana içinde bulunduğumuz her durumu kültür ve sanatın ülkesinde ağırlamayı o küçücük köşe öğretti. Öfkemi, üzüntümü, sevincimi, umudumu hatta uğradığım haksızlıkları kültür ve sanatım için malzemeye dönüştürebilmeyi tavsiye etti. Ne kadar üzücü ve hatırlamaya değmeyecek bir yerde durursa dursun her şeyin bir anlamı olduğunu günün içinden metinler kaleme alırken duyumsadım. Bunlara ek olarak kullandığım ağır terkipler ve sanatsal dil bir parça kırıldı, toplumun geneline yaklaşan bir tavra yaklaştı.
- Ayrıca, köşe yazılarınızda kitaplar hakkında yazarak hayata kısa bir “kitap molası” veriyorsunuz. Günümüzde insanların kitaplara karşı büyük bir körlük yaşadığını fark ediyoruz. Kitapları yazmak hayatınızın neresinde duruyor?
Klasikleri okuduğum kadar, hatta belki daha fazla güncel edebiyatın içindeyim ve “madem takipteyim, ezber bozsa da fark edilmeyen, kıyıda kalan ya da henüz okunmayan isimlere yer vermeliyim” düşüncesinin beni getirdiği bir yer burası. Önce empati ile hareket ettim, sonra çok etkisinde kaldığım eserleri de paylaşmak istedim. Notlar alarak okuduğum için fazla bir çabaya gerek kalmadan yazıyorum kitabi metinleri. Şüphesiz bunlar bana yeni bakış açıları, yeni yorumlar da kazandırıyor. Ancak tanıtımların, bu yöndeki beklentiyi yükseltmesi, sürekli kitap gönderilmesi, listelediğim nice eseri okumaya zaman bulamamam gibi yorucu etkileri de oldu. Bir parça frene basmaya karar verdim.
- Hece Genç serisinden çıkan “Zamanda Bir Pusula” ile yazarlık yolculuğunuza farklı bir pencere de açmış oldunuz. “Gençler için yazmak” deyince neler söylemek isterseniz?
İmgelem ile yaşantı arasında çok ince bir çizgi var. Hâlbuki birbirlerine ne kadar zıt duruyorlar. Bu yakınlaşma söz ile kader arasında da mevcut. Siz umut edip hayalini kurarken arka planda kâinat şartları oluşturmakla meşgul… İnanan insanlar için bu böyle. İşim gereği ağırlıklı olarak gençlerle birlikteyim. Onlara okuma kültürünü yerleştirmeye çalışan, bu sayede kendimi gerçekleştirdiğime inanan bir bilinç üzereyim. Şüphesiz yetişkinlerin okuduğu romanlar, şiirler, denemeler gençlere de hitap ediyor ancak bir yerlerde daha özel bir şeyler yapma, onlara has yazma iştiyakı hep vardı. Çünkü şu aşamada genç edebiyat bence biraz daha çaba istiyor; çağın dilini yakalamayı, gençlerin düşünce dinamiklerini kavramayı gerektiriyor. Farkında olmadan hep bir hazırlık içindeymişim. Küçücük bir kıvılcıma bakıyormuş her şey, bir teklifle iki ay gibi bir zamanda hayata geçirildi proje. Gençlerimiz Zamanda Bir Pusulayı sevdi, ondan çok istifade etti. Geri dönüşler güzel, güzel bir talep var. Çok gıpta ettiğim bir şey olmasına rağmen, dili kullanışımdan hareketle, çocuk edebiyatına giremem gibi geliyor artık bana ama müsaade edildikçe gençler üzerine yazmaya devam edeceğim.
- Sizin de çok hassasiyetle yaklaştığınız bir konu var ki virüs gibi sardı tüm yaşam alanlarını. Gerçek olan her şeyin üzerine bir karabasan gibi çöken yapay zekânın edebiyattaki varlığı üzerine düşüncelerinizi almak isterim.
Bu kadar latif bir hasbihâlle tezat duracak ama “vermeyince Mabut, neylesin Mahmut” diye bir ifade kalıbımız var. Cahil cesur olur derler, gerçekten de insan öğrendikçe hiçliği ile yüzleşiyor, mahcubiyet içerisine giriyor, kendindeki bilginin noksanlığını kavrayarak dikkatini kâinatın bilmediği alanlarına sarf etmeye başlıyor, öğrendikçe insan olgun başak taneleri misali baş eğiyor. Bir de bırakın toplumunun düşünce ve sanat hayatına katkı sunmayı; en yakınlarını etrafında toplayamamış, kendisine hayrı dokunmamış kişilere bakın, taşıdıkları o zavallı kibre… Bugün sosyal medyanın görsele odaklı çılgınlığına yaslanmış, kendisine gerçek manada dost olamayacak birkaç yapay takdir cümlesiyle iktifa etmiş vaziyetteler, mütemadi resim neşretmekle meşguller, modaya hizmet içerisindeler. Bu kimselerin ihtiyarlıklarında nasıl bir kabulsüzlük ve buhran içinde olacaklarını düşünebiliyor musunuz? Ne bırakacaklar yarına? Biliyor musunuz Mustafa Hocam kâinatta binlerce imrenilesi haslet varken “en güzel benim, en iyi ben” diye arzı endam ederek kıskanıldığını düşünenler, buna inandırılanlar da bu bilinçsizlik ve cehaletten doğuyor, hatalarıyla yüzleşme erdemi gösteremeyenler de ve dahi kendini inşa kabiliyetine sahip olamadan başkalarının hikâyelerini dile dolayanlar da… Yapay zekâ emek göstermeden “olmak” bilinçsizliğinin bir tür tezahürü. Yazmak için sadece sanatsal bir ruha sahip olmanız yeterli değil; düzen, sorumluluk bilinci, disiplin, fedakârlık, idealizm de bu yolculuğun parçaları. İnsanlar bir gram alkış uğruna kendilerinden olmayanla arzı endam edişlerinin ayan beyan göründüğünü, yayın kurullarında, edebiyat ortamlarında görüşüldüğünü bilseler yine de meseleyi bu duruma getirirler miydi, diye soruyorum. Bunun bir çeşit hastalık, hatta bağımlılık olduğu düşünülürse görüş açılarından çıkardıkları emeğin, alın teri yükünün altına girmek kolay olmaz herhalde. Şifa dilemek gerekiyor. Yapay zekâ körleştiriyor yahut kişide var olan cahil cesaretini tümüyle ortaya döküyor. Vaktiyle iyi bir dergimizi ve yayınevimizi takıntı hâline getirdiğine zaman içinde şahit olduğum birinin zor süreçlerinde ardında durma saflığına düşmüştüm. Karşı tarafı anlayıp dinlemeden iyi niyetim ve cengâverliğim üzerinden istismar edilmiş, kendimi oklara hedef yapmıştım, ne çocukluk! Ekmeğini yediği, suyunu içtiği, evinde uyuyup uyandığı insanlara ihanet eden size mi etmeyecek? Bırakın beni, bırakın üzerinde hakkı olan onlarca insanı, kelimelere de ihanet etti. İşte “Edebiyatımızda Etik, İntihal ve Yapay Zekânın Yapaylaştırdıkları” adlı köşe yazım, bütün şehrinin edebiyat hayatına, kurumlarımıza, elinden tutan hemen herkese zarar veren; tükendiğini anladığı yerde de insanların kişisel davalarını kullanmaktan imtina etmeyen (hepsi birbirini kullanmıştı) ve nihâyetinde hırsı uğruna yapay zekâ bataklığına düşen o zihin yapısına şahitliğimden doğdu. Zamanla şunu fark ettim; yapay zekâ kendinde olanı başkasına mâl ettirecek ölçüde körleştiriyor, bir nevi şizofreni gibi düşünün çünkü düşünme melekenizi yitiriyorsunuz artık, hazıra konmayı, çalıp çırpmayı alışkanlık hâline getiriyorsunuz. Üretmenin, emeğin tadını kaybediyorsunuz, hazır olanı pazarlıyorsunuz. Bunlar bu işe emek veren yüzlerce insanın vebaline girip bir de kul hakkından falan bahsetmiyorlar mı, körleşmenin nirvanası, sözün tükendiği mecra… Ama bazen bizlerin sahip olduğu güzellikleri fark edebilmesi için üzülmesi de gerekiyor. “Edebiyatımızda Etik, İntihal ve Yapay Zekânın Yapaylaştırdıkları” nı kaleme aldığım süreç bana iyi bir ders oldu. Ve sonra yapay bir teknikle de olsa sanata ömür adayanların arasına girebilmek umuduyla etik düşmanlığı yapan, böylece düşebileceği en alt sınıra düşen bu fecaati, tüm kışkırtma ve ısrarlarına rağmen bir an bile muhatap almadım. Dikkat edin, dergilerimizi dile dolayanlar, edebiyat birliğini ve kardeşçe yürümeyi çetecilik sayanlar bu çaresizliğin konuşturduğu kimselerden başkaları değil. Yeri gelmişken benim için küllenmiş bir meseleyi zamana not olarak buraya kaydetmek istedim. Zira kelime de öfke gibi soylu ve kutsaldır. Anlayacağına inandığınız insana yöneltilmelidir. Karşınızdakinde bir alma potansiyeli olduğunu fark ettiğiniz sürece konuşur, yazar, öfkelenir, kavga eder, enerjinizi düşürmesine izin verir hülasa muhatap olursunuz. Buna inancınızı kaybettiğiniz dem sizde sıfırlanır her şey, o kimse ya da kimseler âleminizde yer işgal edemez artık. Ben de öyle yaptım.
Sözün özü yapay zekâ adres bulmada, çeviride, bir kitap hakkında genel bilgi almada kullanılabilir ama bizim işimiz sanatsa bu bir üslûp inşası gerektirir. Dolayısıyla böyle yollara girmek bir çeşit idrak intiharıdır, millete ve onun kültür hayatına ihanet… Göz yakını göremez. Güzel sanatlar çarşısında işporta kelimelerden yayılan naylon ve metal kokusunu da duyamaz. Hele düştüğü kuyunun karanlığında yaşamaya alışan kendisini hiç konumlayamaz. Hayatının bundan sonraki kısmı bir emek gaspı, vehim ve isnat belâsı içinde geçer. Üslûp oluşturabilmek davası olanlara has bir ayrıcalık. Birini taklit etmek, hırsızlık yapmak ya da yapay zekâya dadanmak, bunlar birbirlerinin farklı versiyonları… Edebiyatımızın muhasara altına alınmaması için sahayı bizler dolduracağız, her zamankinden daha çok çalışmamız lazım.