Muhit’te Kemal Sayar Dosyası
Muhit dergisi 76. sayısında Kemal Sayar dosyası ile buluşturdu okurlarını.
Dosyadan…
Kemal Sayar ile Söyleşi- Sorular: Gökhan Ergür
“Geleneksel dönemlerde hakikat, izi sürülebilecek kadar katı ve bütünlüklü bir şeydi, “Noksanı fark ederlerdi, çünkü bütünden / Nelerin koptuğu besbelli” mısraındaki gibi, ilim metodolojisi bu nedenle “tümdengelim” üzerine kuruluydu. Bacon’la açılan çağ sonrasında ise hakikat, artık ufalanmış ve kırıntıları aranan bir şeye dönüştü; bu yüzden “tümevarım” yorucudur. Asla bitmiş bir resim elde edemezsiniz, daima yakınsarsınız ve düzeltirsiniz.”
“Hız arttıkça mesafeler kısalır ama insanın dünyayla kurduğu derin bağ incelir; zaman yoğunlaşır fakat anlam seyrelir. Virilio’nun “dromoloji” dediği bu hız bilimi bize şunu fısıldar: Her yeni hızlanma, beraberinde yeni bir kazayı -yalnızca fiziksel değil, varoluşsal bir kırılmayı- doğurur. İnsan, hızın sarhoşluğuyla her şeye daha çabuk ulaşırken kendisine daha geç varır; dünya avuç içine sığar, ama kalp daralır.”
“Merhamet, gerçekten de ruh soyluluğuna dair bir fazilet, bir gönüllü cömertlik eylemidir. Normal zamanlarda bile nadir bulunur; oysa Allah’ın merhamet ihsan etmesine en layık olanlar, bizzat merhamet edenlerdir. Adalet ve diyalog, hakkaniyetli toplumların harcıdır; toplumsal huzur ve barış için bu unsurların eksilmesi, yaşam havzamızı solunamaz ve içinde barınılamaz hâle getiriyor.”
Erol Göka – Kemal Sayar’a Dair
“Kemal’le dostluğumuz zaman içinde doğal olarak mesleki bir çerçeve de kazandı. O artık sadece şiirle, yolculuklarla ve edebiyatla ilgilenen bir arkadaş değil; psikiyatri dünyasının içine doğru yürüyen biriydi. 1989’da İzmir’e askere gittiğimde bir süre bizim evde kaldı. Daha sonra o Marmara Üniversitesinde asistanlığa başladığında ben de oraya gittiğim hafta sonlarında onun evinde kalmaya başladım.”
“Dostluk, insanın en çok zor zamanlarında belli olur. Hayatın bazı dönemlerinde birbirimize küçük büyük desteklerimiz oldu. Ama ben dostlukta yapılan iyiliklerin ayrıca kayda geçirilmesini pek sevmem. Çünkü hakiki dostluk, hesabını tutmadığı şeylerle derinleşir.”
İbrahim Tenekeci – Bahardan Bakmak
“Şairimiz bir zaman sonra yazıya ağırlık verdi. Hüzün Hastalığı, Kalbin Direnişi, Kayıp Arkadaş, Olmak Cesareti gibi eserlere imza attı. Ben bu kitaplarını da şiirlerinin devamı olarak okudum. Çünkü: Bir kere şair olursan hep öyle kalırsın.”
“Kemal Sayar’ın kendisi gibi yazıları da ferahlık verir, güven telkin eder. Onu okudukça ümitsizlik, yerini umuda bırakır. Kayıtsızlık gider, mesuliyet gelir. Hızlanan yavaşlar. Mutluluk peşinde koşanlar durup düşünmeye başlar.”
Harun Yakarer – Gönül Sadası’na Aks-i Sadadır
“Sadettin Ökten ve Kemal Sayar’ın sohbetlerinde en çok geçen kelimelerden bir tanesi gönüldür. Çünkü insan sadece akılla hayatın manasını kavrayamaz. Gönül sadası orada devreye giriyor. Gönlümüzün sesine kulak verdiğimiz zaman dış sesler susar ve mirat-ı rahmana şahitlik ederiz. İşte bunun için biraz yalnız kalmak kimseyi incitmez. Usul usul yağan yağmur gibidir o yalnızlık, yani özümüzle baş başa kalmak.”
Hasan Kaçan – Tövbekâr Kaleci Şişman Engin Abi
Hasan Kaçan, kaleci Engin abi üzerinden 1980 sonrası mahallede yaşanan ani tövbe ve dini yönelişleri anlatıyor. Engin abinin cehaletle harmanlanmış dini yorumlarının komik ve trajik sonuçlarını gösteriyor. Atının yangında ölümüyle tövbesi bozulan Engin abinin hayatındaki iniş çıkışları, mahalle kültürünü ve kenar semtlerin zorlu yaşamını aktarıyor.
“Biz böyle büyük bir şaşkınlıkla bakarken Engin abi makineli tüfek gibi irşat faaliyetlerine devam ediyordu. Bu esnada kahvenin banka kasası gibi, çelik bir dolapla hırsızlardan muhafaza edilen, baş hizasından yirmi santim yukarıya monte edilmiş olan televizyonunda bir tartışma programı başlamıştı.”
“Tam da Ramazan-ı Şerif ’e denk gelen bir zamanda fidbol takımından arkadaşları, pirdeşleri kaleci Engin abiyi aldılar, akşam Yenişehir Hamamı’na götürüp bir güzel keselediler. Gusül abdestini de aldırıp Aynalıçeşme Emin Camii’nde teravih namazını eda ettiler.”
Zeynep Merdan – Kılıç Kraliçesi ve Şövalye Ruh
Zeynep Merdan, şövalye ruhları tanımlayarak bunların asalet, irade, seçicilik ve ölüme duruş gibi vasıflarını anlatıyor. Saf yürek şövalyelerle sahte şövalyeler arasında karşılaştırma yapıyor. Aşkı, sahip olma hırsından arınmış dönüştürücü bir imtihan olarak ele alıyor. Son bölümde ise bu dünyaya ait olmayan, imkânsız ve öznesiz bir aşkla yanan şövalye figürüne odaklanıyor.
“Ruhu olan silah… Kılıçların ruhu: Katana. Katana, yalnızca bir silah değildir. O, ateşten geçmiş bir iradenin biçim almış hâlidir. Çeliğin katlanarak arınması gibi, insan ruhu da savaşla saflaşır. Katana’daki hamon çizgisi, ateş ile suyun cenginin izidir.”
“Bazen kalp kılıçla kesilir… Hiçbir kılıç kesiği hançer kadar acıtmaz. Hançer arkadan saplanır, kılıçsa göz göze. Bazen de bile isteye bir kılıca sarılır âşık. Hayır, kılıç seni yaralamadı. Sen korkunç bir arzuyla kılıca sarıldın. Şuursuzluğunun bedelini yalnızca kılıca keserek, kendini masum bir kurban zannedişin ve soylu rütbelerle aklayışın kendini kandırıştan ibaret. Şefkatli ve romantik bir aldanıştan ibaret.”
Hâller Lügati
Said Yavuz, Allah’tan korkmayan kimselerin şerrinden korunma gereğini vurguluyor. Allah korkusunun insanı zulümden, haksızlıktan ve başkalarını küçük düşürmekten alıkoyan bir ahlak mertebesi olduğunu anlatıyor. Ayrıca insanın sadece kendisine verilen nimetlerden değil, verilmeyen şeyleri nasıl karşıladığından da sorgulanacağını, “mış gibi” yaşamaktan kurtulup Allah’ın takdirine rıza göstermesi gerektiğini dile getiriyor.
“Çünkü Allah’tan korkmak büyük bir payedir. Allah’tan korkan sana zulmetmez. Sözlerini sakınır. Seni değersiz kılmaktan, küçük düşürmekten, kendini kıymetsiz hissettirecek baskılar ve tuzaklar kurmaktan kaçınır.”
“Ona hesap vereceğini düşünen, onun adili mutlak olarak kulundan istediği insanlık kalitesini, yitirme korkusundaki o insan hürmetine yaptıklarının hesabını vereceği günden gaflet eden ve bu gafleti bir kılıç gibi kullanan kimsenin, yapıp edeceklerinin şerrinden Allah’a iltica.”
Faciadan Erdeme Çağı Yorumlamak
Muhammet Enes Kala, modern çağın insanı beş temel zehirle (hız, yapaylık, kaos, malumatfuruşluk, yabancılaşma) boğduğunu anlatıyor. Bu facianın panzehirinin ise yine beş temel erdemde (emek, ruh, düzen, emanet, muhabbet) saklı olduğunu söylüyor. İnsanlığın bu faciadan kurtulup erdeme ulaşmak için bir hicrete, yani köklü bir dönüşüme ihtiyacı olduğunu ifade ediyor.
“Erdem, fırtınalarda ve karanlıklarda insana yol gösteren deniz feneri gibidir. Yapaylığın karşısında sahici ahlâkî duruş, kaosun karşısında ilkesel istikamet, kaosun karşısında dirilen nizam ve yabancılaşmanın karşısında her dem insana kendisini hatırlatan ses olur.”
“Bir hicrete ihtiyacı var insanlığın. Günümüzün hicreti belki de sonunda selamet olan faciadan erdeme doğrudur. Selamet öyle görünüyor ki daha fazla veri toplamakta değil, ruhu yeniden merkeze alıp emeği ve düzeni tesis etmekten neşet edecektir.”
Muhit’ten Öyküler
Kâmil Yeşil- Dedemin Şekeri
“Bayramı dört gözle bekliyorum. Dedeme gideceğim ve çok şeker yiyeceğim. Bayram, şeker bayramı olacak benim için. Babam da çocukken bayramda şeker yemeyi çok severmiş. Babamın oğluyum. Çocuk babadan bir cüzdür.”
“Dede. Dedeciğim. Cebine şeker koysan ya benim için, komşumuz Alper için. Başka çocuklara da verirsin. Adı Alper olmayan, dedesi olmayan çocuklar da şeker yer, yiyebilir değil mi dede? Ama sen cebinde şeker taşımazsan ben, Alper ve çocuklar nasıl şeker yerler dede?”
Sıddık Yurtsever – Ayfer Kuşu
“Padişahın nefesi en keskin kılıç olan ecel kılıcıyla kesildiğinde saray hanesi, dört yüz ellinci yaş gününü kutlamaya hazırlanan padişah efendilerinin ani ölümüyle aklını yitirdiğinde büyücünün emrine girmişti. Harem büyücüye esir, kulların hepsi köle, hayvanat ve mahlûkat ise hizmetkârdı. Kandillerin ateşi harlandı, gölgeler duvarları kuyu belleyerek içine düştü. Aklı ziyan hanesi gözlerini belerterek bir işaret bekledi yeni efendisinden.”
Muhit’ten Şiirler
Yaslanıp bir solukta başucuna
Isırdık gözlerimizi
Öylece kanadı
Toprağı telafi eden baba
Son kez bakıyorum ardıma
Sesin duyulur mu diye
Bir daha
Yusuf Mahir
Üç kadın yürüdü ağzımızdan,
ne saçları gülüşünü kapatır
ne elleri gölge sunar
ancak gözlerinde nişan alıp dururduk,
dedim ama onu da benim bakışımaydı madalyonum
Sırt çantası, kol çantası, elde rulo kâğıtlar
dilin kıvrım yollarında susmadan,
durmadan kendi coğrafyasında ululamak kadınları
eskimiştir, hangi sözlükte okuduysan
İlker Nuri Öztürk
Ben nasıl bir çocuktum ki
eski gazetelerden cinler keserdim
tahta bir bıçakla yontardım onları
bir masalda sürekli ölen askerlerim vardı
Yunus Karadağ
Avuçlayıp içtiğim kaynak sulardan kaçırdıklarım
Dağlara koşan çocukların dudaklarını yakıyordu
Benim de dilimi, gözlerimi sessizce ölen kalbimi
Durmadan kanatıyor biraz narkoz, biraz Arveles
Ağrı gittikçe büyütüyor korkuları, ağırlaşan bu dünya
Tanıdık bir yüze çarpmadan kaybediyordu kendini
Mehmet Tepe
Annem seni bulup kaybettim ama sesinle doğruldum ninni
Rüyalar belki anlatmıyor seni bana bir bulsam izini rüyamda
Yüreğim dağlarda kaldı kulağım dere sesinde Karderesi’nde
Burada bir bulmuşluğum oldu içim içime sığmıyor nedense
Susadım sustum aka aka durulan sularda dere yorulmadan
Çağladıkça her an anıyorum annem kalbim yaralı bir yandan
Ünsal Ünlü
pas
çalıp götürmüş özünü nesnelerin
zehir tutkunu tat cini
bakırdan dünya kalmış geriye
mazot
örgütlemiş bahçeleri kırları
yer altına indirmiş koku cini
çürük ruh kokusu kalmış geriye
Mehmet Narlı
Göğsü kızıl bir güzel sıcacık elleriyle
Göğsümde uyuyor sus gece yağan yağız kar
Koynunda kar yumağı eriyor güzellikten
Sesimizde ölümün ürkek sessizliği var
Hasan Nalçacı
beni bir dağla değiştireceğini bilseydim
kelebek sevgilim
uçurum olmayı yeğlerdim.
sen sekerken kayalarımdan
aşağıda uzanan cismime bakıp
başım dönsün isterdim.
Kemal Sayar
Karabatak’ta Edebiyat ve Psikiyatri Dosyası
Karabatak dergisi 85. sayısında Edebiyat ve Psikiyatri dosyası ile çıktı okuyucularının karşısına.
Dergide dosya kapsamında Süheyla Ünan’la yapılan bir söyleşi var. Sorular; Ahmet Nedim Serinsu’dan.
“Psikiyatri, insanın ruhsal yapısını, bu yapının işleyişini ve hastalıklarını inceleyen bir tıp dalıdır. “İnsanın psişik halleri” ise, bireyin duygu, düşünce, davranış ve kendilik algısı gibi içsel deneyimlerinin bütününü ifade eder. Bu hâller, beynin nörobiyolojik süreçleri ile sosyal ve çevresel etkileşimlerin bir ürünüdür. İnsanın ruhsal dünyasını anlamak, yalnızca biyolojik süreçlere odaklanarak mümkün değildir.”
“Psikiyatri ve edebiyat arasındaki ilgi, insan ruhunun iki farklı ama birbirini besleyen anlatım yoludur. Her iki disiplin de insan ruhunun derinliklerine inme ve bireyin içsel deneyimlerini anlama çabasındadır. Psikiyatri, edebî metinleri insan psikolojisini anlamak için bir kaynak olarak kullanırken; edebiyat da psikiyatrinin sunduğu kavramsal çerçevelerden ve vaka analizlerinden beslenerek karakterlerine derinlik katar.”
“Biz ilişkisel bir kültürüz. Hikâye anlatırız, dertleşiriz, birlikte acı çekeriz. Psikodrama ve grup terapilerinin bu topraklarda güçlü karşılık bulması boşuna değildir. Batı’dan gelen bilgiyi kendi kültürel kodlarımızla buluşturduğumuzda, insana daha sahici dokunabiliyoruz. Bununla birlikte, modernlik sonrası dünyanın getirdiği ve “toksik kültür” olarak adlandırabileceğimiz, bedeni ve görünümü fetişleştiren, manevi değerleri aşındıran küresel akımlara karşı, toplumumuzun kendine özgü direncini ve başa çıkma mekanizmalarını da dile getirebiliriz.”
Dosyadan…
Erol Göka – Bir Edebiyat Olarak Hasta ve Hastalık
“Biz edebiyat eleştirisi ile Paul Ricoeur’un yorumcu yaklaşımı arasında bir ilişki görüyor; tüm edebiyat eleştirisini, Ricoeur’un yorumcu yaklaşımı içinde kabul etmenin daha uygun olduğunu düşünüyoruz. Bu yazıda, tıbbın bilimler içindeki yerini ve pozitivist tıp anlayışının eleştirisini tartışmaktan ziyade (Ayrıntısı için bakınız –Göka, 1997-), insan bedeninin ve davranışının bir metin gibi ele alınmasının mümkün olduğunu öne süren Ricoeur’un metin modelinin tıbba yansımalarını konu edineceğiz. “Giysileri ‘okuma’ ya da giyme, önemli bir açıdan, bir edebiyat metnini okumaya ya da kaleme almaya benzer,” diyen Connerton (1999: 23) gibi bir hastanın yakınmalarını anlamanın da edebiyat metnini anlamakla benzer olduğunu düşünen bazı teorisyenler vardır ve tıbbın anti-pozitivist teorilerine onların söyledikleri çok önemli katkılar yapmaktadır.”
Hümeyra Yabar – Anlamın Kıyısında Dört Edebî Çehre
“Don Kişot bize anlamın, yaşlılık ve ölüm kaygısına karşı kuşanılmış bir kılıç olduğunu gösterir. Onun için yel değirmenlerine saldırmak, klinik bir hezeyan değil bir savunma mekanizmasıdır. O, dünyayı olduğundan farklı, ruhunun arzuladığı gibi görmeyi seçerek kendine sarsılmaz bir amaç (purpose) inşa eder. Seligman’ın PERMA modelindeki «bağlanma» (engagement) bileşenini o denli uç bir noktada tecrübe eder ki, dış dünyanın alaycı kahkahaları onun içsel esenliğini sarsmaya yetmez. Burada kaçınılmaz bir hayat düğümüyle karşılaşırız: Bir amaca sahip olmak insanı hayatta tutabilir ancak o amacı paylaşılan bir gerçekliğe demirleyemezsek, inşa ettiğimiz anlam kalesinin içinde yavaş yavaş ebedi bir «yabancı»- ya dönüşürüz. İnsan hayat arayışında şahitlik arar.”
Gülran Aytaç – Şiir ve Psikiyatri Nehrin Mor Yatağı: Veda
“Psikoloji sözlüğünde depresyon ise ümitsizlik, karamsarlık, yetersizlik, kendine güvensizlik, çaresizlik, değersizlik, önemsiz nedenlerden dolayı suçluluk duyma, iştahsızlık, neşesizlik, hâlsizlik gibi kavramlarla anlatılır. 6 Bu sebeple bazı günler nehrin başında söyleşen kuşlar bir bir vadiyi terk eder. Neşenin olmadığı bir sessizlik. Dip akıntısının bile duyulmadığı sağır eden bir sessizlik. Ellerini nehrin sahibi, nehre daldırsa balıkları yakalayacaktır ama eli kolu tutmaz. Boylu boyunca nehrin yatağına uzanır. Elleri ayakları taşla dolar, kıpırdayamaz. O vakit baharın tadı insanın ağzına erişmez. İnsan ağzında dünyaya dair bir tat bulamaz. Renkler sönükleşir. Dünya ve içindekiler parlamaz olur. Zihni ağırlaştıran sessizlik midir? Yoksa eller ve ayaklardaki taşlar mı? Dünya ağırlaştığında, dünyayı ve içindekileri sinelerde taşıyan şairler midir? Kalbin vardığı menzil depresyondur. Kalbin her bir cepheden hüzünle kuşatılması. Şair böyle bir kuşatma altında kılıcını bırakan mıdır yoksa savaşmaya devam eden mi?”
Nisanur Sarıgül – Erol Göka’nın İnsan Tasavvuru
“Göka’ya göre şehirler kurmamış, köklü kurumlar inşa etmemiş toplumlar modernleşme sürecinde çoğu zaman başkalarının tecrübelerinden ödünç almak zorunda kalır. Bu durum zaman zaman taklitçi bir modernleşme biçimini de beraberinde getirebilir. Ona göre Türk toplumunun yapması gereken, moderniteyi taklit etmek değil, onu kendi tarihsel ve kültürel birikimiyle yeniden kurabilmektir.”
Ömer Akgül – İyi ki Derdim Var
“Hiçbirimiz acılardan muaf değiliz. Madem ki musibetlerin bize isabet etmesine engel olamıyoruz, o halde onlarla başa çıkmayı öğrenmeliyiz. Belki en talihsiz şartlarda bile bir anlam aramamız gerekiyor. İşin aslı, zorluklar duygusal ve ruhsal gelişimimiz için bir sıçrama tahtasıdır. Her türlü olumsuzluğa rağmen insan bir başarı ortaya koyabilir.”
“Hayat insanla olayların diliyle konuşur. Bize mesajlar gönderir. Biz mesajı getirene isimler verip mesajı görmezden geliriz. Ömer deriz, Enise deriz, Ahmet deriz, Hasan deriz. Komşu, işçi, patron, devlet deriz.”
Şairin Mahkemesi Nerede Kurulur?
Mustafa Köneçoğlu, şairin yazma gerekçesini dışarıdan değil, yalnızca kendi içinden aldığını anlatıyor. Şairi yargılayacak tek merciin yine kendisi olduğunu, halkın övgü veya yergisinin şair için bağlayıcı olmadığını söylüyor. Puşkin ve Rilke üzerinden şairin iç yasalarını, yalnızlığı, sabrı, tefekkürü ve kendine dönüşü temel erdemler olarak sıralıyor. Şairin kendi vicdanındaki yasaya sadık kalması gerektiğini, ancak bu şekilde özgün ve değerli bir sanat ortaya koyabileceğini ifade ediyor.
“Bir şair adayı ilkin, işin kolayına kaçmamayı öğrenmelidir. Rilke’ye göre genelde tercih edilen bunun tam tersidir: “İnsanlar (geleneklerin yardımıyla), her şeyi kolayına, kolayın da en kolay yönüne göre çözerler.” Oysa genç şair, “güç” olanı tercih ederek kendine özgü yolu bulmalıdır. Estetik kalite eserin güç elde edilmesiyle doğru orantılıdır. Kolay olanda aleladeliğe açılan tehlikeli bir kapı vardır. Zorluk, şairi sabrın ateşinde pişirir, ona acele etmemeyi, her şeyi içinde demlemeyi, içinin derinliklerinde “kimselere rastlamadan” uzun gezilere çıkmayı ve sorularını sevmeyi öğretir. Sabır, şaire, bazı cevaplara ancak yaşayarak ulaşabileceğini de öğretir.”
Şiir Delinin Cennetidir
Ali Ömer Akbulut, günümüz insanının bilmemeye tahammülsüzlüğünü ve hakikati bir bilgi nesnesine indirgeyen yaklaşımını eleştiriyor. “Bilme” iştahının insanı oluştan kopardığını, “şimdi”yi feda ettiğini ve sevgiyi yok ettiğini söylüyor. Buna karşılık “özgüleyiş bakışımı” (virtüel) ile “vitrin bakışı” (aktüel) arasında bir ayrım yapıyor. Deliliğin (cünûn) aslında Varlık’ın açıklığına açılan bir bilgelik hâli olduğunu, şairin de bu delilik içinde Varlık’ın sürekli yenilenen zuhuruna tanıklık ettiğini anlatıyor. Şiiri, Varlık’ın dili, insanın kibirli üstünlük konumundan kurtulması ve gerçek nefes alma biçimi olarak tanımlıyor.
“Her şey kendi doğrudanlığı içerisinde asli varoluşuyla okunabildiği gibi, beşerin insan imekliği içerisinde ona giydirdiği biçimler uyarınca da okunabilir. Görünende sabitlenmiş ve görünenle kayıtlanmış hâliyle varolan algısı insan olmaya elverişli bir durum arz etmeyebilirken, kendindenlik içerisinde ve neyse o olarak gören bir bakışımla gerçekleşen varolan tecrübesi o şeyin asli hâline özgülenebilecek6 ve insan oluşa imkân veren bir zemin oluşabilecektir. Bu anlamda “dünyevilik” insan bilincine sunulan bir şeydir, insanın dünyanın asli varoluşu içinde gerçek bir tecrübesi değildir. Tecrübe derken insanın yedeğinde bir şeyleri hep bulundurarak hazır ve öngörülü bir katılıştan bahsetmiyoruz. Aksine insanın varlığın zuhuruna yalın bir katılıştan, dahası varlığın açıklığında bulunuştan bahsediyoruz.”
Projektör’de Mehmet Akif Yılmaz Var
Bu sayı Mehmet Akif Yılmaz, Projektör bölümünde kitaplarınsa ve yazma serüvenine dair soruları cevaplamış.
“Edebiyat bence dilin yetmediği yerde baş – lıyor. İnsan en çok dilin yetmediği anlarda görünüyor çünkü. Kelimenin eksik kaldığı, cümlenin bizi taşıyamadığı yerlerde. O va – kit ya susuyoruz ya da sanata yöneliyoruz.”
“Mesela bir kurabiyeyi, kaktüsü, ayakkabı ya da halıyı sıradan şeyler olarak görürüz ve günlük hikâyemizde pek de merkezi bir konumda değildir bu eşyalar. Ama hayat bu sıradan nesnelerin etrafında örülüyor. Onlarla temas ediyoruz ve kokumuz siniyor. Kokumuz sinince de o şey artık sıradan bir nesne olmaktan çıkıp başka bir mahiyete, bizim için anlam ifade eden yeni bir nesneye dönüşüyor.”
Duşara’nın Kartalı
Hande Topbaş, Suudi Arabistan’daki Al Ula bölgesine yaptığı seyahati anlatıyor. Binlerce yıllık kaya yazıtları, Nebatilere ait anıtsal mezarlar, arkeolojik buluntular ve doğal oluşumlar üzerinden bölgenin kadim tarihini ve çok kültürlü geçmişini aktarıyor. Modern turizm yatırımlarıyla yeniden canlandırılmaya çalışılan Al Ula’nın geçmişle bugün arasında kurduğu köprüyü, çölün büyüleyici ve gizemli atmosferini betimliyor.
Karabatak’tan Öyküler
Yunus Emre Altuntaş – Hızır’ın Hizasında
“Şimdi tek başına sütunları, kubbeleri, tonozları inceleyerek camiyi dolaşmaya başladı. Duvarlardaki levhalarda ne yazıyordu acaba. Eski yazıyı bilmemekten gelen ezikliği hisseder gibi oldu. Uygarlık Tarihi hocasının sözünü hatırladı: “Vakit ayırıp eski yazıyı öğrenmenizde fayda var gençler, çok da zor değil, yoksa kendi mimarinizi tanıyamazsınız, taklit düzeyinde kalırsınız.” O an için oldukça gereksiz bulduğu bu tavsiyeyi şimdi az biraz anlamaya başlamıştı. Kendi kendine “Düşünsene Yiğit, bu cami yapılalı neredeyse yedi asır olmuş. Hâlen sapa sağlam ayakta. Anadolu’da çok daha eski yapılar var hem de bazıları bin yıllık filan…”
“O sıra ikindi ezanı okundu, tıpkı yabancı bir turist gibi kenara çekilip namaz kılanları seyre daldı. Namaz bitti, göz ucuyla bahsedilen vav harfinin hizasından ayrılanları süzmeye başladı. “Ne yani, şimdi bunlardan biri Hızır mı? Şu Columbia mont giyen olabilir mi mesela, yoksa şu Adidas şapka giyen genç midir acaba? Hani nerede Hızır? Geldiyse göreydim, bir çay ısmarlayaydım,” diyerek sırıttı ve camiden çıkmak üzere ayağa kalktı.”
Merve Çiçekler – Beyaz İplik
“Mahallenin köşesindeki eczane yeni açılmıştı. Camları pırıl pırıl, içi floresan ışıkla fazla aydınlıktı. Raflar kusursuz bir düzenle dizilmişti; pamuklar paketli, şişeler etiketli, metal aparatlar parlatılmıştı. Kapısına asılan “Hijyenik kulak delme yapılır,” yazısı birkaç gündür herkesin dilindeydi. Anneler birbirine soruyor, çocuklar merakla camdan içeri bakıyordu. Her şey hızlı, steril ve tek hamlelikti.”
“O gece komşu kızı uzun süre uyuyamadı. Kulağına dokundu; hâlâ delik yoktu. Vazgeçmek rahatlatmamıştı onu. Klik sesi kulağında çınladı. Hızlı olanın cazibesi vardı; bitmiş olmanın konforu. Ertesi gün saklambaç oynarken kulağını düşündü. Koşarken, saklanırken, nefesini tutarken… Eğer delinseydi şimdi iplik savrulacak, sızlayacak, varlığını unutturduğu an bile orada olduğunu hissettirecekti.”
Esra Doğan Kaya – Kapat Fazla Yazmasın
“Onu görmeme müsaade etmediler, uzaktan bakmak görmek sayılmaz. Artık buluşma ihtimalimiz yoktu, buluşmak iki kişilik bir eylemdir. Her şeyi bilen uzman kişiler engellemeseydi, o bana değil ama -ki bundan emin olamayız- ben ona uzun uzun bakabilecektim.”
“Bütün gece son görüşmemizin nasıl olacağını düşündüm, yol uzadıkça uzadı. Elbet yaşayacaktım bunu, habersiz götürecek hâlleri yoktu. Karşılaşmamız mümkün değildi, karşılaşmak iki kişilik bir eylemdir. Bu kez, ben onu, kahverengi tahta kapılı evinin önünde bekleyecektim, giymeyi çok sevdiğim hırkası omuzlarımda… Geldiğimden habersizdi. Uzunca kalmamı istediğinden sık sık, “Dönüş ne zaman?” sorusuyla bunaltamayacaktı beni. Yarın çarşıdan pırasa alayım da pişir, güzelce yiyelim, diyemeyecekti mesela. Hayatıma pırasa seven bir adam daha girer mi?”
Hande İkbal – Yine Eskisi Gibi
“Son zamanlarda kendimle kalmanın farklı yönlerini keşfediyorum. Misal eskisi gibi kapatmıyorum kendimi dünyaya. Korkunun dışıma ördüğü duvara daha az ihtiyaç duyuyorum sanki. Daha az dikenliyim insanlara. Kapandığım odadaki pencere daha cazip artık. Dışarı bakarken akan yaşam anlamsız değil eskisi gibi. Değişiyorum. Ya da kadınların iyimser ifadesiyle yaş alıyorum. En düz ifadeyle yaşlanıyorum. Bu durumumu kabul ediyorum ve olumluyorum. Neler diyorum ben yahu. Popülist kavramlar ne ara nüfuz etti bünyeme.”
“Demeye kalmadı birden aynı anda ankastrelerin biiip sesiyle yanıp sönen ışıklar. Yakamdan tutup o ana geri çekti beni. Köprünün altındaki sular anıları yıkamaya ant içmiş gibi. Köşedeki çay makinemin dönen iki yüz yirmi voltluk gücüyle içindeki suyu kararlı ve düzenli fısırtılarla ısıtma kararlılığı.”
Karabatak’tan Şiirler
korkuya ayrılmış odalar yok bu cennet hanında açık
kapıları değil göğüs kafesleri, doluşsun çılgın bülbüller
aklın ölümünü kutlasınlar yas bayrağını indirerek yarıya
bir çiçeğe sormak için bir cinnet anında meknuz rengini
yeniden doğma talimleri yapan bu tabura boyun borcudur
selam, derisinden başka zırh, hiçten başka taç giymeyen
selam, bir rüyadan uyanan mecnun o şanlı uçurumda
A.Ali Ural
Yundum, arındım, düşlere gark oldum Akdeniz
düşmanı teşhis edip ilmelyakîn oldum
ne günahım varsa, bilmezlikten gelip durdum
kıyında, hiçbir çocuk kalmadı, hiçbir hüzün, hiçbir kusur
nefes alıp verirken ırgandı şöyle bir genizde
burası Akdeniz dedim bin kez daha şüpheyle.
Ömer Aksay
Neyse geçelim,
Dostumuz Awerell’e gelelim:
Burası Vahşi Batı’ymış, Kansas’mış,
Şu silahlı kovboy Red Kit, şu da
Rin Tin Tin’miş, aptal köpeğin teki!
Bunların hepsi boş şeyler Averell için
Averell çünkü durmadan dönüyor şimdi
Duvarları yumruklayıp dönüyor ha, dönüyor
Hem içine, hem dışına doğru, bir semâzen
Gibi şerifle birlikte, âheste âheste
Adem Turan
o zamanlar
bir iç kanamasın bedenimde
sadece benim duyduğum
bir kale bedeni kadar gözümün önünde ve ulaşılmazsın
aşılmaz hendekler kazmışsın aramıza
kızgın yağlar hazırlamışsın bana karşı
ve senin için bir ölü kadar hayattayım
bana bile bensiz bıraktığın dünyada
Suavi Kemal Yazgıç
Şimdi geçerken
son sürat bu gezegenin üzerinden
geceleyin gezmenin farkı yokmuş gördüm
gönlümün girişinde günlerce beklemekten.
Gücümün yetmediği şiirler yazmaktan
gevşeyen ellerime bakınca anladım
göğün mavisi bulurmuş insanı
güvercinler uçmasa da üzerinden.
Rıdvan Kadir Yeşil
Hiç düşündünüz mü kaç el var yeryüzünde
bir makinistin eli bir çiftçinin
bir berberin eli makas tutarken
uygun vakti beklemeli piyanistin eline bakmak için
pencereleri sıkı sıkı kapatın bir ressamın eline bakmak isterseniz
kilitleyin kapıyı kaçmasın hırsız
birazdan tereddüt edebilir
aşığın ellerini sevgilinin avcunda seyredin
Müyesser Çelik
Bitsin deniz kıyısında balık beklediğin mavi gün
Varsın boşa çeksin halatları balıkçı
Sahil balık kusarken sen kaç
Zira onlar senden kaçarsa zoka!
Biz o muyuz diyorsun da biz oyuz
İçindeki şüpheyi uzak bir yere sür
Hırsın başını ez ve işini bitir
Adın böyle taşkınlıklarla anılsın
Rukiye Gülbay Kollu
Yediiklim; Sayı: 433
“Maske Yırtılmasa” diyerek giriş yaptı 433. sayısına Yediiklim dergisi.
“Ama bu böyle gidemez. Maskenin kendisini durmadan yenilemesine ve genç kuşaklan fikren, zihnen, ruhen ve bedenen iğfal etmesine müsaade edilemez. Dışlarının gösteriş ve şatafatı artık içlerindeki pisliği taşıyamıyor. Hatta öyle ki Batı’nın kendi içinde bile müthiş bir uyanış ve infial var. Bunu Gazze protestolarında açıkça gördük. Irkçılığın her çeşidinden, mezhep ve meşrep ihtilaflarının prangasından sıyrıldığımız gün İslâm milletinin dirilişine hep beraber şahitlik edeceğiz. Birlik kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bunu er ya da geç temin edeceğiz. Bölgemiz ve insanlık için bu bir görev ve mecburiyet. Zalim madde medeniyeti er geç tepetaklak olacak ve hakikat medeniyeti bütün parlaklığıyla zuhur edecektir.”
Beyit
Osman Serhat Erkekli, kendi iç dünyasında var olma çabasını, sıradanlıktan kurtulup ruhunun engin denizinde kendini bulma arayışını anlatıyor. Hayatın zorluklarına ve olumsuzluklarına karşın umudunu tüketmediğini, yazma eylemini ruhunun çocuklarını doğurmak olarak gördüğünü belirtiyor. Ayrıca Kudüs, Şam, Halep gibi yangın yerine dönmüş kadim şehirleri kendi yurdu sayıyor ve bu toprakların acısına, direnişine ve gizli kalmış güzelliğine dokunuyor.
“Ahdim o ki kimseyi üzmemek. Ahdim o ki, benin ruhuna ve kalbine uyan her şeye razı gelmek. Razılık bir ölçü. Benim olup olmamam elbette önemli. Ben içimdeki dağları parçaladım da önümü kesen dağları parça laya madı m henüz. Bu dünyada bir şey yıkılınca bir büyük gürültü koparıyor. İçimin gürültüsü çoktan bitti. İçimin nehri çağlayıp duruyor. Benin ve benliğin denizinde buluşmak için bütün çabam. Yıkılan bir dağın yerine bir yenisi çıkıyor. Hayat ve dünya tekdüze değil ki. Ben de onun içindeyim. Dağ yüceliği, sadeliği, saflığı çekiyor sürekli.”
Tatyos Efendi’nin Kürdilihicazkâr Saz Semaisi ve İstanbul
Erdal Çakır, İstanbul ve benzeri büyük şehirlerin, insanla şehir arasında derin bir bağ ve ayniyet oluşturduğunu anlatıyor. Şehrin mimarisinin, musikisinin ve tarihinin, insanda büyük eserler ortaya çıkarma gücü uyandırdığını belirtiyor. Bestecilerin eserlerini dinledikçe İstanbul’un ruhunu hissettiğini ve bu şehirde sanatın ancak bu topraklara özgü bir derinlik kazandığını ifade ediyor. Kendi yaşadığı bir anıdan yola çıkarak, İstanbul’un herkese değil, ancak ruhu bu şehre uygun olanlara şarkı söyletme gücüne sahip olduğunu düşünüyor.
“Kemani Tatyos Efendi’nin Kürdilihicazkâr, Sadi Işılay’ın Muhayyerkürdî saz semailerini, Dede Efendi’nin Ferahfeza Mevlevi Ayini’ni, Itri’nin Neva- Kâr’ını ne vakit dinlesem, İstanbul o kadar kuvvetli bir hiss-i galip olarak zuhur eder ki, kendimi Tab’î Mustafa Efendi’nin Bayati Yürük Semaisi’ndeki “Daire semai tutarak ney neye söyler-ne der” dizesinin dizinin dibinde, Eyüp Sultan Camii’nin gölgesinde, Süleymaniye Camii’nde okunan ezanın Lâilaheillallah’ında, Sultan Ahmet Camii’nden Ayasofya’ya bakarken, Beyazıt’ta bir sahafın kitaplığında yer alan mis kokulu kitaplardan birinin şirazesinde bulurum. Daha nelerde, nerelerde hâsılı İstanbul’da bulurum.”
Divan Şiiri Estetiğinde Hoş Sedâ
Leyla Yıldız, divan şiirinin sadece tekrara dayalı bir sanat olmadığını, aksine derin bir hikmet, paradoks ve söyleyiş inceliği taşıdığını anlatıyor. Fuzûlî, Şeyh Gâlib, Nef’î, Hayâlî Bey gibi şairlerin beyitlerinden örneklerle, aşk, kader, gam, vuslat ve firkat gibi kavramların şiirde nasıl ters yüz edilerek yeni anlam katmanları kazandığını gösteriyor. Klasik şiirin, aklı değil, yanan bir kalbin cilasını esas aldığını; zamanı ölçenlerle yaşayanlar arasındaki farkı, dert ile dermanın yer değiştirebileceğini ve asıl güzelliğin insanın kendi özünde saklı olduğunu dile getiriyor.
“İnsan, çoğu zaman içinde yüzdüğü sırra uyanamaz. Uzaklarda aranacak bir cevher değildir bu hakikat. Kişi, nice vadilerden geçmeden, kanadını yakıp yola düşmeden, arayanla arananın aynı deryada buluştuğu o eşiğe yüz sürebilir mi?
Hayâlî Bey, işte bu sarsıcı hükmü hareketli fiillerle değil, dingin, hâl bildiren iki satırla, değişmez, ezelî bir yasa gibi koyar önümüze. Dünyayı güzelleştiren asıl değer, dünyanın içinde. Ne var ki onu süsleyenler, bu bezeyişin idrakinde değildir. Tıpkı denizin içinde nefes alan balıkların, denizin ne olduğunu bilmemesi gibi.”
Klasik edebiyatın ıstırap şairidir Fuzûlî. Gönlü gam bağında asılı kalmıştır. Elemi bir kader gibi değil de bir bilinç hâli olarak yaşar. Gamı, kederi, derdi ve tasayı bir top gül yapıp kucağımıza koyar. Fuzûlî için âh u feryad, acının kendisinden ziyade, söyleyiş edebine aykırı bir taşkınlığın işaretidir. Nitekim şair, bela-yı aşka rıza göstermişken âlemi inciten bu feryadın neye delâlet ettiğini sorar; kendi âhına bile mesafe alır:
“Ah u feryâdın Fuzûlî incidipdir âlemi
Ger belâ-yı aşk ile hoşnud isen gavga nedir?”
“Bir Tavil” Şiiri: Kimliksizlik, Unutuş ve Özgürlük Kısa Faruk Uysal Portresi
Ethem Erdoğan, şair portrelerine devam ediyor. Bu sayı Faruk Uysal portresi ile dergide yer alıyor Erdoğan.
“Uysal’ın şiiri, yalınlıkla derinliği aynı çizgide yürüten bir poetikaya dayanır. Duygunun abartıya taşmadan büyüdüğü, insanın hem kendi gölgesine hem geçip giden zamana baktığı bir atmosfer kurar. Kent yorgunluğu, ruhsal sıkışma, aidiyet arayışı ve sessiz bir direniş duygusu onun dizelerinde sürekliliği olan temalardır. Metaforlar, gündelik objelerden üretir; fakat bu nesneler, şiirde ikinci bir hayat kazanır: suskun koridor, ağırlaşmış gölge, bir tavil…”
“Şair okura doğrudan seslenir, onu tavil’e çağırır. İster Google’a baksın, ister yollara düşsün; sonuç değişmez: “harbi kıyak bir özgürlük” oradadır. Bu özgürlüğün manzarasında kimlik, isim, hatıra, toplumsal yükümlülük gibi unsurlaryoktur. İnsan “bir çöl tilkisi gibi kimliksiz” yaşar. Bu benzetme, varoluşun yalınlaştırılmış hâlini gösterir: İz bırakmayan, kimseye hesap vermeyen, sadece yürüyen bir canlıyı andırır bu kimliksiz özgürlük.”
İnsan Aklının Eşdeğerliliği Yahut Yaratılış
Yunus Berk Üstün, farklı kültür ve mitolojilerdeki (Türk, İskandinav, Yunan, İslam) kötülük, şeytan ve kıyamet anlatılarının olay örgüsü farklı olsa da karakteristik ve olgusal bakımdan büyük benzerlikler taşıdığını anlatıyor. Erlik ile İblis anlatılarını karşılaştırarak her iki figürün de kibir, itaatsizlik ve tanrı tarafından kötülüğe önderlik etmekle görevlendirilme gibi ortak özellikler gösterdiğini belirtiyor. Bu ortaklığın, insan zihninin Chomsky’nin öne sürdüğü gibi doğuştan gelen eşdeğer bir derin yapıya sahip olmasından ya da ortak bir yaratılış kaynağından kaynaklanabileceğini, ancak hangi açıklama benimsenirse benimsensin bu anlatıların eğitici ve estetik birer araç olarak kullanıldığını söylüyor.
“Erlik’in Yaratılış mitindeki karakteri kıskançlık, kibir ve güç içerir. Bu güç sınırlıdır, daha üstü vardır fakat kibir olgusu her şeyi darmadağın edecek şekilde bir olay silsilesine sebebiyet verir. Eldeki her şeyin kaybı kibirle başlar, Tanrıyla restleşmeyle biter. Tanrı da kötülükleri Kişiye yıkar ve yaşanmasına izin verir. Hatta Kişi’yi kötülüğün önderi ilan eder.”
“İblis örneklemesi çoğaltılabilir. Hayvanlar sayılar diğer anlatılarla eklemlenebilir. Dil yapısı anlatımı da yapılabilir fakat herhangi bir şekilde ortak olguları yahut yönleri saptamanın dışına çıkamıyoruz. Bu ortak oluşan havuzun nasıl meydana geldiğini de saptayamıyoruz. İnsan aklının işleyişini ve yaşayışını anlamak için fenomenolojikyaklaşım, bilinen en uygun tekniklerden birisi olabilir.”
Yediiklim’den Öyküler
Osman Koca – Yarım Yamalak
“Yürüyor Selda.
Kara, koyu bulutların gölgesi altında aklı bir karış havada yürüyor.
Akşamdan kalma düşüncelerini uykusunda bertaraf edememenin kah hırsı kah ezikliği içinde bakınıyor etrafına. Tırsak, tavsak adımlarına mukayyet olamadan karşı yoldan, aha da şu çiçekçinin önünden kendine el eden muhatabının telaşından bihaber.”
“Yabanıl zat mitralyöz sanki mübarek ve hatta ondan daha beter, susmak bilmiyor. Ne konuşuyor peki! Kuvvetle muhtemel algılar operasyonu! Kâh çift kâh tek tırnaklı fikirlerin iktibas deryasında alışkılarını yitiren dalgıçlar ne ise âdettendir deyü sırf ve salt haraca bağlanan çıfıtlarda o şekil. Direkleri yıkılası dünyanın ne alıntılarına kanıyor yazman güruhu ne idrakten yoksun melül gayelerin künhüne varıyor kazman sürüsü. Tek amacı var gibi gizemli muhatabının.”
Serpil Tuncer – Dayım Geldiğinde
“Okul çıkışı eve geldik. Bahçe kapısından ilk ben girdim. Kız kardeşim de peşimdeydi. Ördek gibi paytak paytak yürüyor. Uyuşuk davranmakta usta. Keyfi bilir.”
“Dayım bize hiç gelmezdi. Bu işte bir terslik var, aman canım ya boş ver, dayı her zaman için dayıdır. Sevinçle zıpladım kucağına. Cebinden çıkardığı yarısı yenmiş çikolatayı da yalandan öptüğü kardeşime verdi. Payıma düşen; kardeşimin çikolata bulaşmış ağzına melül melül bakmak oldu.”
“Ona senin bize geldiğin gün diyecektim ki… Yok, demedim, kırılır diye hepsini içimde tuttum. Biz nasıl annesiz kaldıysak dayım da annesizdi. Dayım bir güzel karnını doyurdu. Bize bakıp, “Hazırlanın. Madem okul bitti size memlekete götürüyorum. Ananeniz hastaneden çıktı ama anneniz bir süre daha bizim evde kalıp ananenize bakacak,” dedi. Sevinçle bavulumuzu yaptık. Yok, babamı hiç düşünmedik. Onu etleri ve sakatatlarıyla geride bırakmanın bizce mahzuru yoktu.”
Yediiklim’den Şiirler
yanan sözlük olsun kül yele giden velvele
adınla başlıyorum avucumda besmele
kalbim ancak adını anmakla huzur bulur
tevhid tekbir ve sena Lahavle bin hamdele
Orhan Oğuz
Gövde demişken güne ve güneşe şükretmeliyim
bir şiir adı değil de bir film adı olarak yaşar bende
babamın Güneş Tekrar Doğacak filmi gençliğim gibi
vaktiyle nasıl da siyasiydi bu ad öğrencilik yıllarımda
prodüktör babam siyasetle zerre ilgilenmedi oysaki
bir oğlu Menderes olsa da Adnan Menderes’e bile küfretmişliği var
içim dışım yara babam bende geçmişe dayalı güneşten kan
Hüseyin Alemdar
gidemezsin öyle canın istediğinde
bir tek bahar kaldı güllerin elinde
bir kurumuş ağaca bağlamak için günleri
bir ışık katmak dağ gölgesinin serinliğine
sabır telkin eden ayaklarımı unutup
hastane koridorlarında dolaşıyorum
sesimi duyurmak için yığılıyorum kapına
açılmayacağını bile bile o kapıyı kapatma
Ayşe Altıntaş
Ay Vakti, Sayı: 221
“Ortadoğu’da Bizans Oyunları” giriş yazısı ile 221. sayısına başlıyor Ay Vakti dergisi.
“Ortadoğu’da sahnelenen ve en iğrenç yüzüyle arz-ı endam eden bu gelişmeler, nereden bakılırsa bakılsın geçmişteki “Bizans Oyunları”ndan başka bir şey değildir.”
“Ortadoğu ve İran özelinde yaşanan elim hadiselerde teolojik perdenin “Arz-ı Mevud” olduğu gerçeği yadsınamaz. Trump’ın savaş kabinesine bakıldığında hiçbirinin “normal ve insanî” olduğunu söyleme imkânı yoktur. Ortaçağ’dan kalma ön kabullerle hareket eden “ehl-i salib”in son şövalyeleri gibi hareket ettikleri aşikârdır. Bu sapkın inançla hareket ettiklerinden ne ölen küçücük bedenleri ne de masum insanları umursamadıklarını görmekteyiz.”
Teenni ve İhtiyat
Şeref Akbaba, dünyanın farklı bölgelerinde egemen güçler tarafından yapılan zulüm ve katliamları, özellikle İsrail’in Gazze’deki saldırılarını eleştiriyor. Uluslararası kuruluşların ve Müslüman ülkelerin bu katliamlar karşısında sessiz kaldığını, insan hakları söylemlerinin samimiyetsiz olduğunu belirtiyor. Algı operasyonlarıyla savaşın gerçek yüzünün gizlendiğini, insan kayıpları yerine yanıltıcı görüntülerin öne çıkarıldığını anlatıyor. Bilgiye erişmenin yetmediğini, sorgulama ve teyit etme sorumluluğu taşımanın gerektiğini söylüyor.
“Görünenin ötesine geçerek hakikatin izini sürmek, durumdan vazife çıkarmak yerine sebepsonuç ilişkileri üzerine düşünmek önemli bir erdemdir. Olaylar karşısında hamasetin ve husumetin besleyicisi olmak yerine, aklın ve kalbin birlikte yer aldığı bir idrak ve muhasebe sürecine ihtiyaç vardır. İnsanlar, doğru bildikleri ve inandıkları doğrultuda hareket ederler. Yanlış ve doğru skalası ise içinde doğdukları, benimsedikleri ve yöneldikleri değerler bütününe göre şekillenir.”
Sanat ve Çağ
Salih Uçak, günümüz sanatının taklitçi ve polemikçi bir anlayışla zor zamanlardan geçtiğini, geçmişle bağlarını koparan kalabalıkların değer ve erdem duygusundan uzaklaştığını anlatıyor. Hakiki sanatçının geçmişin sesini bugüne taşıma, merhamet ve vicdanı yeniden uyandırma yükümlülüğü taşıdığını, ancak bugün duruşu ve felsefesi olmayanların daha rahat varlık gösterdiğini belirtiyor.
“Sanat, kolektif yaşama yol gösteren bir öncü, düşünceye rehberlik eden bir yıldız ve yadsınamaz bir bilinç halidir. Estetik düşünceye ait bütün varidat, zaman üstüdür. Sanat, eleştirisiz olmaz elbette; lakin eleştirinin sığlığı, sanatın hakikatini gölgeler. Bu nedenle eleştirmen, en az sanatçı kadar sanatın diline, düşünce dünyasına ve tarihi seyrine sahip olmalıdır.”
Poetik Sesin Kaybedilmesi
Orhan Oğuz, şiirin okura hitap etme ve anlaşılacağına dair vaatte bulunma özelliğini kaybetmesiyle poetik sesini yitirdiğini anlatıyor. Şiir sesini ikiye ayırıyor Oğuz: dış ses (müzikal haz, biçim) ve iç ses (anlam, muhteva). Dış sesi ihmal eden şairin, bu boşluğu iç sesi aşırı derecede karmaşık veya kapalı göndermelerle doldurmaya çalıştığını, bunun da şiirin okur tarafından duyulmasını engellediğini söylüyor.
“Bir şiirin anlam bakımından tamamen açıklığa kavuşturulması elbette gerekli değildir; ne var ki bu durumda bile şiir okur üzerinde belli bir etkiye sahip olmaya, okurunu estetik bakımdan etkilemeye ve anlam bakımından vaatkâr olmaya devam etmelidir. Şiir, çeşitli poetik araçlar yoluyla hem açık hem örtük anlamları bir arada sunabilir; böylece kapalı kalan göndermeler anlamın iletilmesini aksatmaz. İç sesle ilgili bir durum olan bu çok anlamlılığın yanı sıra şiir fonetik bakımdan haz verebilir.”
Şiire Yansıyan Aynaların Seyir Defteri
Tasavvuftanmodern şiire kadar uzanan bir hat üzerinde ayna metaforunun farklı kullanımlarını karşılaştırıyor Leyla Yıldız. Gâlib, Mısrî ve İbn Arabi’de ayna, insanın kendi özüne bakarak Hakk’ın cemalini seyrettiği bir mirât-ı mücellâ işlevi görüyor. Nedîm’de ayna dışa dönüyor, güzelliğin ve nefsin kendini beğenmişçesine seyredildiği bir yüzey hâline geliyor. Hilmi Yavuz, Necatigil ve Tarancı’da ayna, insanın kendine yabancılaştığı, yalnızlaştığı, zamanın acımasız izleriyle yüzleştiği bir boşluk ve kayboluş mekânına dönüşüyor. Necip Fazıl’da ayna bir vicdan mahkemesi ve zindan olarak karşısına dikilirken, İsmet Özel’de iradeli bir hesaplaşma anını simgeliyor.
“Hilmi Yavuz’un Kayboluş ve İntihâr’ında ise ayna, ne içe ne dışa açılır; bakışı yutar, kendi derinliğine çeker ve belirsizliğe doğru uzanır. Öylesine sırlı bir zemindir ki bakanı öz mülkünden uzaklaştırır. Çünkü insan, en çok kendine baktığında kaybolur. Silinir, görünmez olur; görünen yalnız aynalardır.”
“Necip Fazıl’ın Aynalar’ı, sıradan bir yansıtıcı olmanın çok ötesindedir; yüzüne dik dik bakan, insanı en derin iç muhasebeye çeken bir mekândır. Serkeşliğin zirveye vardığı, nefsin kendi ağırlığı altında ezildiği Paris’te, bir otel odasında aynaya bakıp “Allah’ım, beni kendimden kurtar” diye haykıran şâirin aynalarından kaçabilir mi insan? Kaçamaz! Kaçtıkça daha çok yakalanır; yakalanır ve vicdanın ulvî mahkemesine sürülür.”
Ay Vakti’nden Öyküler
Özcan Ünlü – Kayıt Devam Ediyor
“Telefon ikinci kez çaldığında, hattın diğer ucunda hâlâ birinin olup olmadığını anlamaya çalışır gibi uzayan o ince, titreşimli ses, odanın içinde gereğinden fazla yer kapladı. Ama kimse kaldırmadı ahizeyi.
Belki hat gerçekten düşmüştü. Belki teknik arızaydı. Belki de dünya, o sesi bir kez duymanın zaten fazlasıyla ağır olduğuna, ikinci kez duymanın ise katlanılamaz olacağına sessizce karar vermişti.
Oysa kayıt devam ediyordu.”
“Hind hâlâ telefondadır. Sesinde fark edilmesi zor ama inkâr edilemez bir değişim vardır. Bu değişim ne tam olarak yorgunluk ne de yalnızca korkudur. Bu, bir tükeniştir. Onun yaşındaki çocuklar böyle bir durum karşısında korkuyu büyüterek ağlar ama Hind daha az ağlamaktadır. Çünkü korku, belli bir eşiği geçtiğinde sesini kaybeder. Yerini ağır bir sessizliğe bırakır. O sessizlik, kayıtlarda duyulmaz ama hissedilir.”
Seher Özden Bozkurt – Güz Esintileri
“Gözlerinde her söyleneni onaylayan bir ifade, dudaklarının kenarında ezelden asılı kalmış bir tebessüm. Mor damarların kabarıp yol yol uzandığı incecik bir boyun. Kemikleri belirginleşmiş, derisi incelmiş elleri ve bu ellerin üzerinde yer yer kabaran yaşlılık benleri.
Ablam bir deyim olsa sanırım“ Süt dökmüş kedi gibi ya da karıncayı bile incitmez.” olurdu kuşkusuz.”
“Geride kalan yılların orasında burasında gezinip dolanmalar. Erken vazgeçişler… Elenip erkenden duvara asılmış bir ömür. Dışarıdaki dünyaya kapalı kapılar. Hem dışarda da ne var ki? İnsanların yükleri hep aynı. Bakışlar aynı, düş kırıklıkları aynı. Uzun uzun durmalar, görmeden bakmalar, konuşmadan susmalar, anlamadan dinlemeler. Mış gibi hayatlar.”
Ay Vakti’nden Şiirler
sesimiz durmadan kana bulanıyor
bunu kaydetmekle meşgul şimdi
tarih denen o eli kanlı serseri!
hercümerc edilmiş coğrafyalarda
çocuk olmanın yazgısına kurban edilmiş gökyüzü;
gözü yaşlı anaların ağıtlarıyla da yıkanamıyor
bütün bir dünyanın kiri pası.
imdi kime emanet ederiz bu ellerimizi
kime güvenir, bağımızın talan olmuş gülleri
hangi cellada boynumuzu bükeriz
hangi ölüm bize beğendirir kendini?
Ferhat Öksüz
Kahrolsun amerika, yok olsun israil!
diyerek bakıyoruz bizim olan
coğrafyadaki bu vahşete; her yerde
ateş ve katliam! Böyle böyle
akşamı ediyoruz ve sonra çıkıp
yarınlar bizim, yarınlar bizim!
diye gürleyerek yürüyoruz
bütün şehirlerde hınçla!
Adem Turan
gerçekliği olmayan algıları giymişim üst üste
yanılgı, dehşet yanılgı ve birden bir yangı
üst üste sahte kimliklerim sallantıda
yangı büyüyor ve yangın
gerçekliği olmayan algıları yakan
vücut vitrininden soyup atan derileri kemikleri
ve yokluğa iten vitrini
Semra Saraç
Mat; Sayı:2
Çok yeni bir dergi Mat. 2026 ile yayınına başladı. Dergi yeni ama ekip deneyimli. Önce Mahfel dergisi, daha sonra Mahfel Yayınları ile ülke edebiyat gündemine katkı sunan bir ekibin el emeği göz nuru bir yayını Mat. Derginin kaptan koltuğunda Muhammed Münzevi oturuyor. İlk iki sayı gösterdi ki uzun soluklu bir yolculuğa çıkıyoruz. Ben dergiye emeği geçen herkesi kutluyor, nice yeni sayılara ulaşmalarını diliyorum.
Muhammed Münzevi’nin Giriş yazısından…
“Dergiciliğin ilk şartı iddialı başlamaksa ikinci şartı da bu iddiayı devam ettirmek ve her şeye rağmen ikinci sayıyı çıkartmaktır. Biz her şeye rağmen ikinci sayıyı çıkartanlardanız. Bu sayıyı çıkartarak dergiler mezarlığındaki ilk ve tek sayılı dergiler parselinden kurtulmuş durumda oluyoruz. Oh ne iyi. Satışların maliyetleri kurtarmadığı hatta satılan her derginin aman ucuza verelim herkes okusun diye zararına sattığımız dergi sizin için ne ifade ediyor? Sayfaları renkli, birkaç paket sigara değerinde, iki ayda bir çıkan bir dergi olmak gerçekten kolay değil. Eskiden de kolay değildi ama bugün hiç ama hiç kolay değil. Bunu anlamanız için kendimizi daha fazla acındıracak değilim. Ama hâlipürmelalimizi de hissediverin bir zahmet.”
Şair Enflasyonu ve Şiir Emtiasının Değer Kaybedişi
Muhammed Münzevi yazısında Türkiye’deki yoğun şair sayısını ve şiir yayımlama pratiklerini eleştiriyor. Bu durumu “şair enflasyonu” olarak adlandırıyor ve çok sayıda şiir yayımlanmasına rağmen iyi şiire rastlamanın neredeyse imkânsız olduğunu belirtiyor. Sosyal medyada paylaşılan şiirlerin yakın çevre tarafından pohpohlanarak yüceltildiğini, bunun da şiirin değer kaybetmesine yol açtığını anlatıyor. İyi şiiri kötüden ayırt etmek için her ay şiir yazan şairlerden uzak durmak gerektiğini, şiirin bir ya da iki güzel mısra üzerine kurulduğunu ve o mısrayı barındırmayan şiirlerin ham olduğunu söylüyor.
“Okuduğumuz şiirler bize ne söylüyor? Bir meselesi var mı? İçindeki bir mısra bizim WhatsApp profillerimizde yazılıp paylaşılacak kadar güzel mi? Buna bakmalıyız. Her şiir, evet neredeyse her şiir barındırdığı eskilerin “beytülgazel” dediği en güzel bir ya da iki mısra üzerine kurulur. Beyit kelimesi zaten Arapçada ‘ev’ anlamına geldiği için aslında şiirin evini tespit etmek gerekir. Şiirin evi de göze en çok çarpan mısradan ibarettir.”
“Her şey bir yana iyi şiir her zaman zamansız olup günün birinde mutlaka okurunu bulacaktır. Enflasyon da biter, poetik politikalar da. Mühim olan içinde bulunduğumuz enflasyonu atlatabilmekte, yani yürekte…”
Felsefe ile Komşu Edebiyatçılar: Fatma Aliye
Beyza Özkan, ilgiyle okunan yazılarına Mat’ta da devam ediyor. Felsefe ile edebiyat arasında köprü kuran yazarları ele aldığı kitabına eklemeyi unuttuğu isimlerden biri olarak Fatma Aliye’yi konu ediniyor. Onu sadece “edebiyattaki ilk kadın” etiketiyle sınırlamanın haksızlık olacağını, çünkü Fatma Aliye’nin aynı zamanda felsefeyle uğraştığını ve bu alanda iki önemli eser (Terâcim-i Ahvâl-i Felâsife ile Tedkîk-i Ecsâm) kaleme aldığını anlatıyor.
“Kendisini ismen sepya tonlarındaki elli liralık banknotlardan tanıyoruz. Biraz daha yakından baktığımızda Fatma Aliye, edebiyatımıza pek çok eseri kazandırmış bir kişi. Udi, Muhâdarât, Refet ve Levâyih-i Hayât (Hayattan Sahneler) gibi romanların ve öykülerin yazarı olduğunu biliyoruz ve birçoğumuzun evinde bu kitaplardan birinin ya da birkaçının olduğunu tahmin edebiliyoruz.”
“Kadın-oluş aktına felsefeden katılan Fatma Aliye, bu alanda iki önemli eser kaleme almıştır. İlki Terâcimi Ahvâl-i Felâsife, diğeri de Tedkîk-i Ecsâm’dır. Bu kitaplardan ilki olan Terâcim-i Ahvâl-i Felâsife, filozofların biyografilerinin verildiği bir eserdir. Yazıldığı dönem göz önünde bulundurulduğunda felâsife kelimesinin eserin başlığında kullanılması, hikmet ve felsefe terimleri arasındaki çatışmanın “felsefe” lehindeki dönüşümüne işaret eden bir eserdir.”
Vildan Külahlı Tanış ile Civarda Kaybolanlar Üzerine Söyleşi
Vildan Külahlı Tanış ile Civarda Kaybolanlar Üzerine yapılan bir söyleşi yer alıyor dergide. Sorular; Kenan Yusuf’tan.
“Karakterleri evimde, odamda, masamda ağırlıyorum günlerce. Onlarla yiyip içiyorum. Sınırlarını tahmin etmeye hikâyeyi nereye kadar götürebileceklerini görmek istiyorum. Yazmanın ilhamdan çok çalışmak olduğunu düşünüyorum.”
“Öykünüzü göndereceğiniz derginin yayın politikası bile sizin kaleminizden bir şeyler çalabilir. İkinci kitabı artık daha kabul gören bir yerden yazmaya başladığım için üzerimdeki kontrol mekanizmalarının kalktığını ve bunun da kalemimi rahatlattığını düşünüyorum.”
“Çok fazla isim var ama ben tam bir Türk edebiyatı âşığıyım öncelikle bunu söyleyebilirim. Ondan aldığım lezzet bambaşka. Dilin beni ele geçirdiği yerde savunmaz kalabiliyorum. Sait Faik, Oğuz Atay, Haldun Taner, Ahmet Hamdi Tanpınar, Füruzan, Leyla Erbil, Adalet Ağaoğlu, Melih Cevdet Anday, Hüseyin Rahmi, Orhan Pamuk… O kadar çok isim sayabilirim ki.”
Revânî’nin Şiirlerinde Acem Menşeli Şahıslar
Mustafa Söğüt, divan şiirinin Acem kökenli mitolojik şahsiyetleri (Cemşid, Behram, Dahhâk, Hüsrev, Dârâ, İskender, Ehrimen, Mânî, Nûşirevân, Rüstem gibi) bir anlam derinliği ve zenginlik aracı olarak kullandığını anlatıyor. Divan şairlerinin bu şahsiyetleri genellikle sevgilinin yüceliğini vurgulamak, övülen kişiyüceltmek veya bir durumu somutlaştırmak için işlediğini belirtiyor. Revânî’nin şiirlerinden örneklerle, bu mitolojik figürlerin hayat hikâyelerindeki olağanüstü unsurlardan yararlanıldığını, böylece şiire mana derinliği ve çok anlamlılık kazandırıldığını ifade ediyor.
“Divan şiirinde Cemşid’i sıklıkla görürüz. Şarabı bulan ilk kişi olarak şiirde kıymetli bir yere sahiptir. Divan şiirinde şarap sayısız şiire asıl mevzu olduğu için şairler Cem’i de anmaktan bir saniye geri durmamışlardır. Bu beyitte ise Cem’in akıbetinden bahsedilmektedir. Bu akıbet ile şair şiirinde anlatmak istediği konuyu anlatabilmiştir. Cem, hükümdardır.”
“İskender’in geçtiği beyitlerde ikinci olarak âyine-i İskender mazmunu geçmektedir. Âyine-i İskender’in çeşitli özellikleri mevcuttur. “Güya bu aynada oraya gelmekte olan gemiler daha bir aylık yolda iken görülebilirlermiş.”
“Divan şiirinde Acem şahsiyetlerinin yeri mühimdir. Bunun sebebi ise divan şiirinin Anadolu coğrafyasına girişi İran üzerinden gerçekleşmiştir. İran edebiyatının Türk edebiyatına etkisi ve katkısı büyüktür. İran şairlerinin kullanmış olduğu kavramları divan şairlerimiz de kullanmıştır.”
Mat’tan Öyküler
Ahmet Özdemir- Çuval
“Tahta kapının iç tarafında, duvara yaslanmış çuvala boş gözlerle baktı. Birkaç adım önünde duran kadına, “Hazır mı?” dedi. Başını öne eğmiş, gözlerini alacalı bir yazmaya silen kadın, başını ‘evet’ anlamında sallayarak adama cevap verdi.”
“Bu yıl kış çetin geçmiş, dağ taş soğuktan inlemişti. Jilet gibi keskin ayaza rağmen, sabah ezanından bir saat sonra kalkmış, yola çıkmak için hazırlanmıştı. Zorunlu olmadıkça kış günü dışarı çıkmaz, ilçeye bile inmezdi. Kalın bıyıklarını sıvazlayarak kapıya doğru yöneldi. Kapının iç tarafında, duvara yaslanmış çuvalı kalın bir urganla sırtına bağlayıp dışarı çıktı.”
“Sırtına bağladığı çuvalı oturduğu taşın kenarına bırakıp ayağa kalktı. On dakika içinde iki araç yoldan geçmiş, araçlara el kaldırmasına rağmen durmamışlardı. Yol kenarında bir aşağı bir yukarı gidip gelirken, eski model bir otomobil yanında durdu. Otomobilin durduğunu görür görmez taşa doğru koşar adımlarla gidip çuvalını sırtladı ve otomobile doğru yürüdü.”
Sudenaz Kahraman – Pembe
“Kaldırımın kenarına oturdum. Telefonum asla susmuyordu. Ama açamazdım. O cesareti kendimde bulamıyordum. Şurada saatlerce ağlasam kimse duymaz mıydı? Hayatımın başka bir yerinde kıyamet koparken, ben neden tek başımaydım? Yerden destek alarak kalktım. Dağılan çantamı topladım. Telefonu kapattım. “Annem ne derdi tam olarak? ‘Düşüp kalkmaktan ayakların dâhi aşınsa, yine tutunacağın yer kendin olacak.’ Öyle miydi o ya? İyice unutkan olmaya başladım.”
Mat’tan Şiirler
taştığım kap, kaçtığım ev
beni sakın, dilimde kör bir kurşun yatar
indir dudağıma kepenk, boynuma balta
yoksa ne desem kirlenecek sicilim
kimse veremeyecek hesabını bir çuval incirin
Murat Aydın
Senin aylak vakitlerin vardır;
korkmadan yürüdüğün sokaklarda adımların
yokluğunun gölgesine basarak aşar sıkıntının dağlarını.
Ötesinde bu dağların, bulacağına inanarak bir yok-şato.
Durdurma adımlarını, sığınacağın başka yok şato.
Ahmet Menteş
Ardıçlı dağlarda bekleşirdi gölgesi uzun karaçalılar
Ölüm kol gezerdi mecalsiz evlerin damlarında
Bakkal çırakları ceplerinde ısırgan otları taşırdı
-Elleri tomurcuk nar çiçeğiSen ardıçlı yamaçlarda yalvaç gözlerdin
Şimdi gözlerimiz gökyüzü çiçeklerine takılı
Sen sargın vedalarımızda bir serapsın.
Altan Serim
Uzun uzun geçer yıllar.
Kapalıçarşı’da bir akşamüstü aldatılan şiir
ve yakılan bir saç teline dokunan hüzün.
Kadından adamı çıkarmanın vesairesidir bu;
postu delen, suyu taşla ezen esmer bir hamleyle
belki bir daha ölmek için boynunu yağlayarak.
Ahmet Serdar Oğuz
Cins, Sayı: 126
“İnsan ne kadar saparsa sapsın, kendisini ‘hak’lılaştıracak bir sapmaya da ihtiyaç duyuyor. Bu meşruiyet arayışı önemli. Onu insanlar veremez bize. İnsanın üstündeki bir şeye karşı ispat girişimi bu. İnsanın üstündekini ikna ettiğini düşünmesi, içindekini susturmanın yegâne yolu. İçindekini, vicdanını yani. Gökçe, insanı tarif ederken, karşıtı üzerinden yeniden o ilk tarifi tahkim ediyor. Ama üzerinde durulması gereken yer şurası: anılarına sadık kalanlar. Fiili dışarıda bıraktığımızda iki şey var elimizde; anılar ve sadakat.” diyerek Yusuf Genç’in yazısı ile giriş yapıyor 126. Sayısına Cins dergisi.
Masumiyet Kaybedilmez Kazanılır
Mert Mevlüt Gökçe, iki tür insan ayrımı (anılarına sadık kalanlar, çikolatayı sevenler, dua edenler, Sezen Aksu dinleyenler, göğe bakanlar ile kapitalistler arasında) yaparak okura doğrudan sesleniyor. Geç kalmayı alışkanlık edinen, kayıp bir kardeşin gölgesinde büyümüş, kendine gerçekten bakamamış, sevgiyi ancak nefret noktasında hissedebilen, mutsuzluğu güvenli bir sığınak haline getirmiş bir ikinci tekil şahsın ruh halini tasvir ediyor. Bu kişinin âşık olamayacak kadar bilgili olduğunu, sevgide teslimiyet ile itaati karıştırdığını, kaybetme korkusuyla dualarını başka bir hayata hazırlık olarak ettiğini ve sonunda kendini “dandik” olarak nitelediğini söylüyor. Yazı, bu hesaplaşmanın sonunda “Kim kendini öldürmeyi planlarken sigarayı bırakır ki?” sorusuyla keskin bir tezat ve ironi sunuyor.
“İki tür insan vardır: Göğe bakanlar ve kapitalistler. Sen ilkine yakınsın. Denize taş atmak istiyorsan başkalarının değil, kendi elini kullanmalısın. Çünkü ölüm haberi aldığında nezaket kurallarına dikkat etmek; yürüyüşe çıkmadan önce yerçekimi kurallarını dikkate almaya benzer. “Birbirimize arkadaşça davranıyorduk ama artık arkadaş değildik.” demiştin fısıltıyla kendine. Sevdiklerinin seni umduğun gibi sevmemesine katlanmak zorundasın. İhanete, sadakatsizliğe… Ve son olarak -ki bu en zoru- bir başkasının senden daha zeki, senden daha karakterli, daha ilgi çekici olmasına katlanmak zorundasın. Hayat ne getirmiştir: Görevler ve kibir. Peki, sen bu sarmaldan çıkmak için ne yaptın? Görevlerin dandik, üstünden başından akan o acı kibir dandik. Sen dandiksin. Sana, diğerlerine, milyonlarca insana çok görülen şeyi AVM’lerde gezerek telafi edemezsin.”
Gümrükler Meselesi
Hüseyin Atlansoy, Tanpınar’ın dine sadece bir kültür malzemesi ve dış mimari olarak yaklaşmasını eleştiriyor. Onun camiyi anlatıp içine girmemesini, ibadetleri geçmişe ait bir saklama kabı sanmasını samimiyetsiz buluyor. Bu tavra karşılık Sezai Karakoç’un, Müslümanların Batı’dan gelen her buluşa manevi bir gümrük seti kurması gerektiği yönündeki görüşünü haklı ve sert bir cevap olarak sunuyor. Cumhuriyet dönemi Türk düşüncesinde asıl doğru eğilimin, hem medeniyeti hem de namaz ve oruç gibi ibadetleri içselleştirenler olduğunu söylüyor.
“Türk düşünce ve edebiyat âleminde, Cumhuriyet döneminde üç eğilimin baskın olduğu söylenebilir. İlk eğilim doğrudan İslâm’a karşı olanlar diye adlandırılabilir. İkinci eğilim; dinin bir kültür malzemesi olarak çeşitli ibadethane cephelerinin ve dış mimari özelliklerinin değerlendirilip, “cephe”sini sanki bir heykele ulaşma çabası içinde -Tanpınar’ın Beş Şehir’inden bir tanımgörenlerdir. Mahallenin temeline bir camiyi koyup cephesini ve kapısını uzun uzadıya anlatıp asla içine girmemek ve Atik Valide’de Ramazan günlerinde bir “zappar” olarak hüzünlenmek… Üçüncü ve asıl eğilim ise hem dış cepheyi bir medeniyet bakışıyla görüp hem de iç âleme namazla, oruçla kanat takarak yaklaşanlardır.”
Mehdi Cengiz ile Söyleşi – Sorular: Eray Sarıçam
“Gazzâlî; dili, kalbin dışa açılan penceresi olarak görür. Bu yüzden insan kalbini düzeltmeden dilini düzeltemez yani kalp nasılsa söz de öyle olur. Başka bir ifadeyle; kalpte kibir varsa dile kibir sirayet eder, kalp karanlıksa söz de bu karanlığın gölgesinde şekillenir. Dil, insanın iç dünyasını saklamayıp olduğu gibi ortaya koyar.”
“Gazzâlî, dilin insanı adım adım felakete sürükleyen yönlerini sistemli bir şekilde ele alır ve bunu yalnızca büyük günahlarla sınırlamaz. Gazzâlî’ye göre dilin kişiyi helak etmesi, çoğu zaman küçük ve fark edilmeyen ihmallerle başlar. Bu yüzden Gazzâlî eserine mâlâyânî (kişiyi ilgilendirmeyen şeyler) ile başlayarak fuzûlî söz, tartışma, yapmacıklık, alay ve iki yüzlülük gibi pek çok dil afetini sıralar.”
Ticaretin Din- İmanı Olmaz
Savaş Ş. Barkçin, kendisinin gençlik yıllarında faizsiz bir bankaya iş başvurusu yaparken “Müslümanlardan toplanan para Yahudilere verilecek mi” sorusuyla sermayedarı çılgına çevirdiği bir anıyı anlatıyor. Bu olaydan yola çıkarak günümüzdeki “yeşil kapitalist” dediği bazı muhafazakâr iş adamlarını eleştiriyor.
“Bu kapitalist kardeşimiz yazısında kapitalizme İslâmi güzellemeler yapıyor. İslâm’ın felsefi bir sistem olmadığını, “sâlih ameller” dini olduğunu söylüyor. “Kur’an’da iş ve çalışmak için ‘sâlih amel’ kavramı vardır; yani iyi, güzel bir eylemde bulunmak, yani bir çıkarınız olmadan bir diğer varlığa iyilikte bulunmak!” diyor. Kafaya bakın… Sâlih ameli mümin, Allah için yapar. Sen bir kâfir kapitalistin laflarını nasıl sâlih amel ile açıklarsın?”
Atakan Yavuz’u Kütüphanesi
Kütüphanede Bir Gün’ün bu ayki konuğu Atakan Yavuz. Hasan Sayıloğlu’nun sorularını cevaplayan Yavuz, kütüphanesini babasından kalan kitaplarla oluşturmaya başladığını ve zamanla şiir ağırlıklı olmak üzere roman, felsefe, mimari ve tarih kitaplarıyla büyüdüğünü anlatıyor. Arşivci bir okur olmadığını, okuyacağı kitapları aldığını ve kütüphanesinin büyüme hızının yavaşladığını söylüyor. Kitaplarla her yaşta değişen bir diyalog kurduğunu, Bilge Karasu’nun “okuma hayatı” kavramını hatırlatarak asıl tesellinin Borges gibi cenneti bir kütüphane olarak hayal etmek olduğunu belirtiyor.
“Aslında babamın mütevazı bir kütüphanesi vardı. İstanbul’a okumaya gelirken klasikleri filan taşımaya başlamıştım evime. Demek ki ben doğmadan temelleri atılmış bir kütüphanenin içinde yaşıyorum… Bugün artık yayın hayatına devam etmeyen, sayfaları sararmış, önsözleriyle bir nostalji duygusu veren -hatta bazıları ben çocukken karaladığım- Durgun Don, Gazap Üzümleri, Savaş ve Barış, Ana gibi karton kapaklı kitapları hâlâ da duruyor kütüphanemde, babamdan bırakılmış bir selam notu gibi.”
“Kitap çalan hırsız mı kaldı? Bazen bulamayıp panik atak geçirdiğim özel kitaplarım var. Onlar altını çizdiğim, ara ara baktığım kitaplar. Özellikle yazı yazarken tıkandığımda açar ve yakıt ikmali yaparım. Bunlar da genelde güzel Türkçemizin üslup ustalarının kitaplarıdır. İnşallah onları çalmaz. Hatta ödünç bile vermem bunları. “Altı çizilmiş satırlar benim mahremimdir” gibi gelir bana, kimseler görsün istemem, hırsızlardan bile utanırım.”
Türkiye’de Geçmişin Yeniden Sahneye Çıkışı
Eray Sarıçam, nostaljinin geçmişte kişisel ve mahrem bir duygu iken bugün kültürel ve ekonomik bir üretim alanına dönüştüğünü anlatıyor. Hatırlamanın artık bir deneyim olarak düzenlenip dolaşıma sokulduğunu, geçmişin yaşanan bir zamandan çok yeniden sahnelenen bir atmosfer haline geldiğini söylüyor. Kapitalist kültürün geçmişi bir stil deposuna dönüştürdüğünü, Türkiye’de eski mahalle anlatılarının, 80’ler ve 90’lar romantizminin idealize edilerek tüketildiğini belirtiyor.
“Dünyanın ve Türkiye’nin hızlı dönüşümü nostaljiyi bir denge mekanizmasına çevirir. Ancak bu denge çoğu zaman eleştirel yüzleşmenin yerini rahatlatıcı bir anlatıya bırakır. Medya ve algoritmalar da nostaljiyi hızlandırır. “Çocukluğumuzun şeyleri” paylaşımları, retro filtreler ve yeniden çevrim estetikler, hatırlamayı deneyimden koparıp gösteriye dönüştürür. Nostalji artık bireysel bir hafıza değil; dolaşıma açık bir kültürel formdur.”
Meraki
Ali Orturaklı, yatılı bir devlet yurdunda geçen dört yıllık ergenlik dönemini anlatıyor. Burayı “ranzalı cennet” olarak adlandırıyor; zira devlet, köylerden gelen zeki ama imkânsız çocukları burada barındırıp eğitiyor. Yemeklerin tuhaf tadı, sigarayla çekirdek içi yakarak elde ettikleri “mangalda tavuk” kokusu ve geceleri “ya öldüyse anam ya da babam” diye ağlayan Oğuz üzerinden bu yurt hayatını tasvir ediyor. Zamanla ağlamanın unutulduğunu, çünkü korkulan şey gerçeğe dönüştüğünde gözyaşının kesildiğini söylüyor. Sonunda, yıllar önce ranzada merak edip uydurduğu “meraki” kelimesinin aslında Yunancada “yaptığın işe ruhunu katmak, özenin iz bırakması” anlamına geldiğini öğreniyor ve devletin bu emeğinin de bir iz bıraktığını belirtiyor.
“Bir gün Oğuz yoktu, bir süre sonra geri geldi. Gece kimse uyumadı, onun ağlamasını bekledi. O geceden sonra bu bekleyiş devam etti. Sonra ağlamayı unuttuk. Devlet yurdunda “Ya öldüyse anam ya da babam…” fikri sizi geceleri ağlatır ama bu fikir gerçeğe dönüşünce ağlamanız kesilir. Cennetin ranzalarında, mangalda tavuk kokuları içinde unuttuğum o kelimenin bir anlamı varmış, geçenlerde aklıma gelince baktım yaygın internetten: “Meraki (Yunanca): Yaptığın işe ruhunu ve sevgini katma; özenin “iz” bırakması.” Devlet bizi büyüttü, toplumla eğitti; bu emeği de bir iz bıraktı.”
Ayvazovski’nin Ruhuna Saklanan Fırtınalar
Güven Adıgüzel, Rus ressam İvan Ayvazovski’nin hayatını ve sanatını anlatıyor. Denizleri, fırtınaları ve ışığı olağanüstü bir ustalıkla tuvale taşıyan ressamın, eserlerinde kaotik karanlığın dansına rağmen izleyene huzur veren bir yan olduğunu söylüyor. Onun tablolarındaki dehşetin yıkıcı değil dingin olduğunu, cesareti öldürmeyip umuda kapı araladığını belirtiyor. Nazım Hikmet’in “Ama Ayvazovski’nin denizleri bir yana” dizesiyle ressama selam gönderdiğini hatırlatıyor. Özellikle “Denizde Fırtınalı Gece” tablosunu betimleyerek, fırtınaların içindeki ay ışığının felaketi aydınlatan bir umut kaynağı olduğunu, insanın karanlıkta değil ışıkta kaybolduğunu ifade ediyor.
“Kendisini tabiatın talebesi olarak gören ressam; koyu mavi dalgaların etrafını sardığı, zorlukların ortasında, dolunayın altında bata çıka çırpınan gemilerin, yine de bir yolunu bulup kurtulacağına inandırırdı sizi mutlaka. Ürpertici sadeliğiyle ulaştığı görkem, tablolarının alametifarikası olduğu gibi aynı zamanda estetik bir kimliği de vaaz ediyordu.”
“Tabloya bakıyoruz, ışık gözlerimizi alıyor ve Ayvazovski’nin rüyasına eşlik ederken, felaketin estetiğini izliyoruz. Fırtınalar güzeldir, insan orada her zaman ruhunu dizginleyecek anlamlar bulur. Fırtınalar güzeldir, sûkunet ile kavga aynı an’da hayat bulur.”
Osmanlı Dindarlığı: Nostalji mi Gerçeklik mi?
Ahmet Yıldız, Osmanlı klasik döneminde dindarlığın “altın çağ” söylemlerinin aksine homojen ve saf olmadığını, norm ile ihlal, disiplin ile gevşeme arasında sürekli bir gerilim taşıdığını anlatıyor. Dindarlığı anlamak için insanların neye inandığına değil nasıl yaşadığına bakmak gerektiğini söylüyor.
“Özellikle Ebu’s-Suud Efendi’nin fetvaları yalnızca teorik fıkhî tartışmaların değil daha çok gündelik hayatın dinî sınırlarının nasıl kurulduğunu anlamak açısından son derece belirleyici bir kaynaktır. Bu bağlamda fetvalar, bir yandan normatif düzeni tesis etmeye çalışan dinî otoritenin perspektifini yansıtırken, diğer yandan toplumun bu normlarla kurduğu gerilimli ilişkiyi dolaylı biçimde açığa çıkarır; zira fetvalar çoğunlukla ihlal ihtimalinin yoğun olduğu alanlarda yoğunlaşır ve bu durum onların yalnızca düzenleyici değil aynı zamanda teşhis edici metinler olduğunu gösterir.”
Vekaleten Yaşamak
Harun Yakarer, insanın hayatını başkasının yerine yaşayamayacağını, hayatın vekalet kabul etmediğini anlatıyor. Kişinin kendi çocuğu bile olsa, başkasının hayalini veya yaşadıklarını ona dayatmanın doğru olmadığını söylüyor. Kişisel gelişim kitaplarının ve yaşam koçlarının “kendin ol” derken aslında kapitalist sistemin istediği bencil, nefsine düşkün, kolay yönlendirilebilir bir insan modeline hizmet ettiğini belirtiyor.
“Kimilerinin kendinden başka hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O kadar yoktur ki kendisi kendini bulduğunda bu kez başkalarını da kendinden kaçırır. Başkasının yanında olamayan ya da yanında bir başkasının olamadığı kimse yaşadım sandığı hayatı ıskalamıştır. Çünkü hayat, bir başkasının varlığıyla ritim bulur, anlam kazanır, kıymetlenir. Hayatı kendimiz yaşamalıyız fakat başkasının derdiyle dertlenmek, başkasının üzüntüsünde üzülmek, başkasının sevinciyle sevinmek kendi varlığımızı da perçinler. Sadece kendi yatağında dümdüz akan bir yaşam çizgisi; dümdüz olan cansız bir kayadan farksız insan üretir. Sert bir kayaya çarpan insan, kayanın sertliğini hisseder ama acıyan yerini de bilir.”