- Öykü ve romanlarınızda modern insanın iç dünyasındaki o derin kırılmaları, “görünmez yaraları” çok incelikle işliyorsunuz. Bugünün dünyasında insanı en çok örseleyen, ruhunda en derin çatlakları açan şey sizce nedir?
Bugünün insanının ruhunda çatlaklar açan etkenin, iç dünyasının gerçek anlamda hiçbir şekilde örselenmemesi, sarsılmaması olduğunu düşünüyorum. Çağın vebası, samimiyetsizlik. Bütün duyarlılıklar Oğuz Atay’ın ifadesiyle mış gibi yapmak üzerine kurulu. “İnsan olmanın gerekleri” diye on maddelik bir yasa olduğunu varsayalım. İnsanlar hasbel kader hatırlayıp da ellerine aldıkları bu yasayı kendilerini haklı çıkarmak için okuyorlar. Her şeyden çocukluk travmalarımız, ilkokul öğretmenimiz, komşumuz filan sorumlu. Çok az kişinin, adil ve vicdanlı olmak gibi dertleri var. Herkes samimiyetini bir piknik masasındaki salata kadar çabuk tüketti. Tüm bunların sonucunda giderek mekanik varlıklara dönüşmemizin endişesi içindeyim.
- Karakterleriniz genellikle yoğun bir varoluşsal sorgulama içinde. Hikâyelerinizde insanı sadece toplumsal kimliğiyle değil, çıplak ve savunmasız özüyle ele alıyorsunuz. Karakterlerinizi bu kırılganlık ve duyarlılık eşiğine getirirken kendi içinizdeki “insan” ile nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
“Çıplak ve savunmasız öz” şeklindeki betimlemeniz için minnettarım. İnsan dünyaya çıplak geliyor ve doğduğu an onu saracak örtüyü kendi seçmiyor. Anne ve babasını seçemediği gibi. Bir yetişkin olana kadar da başkalarının bizim için seçtiği örtüye bürünmek zorundayız. Bunun gibi, hiçbir fikre sahip olmadan dünyaya geldikten sonra başkalarının belirlediği, kültür, değer ve fikirlerle sarılıp sarmalanıyoruz. Telafi edilen, yalnızca çıplaklığımız. Ancak savunmasızlığımız hiçbir zaman telafi edilmiyor. Fikren ve zihnen çoktan giydirilmiş oluyoruz. Sonra ömrümüz boyunca bu giysilerin bize ya da bizim bu giysilere ne kadar çok yakıştığının kavgasını veriyoruz. Psikolojik kodlarımız ise cabası. Bu gerçek ortadayken, Afrika’da doğan bir çocukla Kanada’da doğan bir çocuk yalnızca insan olmaktan kaynaklı ne getiriyor dünyaya? Bu sorunun ardına düştüm, ama pek cevap bulduğum söylenemez.
- Öykü ve romanlarınızda yalnızlık, bir kaçıştan ziyade insanın kendi içine doğru yaptığı zorunlu bir yolculuk gibi. Günümüz insanının “kalabalıklar içindeki yalnızlığını” düşündüğümüzde, edebiyat bu yalnızlığı iyileştiren bir sığınak mıdır, yoksa onu daha da görünür kılan bir ayna mı?
En iyi öğretmenin yalnızlık, en iyi öğrencinin ise yalnız insan olduğuna inanıyorum. Fiziki bir yalnızlıktan, izole yaşamdan bahsetmiyorum. Konuşsam beni anlayan çıkar mı veya karşımdaki konuşan kişiyi ben gerçekten anlayabiliyor muyum, endişesini derinden hissettiğiniz o duygu halini kast ediyorum; sizin de tespit ettiğiniz gibi. Bazen içinizden zerre kadar konuşmak gelmez, o zaman susar ve bakarsınız. Bu tür bir yalnızlık… Edebiyat; önceki soruda değindiğiniz konular üzerinde okurun veya daha da acısı, yazarın düşünmesini sağlamıyorsa, kişinin ruhsal tekamülüne bir katkısı yoksa romantik bir oyalanma şeklinden başka bir şey değildir. Yalnızlık, kavrayışı amaçlamıyorsa kupkuru bir romantizmdir, bana göre. Yalnızlık satın alınmaz, icat edilir. Çünkü toplumun biçip üzerinize giydirdiği bir giysi değildir. Öte yandan; edebiyatın misyonunu aşırı abartarak ona kutsallık yükleyip ondan ördükleri kozanın içinde etliye sütlüye dokunmadan yaşayanları, sırf iki cümleyi bir araya getirdiler diye kendini peygamber sananları, bir ekranın karşısında dijital oyunla vakit geçiren ergenlere benzetiyorum. Her iki grup da aynı sanallığın içinde. Diğer türlü bir sorgulama ise kişi kendini gerçekten yapayalnız hissetmediğinde başlamaz.
- Modern yaşam bizi sürekli bir hız ve tüketim sarmalına itiyor. Bu hıza direnmenin yolu, sizin metinlerinizde olduğu gibi “durup bakmaktan” ve “iç sesleri dinlemekten” mi geçiyor? Edebiyatınızın bu anlamda bir yavaşlama ve fark etme çağrısı olduğunu söyleyebilir miyiz?
Edebiyat, anlatma çabasından çok anlama çabası benim için. Dolayısıyla insan olmanın sebebi değil, sonucu. Bir çağrı yapıyorsam, okurdan çok kendime. Anlatmaktan çok anlamak için. Fark edebilmekle ilgili büyük bedeller ödediğimi düşünüyorum. Fark etmek, kişiden bedel istiyor. Beş duyunun ötesinde belki altıncı, yedinci duyuyu kullanmayı gerektiriyor. Tüm bunlar için de kişinin evvela kendine çağrı yapması lazım ki bunu başardığında başkaları da o sesi duyabilsin.
- Yaralı ruhlar, kayıplar ve yas süreçleri de metinlerinizde önemli bir yer tutuyor. Bir röportajınızda ya da genel duruşunuzda insan acısına hürmet eden bir tavrınız var. Kurmaca dünyada insan acısını anlatırken, o acıyı bir “malzeme” haline getirmeden, saygıyla ve hakkını vererek işleme dengesini nasıl kuruyorsunuz?
Acıyı bir malzeme haline getirmek, onu nesneleştirmektir. Kullanıma açık hale getirmektir. Acıyı metninizde “kullanıyor” musunuz? Bu bir yazarın kendisine dürüstlükle sorması gereken soruların başında geliyor. Bazen yazmaktan çekindiğim acılar oldu. Karşısında kendimi mahçup hissettim. Bazılarında ise yazma gücünü kendimde buldum. Sait Faik’in “Haritada Bir Nokta” hikâyesindeki o son cümle yazarın ölçüsünü tayin etme konusunda harika bir kıstas. Bu kapanışın çoğu okur tarafından yanlış anlaşıldığına şahit oldum. Sait Faik “Yazmasam deli olacaktım” derken orada kişisel anlamda bir tatminden asla bahsetmiyor. Varlığını destekleyen, çok derin, ilkel bir dürtüden bahsediyor. Deli olacaktım, sözüyle öznesine atıfta bulunmuyor. Bir başkası olabilen benliğine atıf yapıyor. Şahit olduğu kişiyle o kadar özdeşleşiyor ki kendi benliğine geri dönebilmek için yazıyor. O olay onun için bir malzeme değil. Elinden başka türlüsünün gelmeme hali. Müthiş bir dürüstlük timsali; hem kahramana hem de okuruna karşı. Bunu çok sık aklıma getiriyorum. Kimin başına gelirse gelsin ben yaşamışım gibi hissetmediğim hiçbir şeyi yazmıyorum. Teknik bir kamera gibi davranmaktan imtina ediyorum.
- Öykülerinizdeki mekânlar da tıpkı insanlar gibi bir ruha sahip; bazen boğucu bir oda, bazen tekinsiz bir sokak… Mekân ile insan psikolojisi arasındaki o geçirgen sınırı kurarken neyi gözetiyorsunuz? İnsan mı mekânı inşa eder, yoksa mekân mı insanı dönüştürür?
Mekânın da ruhu vardır, derler. Huzurlu ortamda huzur bulur, aksi durumda negatif enerji yükleniriz. Mesela insanların evlerini nasıl döşediklerini, kıyafet seçimlerine bakarak tahmin edebiliriz. Kişi, onu temsil eden kıyafetini dizayn ettiği gibi içinde yaşadığı mekânı da kurar. Böylece benliğinin altını çizer, onaylar. Öte yandan yeni bir mekâna girdiğinde atmosferden etkilenir. Bu etkileşim ve dönüşüm karşılıklı, sanırım.
Teşekkür ediyorum bu keyifli sohbet için.
Ben teşekkür ederim.