Mustafa UÇURUM

Baykuş Avazı, Gülnaz Eliaçık Yıldız’ın Bir Talanın Sevinci’nden sonra Şule Yayınları arasında çıkan ikinci öykü kitabı. Yıldız, öykülerinde insanın en kuytuda kalmış hallerine tutuyor ışığını. Dili, bir kuyunun sarkacı gibi inip çıkıyor derinlikle yüzey arasında. Baykuş Avazı, adındaki gece kuşunun sessiz çığlığı gibi duyulmayı bekleyen, görmezden gelinen, ötelenen seslerin öyküsü. Kitap üç bölümde akıp gidiyor: Baykuş, Güzeşte ve Avaz.

Baykuş bölümü, bir evin içinde açılan dipsiz kuyulara benziyor. “Süleyman’ın Vaadi”nde (s. 11) bir kadının sesi duyuluyor önce. Süleyman’ın arkasını toplayan, onun yarım akıllı halini seven, kuyunun içinden çıkıp gelen Adar’ı ağırlayan bir kadın. Kocasının sözü uğruna oğlunu kaynayan kazanlara teslim edişini anlatırken, “Elime bir çivi verseler Süleyman’ı oymaya gözlerinden başlardım.” (s. 16) diyor. Bu cümle, kitabın mayasını oluşturan o keskin duyguyu ele veriyor: sevgiyle nefretin, şefkatle şiddetin iç içe geçtiği o girift insan hali.

Yazarın üslubu, masalla gerçeğin sınırında geziniyor. “Parlama Noktası”nda (s. 17) ayaklarını yiyen bir anlatıcı var karşımızda. “Ayaklarımı yemeseydim, kamburumun altında ezilecektim.” (s. 17) cümlesi, insanın kendine yönelttiği şiddetin bile bir kurtuluş arayışı olabileceğini fısıldıyor. Yıldız, bu gerçeküstü imgelerle okuru sarsarken, aslında en gerçek yaralara dokunuyor. “İhbarnâme” (s. 23) Gazze’ye açılan bir pencere, gladyatör maskeli adamlarla çocukların yüzleştiği o eşitsiz savaşın şiirsel bir dökümü.

“Tuz, Süt, Yumurta” (s. 39) öyküsü, komşuluk ilişkilerinin içindeki o ince gerilimi anlatıyor. Meryem’in istediği her şeyi veren ama kocasının “verdiğini geri alacaksın” baskısıyla sıkışan bir kadın. Sümüklü böceklerle kaplanan ev, aslında içe dönük bir anlatının dışavurumu. Yıldız, gündelik hayatın içindeki bu olağanüstü halleri öyle doğal bir dille aktarıyor ki okur, olağanla olağandışının sınırını şaşırıyor.

Güzeşte bölümü tek bir öyküden oluşuyor. Aynada kendine bakan, ateşten bir kayıkla geçen, üç elma arasında seçim yapan bir anlatıcı. “Biri komutanım, dedi. Arkanı dönmedin.” (s. 73) cümlesi, geçmişle bugün arasında salınan bir bilincin kayıtları. Yazar burada, savaştan dönen bir askerin kimlik bunalımını, adeta bir destan diliyle anlatıyor.

Kitapta aile ilişkileri, sıkça yaralı bir bağ olarak beliriyor. “Bünyamin’e Fısıldarken”, horoz Bünyamin üzerinden evlilik ve çatışma dinamiklerini ele alıyor. Recep’in horoza duyduğu öfke, aslında kendi iç dünyasının yansıması; “Recep dili dışarda köpek gibi ulurken kıpkırmızı suratıyla küfürler savurur. Bünyamin hem öter hem kaçar, sonunda toz olur ortalıktan, içim ferahlar” (s. 33). Bu pasaj, mizahla karışık bir trajediyi yakalıyor; yazar, lirik bir tonda anlatıyor, ancak alttan alta sert bir eleştiri akıyor. Temalar, mitolojik göndermelerle zenginleşiyor: Elektra kompleksi, baykuş avazı gibi unsurlar, öyküleri folklorik bir katmana taşıyor. Yıldız’ın üslubu, imgeleri yoğunlaştırıyor; gölgeler, duvaklar, yumurtalar, her biri sembolik bir yük taşıyor, okuru çağrışımlara sürüklüyor.

Avaz bölümü, girift bilmecelerle kurulu bir ağ gibi. “Kırmızı Ojeler, İzmarit ve Pembe” (s. 77) öyküsünde Salih’in Pembe’ye duyduğu o garip hayranlık, annesinin korkuları ve Kudret’in kuaför dükkânı… Salih’in kafasına taktığı perukla eve dönüşü ve annesinin elindeki kor ateşle karşılaşması, bir trajedinin mizahi anlatımı gibi. “Pembe içinden geçip gitti.” (s. 81) cümlesi, aslında her şeyin özeti.

“Bir İhtimal Daha Var” (s. 89) öyküsü, Arturo Bandini’ye seslenen bir anlatıcının iç dünyasında geziniyor. Sürekli esneyen, başına bir iş geleceğinden korkan, bir köpek tarafından takip edilen Mustafa. “Evim yandı, yıldızları gördüm çırılçıplaktı” (s. 94) cümlesi, yangından sonraki o tuhaf aydınlanmayı anlatıyor.

Yıldız, öykülerinde dingin bir lirizmle sarsıcı gerçekleri birleştiriyor; karanlık, her sayfada bir gölge gibi uzanıyor, ancak umut kıvılcımları da yanıp sönüyor. Kitap, duygusal merkezinde yalnızlık ve aidiyet arayışını barındırıyor; karakterler, kuyularda, duvarlarda, gölgelerde kendilerini arıyor. Temel mesele, insanın kırılganlığı: şiddet, ölüm, aile bağları, her öyküde farklı bir surette beliriyor, okuru kendi karanlığına çekiyor. Bu öyküler, merak uyandırıyor; her biri bir kapı aralıyor, arkasında neyin gizlendiğini keşfetmeye davet ediyor.

Yazar öykülerinde insanı en zayıf, en kırılgan anında yakalıyor. Anlatıcıları çoğu zaman mağlup, ezik, toplumun kıyısına itilmiş kişiler. Ama bu mağlubiyetin içinde bir direnç var. “Mağlubun Günlüğü” (s. 95) öyküsündeki Hasan, diğerlerinin arkasından yürüdüğü, ama aslında onları hayata bağlayan kişi. “Hayata yeniden başlama şansım olsaydı eğer, Hasan’ın arkasında değil yanında yürürdüm” (s. 99) cümlesi, bu mağlubiyetin aslında nasıl bir tercih olduğunu gösteriyor.

Baykuş Avazı, bir solukta okunacak ama uzun süre akıldan çıkmayacak öyküler barındırıyor. Gülnaz Eliaçık Yıldız, kuyunun dibindeki suya bakarken, aslında her birimize tutuyor aynayı. O aynada kendi yüzümüzle karşılaşmak, bazen bir baykuşun avazıyla irkilmek, bazen bir çocuğun gözlerinde kaybolmak mümkün. Bu kitap, okuru kendine çağıran, sessiz ama güçlü bir ses.

Gülnaz Eliaçık Yıldız, Baykuş Avazı, Şule Yayınları, 2025

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir