Muhit, Sayı: 79

Muhit dergisi temmuzu 79. sayısı ile karşıladı.

İbrahim Tenekeci’nin Giriş yazısından

“İşlerden ilişkilere kadar özensizlik çağındayız.

Muhit dergisinde vücut bulan düşünce, bu özensizliğe teslim olmamıştır.

Muhit, yazarları ve okurlarıyla, kolaycılığa razı gelmeyenlerin dergisidir.

Muhit, önümüze konulan suni gündemlerle değil, gündemimizde olması gerekenlerle ilgilenir.

Muhit, batı kaynaklı popüler kültürden değil, millî kıymetlerimizden beslenir.

Muhit, Müslümanların sağladığı imkânlarla yine Müslümanları hor görmez. Önceliğimiz aziz milletimizin evlatlarıdır. Bu hassasiyetimizi Muhit Kitap üzerinden de görebilirsiniz.

Muhit dergisi, emek ve eser sahiplerini, zor zamanların isimlerini, yokluk yıllarının fedakâr ve cefakâr büyüklerini unutmaz. Bu sayımızda da kendi insanımızla ve eserlerimizle ilgili iyi çalışılmış yazılar bulacak, okuyacaksınız.

Özetle: Muhit, kendi insanını, tarihini ve değerlerini dost olarak görür. Muhit, meziyet ve şahsiyeti desteklemekle beraber vefadan yanadır.”

İstanbul Sokak Lezzetleri

Hasan Kaçan, ne anlatsa dinlenir, ne yazsa okunur, ne çizse hayranlıkla takip edilir. Çünkü ne yapsa gönülden yapanların en nadide isimlerinden biridir o. Muhit’te kaleme aldığı yazılar bizi sadece eski günlere götürmüyor, aynı zamanda içimizde bir yerlerde kalmış iyi dileklerimizi de canlı tutuyor. Bu sayıda da çocukluk yıllarında Tahtakale’den aldığı ucuz malları satarak hayatı ve ticaretin inceliklerini keşfetme sürecini anlatıyor. İstanbul’un farklı semtlerine ait kokular ve anılar üzerinden geçmişe özlem dolu bir sokak kültürünü resmediyor. Zorluklarla geçen bu erken yaş tecrübelerinin kendisine kazandırdığı özgüveni ve çocukluk hayallerini dinleyicilerle paylaşıyor.

“On dört yaşımda “Yirmi Liralık Top”un beş liraya alınabildiğini ve on beş lira kârla satılabildiğini bana büyük bir şaşkınlıkla öğreten Tahtakale’nin, bazen neredeyse bir insanın geçemeyeceği darlıktaki aralarının; bu aralardan büyük bir maharetle geçen sırtı küfeli hamalların, tahta arabayla o daracık, kıvrıla kıvrıla kaybolan yokuşlardan ayağını sürüyerek imalathanelerden, toptancılardan alınan ıvır zıvır bir sürü mamulü aşağıya, Eminönü’ne koca koca sekiz kişilik Amerikan malı dolmuşların bagajına taşıyan arabacıların, akşam sofraya bir lokma ekmek yetiştirme peşinde kan ter içinde kalan bu insanların gayreti ve onların arasında dolaşma tecrübesi acayip bir “kendine güven” vermişti bana.”

Edebiyat ve Küresel Perdeleme

Ali Emre, dünya edebiyatının ve yayın endüstrisinin küresel güç odakları ile sermayenin etkisi altında ikiyüzlü bir tutum sergilediğini anlatıyor. Filistin, Doğu Türkistan ve Afrika gibi coğrafyalarda yaşanan insani dramların estetik kaygılar ve sinsi sansür mekanizmalarıyla görmezden gelindiğini veya yumuşatıldığını ifade ediyor. Gerçek edebiyatın risk alarak adaleti ve bastırılan sesleri savunması gerektiğini belirtiyor.

“Dünya edebiyatında sansür artık eski tip yasaklamalarla işlemiyor elbette. Çok nadir bölgeler ve durumlar dışında kimse çıkıp “Bunu yazarsan anandan emdiğin sütü burnundan getiririz” demiyor. Daha sinsi, daha sofistike yöntemler söz konusu. Yayımlatmama, yokluğa mahkûmiyet, çarpıtma, fon vermeme, ödül sistemlerinden dışlama, çeviri ağlarına sokmama, akademik görünmezlik, medyada perdeleme, “aşırı politik”, “radikal”, “tek taraflı” etiketi yapıştırma gibi yöntemler devreye giriyor. Modern sansürün en güçlü hâli, görünmezlik hüviyetiyle dolaşanı genellikle; insanlar susturulduklarını bile anlamadan sessizleşiveriyorlar.”

Gülmeye Bir Emoji Yeter mi?

Erol Göka, insan zihnini ve bilincini yalnızca maddi/biyolojik süreçlerle (beyin ve beden) açıklamanın yetersiz olduğunu savunuyor; insan anlam dünyasını kavrayabilmek için felsefe ve edebiyattan beslenen, ruhsal alanı da kapsayan bütüncül bir yaklaşıma ihtiyaç duyulduğunu vurguluyor. Günümüz psikiyatri ve nörobilim dünyasının biyolojik verilere odaklanırken Bergson gibi felsefi dehaların sunduğu derinlikli zihin ve anlam dünyasını gözden kaçırdığını eleştirerek insan psikolojisinin sırf maddi süreçlerle sınırlandırılamayacağını ifade ediyor.

“Kişilerde bizi güldüren kusurların birer ahlâksızlık değil, topluma uyarsızlık olduğu saptamasını yapan Bergson, komedinin trajediye kıyasla gerçek yaşama daha çok benzediğinden hareketle bu tezini komedi karakterlerinden örneklerle kanıtlamaya girişir. Ona göre komedinin topluma aykırılık, seyirciyi duygulandırmamak, kendine ve başkalarına dikkati engelleyen bir otomatizme dayalı olmak ilkelerine uyması gerekmektedir.”

Hayat Mesaisi: Vakti Yakalamak

Mehmet Dinç, insanın hayatı tıpkı bir gün gibi yaşadığını ve her an kendini yeniden inşa etme imkânına sahip olduğunu anlatıyor. Zamanın bir yük değil bir emanet olduğunu belirterek geçmişe takılmak yerine bulunulan andan itibaren hayata yeniden başlanabileceğini ifade ediyor. Psikoloji ve tasavvuf anlayışını harmanlayarak insanın anlam arayışını ve her an yenilenme gücünü ele alıyor.

“İnsan çoğu zaman hayatı bir gün gibi yaşar, fakat o günün içinde kaybolarak… Sabah bir şekilde başlar. Elbette her gün herkes için aynı düzenle başlamaz; bazıları erken kalkar, bazıları geç uyanır, bazıları gece ile gündüzün yer değiştirdiği bir ritimde yaşar… Ancak ortak olan şudur: Gün, insanın planına göre değil, insanın güne nasıl katıldığına göre şekillenir. Kimi güne hazırlıklı girer, zihni daha berraktır, yönü daha nettir; kimi ise günün içine sonradan dâhil olur, sürekli bir yerlere yetişmeye, toparlanmaya ve geçmiş dağınıklığını günün içinde eritmeye çalışır.”

O AĞAÇ

Dursun Çiçek, ağaç ile insan arasında Hz. Âdem’den başlayan ve dünyaya uzanan derin bir kader birliği bulunduğuna dikkat çekiyor. Ağacın, insanın dünyevi arzularla sınandığı bir imtihan vesilesi olmanın yanı sıra doğru tutumla Hakk’a ve hakikate ulaştıran bir köprü işlevini gördüğünü belirtiyor. İnsanın diktiği her ağaçla geçmişteki hatasını telafi etmeye çalıştığını ve iyiliklerini ağaç simgesi üzerinden yeşerttiğini ifade ediyor.

“Ağacı temsil ettiği bu hakikatten bağımsızlaştırmak ise şeytani bir tutumdur. Onu, sonsuzluğun ve insanın ebedî olmasının bir işareti kabul etmek, dünyayı mutlaklaştırmaktan başka bir şey değildir. Bu yanıyla ağacın mutlaklaşması, mal ve mülkün mutlaklaşması, dünyevi olanın geçiciliğini yitirmesi ve dünyanın kalıcı hâle getirilmesidir.”

Hazin Bir Lübnan Hikâyesi

Hasan Mert Kaya, Lübnan’ın çok kültürlü yapısını ve Akdeniz coğrafyasındaki zıtlıkların uyumunu anlatıyor. Ülkenin tanınmış yayıncılarından Maruni cemaati mensubu Feyza el-Hazin’in trajik hayat hikâyesini aktarıyor. İsrail füzelerinin yanlışlıkla evini vurması sonucu ailesini kaybeden bir kadının acı hatıralarını ve Beyrut’un hüznünü dile getiriyor.

“Beyrut’taki o büyük patlamaya kadar şehre çok sık gidiyordum. Solidere, Korniş, Güvercin Kayalıkları, Byblos, Sayda ve Trablus en gözde mekânlarımdı. Feyza’yla Lübnan Dağları’ndaki bir malikânede verilen özel bir davette tanışmıştım. Oldukça şık, kibar ve zarif bir Arapçası olan bir kadındı. Konuşurken araya bolca Fransızca ve İngilizce kelimeler katıyordu; onu dinlerken gayriihtiyari gülümsüyor, bizim plazalarda konuşulan Türkçeyi hatırlıyordum.”

Şehre İnan Kamyon

Yıllar sonra memleketi Bayburt’a dönerek çocukluk anılarıyla ve içindeki gurbet hissiyle yüzleşiyor Müslim Coşkun. Çoruh Nehri, Bayburt Kalesi ve şehirdeki tanıdık mekânlar üzerinden geçmişin masumiyetini ve zamanın akıcılığını sorguluyor.

“İnsan yıllar sonra geriye dönüp baktığında hayatında bazı boşlukların oluştuğunu fark ediyor. Hâliyle üzülmek ve kederlenmek birbirini takip ediyor. Buna rağmen hayat yolculuğumuz kendi mecrasında akıp gidiyor. Olması gereken neyse o oluyor ve bize de ardından sadece bakmak kalıyor. Oturduğum masada saatler geçiyor. Çoruh Nehri beni geçmişten alıp günümüze taşıyor; âdeta ferahlık yurduna çağırır gibi..”

Gazze’de Ateşkes İllüzyonu Sonrası Garantörlüğün İflası

Süleyman Ceran, mazlum coğrafyalar üzerine kafa yormaya devam ediyor. Gazze’deki ateşkes sürecinin barış getirmek yerine İsrail tarafından yeni saldırılar ve soykırım stratejisi için kullanıldığına dikkat çekiyor. Verilen sözlerin, garantör ülkelerin ve uluslararası kurumların bu ihlaller karşında etkisiz kaldığını ifade ediyor.

“Sözde ateşkesin yürürlüğe girdiği andan itibaren geçen sürede, antlaşmanın koruyuculuğuna inanan 932 sivil doğrudan doğruya katledildi. 2 bin 859 sivil ise ağır yaralarla, kopan uzuvlarıyla felç edilen sağlık sisteminin kucağına bırakılmak zorunda kalırken ateşkes sürecinin en vahşi günleri olarak kayıtlara geçen 19 Ekim ve 29 Ekim tarihlerinde, soykırımcı İsrail ordusunun düzenlediği bombardımanlarda toplam 154 kardeşimiz acımasızca öldürüldü. 29 Ekim’deki katliamda 52 çocuk can verirken Gazze’de güya “ateşkes” vardı.”

Hakikat Yolunda Erdemin İşlevi: Erdem Epistemolojisi Bize Ne Söyler?

Muhammet Enes Kala  yazısı okuyorsanızalgılarınızın birçok yönden açık olması gerekir. Çünkü onun olaylara bakış açısı felsefenin derinliğini sunarken sosyolojinin sıcaklığını da beraberinde getirir.Bilginin sadece zihinsel bir veri birikimi olmadığını, insanın ahlakı ve şahsiyetiyle anlam kazandığını tezleriyle birlikte sunar Kala. Muhit’teki yazısında da bu konuyu detaylandırıyor. Modern dünyada bilginin erdemden koparak teknik bir veriye dönüştüğünü vurgulayıp hakikate ulaşmak için zekânın yanında tevazu, cesaret ve adalet gibi erdemlere ihtiyaç duyulduğunu ifade ediyor.

“Erdem epistemolojisinin en güçlü yönlerinden biri, bilgi ile hayat arasındaki kopmuş bağı yeniden kurmaya çalışmasıdır. Modern dünyada insanlar bilgiyi giderek ahlâktan bağımsız düşünmeye meyletmektedir. Oysa tarih bize göstermektedir ki büyük yıkımlar her zaman cehaletten doğmaz, aksine en büyük felaketler, bazen erdemden yoksun bilgi ve teknikten neşet eder.”

Şerif Aydemir’i Okumak

Mahmut Bıyıklı, Şerif Aydemir’in insanı, coğrafyayı ve geleneksel değerleri anlama becerisini eserleri eşliğinde anlatıyor. Onun eserlerinde Anadolu kültürünü, samimi dostlukları, türküleri ve medeniyet birikimini yaşattığını ifade ediyor. Popülerlikten uzak durarak kaleme aldığı nitelikli metinlerle geçmiş ile günümüz arasında bir irfan köprüsü kurduğunu dile getiriyor Bıyıklı. Yazdıklarıyla çelişmeyen bir isimdir Aydemir. Onu tanıdığınızda içinize yerleşen huzur ve muhabbet yazdığı her satırda da sizi kuşatır.

Muhit’ten Bir Öykü

Kâmil Yeşil – Av ile Avcı

“Ardıç ağacının dalında bir kanarya vardı. Ev kanaryası olduğu hemen belli oluyordu. Boynunda küçük, zincir bir halka taşıyordu. O zinciri görmesem de ev kanaryası olduğunu yine anlardım. Çünkü o kadar korkuyordu ki… Demek ki bir korkunun uzaktan fark edilebilmesi için birden fazla belirtinin bir arada bulunması gerekirdi.”

“Kuşçu Mete yarım saat içinde elinde bir kafesle çıkageldi. Kafesin içinde bir kanarya daha vardı. Boynu iki boğumlu, dişi bir kanarya. Kanatlarından bağlıydı kafese ve önünde yem vardı. Sessiz olun ve izleyin, dedi Kuşçu Mete. Sadece izleyin. Kafesi, dalı karşıdan gören balkonun penceresine astı. Kafesin kapısını açtı. Cep telefonundan ötüşen kanarya videosu açtı. Sesi duyar duymaz cevap geldi ağacın dalından.”

Muhit’ten Şiirler

Kendinden yüksek duran dağlarda
Hikmetin hürmetim beraber rabbim,
Tanıdık görünce kaçmak duygusu
Yoktur burada bensiz günlerim.
İbrahim Tenekeci

Okuyanı azalmış, acıyanı çok fazla
Kimsesiz bir mezarın taşında yazar Gazze,
Ekmeğine seslensen buğdayı direniyor
Bir duanın telaşı yetişmek hep en önce
Taşların öğüdüne, bin daldaki zeytine
Ateş kesen bir makas acıdan eriyince
Ölmek için bir bebek beşiklerden damlıyor.
Esra Elönü

Puşkin siyahtır hayaletler saydam
meydandaki dikili taşlar bunun için var.

Kaplan bir deneyimdir
çizgili, apak
mevsim değişmeye üşenir.
ırmağın ta kendisi
suyu ayıran taşlar
masal görmüş rüyaları anlatır.
İlker Nuri Öztürk

Sonra ölmeyi öğrendiler ölümü görmeden
Yaşamı görmeden yaşamayı, gözlerine bakmadan
Görmeyi öğrendiler. Cenneti görmeden cenneti.
Bir Hızır dikkatiyle kundaktaki yeşile doğru akarak
Karışır gibi kana, toprağa ve cana karıştılar
Doğdular ölümle ve varoluş incilendi yeniden.
Ahmet Edip Başaran

Biçtiğim kumaşlar kaldı elimde
Ettiğim dualar, balkon sefaları
Dünya, yarım kalanların yurdu
Evinden kovulanların, çağırılmayanların
Sonra bir rüya gündüz vakti
Çocukluğum küsmüş bana
Elinde ilk elifbam
Dönüp sırtını, kayboldu karanlıkta
Gökhan Ergür

Ben yanında değilken sen
Lif lif yaş aldın
Benim damarlarımda kapanmayan mesafeler oluştu
Kanımın akmak için yetmediği
İşte tüm bu ol-a-mayanlardan sonra
Ne kadar peşinden koşarsam koşayım
Yetişemiyorum geçmişe
Handan Acar Yıldız

Rabbim, yine de bazen mezarlar kazılıyor koynumda
ne fark eder deyip yüksünüyorum yaşamaya
insanım ya, hep aynı soru zihnimi kurcalıyor
neye benzerdi dünya, kendinin düşmanı olmasa insan
ya da zifiri karanlıkta, fırtınanın ortasında
vazgeçseydi Yunus, Yunus olmaktan
ne fark ederdi balığın karnında öz şefkat diye bir şey bulsa.
Seyyid Ensar

bir tecessüs miktarı
lafügüzaf
bir ihtimal daha var
savunmamı hazırladım ölmeden önce
trol hesapları kapattım
gün bitecek, dedim kendi kendime
yaklaşan fener, uzaklaşan öğle
gördüm o inceliği sen ağlarken
geçmiş zaman üstüne
perdeler
sönen ışıklar üstüne
Âdem Yazıcı

Bir güzele yazılan şiirleri ilahi gibi okuyan hocam
Söyle bana ey insan aktarı, neye iyi gelir bir insan
Hangi bakış açar tıkanmış damarları
Hangi söz düşürür kolesterolü kanda
Hangi dokunuş benliği benden alır ölümden başka
Sahi insan, insan ismini neyden alır.
Said Yavuz

Dil ve Edebiyat, Sayı:211

Dört yıl olmuş Rasim Özdenören aramızdan ayrılalı. Bir bir eksiliyoruz demenin en somut yanı bu. Ardında bıraktıklarıyla içimizde tarifsiz kıymeti olan büyüklerimizi her fırsatta anmak, hatırlamak boynumuzun borcu olmalı. Dil ve Edebiyat dergisi bir vefa örneği olarak 211. sayısında Rasim Özdenören dosyası ile ustaya selamlarını ve dualarını göndermiş oldu.

Dosyadan…

Özcan Ünlü – Rasim Özdenören veya İnsan Kalbinin Medeniyeti

“Özdenören’i sadece bir hikâye yazarı olarak ele almak, onun entelektüel gövdesinin yarısını görmezden gelmektir. O, denemelerinde (Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Ruhun Malzemeleri) kurduğu o sağlam mantık silsilesini, hikâyelerinde saf bir estetiğe dönüştürür. Hikâyelerindeki dil, imgelerle örülü, eksiltili ve rüya estetiğine yakın bir dildir. Faulkner’dan, Kafka’dan mülhem o ‘bilinçakışı’ tekniğini, bu toprakların tasavvufî nefesiyle ve yerli bir duyarlıkla yeniden üretmiştir. Onda nesneler ve mekânlar da birer karakter gibi konuşur; eski bir ev, kuruyan bir kuyu veya odanın köşesinde unutulmuş bir eşya, insanın iç dünyasındaki yabancılaşmanın birer imgesine dönüşür.”

Adem Turan – Rasim Özdenören’in Açtığı Kapılar

Rasim Özdenören şunu da biliyordu elbet: Üstad Sezai Karakoç’un bu teklife “İyi ama bizim o düzeyde Arapçamız yok ki!” tarzından itiraz edeceğini, hatta belki de sitem edeceğini de duyar gibiydi sanki.

Üstad’ın göstereceği bu tepkiler karşısında Rasim Özdenören’in argümanı hazırdı aslında. Çünkü daha önceden buna benzer bir diyalog yaşanır Halide Edip ile Necip Fazıl arasında. Söz konusu diyalogda Halide Edip, Shakespeare’den yaptığı “Hamlet” çevirisini işaret ederek, çeviriyi yapacak olan kişinin ‘İngilizce’ ye olan hâkimiyetini vurgular. Bunun üzerine Necip Fazıl’ın cevabıysa hayli ilginçtir: “İngilizce, Shakespeare’i anlamanın en son şartıdır.”

Merve Kamiloğlu – İnsanın Dönüşü Ve Ahlâkın Sessizliği: Kantçı Epistemoloji Ve Etik Ekseninde Rasim Özdenören’in “Ocak” Hikâyesi

Kantçı etikte sorumluluk, bilincin ve iradenin en yüksek tezahürüdür. Bir babanın, kendi öz çocuğunun adını bilmemesi ve bunu sormaktan imtina etmesi, ailenin içine düştüğü derin boş vermişlik halinin resmidir. Aile, geçen zamanın ilişkilerde ortaya çıkardığı bu korkunç erozyonu görmezden gelerek acıyı hafifletmeye çalışmaktadır. Kahraman, çocuğun adının Abdülkadir (kendi dedesinin adı) olduğunu ancak babası bebeği ismiyle sevdiğinde öğrenir. Geleneksel ocak, kahramanın yokluğunda kendi ahlâki sürekliliğini sağlamış, dedenin ismini toruna vererek yasayı işletmeye devam etmiştir.

AHMET EDİP BAŞARAN ŞİİRİNDE MEDENİYET VE İMGE AURASI

Ethem Erdoğan, Ahmet Edip Başaran’ın şiirini mısra, ses ve imge üçlüsü üzerinden çözümlüyor; şairin bu unsurlarla kültürel, tarihî ve manevi bir aura oluşturduğunu belirtiyor. Başaran’ın şiirinin, biçimsel titizliğin ötesinde medeniyet şuuru ve insanî meseleleri sahiplenme kapasitesiyle anlam kazandığını ifade ediyor. Şiirlerinde Sezai Karakoç’un diriliş fikrine yakın ama daha içsel ve kırılgan bir tonda ilerleyen bir poetik arayış bulunduğunu aktarıyor.

“Şiirin tamamlayıcı unsuru Başaran’ın eserlerinde görülen auradır. Aura, metne üflenen ruh, şairin meseleyi sahiplenme kapasitesi ve şiirin ötesinde bir varlık gösterme biçimidir. “Gözlerim soğuk sulardan muskalardan bir alıntı” mısraı, aurayı oluşturan en belirgin örneklerdendir. Soğuk sular, ulaşılmaz aşk ve arayış imgesidir; muska ise koruma ve manevî boyutu simgeler. Alıntı ifadesi ise metinlerarasılık ve kültürel şuur kazandırır. Burada okuyucu şiir okur; kültürel ve duygusal alanın içine çekilir.”

“Başaran, eserlerinde Türk şiirinin bütün anlayışlarını harmanlar. Örneğin, Yunus Emre ve Hâce Ahmet Yesevî geleneğini modern tekniklerle buluşturur. Şiirlerinde, şiir hassaları ile tarihî ve kültürel bir şuur vardır. Bu durum, onun şiirini hem medeniyetin hem bireyin aurasıyla yoğrulmuş bir alan hâline getirir.”

Rami Kütüphanesi Müdürü Ali Çelik ile Söyleşi

Özcan Ünlü, Rami Kütüphanesi Müdürü Ali Çelik ile yaptığı söyleşide, tarihi Rami Kışlası’nın modern bir kültür merkezine dönüşüm sürecini ve bu dönüşümün ardındaki felsefeyi ele alıyor. Kütüphanenin sadece kitap ödünç veren bir kurum olmadığını, farklı kesimleri buluşturan “yaşayan bir mekân” ve kamusal bir ortak alan olarak tasarlandığını aktarıyor Çelik. Ayrıca dijital çağda fizikî kütüphane işletmenin zorlukları, Kitap Şifahanesi’nin kültürel hafızayı koruma misyonu ve kütüphane yönetiminde estetik hassasiyetin önemi üzerinde de duruyor.

“Rami Kütüphanesi’nin ortaya çıkışını bu açıdan değerlendirirsek, burası yalnızca yeni bir kütüphane değil; İstanbul’un kültürel coğrafyasına eklenmiş yeni bir odaktır. Şehrin Batı yakasında, uzun yıllar boyunca daha çok ulaşım, sanayi ve yerleşim alanlarıyla anılan bir bölgeyi bilgi, kültür ve sanat ekseninde yeniden tanımlayan bir merkezdir. Bir anlamda Rami, İstanbul’un kültürel ağırlık merkezlerinden birinin yer değiştirmesine vesile olmuştur.”

“Ayrıca Rami’nin kültürel hayatımızda yeni bir kütüphane anlayışını temsil etmiş olmasını isterim. Sessiz rafların arasına sıkışmış bir kurum değil; düşünen, üreten, paylaşan, öğrenen ve yaşatan bir kütüphane anlayışı… Kitabı merkeze alan ama hayatın tamamına dokunan bir yaklaşım… Belki geriye kalan en önemli iz de şu olur: Burada insanlar yalnızca kitap ödünç almadılar; fikir aldılar, ilham aldılar, dostluklar kurdular, hatıralar biriktirdiler.”

Bekir Sıddık Soysal ya da Sessizliğin Estetiği

Erbay Kücet, Aşina Çehreler’de bu sayı Bekir Sıddık Soysal’ı anlatıyor.

“Bekir Sıddık Soysal’ı hatırlamak, sadece bir sanatçıyı anmak değildir. Aynı zamanda sanatın nasıl yaşanması gerektiğini yeniden düşünmektir. Çünkü bazı insanlar vardır… Bir çağın sesini yükseltmezler. Ama o çağın derinliğini sessizce taşırlar. Ve biz, bu âşina çehreye her döndüğümüzde; içimizde hafif bir sükûnet, dudaklarımızda belli belirsiz bir tebessüm ve kalbimizde derin bir minnet hissederiz.”

Ingmar Bergman ve Yaban Çilekleri: Kibirli Bir Zihnin İflası ve Geçmişle Düello

Mehmet Kırtorun, Ingmar Bergman’ın Yaban Çilekleri filmini, yaşlı Profesör Isak Borg’un geçmişiyle yüzleştiği içsel bir hesaplaşma olarak ele alıyor. Filmin, başarı ve saygınlığın gölgesinde kalan duygusal yoksunluğu, sevgisizliğin nesiller boyu aktarımını ve insanın kendi vicdanıyla hesaplaşmasını işlediğini belirtiyor. Yolculuk boyunca yaşanan karşılaşmalar ve rüyalar aracılığıyla kibrin çözülüşünü ve ancak geçmişle dürüstçe yüzleşerek huzura ulaşılabileceğini vurguluyor.

“Yolculuk devam ettikçe, arabaya binen her yeni yolcu Isak’ın (İsak’ın) kendi hayatından birer parçayı temsil eder. Arabaya aldıkları Alman çiftin birbirlerini psikolojik olarak parçaladıkları zehirli evlilikleri, Isak’ın (İsak’ın) kendi ölmüş eşiyle yaşadığı sevgisiz, soğuk evliliğin bir nevi ayna görüntüsüdür. Arabaya binen neşeli ve hayat dolu gençler ise Isak’ın (İsak›ın) kaybettiği gençliği ve coşkusudur. Daha da önemlisi, gelini Marianne (Mariyan) ve oğlu Evald (Evald) üzerinden gördüğümüz nesiller boyu aktarılan “sevgisizlik lanetidir”. Isak’ın (İsak’ın) duygusal soğukluğu oğlu Evald’a (Evald’a) geçmiş, Evald (Evald) ise bu dünyaya yeni bir çocuk getirmekten iğrenen nihilist bir adama dönüşmüştür.”

“Yaban Çilekleri, en soğuk kışların bile, geçmişle dürüstçe yüzleşildiğinde içinde bir ilkbahar sakladığını kanıtlayan, ölümsüz bir sinema mucizesidir. Umarım bu film ve Isak’ın (İsak’ın) bu sancılı ama iyileştirici yolculuğu, kendi geçmişinize dönüp bakarken size de biraz olsun cesaret verir. U n u t m a – yın, o yaban çilekleri tarlası hepimizin içinde bir yerlerde yeniden keşfedilmeyi bekliyor.”

Dil ve Edebiyat’tan Öyküler

Ahmet Dumlu – Pieta

“Kimseye aldırmıyormuş gibi umarsızca önündeki dergiye göz gezdiriyordu. Bazı sayfalarda duruyor, düşünüyor gibi bir his verse de hemen kendini toparlıyordu. Sonra sayfaları tekrar çevirmeye koyuluyordu. Aradığını bulmuş hissi uyandıran durumlarda ise aceleyle o sayfaya odaklanıyor ve hemen koparıp çantasına koyuyordu. Bunlar olurken kendisini izleyen birinin olduğunun farkına varmıyordu. İzleyen kişi de onun bunu neden yaptığını anlamlandırmaya çalışıyordu. O gittikten sonra baktığı dergide koparılan sayfayı arıyor, “Burada ilgisini ne çekmişti ki orayı alıp götürüyordu?” diye düşünüyordu. Ya da neden satın almıyordu? Olanlar gerçekten garipti.”

Fahri Akmansoy – Körler Çarşısının Ayna Satıcısı

“Ağırlığını her gün bir önceki günden daha fazla hissettiği göz kapaklarını açmaya çalıştı. Sevmediği bir işe gitmek zorunda olan mutsuz bir işçi gibi açtı gözlerini. Etrafına baktı, en çok da tavana…”

“Her gün yaptığı gibi, bugün de ilk iş olarak aynalarını saydı. Beklediği gibi sayı dünkü ile aynıydı. Daha önceki günlerde olduğu gibi… Dün ve daha önceki günlerde olduğu gibi yine şaşırmadı. Kırık çıkık var mı diye bir kez daha gözden geçirdi. Hepsi ne yazık ki sapasağlam duruyordu yine; geçen günlerde, hatta geçen yıllarda olduğu gibi…”

Dil ve Edebiyat’tan Şiirler

size sözüm yok müslümanlar
uyuyun hakkınız olan güzel uykularınızı
uyuyun, uyanmayın
yine uyuyun

Benim sözüm insanlara
adamlara

var olanlara
Allah’ın Arz’ında.
Cumali Ünaldı Hasannebioğlu

Akşam yollarımızı bekleyenler bulur mu yine bizi
Bir annenin hülyasında mı saklıdır yarım kalan hikâyemiz
Bize çok görülen yaşamak mı, çocukluğumuz mu?
Bugün ders geç mi başlayacak, yoksa hiç mi?
Tebessümler, arkadaş şakaları, sevinçli sırt çantaları
Hepsi bir rüya mıydı, zil yine çalacak mı akşama doğru?
Burhan Sakallı

Buna da eyvallah dedim olur ya
Yokuştan inerken ağır ağır
Güneşinden kaçtım Tanrım bağışla
İnsan işte ne bilsin bileceğini
Bilinen bir şeyin içinden geçerken
Sonra bu sokak şu sokak derken
Aman gülleri soldurmasınlar dedim
Güzelleşsin diye dua ederken
Ne kadar zor imiş meğer sevmek
Mevsimin bana yaptığına kızamıyorum
Nurettin Durman

Ben bu değilim içinden çıkamadığım içimle
Kitleleri kontrol edemem.
Siyaseti iyi becerip de ayak kaydıramam.
İlendiğim zaman
Allah seni bu ettiğinle sınasın derim;
Başka da bir şey demem.

Tenimde rüzgâr,
Misvak yumuşaklığında gezinsin isterim.
Deniz, bir miktar güneş ve
Kesret isterim
Kendimle birlikte birleyeyim
Ve varlığında birleneyim dilerim.
Ya rabbel âlemin
Ya rabbel âlemin
Yavuz Balı

Huyunu bilirim bu ağacın. Yaprak açmaz
kebikeç asmak gerek,
büyük gemiler yüzer küçük sularda
yürürsün, şehir seninle yürür.
Bu kadar susacak neyin var
Mustafa Işık

Dilburan, Sayı:4

Dilburan dergisi, mevsimlerden yeni renkler ve güzellikler toplayarak 4. sayısına ulaştı. Sinop’tan isimleri de sayfalarına taşıyor dergi. Genç isimlerle birlikte mektep dergi olma hüviyetini de kazanmış oluyor.

Nerede Benim Okullarım ve Evlerim?

Erol Erdoğan, çocukluğundan itibaren eğitim gördüğü ve yaşadığı mekânların (köy okulu, Kur’an kursu, imam hatip lisesi, üniversite, evler) zamanla yıkılması, yenilenmesi ya da işlev değiştirmesi üzerinden hafıza ve kimlik ilişkisini ele alıyor. Bu mekânların sadece fiziksel yapılar olmadığını, aynı zamanda insanın ve toplumun ortak hafızasını, aidiyet duygusunu ve sürekliliğini besleyen canlı kaynaklar olduğunu belirtiyor.

“Doğup büyüdüğüm köydeki evimiz, bazı değişikliklere rağmen hâlâ yerinde duruyor. Rahmetli dedem bu evde doğmuş; babam da, ben de… İlkokul sona kadar hayatımın bütün mevsimleri bu evin içinde geçti. Sonrasında İstanbul’da yaşamaya başlasam da bir ayağım hep köyde oldu, kalbim ise hiç oradan ayrılmadı. Oraya her gidişimde hatıralar peş peşe sökün ediyor. Evimiz en az yüz elli yıllık. Her köşesi köklere uzanan, nesilleri birbirine bağlayan sağlam bir zaman tüneli gibi.”

Yetişememek

Hüseyin Akın, Sadık Battal, Hüsrev Hatemi, Devrim Çolak, Mevlana İdris, Şucaattin Erdem, D. Mehmet Doğan ve Bülent Akyürek gibi yakın dostlarının vefatları ve yetişemeyen randevular, yazılar, kitaplar üzerinden hayatın “yetişemezlik” hâlini anlatıyor. Planlanan buluşmaların, söz verilen yazıların ve ertelenen ziyaretlerin bir türlü gerçekleşememesinin, insanın zamana ve kaderine karşı acizliğini gösterdiğini belirtiyor. Tüm bu yaşanmışlıklardan süzülen hatıraların, geride kalanlar için en kıymetli miras olduğunu ve hayatın temel gerçeğinin bu “yetişememe” hâli olduğunu vurguluyor.

“Olup biten şeyleri ölüp bitmeyen insanlardan ayıran nokta yaşanmışlıklardan süzülen hatıralardır. Aramızdan kayıp giden dostların ardında bıraktıkları bir cümlenin kendinden öncekine ve müteakip bir cümleye eklenmesi kadar bütünleyici. Eyüpsultan Belediyesinde şair-yazar söyleşileri yaptığım zamanlarda sezonun son programını Hüsrev Hatemi ile yapmayı planlamıştım. Geçtiğimiz günlerde amansız bir hastalık neticesi aramızdan ayrılan Devrim Çolak Hanım Hüsrev Bey’in programına özellikle katılmak istiyordu.”

“Sevgili dostumuz Mevlana İdris de Mızmız dergisinde yazdığı “İyi Şeyler ve Sonsuzluklar” başlıklı yazısında anlattığı hikâyenin sonunu “Devamı Gelecek Sayıda” diye bitirdiği halde bir sonraki sayı gelmeden sırlanması da hayata dair yetmeyen şeyler cümlesindendir.”

Gerze Sakinliğinde Gazze Hüzünleri

Ömer Aksay, modern insanın sakinliği ve derin düşünceyi terk ederek hız, kalabalık ve tüketim odaklı bir yaşamı tercih etmesini ele alıyor. Şehirlerin büyüyüp metropole dönüşmesiyle insanların durup düşünecek zamanlarının kalmadığını, bunun da yüzeysel bir zihniyete yol açtığını belirtiyor. Tam da bu noktada, Mustafa Kutlu’nun “sakin şehir” tasvirinden hareketle, Gerze gibi yerlerin sunduğu sakinliğin aslında bir kaçış değil, bilgiyle derinlemesine ilişki kurmak, ahlaklı bir hayat tarzı inşa etmek ve kültürel üretimi beslemek için gerekli bir zemin olduğunu vurguluyor.

“Bir kere daha kaydederek tekrarlayayım: Sinop’u (dolayısıyla Gerze’yi) terk ederek İstanbul’a yerleşenlerin nüfûsu, Sinop’un nüfûsundan çok daha fazla! İstanbul’da yaşamayı tercih etmelerindeki en önemli sebeplerden birinin buradaki “sakinlik, durgunluk” olduğunu söyleyebiliriz. Bu durum aslında içten bakıldığında görüldüğü gibi şaşırtıcı ve tuhaf bir çelişkiyi yansıtmıyor.”

 Safiye Önal’ın Yaşayan Klasiğimiz Mustafa Kutlu Kitabı Üzerine

Neslihan Kutlu Karaman, Safiye Önal’ın Mustafa Kutlu üzerine kaleme aldığı “Yaşayan Klasiğimiz Mustafa Kutlu” adlı kitabını, bir kitabın yazarı ve okuruyla buluştuğunda oluşan canlı iklim üzerinden değerlendiriyor. Kitabın, Kutlu’yu sadece eserlerinin toplamı olarak göstermeyip, hayat hikâyesi, çocukluk tecrübesi, çalışma ahlâkı ve dergicilikteki emeğiyle birlikte ele alarak daha geniş bir çerçeve sunduğunu belirtiyor. Önal’ın akademik vukufiyeti samimi ve sıcak bir üslupla harmanlayarak, Kutlu gibi çok yönlü bir ismi anlamak için gerekli olan edep, mesafe ve derinlikli bakışı başarıyla kurduğunu vurguluyor.

“Bir kitabı okumakla, o kitabın etrafında oluşan canlı iklimi teneffüs etmek arasında ince ama mühim bir fark var. Bunu 2026 Şubat ayında, Sinop’ta Safiye Önal’ı ağırladığımız günlerde bir kez daha hissettim. Önce Gerze’de öğrencilerin hazırladığı panelde, ardından Sinop Yusuf Kemal Tengirşenk Sosyal Bilimler Lisesindeki söyleşide gördüm ki bir metin, yazarıyla ve okuruyla rûberû geldiğinde başka türlü açılıyor. Salonda dolaşan şey salt bilgi olmuyor; bilginin yaranda özel bir ses, özgün bir tavır, belirgin bir iç disiplin de o metnin parçası hâline geliyor. Safiye Önal’ı dinlerken de böyle bir his vardı bende. Onun anlattığı Mustafa Kutlu; hayatı, sükûtu, çalışma ahlâkı ve etrafında bıraktığı tesirle birlikte konuşulması gereken bir isim.”

“Önal’ın bir başka isabetli tercihi, Kutlu’yu yalnızca iyi bir hikâyeci olarak dondurmaması. Elbette o her şeyden önce hikâyecidir, bunu sevenleri kadar kendisi de kabul eder. Yalnız Mustafa Kutlu’nun kültür dünyamızdaki yeri, hikâyelerinin hayli ötesine uzanıyor. Bunun en önemli tezahürlerinden biri de dergicilik tarafında görülüyor. Dergâh dergisi 1990’dan itibaren genç sanatçıların yetiştiği bir muhit olmuş ve burada Mustafa Kutlu’nun emeği bilhassa öne çıkmıştır.”

Ezanlara Martı Seslerinin Eşlik Ettiği Şehir: Sinop

Serpil Kılıç Cebeci, Sinop’a taşınan bir kişinin, şehre ve hayata uyum sağlama çabası içinde yaşadığı içsel boşluğu ve yabancılık hissini öykü tadında anlatıyor. Kişi, şehrin güzelliklerini, insanlarının mutluluğunu ve sakinliğini gözlemlese de, zihnindeki “boş levhaya” bu deneyimleri yerleştiremediği için sürekli bir hüzün ve kopukluk yaşıyor. Dinlediği acıklı türkü, bu içsel yalnızlığın ve anlam arayışının bir yansıması hâline gelirken, şehirle kurmaya çalıştığı diyalog bir türlü ilerlemiyor.

“Sinop, boş bir levha gibiydi onun için. Levhanın üstüne şehri yeniden inşa etmesi gerekiyordu şimdi. Mutlu kent Sinop… Sahiller, kumsallar, pansiyonlar, oteller, yalılar, kahveler, kafeler, tekneler, yelkenliler, gemiler… Hiçbiri kafasındaki boş şemaya yerleşmiyordu.”

“Akşamüzerleri kadınlar, erkekler, çocuklar, aileler; sırtlarında kamp sandalyeleri, ellerinde keyif veren içecekler ve yiyeceklerle en uzun sahilleri dolduruyordu. Sabahları küçükbebekler bebek arabalarında, ilkokul öğrencisi ablaları ya da ahilerini sakin sakin okula bırakılıyorlardı.”

Dilburan’dan Öyküler

Ömer Faruk Yelkenci – Adnan

“Adnan, akranlarımız gibi koşamaz, top peşinde soluk soluğa kalamazdı. Serebral palsinin sınırlandırdığı bir bedende, kocaman güzel bir kalp taşırdı. Bizim için o kalp, yağmurlu yazlarımızın en parlak güneşiydi.”

“Biz ardımıza bakmadan fırlayıp giderdik. O evin kapısından içeri adım attığımızda, Adnan’ın yüzü bir anda aydınlanırdı. Sanki gökyüzü bulutlarla ördüğü perdelerini aralar, bir anlığına onun güzel yüzüyle gülümserdi.”

“Bir gün fark ettim ki, çocukluğumun o birkaç yazı, hayatımın önemli bir yönünü sessizce şekillendirmiş. Adnan bana empatiyi öğretmenin ötesinde; empatiyi güçlü bir şekilde hissettirmişti, dahası yaşatmıştı. Fazladan bir çaba göstermeden, sadece birlikte var olabilmenin güzelliğiyle öğrenmeyi, içselleştirmeyi deneyimletmişti bana.”

İsmihan Şimşek- On Yılın Sabahına

“On yıldır aramasını ya da bir mesaj yazmasını bekliyor. Telefondan, sosyal medyadan, mesajlaşma uygulamalarından engellediği kişinin kendisine ulaşıp çok pişman olduğunu, çok acı çektiğini, vicdan azabının onu rahat bırakmadığım, affedilmezse ne yapacağım bilemediğini, kahrından oradan oraya savrulduğunu söylemesini bekliyor.”

“Bu hep böyle mi olacaktı? Bir törende, bir davette, bir etkinlikte kalabalıkların içinde sürekli -aslında sürekli sayılmazdı- karşı karşıya gelecekler miydi böyle? Esasen şunu sormak istiyordu; markette, otoparkta, sokakta hayatında neredeyse hiç yer kaplamayan taradıkları ile defalarca karşılaşmasına rağmen neden onunla yolları kesişmiyordu?”

Ufuk Sözcü- Kaçın Ömer Köylüler Geliyor

“Tarla öğleye doğru ısınır; toprak tüter, taşların gölgesi kısalır, orağın ağzı güneşte kızışır. Dedem o saatlerde belini doğrultur, alnının terini kolunun tersiyle siler, köy yolunun tozuna bakarmış. Çünkü o tozun ardından azık gelir: bir bohçada bulgur aşı, bir testide ayran, kimi vakit daha köyün tandırından yeni çıkmış, sıcaklığı henüz üstünde bir ekmek. Bektaş köyünde öğle yalnız karnın değil, tarlanın da mola saatidir.”

“Yıllarca uğraşıp didindiği toprağa kavuştuğunda o tarlayı, o ağacı, o testiyi de yaranda götürmedi; ama o sözü bıraktı. Şimdi gök karardığında, şehrin ortasında bile, içimden bir ses o sözü tekrar ediyor. Sanki ufkun günbatısı yakasından, telaşlı ve ıslak, kalabalık bir misafir geliyor.

Kaçın, Ömer köylüler geliyor. Bohçayı topla, testiyi kapat, ağacın dibine sığın. Sonra yağmur diner, toprak kokar, ekin doğrulur. Ve hayat, kaldığı yerden yeniden başlar.”

Aslınur Kalafat – Çörek

“Yol kenarında öylece durmuş, bekliyor. Rüzgâr esiyor, kuşlar geçiyor. Hangi vakit gelecekler acaba? Vakit, öğleyi epey bir geçti. Her geçen araba yeni bir heyecan uyandırıyor. Gelen onlar mı? Yok, bu araba da başka gönülleri fethetmeye gidiyor.”

“Annesi de olmasa kimse umursamazmış onu. Kaderin de böylesi ya, erkenden göçüp gitmiş kadın. İlk başta ne olduğunu anlamamış. “Hayat bu,” diye düşünmüş. Soma bir sabah çörek kokusunun odayı doldurmadığım ve ses çıkarmasın diye uğraşıldığı hâlde gıcırdayan o kapının sesinin duyulmadığım fark edince annesinin o yumuşak dudaklarının yerini gözyaşları almış.”

Berrin Yüksel- Serçeler Dünyayı Tozpembe Görür

“Serçe rengi dumanlar, çıkacaktı vücudundan az sonra. Eğer o henüz ölmemişse kendinden çıkan dumanları da pembe mi görecekti, her şeyi pembe gördüğü gibi? Pastel pembe, fuşya, tozpembe, gülkurusu, somon, bebek pembesi, macenta, sıcak pembe, pudra pembe… Annesinin en sevdiği çiçeği olan sardunyanın pembesinden… Hatırlıyordu o çiçeğin pembesini, her şeyi kendi rengiyle gördüğü günlerden.”

“Gözlerini kapadı, kendini son anlarına hazırlamaya çalıştı. Birden Aslan belirdi, Kerem belirdi, Efe belirdi. Çömeldiği yere oturdu. Sırtını bulunduğu yere dayadı. Çocukluğunun belirsiz görüntüleri ille o güne götürüyordu Can’ı.”

“Can’ın eline kaim bir sopa tutuşturdular. Koştular serçelerin üstüne. Serçeler, tünedikleri yerlerden havalandılar. Her yer kanat, her yer serçe grisi, her cıvıltı. Havalanan serçeler, çarpıp duruyorlardı birbirlerine. Cılız sesleri, birleşince bir dehşet korosu oluşuyordu.”

Dilburan’dan Şiirler

Bir kaptan vardı şurada
Gemisini
Kendi elleriyle yapan
Çocuklarını konuklarım
Kendi elleriyle doyuran
Kendi elleriyle kurtulup
Kendi elleriyle boğulan
Denizlere baka baka
Kendi elleriyle ölen
Bir kaptan vardı şurada
Ahmet Şimşek

Sessizlikler birikti sadağımda bugüne değin
Avuçlarımda babamdan bir çift kehribar
Gönülden düşmeye denk dünya rabıtası
Bu kaçma falsom, Rabb’im bağışla
Cihat Barış

çok düşündüm yatay ve dikey insanı
dünyayı böldüm dünyaya, dün yaya yaya
her acı faş oldu dikiş tutmayan söküğümde
karanlığın alıştım yön bilgisine
bütün şairler geçti ben kaldım şiir dersinde
boşluğa araladım sükût perdesini
ve şiirden kaçan insanlar gördüm
incelmiş söz libasına sığınmış insanlar
kaçı masal duymuş kaçı masal olmuş
ha akıllara kement ha şairlere tuzlu su
Vahdettin Oktay Beyazlı

uzun bir ömrüm olsun
isterim diye aşktan
korkuyorum kök salar
bir zeytin ağacı olurum
canımdan can verilirse
dallarıma tane tane bir de
gözlerim karışır dualarıma
ölümümü es geçerim
Hasene Gün

dağların gölgesinde bir kasaba
rüzgârı bile veresiye eser
her ev bir hikâye, her hikâye bir yük
her cüzdanda görünmez bir eksik
hancısından aşçısına, manavından hekimine
aynı düğüm, farklı iplik
bir hancı vardır
gülüşü yarım, hesabı tam
bir aşçı vardır
tenceresi kaynar, gönlü kısık ateş
bir manav vardır
elması aydınlık, içi karanlık
bir hekim vardır
nabızları bilir, kendi sızısını saklar
derken uzak patikadan bir gezgin görünür
altın sanılır
oysa umudun ışığıdır gözlerindeki
han kapısına varır
Ertuğrul Rast

Yediiklim, Sayı:436

“Düşünce, inanç ve tasavvuf tarihimizde halkın rızasını tahsile çalışmak sakıncalı bir yol olarak görülmüştür. Hakk’ın rızasının peşinde olanlar halkla çokça meşgul olmazlar. Hatta halkın kendilerine gülmesine bile önem vermez ve gayelerine yürürler. İç dünyaları o kadar zengindir ki dış dünyanın geçici süs ve parıltılarına bir anlam yüklemezler. İlla da görünür olunacaksa Hakk’ın rızasına ve halkın yararına dönük yüksek kalibreli işlerle arz-ı endam ederler. Sahici ve gerçek işlerle…”

“Görünürlük Tuzağı” diyerek giriş yapıyor 436. sayısına Yediiklim dergisi.

Sanat Niteliği Üzerine

İsmail Kıllıoğlu sanat üzerine yazılarına devam ediyor.

“Doğacı Sanat Akımı kadar keskin iddialarda bulunup düşünceler ileri sürmemiş gözükse de bir başka örnekten söz edilebilir. Gerçekten bu yaklaşım, insanın ruh ya da manevi dünyasını reddetmemekle, dolayısıyla sanatın varlığıyla, özüyle, içeriğiyle ilişkisini göz önünde tutmaktadır. Ancak yaklaşım yöntemi, anlayış ve kavrayış gibi konularda farklı görüşler ileri sürerek kendine özgü ilkeler, değerler ve değerlendirmelerden bahsetmektedir. Öte yandan bu yaklaşımın ve anlayışın dikkate alınagelmiş felsefi bir temelinin bulunduğunu da belirtmek gerekir.”

Kelime İz Bırakır

Yazının yıllara meydan okuyan bir süreçte kalıcı olmak gibi bir özelliği ve gücü var. Yazının bıraktığı iz bizi geçmişe götürür, hakikat kapılarını açar. Mete Çamdereli, kelimenin bıraktığı iz üzerine yazmış.

“Kelime, her irtibat için yalın bir araç olmanın ötesine geçer. Fikrin sınırlarını genişletmek, ifadenin sınırlarını ötelemek için olmazsa olmazdır; deyim yerindeyse, mümkün olmuşun imkanına nüfuz edebilmek için olmazsa olmazdır. Her şey onunla okunmaya muhtaçtır. Oluş ve hikmet onun vasıtasıyla vücut bulur. Arz ile arş arasındaki her şey kelimedir. Okundukça varlık gerçekleşir, okunmazsa perdelenir. Kelime insan ve kâinatın yegâne mukadder nuru, insanın muhayyilesine ihsan edilmiş munzam bir mişkattir ve İhsan edeni keşf vasıtasıdır; kalemin ilmini mündemiç olarak, muhatabın talimine bırakılmış, mukabele edilerek öğretilmiş, mevcudatın nurunu idrake vesile kılınmıştır.”

Sarayda Unutulan Şeyler

Esmanur Yetkin, modern konforun insanı uyuşturarak iradesini paslandırdığını, tercih ve zorluktan kaçışın ruhu körelttiğini anlatıyor. Teknolojik kolaylıkların perdelediği gerçek acılara karşı duyarsızlaşırken, dünyayı bekleme salonu görmek yerine ona tutsak olduğumuzu ifade ediyor. Asıl kurtuluşun eşyayı kalpten silkmek ve rahatı bir amaç değil, imtihan olarak görmekten geçtiğini, aksi halde konforun yolcuya en ağır pranga olacağını hatırlatıyor.

“Demir işledikçe ışıldar, durdukça paslanır. İnsan iradesi de böyledir; zorlukla, mücadeleyle, yoklukla bilendikçe keskinleşir. Konfor, iradenin pasıdır. Her isteğinin bir tuşla, bir siparişle ayağına geldiği bir insanda, “sabır” meyvesi yetişir mi? “Beklemek” fiilini hayatından çıkaran, her şeye “hemen şimdi” ulaşmak isteyen hız çağı insanı, Rabbinin vaadini beklemeyi nasıl öğrenecek? Atalet, yani eylemsizlik, konforun gayrimeşru çocuğudur. “Düzenimiz bozulmasın” endişesi, “Hakk yerini bulsun” gayretinin önüne geçiyor. Oysa düzen, bozulmak için vardır; eğer o düzen, insanı Rabbinden ve hakikatten uzaklaştırıyorsa…”

Yediiklim’den Öyküler

Osman Koca – Durup Dururken

“Herifi olacak mendebur; artık yol yorgunluğu mu dersin sarı sıcakların tazyikiyle bitmek bilmeyen trafik çilesi mi, kararı tümden sana kalmış, elinin tersiyle hanımının yüzüne yumruk atıvermesin mi; kadıncağızı işte böyle tır çarpmışa döndürmüş.”

“Künhüne vakıf olamadığı için değil tersine bi anlık gafletinin ceremesini yıllar boyu çekmekten imtina edeceğinden korkmuş olsa gerek süt dökmüş kediye dönmüş ceberut herif. Hanımına rüşvet yahut ikna kabilinden ne değerli hediyeler alıyor bi görsen.”

“Gün ağıyor. Henüz. Mahkeme ilamı kapıda. Neden sonuç ilişkisinden ziyade bundan sonra nasıl ne olacak korelasyona odaklanıyor. Pür dikkat. Vaktiyle başına da gelen ve fakat şimdilerde serazat olduğu hadise değil aslında ve esasında merakını celp eden.”

Senanur Şentürk – Hiçten Bir Şey

“Ben doğmadan birkaç gün önceydi. Aynada gördüğüm yüz, bana ait sanılırdı ama ben değildi. Gözleri yorgun mor halkalarla çevrili, bakışları kırgın, omuzları taşlamadıkları yüzünden çökmüştü. Elleri kadrajdan çıkmıştı. Ne bir şeye dokunabiliyor, ne de ona değecek bir şey bulabiliyordu. Sesi çatallı, teni solgun bu kıza garip bir merhamet duydum. Onun uçurumu kendiydi.”

“Her kapıdan girişimde bambaşka birini görüyordu herkes. Artık eski bir ben vardı. Ne zamandır eskiyim, bilmiyorum. Hangi eylüllerden geçerek buralara geldiğimi, bilmiyorum. Bana dediler ki, sen hiçbir şeysin. Sevindim. Hiç olmak çok yakışır bana. Hiçbir şeysen, her şey olabiliyordun. Hayır, bunu bana anlatmadılar, gösterdiler.”

Serpil Tuncer – Ada

“Üzerimdeki tişörtü çıkarıp başıma şapkamı taktım. Kavrulmuş bedenimle, bronzlaşmış bacaklarımın çıplaklığı arasında, kendimi modern çağın Robinson’u gibi hissediyordum. Bir tek Cuma’m eksikti. Bu ıssız adayı, neredeyse servetimin tamamını vererek satın almıştım. Ödediğim o astronomik bedel karşılığında ada bana yalnızlık ve doğayla iç içe yaşamayı vaat etmişti.”

“Önce duvarlar, sonra çatı… Çatıyı örten palmiyeler bir anlığına suyun üstünde asılı kaldı, ardından sulara gömüldü. Arkamı döndüm. Güney koyundan da sular yükseliyordu. Ağlarım akıntıya kapıldı. Eşyalarım parçalanarak sürüklendi. Ne sandalım vardı ne telsizim…”

Yediiklim’den Şiirler

Bir beni tanırdı tereddütsüz
Elinin izi var yapraklarında
Hayal meyal koktuğunu hatırlar
Pencereden bakan yeşil fesleğen
Genişler bir bahçe olur
Bakışlarında
Bedri Mermutlu


içimden susturdun beni
bütün kelimelerim toz oldu
kelebek kanatlarınca
tuzla buz ettim
içimdeki avizeyi
karanlıkların içinde
avaz avaz sustum sonra
hangi kelimeden yardım istesem
zehirli çıktı
hangi cümleden medet umsam
tuğla oldu aramızda yükselen duvara
Suavi Kemal Yazgıç

dünyayı değiştirmek isteyen tabutları-
demek gelmiyor içimden
kabarıyor içindekileri
sesin akıştığı kaybolan
uzağa atılmış bir hayatın
eve ilavelerle deniz kumundan
evden ilavelerle taşın bükemediği
Abdurrahman Ekinci

kandırma kendini ey yalnız
masadaki ellerin yine kendisiyle terleyecek
karşındaki boş sandalye
senden daha sabırlı duracak dünyada
çayın soğuyacak
kelimelerin eksilecek
ve arada kaldırıp başını garsona
yalnızca
“tazele” diyebileceksin
Yunus Emre Altuntaş

hep yaşayanlar ölüyor
ikimiz de antika bir hayranlığa teşhir ediliyoruz
nereye asılsak patolojik bir biçime evriliyor mâna
ilk söküğümüzü güzel kızların çoğu tanıyacak bil ki
ama düştüğümüzde yüzümüzdeki tebessümün izahından utanacak mıyız
sen ellerini ihtimal dışı mucizelere küresel milyarderlere
hüzünlü bir masumiyet sesinden uzaklaştırarak tenini
sonra beni değil bizi iki parçaya bölerek
adımla ölü döndüm çığlıkla örtülen kentin gündüz karasıyla
Ahmet Karpınar

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir