Türk Edebiyatı Türk Mitolojisi Dosyası’na Devam Ediyor
Türk Edebiyatı dergisi, 617. sayıda başladığı Türk Mitolojisi Dosyası’na devam ediyor.
Dosyadan…
Orhan Yazıcı-Türklerde Hükümdarlığın Meşruiyet Kaynağı: “Kut”
“Türk destanları içerisinde müstesna bir yere sahip olan Oğuz Kağan Destanı’nda bu durum kendisini bariz bir şekilde göstermektedir. Destanda Türklerin atası sayılan Oğuz’un daha çocukluğunda Tanrı vergisi özellikleriyle seçilmiş, şanslı bir lider olduğu vurgulanmaktadır. Gökten ışık hüzmesi içinde indirilen ilk eşi ile bir göl ortasındaki ağacın gövdesinde bulduğu ikinci eşinden olan çocuklarıyla soyunu ilelebet devam ettirme talihine erişen Oğuz’a verilenler hep Tanrı’nın birer lütfudur. Buna göre Oğuz, Tanrı’nın yarlığı (buyruğu) üzerine, kut ve ülüg (talih) sahibidir. Yine Oğuzname’ye göre kut, halk ile hükümdar arasında bir illiyet sebebidir.”
Mehmet Aça-Ana Hatlarıyla Sibirya Şamanizmi-II Kamlar ya da Şamanlar
“Şamanların sahip oldukları gizemli ve olağan dışı güçlerini ruhlardan aldıklarına inanılmıştır. Şamanlık yetilerini kendilerini seçen (başka bir deyişle şaman olmaya zorlayan) ruhlara borçlu olan Şamanlar, bütün yolculuklarını ve ayinlerini (buna, tedavi seansları da dâhildir) koruyucu ve yardımcı ruhları sayesinde yapmışlardır. Potapov, mevcut kaynakların, Şamanlarla koruyucu ve yardımcı ruhlar arasındaki ilişkiyi, bin beş yüzyıl öncesine kadar götürdüklerine dikkat çekmiştir.”
Mustafa Karabulut – Ziya Gökalp’in Şiirlerinde Türk Mitolojisi
Ziya Gökalp’in şiirlerinde “Kurt” motifi dikkat çeker. Kurt, Türk mitolojisinde önemli yere sahiptir. Özellikle “Bozkurt”, şeklinde görülen bu motif, bozkırda yaşayan, gücü simgeleyen, dağlarda gezen, kendi alanını olan bu güçlü hayvanı “Türkler gökteki tanrıya benzettiler.” Türklerdeki gök tanrı inancının arka planında bu husus da yer alır.
Dursun Ali Tökel – Divan Edebiyatında Mitolojinin Kaynağı Şehnâme mi?
“Malum olduğu üzre Şehnâme kahramanlarının destani hikâyeleri Firdevsî’nin icat ettiği anlatılar değildir. Bu anlatılar asırlar boyu insanlar arasında anlatılagelen kahramanlık destanlarıdır. Firdevsî, yaklaşık otuz yıl süren çabaları ile bu hikâyeleri toplamış ve onları mükemmel bir sistematik içinde kendi kurgusu dâhilinde sayfalara aktarmıştır. Yani onun anlattığı hikâyeler, yüzyıllar boyu anlatılagelen rivayetlerdir. Kimi peygamberler tarihi içinde, kimi Arap kavimleri arasında, kimi İran halkları içinde anlatılan öykülerdir. Bu destani kahramanların mitolojik arka planı da sadece İran anlatıları ile sınırlı değildir, bu mitolojilere Çin, Yunan, Hint vb. pek çok kavmin mitsel öyküleri de karışmıştır ve bana göre İran orijinli kahraman göstermek neredeyse imkânsız gibidir.”
Esaret Edebiyatımızın Çığlığı: Vâveylâ
Edebiyat tarihimizin en ilginç dergisidir Vâveylâ. Genç Osman Geçer bu derginin hikâyesini yazmış.
“Kafkas Cephesi’nde Ruslara esir düşen Türk savaş esirlerinin tutuldukları kamplardan biri de Sibirya’da bulunan Krasnoyarsk’tır. Krasnoyarsk’taki Türk subaylar Vâveylâ adında bir gazete çıkarmışlardır. Vâveylâ, elle yazılan ve Arap alfabesiyle Türkçe olarak çıkarılan bir esir kampı gazetesidir. Gazetesinin ilk sayısı 27 Teşrinisani 1331/10 Aralık 1915 Cuma günü çıkarılmıştır. Tek nüsha olan ve İsmail Suphi Soysallıoğlu tarafından Rusya’dan getirilen Vâveylâ’nın tam koleksiyonu TBMM Kütüphanesi’ndedir.”
Vâveylâ’da yazan ve gazetenin adının taşıdığı anlamı “çığlık, feryat, yaygara” olarak kabul etmeyen ve farklı yorumlayan kişiler de vardır. Söz gelimi Mülazımı Sani Ârif, “Vâveylâ’nın Nüsha-i Fevkaladesi”ne yazdığı hatırasında “Vâveylâ”yı şu şekilde tanımlamıştır: “Vâveylâ! Hukuklarını müdafaadan aciz esirlerin ağzından çıkan bir sayha-i iştika ve tazallüm değil, eza ve cefanın türlüsünü hakkımızda reva gören vahşi ve hunhar düşmanlarımıza karşı kullanılan bir “işaret-i tehdit”tir.”
Abdallar
Türker Eroğlu, abdallar hakkında yazmış. Anadolu kültürünün bir parçası olan abdalların ehil ellerden anlatılması çok isabetli olmuş. Konunun net olarak anlaşılması, anlam karmaşalarını da giderecektir.
“Aslında Türkiye sahasında abdal denilince, doğudan, özellikle Horasan’dan gelen derviş, şeyh, mürşit, ozan, âşık, şair gibi gezginler kastedilir ise de ahali nezdinde Abdal denilince ilk akla gelen İç Anadolu bölgesinde yaşayan ve müzisyenlik yapan kişiler, dervişlerdir.”
“Abdallar veya abdal olarak isimlendirilen insanların “muhaddislik”ten “alperenlik”e ve müzisyenliğe doğru giden; çok çeşitli ilişkilerle ifade edilmeye çalışılan; karmaşık bir yapı gösterdiği söylenebilir. Ancak açık bir husus var ki Horasan erleri veya Horasan erenleri adıyla anılan “derviş” anlamındaki “abdallar” ile “abdal” oymağı, aşireti veya sosyolojik cemaati kapsamına girenler farklıdır.”
Edebiyat Sandığı’nda Hüseyin Cahit Yalçın Var
Necati Tonga’nın bu sayı sandığından Hüseyin Cahit Yalçın çıkıyor. İlk defa göreceğimiz fotoğraflar ve belgelerle Yalçın’ı daha yakından tanıyoruz. Spor merakı, imzası, el yazısı ve daha fazlası bu sayı Türk Edebiyatı’nda.
Ömer Lütfi Mete’nin Bilinmeyen Bir Şiirinin Hikâyesi
Hazine-i Evrak köşesinde bu sayı tam anlamıyla bir hazine var. Efrasim Yıldırım, Ömer Lütfi Mete’nin bugüne kadar yayınlanmamış bir şiirini hikâyesi ile birlikte gün yüzüne çıkarıyor.
“Tren biletlerini almaya gittiğimizde yanından hiç eksik etmediği çantasından, son yazdığı şiirini bana verip incelememi istedi. Ankara’ya yapacağımız yolculukta buluşmak üzere ayrıldık. Fakat buluştuğumuz yolculuk esnasında, okulu bitirmenin sevinci, kura çekmenin heyecanı, tren sohbetleri sebebiyle olsa gerek şiirle ilgili bir konu açılmadı. İkimiz de unutmuştuk. Kura çekeceğimiz salona gidip kura çektikten sonra da görev yerine gitme telaşından olsa gerek şiir bende kaldı ve ben şiirle ilgili kendisine geri dönüş bile yapamadım. Bu vesileyle bu şiir bende kaldı. Acaba kendisinde bir kopyası var mıydı, bilmiyorum. Bütün şiirlerini yayımlamış olduğu Gülce adlı eserinde de bu şiire rastlamadım. Yıllar sonra bu şiiri Türk Edebiyatı dergisine göndermeye karar verdim. Şiirin bendeki kısaca hikâyesi bu kadar.”
“Bilmem ne oldu benlik gözlerine?
Dostlarımda beni bakan
Benlik gözlerine ne oldu?
Hâlâ rastgelip deridnden derine
Yollarda rüya bırakan
Benlik gözlerine ne oldu?
Sen ey beyaz sevdam
Baş ağrım, göz ağrım
Gönlümdeki endam
Bin senelik çağrım”
Şehir Mefkûresi “Hafızasını Yitirmiş Mankurt Şehirler”
Şehirler hafızalarını yitirir mi? Şehir ne zaman şehir olmaktan çıkar? Nuri Sincanlı, şehirlerin nasıl mankurtlaştığını anlatıyor yazısında.
“Şehirlerin hafızaları semtler ve mahallelerdir. Mahallenin bir dokusu ve ruhu vardır. O doku ortadan kaldırıldığında artık bir semt ve mahalle ruhundan bahsetmek mümkün değildir. Bugün ısrarla uygulanan siteleşme, mahalleyi yok ettiği gibi mahalle sembolünün altında şekillenen birçok manayı da hafızamızdan silmiştir; mahalle bakkalı, mahalle camisi, mahalle arsası, mahalle kabadayısı, abisi, babayiğidi… Hasılı mahalle sosyolojisi paramparça olmuştur.”
Bir Mahzun Gülümseyiş: Sadri Alışık
Sadri Alışık anılıyor bu sayı dergide. Otuz yıl olmuş aramızdan ayrılalı büyük ustanın. Hem tiplemeleriyle hem de şairliğiyle şahsına münhasır bir kişiliği vardı Alışık’ın. Biyografisi, oğlu Kerem Alışık’ın babası için yazdığı şiir yer alıyor dergide.
Mehmet Konuk da bir portre yazış ile Alışık’ın anıyor.
“Bugün hâlâ onun filmlerini izlerken, bir yanımız gülümserken bir yanımız hüzünleniyorsa bu onun ne kadar gerçek bir sanatçı ne kadar hakikatli bir insan olduğunun göstergesidir. Evet, Sadri Alışık, 1995 yılında aramızdan ayrıldı ama aslında hiç gitmedi. Filmlerde, şarkılarda, unutulmaz diyaloglarda yaşamaya devam etti. Yine de onun olmadığı bir sahne, bir perde ve bir İstanbul sokağı bir yanıyla hep eksikti çünkü Sadri Alışık, sadece rol yapmadı; yaşadı, yaşattı ve hiç unutulmayacak bir miras bıraktı.”
Türk Edebiyatı’ndan Bir Hikâye
Zöhre Demir – Başımız Belada
“Biz aslında mazbut kimselerdik. Ürkütücü bir yanımız yoktu. Hele garibim Hüseyin!.. Karanlıkta bir yüksek ses işitse korkudan silkinirdi. Hafiften -kendi tabiri- ileri çıkık o güzelim sarı dişlerine başparmağını alttan takar kafasını üç defa geri ittirirdi. Siyah kedi görse saçını çekerdi. Nereden öğrenmişse bu kadınsı hareketleri bizimki?”
“Haksız yere ceza almak Sıtkı’ya çok koymuş. Bu ağırlıkla kalamazdım orada, derdi. İstanbul’ da ayak bastığı ilk yer Esenler Otogarı olmuş. Gidecek, kalacak yeri olmadığı için de çıkamamış oradan. Gecelerce, yazıhanelerin baktığı meydandaki banklarda uyumuş. Şoförlerden biri fark etmiş bunu, elinden tutmuş. Otogarın altındaki kuru temizlemecilerden birinde işe sokmuş. İki yıl çalışmış orada Sıtkı.”
Türk Edebiyatı’ndan Şiirler
Dokunsan, -m- olacaktı, harflerin azizliği
İnanabilir miyiz dokunduğuna
Bilirim her inceliğin tarifi sende
Koşmayı senden kısrak
Uçmayı senden suna…
Tutuşmadan dönmüyor
Sarı aşı boyası kırmızısına
Mehmet Aycı
Oklar üşüştürüp gemiler batırmışım Karadeniz’de…
Sancaktepe Hadımköy’de nöbetlere kalkmışım,
Daracık, daracık sokaklara girmişim.
Ya dostlar tutup sofralar vermişim,
Ya ev bark kurup anasını satmışım.
Avarelik mavarelik etmişim
En sonunda
Oyuncu olmuşum olabildiğince
Sadri Alışık
Avucunda şiiri
Avazı hür
Gönlü bol
Gönlü İstanbul
Ne kadar İstanbul varsa hepsinde kabul.
Gün aşırı boğazdan geçmezse olmaz.
Rakı, balık, deniz bir de çerez
Beklemeyi de bekletmeyi de sevmez.
Hakikatleri seven, her şeyin yüzüne
söylenmesini isteyen
Kaderine boyun eğmeyi bilip
Kerem Alışık
Urumeli, Pürzerrinliyim
Bir şeftali baharı misali
Açar ana dilim bu şehirde
Nakış nakış bu şehirde dokunur
Dilimin kilimi
Bu şehirde kaldırımlar
Dilimce türkü yakar
Sokaklar kadim dost diye bilir beni
Ekilen buğday
Yenilen ekmek
İçilen su
Adımlanan yol
Hep beni söyler
Sırrını benle paylaşır hep
Zeynel Beksaç
Ayasofya’da İbrahim Tenekeci Dosyası
Ayasofya dergisi, hazırladığı özgün dosyalarla ilerleyen bir dergi. Özenle hazırlanan ve arşivlik çalışmaların yerini aldığı çalışmalarla edebiyat dünyamıza kıymetli eserler kazandırıyor. Ayrıca bu dosyaların bir önemli yanı da vefayı önceliyor olması. Bu sayının dosya konusu İbrahim Tenekeci. 90’lı yıllarda başlayan edebi çalışmalarını gazete, dergi, kitap gibi alanlarda yürüten Tenekeci şimdi de Muhit dergisi ve yayınları ile günümüz edebiyatına katkı sunmaya devam ediyor.
Recep Terler’in Giriş yazısından…
“Dosyada belki de en kıymetli bölümlerden biri İbrahim Tenekeci ile yapılan söyleşi. Burada onu, kendi cümleleriyle dinleme fırsatı bulacaksınız: Müslümanların kederi kederim, sevinci sevincimdir.
Bu dosya sadece bir şairi değil; aynı zamanda şairin dünyasını, onu besleyen kaynakları ve ondan beslenen yeni edebiyat damarlarını da anlamaya çalışıyor.”
İbrahim Tenekeci Dosyasından…
Ahmet Edip Başaran- Editör İbrahim Tenekeci
“İbrahim Tenekeci şimdilerde Muhit dergisinde ve Muhit Kitap’ta yılların birikimi ve tecrübesiyle Türk edebiyatına ve Türk düşüncesine hizmet etmeye devam ediyor. Kitaplığımda bakıyorum, Muhit’in 62. sayısı çıkmış en son. Muhit Kitap’ta birbirinden kıymetli onlarca eser. Kıymet bilinmek ister. Tıpkı Muhit Kitap’ın çıkış manifestosunda yazdığı gibi İbrahim Tenekeci meziyet ve şahsiyeti bir bütün olarak gören, dikkatin yanına rikkati ekleyen, emeğe hürmet eden, kabiliyete vefa gösteren, işini en güzel şekilde yapıp kenara çekilen bir duyarlığın nadir ve kıymetli bir temsilcisidir. Ömrü uzun ve bereketli olsun.”
Mehmet Tepe – Buluttan Sıyrılan Güneş ya da İbrahim Tenekeci Şiirinde Mistik İfadeler
“İbrahim Tenekeci, bir fâni olarak ölümü ilmek ilmek üzerinde dokur. O, ölmeden önce ölünüz Hadis-i Şerîf’inin bir nevi şiirini yazıyor. Bu dünyada insan, kendisinin aciz bir kul, dünyanın da fâni ve geçici olduğunu bilir. Ahiret, bizim son ve ebedî mekânımız. İnsan, hâl ve hareketlerini buna göre ayarlamalıdır. Tenekeci, şiirinde ömür muhasebesini dünyada yapan bir şairdir. Bu dünyada ahiret azığını kazanmaya çalışan dünyalık ve geçici güzelliklere perde çeken bir şairdir.”
Müslim Coşkun – İbrahim Tenekeci ve Tabiat
“İbrahim Tenekeci şiiri, canlı ve yaşayan bir şiirdir. O, hayatın içindedir ve hayatla birlikte yol alır. Şair; bir hastane bahçesindedir, insanların yüzündeki çaresizliğe şahit olur. Bir morg kapısının önünde bulunur, ölümle yüzleşir. Bir mezarlığa uğrar, orada ölümü içselleştirir. Bir dere kenarındadır, suyun akışında derin düşüncelere dalar. Yahut bir dağ başında gökyüzüne bakar, yıldızlarla göz göze gelir.”
Zeki Bulduk – İbrahim’in Hatırlattığı
Onunla ilk konuştuğumuz Goethe’nin “Işık, daha fazla ışık” sözüydü. En son konuştuğumuz ise dostluk ve yalnızlıktı. Her iki konu arasına tam otuz sene sığdı. Her dem insanı tetikleyen, ayaklarını dizinin altına kırdırıp toparlatan bir duruş var gözümün önünde. O; kaleme, dergilere, yazıya ve dostluğa inandı. Allah ve vatan kadar aydınlık kelimeler döküldü dilinden.
Yunus Karadağ – Kaçmayan Kuş
“Peltek Vaiz’i okuduğumda şairinin de peltek olduğunu umut etmiştim, bir garip umut… Sonra anlıyorum ki vaizi peltek yapan dili değil kalbiymiş. Hani kimsenin vakti yok ya durup ince şeyleri düşünmeye; vaizin de bütün bu koşturmaya vakti yok. O, tüm vaktini ince şeylere ayırıyor. Hani biz bu koşturmada kuş cıvıltılarını duyamıyoruz ya vaizin ise tüm gürültüleri susturmuş olarak göğsünde yalnız kuş cıvıltıları yankılanıyor.”
Yusuf Emre Şen – İbrahim Tenekeci’nin Türkiye İdeali
“Sözün özü odur ki; İbrahim Tenekeci’nin Türkiye ideali esasen tarihimizin, kalbimizin ve hakikatimizin sesini içerir. Edebî anlatımı ve içerdiği derin manalarıyla onun Türkiye’si sıradan bir ülke değil bilakis epey dokunaklı bir konudur.”
Harun Yakarer – İbrahim Tenekeci Şiirinde Hayatın Şairane Sesi: Ölüm
“İbrahim Tenekeci şiiri, hayatla ölümü iç içe gösterir bize. Tıpkı kadim kültürümüzde evlerle mezarlıkların birbirinden uzakta düşünülmemesi gerçeği gibi. İnsanların mezarlık görmeleri ölümü düşünmelerini ve ondan ibret almalarını sağlayacaktır. Fakat günümüzde mezarlıklar şehrin dışında tutulduğu için insanların ölümü aklına getirmesi biraz zorlaşıyor.”
Recep Terler – İbrahim Tenekeci’nin Davası
İbrahim Tenekeci, Kudüs’ü anlatırken “Kudüs, evimiz; Mescid-i Aksa ise evladımız gibi bizi ilgilendirir.” der. O kadar yakın… Çünkü Kudüs, evimizden ve evladımızdan ayrı görebileceğimiz bir dava değildir. Bir ifadesinde, “Kudüs’ü seveni sevmek gibi bir huyumuz var. Kim Kudüs’le ilgilenirse, derdimizle, yaramızla ilgilenmiş oluyor.” diyerek Kudüs’ün gönlümüzdeki yüceliğini kelimelere dökmüştür.
İbrahim Tenekeci Söyleşisi
İbrahim Tenekeci çok fazla söyleşi veren bir şair değil. Bu yüzden Ayasofya’daki bu söyleşi oldukça değerli. Harun Yakarer’in sorularını cevaplamış Tenekeci.
“Mevcut kitaplara bakıp düşünüyorum bazen. Bir yandan insana emniyet veren bir duygu. Emekler esere dönüşmüş, kalıcı hale gelmiş. Öte yandan, hayatı kaçırmışsın gibi bir his. Güzel havalarda bile odaya kapanıp çalışmak. Sürekli kâğıt ve kalemle dolaşmak. Yeni metinler yazma isteğinin oluşturduğu ağır baskı. Yani nasıl hissettiğimi bilemiyorum. Duygularım karışık biraz.”
“Gençlik yıllarında şiire yüksek anlamlar yüklüyordum. Yaşım ilerledikçe durum değişti. Düzgün yaşamak, kul hakkına girmemek, haramdan uzak durmak, yalan söylememek, kimseyi aldatmamak, maddiyata teslim olmamak; bunlar artık şiirden daha üstün geliyor bana.”
“Dergicilik, köşe yazarlığı, kültür sanat ve düşünce sayfaları yönetmenliği, yayınevinde şiir editörlüğü, edebiyat dizilerini yayına hazırlamak vs. Dediğiniz gibi, şairlik hepsinin üstünde yer buldu. Bunun bir nedeni de yaptığım işleri dile getirmemem olabilir. Sessizce işimi yaptım ve geri çekildim. Öne çıkmak istemedim. Hepsi bu.”
İbrahim Tenekeci Soruşturması
“İbrahim Tenekeci’nin Türk Şiirindeki Yeri Hakkında Ne Düşünüyorsunuz?” sorusu yöneltilmiş şair ve yazarlara.
Mustafa Kutlu- “Şu okuduğum kuşak şairleri içinde İbrahim Tenekeci, temayüz etti. Gerçekten hakkını teslim etmek lazım. Dergi yapma hususunda da mahirdir İbrahim Tenekeci. Sonradan Muhit dergisine kadar birkaç dergi daha çıkardı. Kırklar, İtibar gibi dergiler bunlar. Başka birçok kitap da çıkardı; şiir ve deneme kitapları gibi.”
Arif Ay– “İbrahim Tenekeci’nin şiirlerinin hatta yazılarının bende bir iç konuşma izlenimi bıraktığını söyleyebilirim. Kadim şiir geleneğimizi günümüzde sürdüren bir şairdir o.”
Ahmet Murat- “İbrahim Tenekeci’yle aynı kuşaktanız. Aynı kuşaktan olmanın şairler için anlamı nedir? Öncelikle genç bir şair, bütün bir şair kadrosunun sesleri arasında öncelikle kendi kuşağının sesini seçer. Son şiir, bu sestedir çünkü. Ben de İbrahim Tenekeci’nin şiirlerini, onları fark ettiğim andan itibaren takibe aldım. Ama hemen belirtmem gerekir, bu şiirleri fark etmek benim için zor olmadı. Çünkü o, ilk şiirlerinden itibaren kendi şiirini yazmaya başlamıştı. Yeni bir ses bulmuştu.”
Mehmet Narlı – “Şiiri ile aynı yerde olan şairlerdendir İbrahim Tenekeci. Yabana atmayın bu sözü. Bazı şiirlerle şairleri birbirlerine yabancı gibidirler; şair, şiirinin içinde görünmekten çekinir âdeta, tanınmaktan korkar. Bazı şairler de tam şiirinin ortasındadır: Tenekeci onlardandır.”
Muhsin Macit – “İbrahim Tenekeci’nin şiiriyle tanışıklığım çeyrek asra ulaştı. Doksanlı yıllarda, dergilerde rastladığım ilk şiirlerindeki özgün sesi ve söyleyiş tarzıyla ilgimi çekmişti. 2010’da Türk Edebiyatı dergisinde yayınlanan bir yazımda kendi dizelerinden esinlenerek İbrahim’i, “Türkçenin sözünden çıkmayan şair” diye takdim etmiştim. Aynı minval üzere yazmaya, üretmeye devam etti.”
Münir Üstün – “İbrahim Tenekeci’yi Türk şiiri içinde ayrı bir yerde görüyorum. Geleneksel ile modern arasında bir köprü gibi. Hem geçmişin sağlam temellerine yaslanır hem de günümüz insanının arayışlarına yanıt verir. Dili sade ama asla sıradan değil. Yoğun manaları incecik kelimelere sığdırmayı başarır.”
Şehrin Girdabına Dönüş
Şehirlerin insanı boğan bir yanı var. Bu artık herkesçe malum. Şehirden uzak kalınca az da özlenen yanları olsa da şehir bir girdap gibi insanı yutuyor. Merhum Ömer Lütfi Mete’nin “Bu şehir girdap gülüm / Girdapta mehtap gülüm” dediği noktadayız. Fatma Polat, şehre dönüşü bir girdap hüznüyle anlatıyor.
Kasım ara tatilinin son günlerindeyiz. Tatili geçirdiğimiz küçük bir yerleşim biriminden evimize doğru yola çıktık. İkindi ile akşam saatleri arasında İstanbul’a giriyoruz. Şehir, feylule uykusundan uyanmış olmanın sersemliğiyle sallanıyor gibi. Yoğun bir trafiğin tam ortasındayız. Fareli Köyün Kavalcısı’ndaki büyüye kapılan çocuklar gibi anlamsız bir ritme uymuş ilerliyoruz hep birlikte. Gökyüzü gri, hava soğuk ve yağmur yağıyor. Radyoda yeni şarkılardan biri çalıyor; ancak zihnimde hep aynı türkü: “Bu şehir girdap gülüm…”
Ali Sürmelioğlu ile Üsküdarlı Falanca ve Feşmekânlar Söyleşisi
Ali Sürmelioğlu ile “Üsküdarlı Falanca ve Feşmekânlar” kitabı merkezli bir söyleşi yer alıyor dergide. Sorular Recep Terler’den.
“Şahit olan işlevsiz, durağan, kayıtsız değildir. Ayna da bir şahit olarak bazen kendi varlığıyla iklime, sahneye doğrudan katkı sunar. Necip Fazıl’ın “Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar” tabirinde cam bir yansıma üretir gün batımında ve yangın yerini andıran kızıl bir iklim ortaya koyar.”
“Tarihî romanlarda geçtiği döneme ait unsurlar merkezde olursa bahse konu dönem geride kaldığı için merkeze alınan sorunlar okur için artık mesele olmaktan çıkar. Folklorik unsurları bir öğretici edasıyla metne yerleştirmek sanattan uzaklaşıp dökümantasyona yaklaşmaya sebep olabilir.”
“Okumamış olanlar için detay vermek istemem lakin başlangıçtan itibaren okuduklarımızı Üsküdarlı Falanca’nın anlamlandırma şekli o bölümden itibaren değişip sonuca kadar temposunu hızlandırarak devam ediyor.”
Kapına Kulp Olmuşuz Dünya
Dünya hepimizi çarkına almış, savurup duruyor. Bir de bakmışız ki dünya bizi kendine çevirmiş. Dünyalık peşinde koşup duruyoruz. Sevda Yaşar Çimen, yaşadığımız dünyalık hallerimizi yazmış.
“Bizi çepeçevre saran dünya fitnesiyle işimiz hiç kolay değil fakat kendimize çekidüzen vermek zorundayız. Bir hafta boyunca kulp düşünecek kadar dünyayı sevmeye hakkımız yok. Gazze’de, Doğu Türkistan’da ve belki adını dahi bilmediğimiz yerlerde kardeşlerimiz acı çekerken, bunu yapmak hem nefsimize hem de onlara zulmetmektir. Günlük hayatlarımızı sürdürüyoruz, yiyoruz, içiyoruz, yaşıyoruz, gülüyoruz ancak onların hüznü her an boğazımıza bir yumru gibi oturmaya hazır beklemeli.”
Muhammed Ali Clay
Ne büyük anlamlar ifade ediyor Muhammed Ali Clay ismi bizim için. Hem de boks efsanesinin çok ötesinde anlamlar bunlar. Mehmet Akif Bıyıklı, Muhammed Alihakkında yazmış.
“Herkesler bilmese de Muhammed Ali başarılarla dolu boks kariyerinin yanı sıra kısa ama etkili bir müzik kariyerine de sahiptir. 1964’te ilk albümü, çoğunluğu şiir ve yorumlardan oluşan “I Am The Greatest”ı yayınlamış, “The Gang’s All Here” adlı bir başka çalışmasında ise 1960’ların klasiklerini yorumlamıştır. Fakat ne manidardır ki İslamiyet’i seçip adını değiştirmesinin ardından plakçısı Columbia Records bütün albümlerini piyasadan toplatmıştır. Bir diğer bilinmeyen özelliği ise ünlü illüzyonist David Copperfield’tan bile övgü alan illüzyon numaralarıydı. Evet evet, Muhammed Ali aynı zamanda bir sihirbazdı.”
Şiirden Aşağıya Attım Kendimi
Modern çağın ayak oyunlarından ister istemez şiir de payını aldı. Gelenekle bağını her geçen gün biraz daha koparan bir şiirimiz var. Atasözleri, deyimler, geleneksel mitler şiirimize pek de uğramıyor. Eksik köksüz bir şiire doğru yol alıyoruz. Harun Yakarer, tüm bu olanlardan sonra, şiirden aşağıya attım kendimi diyor.
“Atasözü ve deyimleri doğrudan doğruya şiire bağlayabiliriz. Çünkü özellikle atasözleri şiirsel cümlelerdir. İçinde bir ahengi vardır ve anlam derinliğine sahiptir. Atasözlerinde kelimelerin imkânlarını genişleten bir semantik kurgu vardır. Bu kurgu yaşanmış bir olay, bir durum üzerine gelişmiştir ve atasözü içinde barındırdığı hikâyesiyle birlikte mitleşme imkânını da kazanmıştır. İnsanlar dinlerinden bile dönebilirler ama davranışlarına sinen mitlerin etkisinden kurtulmaları en zorudur. Artık geleneksel mitlerin bile aşındığını ve yok olduğunu görüyoruz.”
Entelektüel Yakıt Havzası Olarak Dergiler
Entelektüel yakıt havzası olarak tanımlamış dergileri Yusuf Bilâl Aydeniz. Dergilere dair önemli tespitler var yazıda. Dergilerin kıymetini bilmek gerek. Dergilerle yol yürümek özellikle gençler için tam bir mekteptir. Yeter ki kıymetli bilinsin dergilerin.
“Dergileri düzenli olarak takip eden bir insan -hele bu insan gençse- emin olun ki, akranlarından ufuk bakımından ileride olan insandır. Eser yazsın veya yazmasın, dergileri takip eden bir insan çağına tanıklık eder. İçinde yaşadığı çağın sosyal, kültürel, fikrî ve politik gelişmelerinden/tartışmalarından habersiz olan ne bedbaht bir insandır. Dolayısıyla dergiler, entelektüel yakıt deposudur. Herkes deposunun hacmi (zihninin genişliği, uzunluğu ve yüksekliği) ölçüsünde bu depodan yakıt alır. Kimi bu yakıtla bir hafta, kimi bir ay, kimi de bir yıl… yol yürüyecektir.”
Ayasofya’dan Bir Öykü
Nazife Turan – Şehir Güllabicisi
“Karanlığın henüz dağılmadığı bir İstanbul sabahına gözlerini açtı. Uyumadan evvel örttüğü perde; pencere pervazından hırçın esen bâd-ı sabâyla aralanmış, yanı başındaki masaya sokak lambalarının sarı ışığı süzülmüştü. Çalan alarm sesiyle irkildi ve dört saatlik uykunun yetmediği hantal bedenini usulca doğrulttu.”
“Yaklaşık beş yıldır her sabah yaptığı gibi bugün de etrafına dikkatle bakıyor, nelerin değiştiğini kendi kendine saymaya çalışıyordu. O nasıl ki avare avare etrafa bakmaktan usanmadıysa, komşusu Kemal Abisi de köşe başından döndüğünde Mebrure’yi orada gördüğü hâlde kornaya basmaktan usanmamıştı.”
Bir Nokta, Sayı: 279
Bir Nokta dergisi 279. sayısınaçiçek gibi bir giriş yaptı. Mürsel Sönmez, özden bahsediyor giriş yazısında. Hakikati haykıran yürekten ve dilin inceliklerinden bahisler açıyor.
“Öz doğasından kopmayan edebiyat da direniyor insan burcunda. “Sözle anlatılan şey, yalan bile olsa, kokusu gerçek olduğunu da haber verir, yalan olduğunu da. Çayırlıktan çimenlikten esen yel, külhandan gelen ufûnetli yelden ayırt edilir. Gerçek kokusuyla ahmağı kandıran yalan sözün kokusu, miskle sarımsak kokusu gibi söz söyleyenin soluğundan anlaşılır” diyor Mevlânâ ve ekliyor: dil, tencerenin kapağına benzer; kıpırdadı da kokusu duyuldu mu, ne yemek pişiyor, anlarsın.”
Karel Çapek’in İnsanları
Karel Çapek ismini ilk defa duydum. Bu anlamda Serkan Akın’ın yazısını büyük bir merakla okudum. Yeni bir ismi tanımış olmaktan dolayı da oldukça memnun oldum. Siz de memnun olacaksınız.
“Çekoslovakyalı yazar Karel Çapek. Sosyal, siyasal ve ekonomik hayattan edindiği çıkarımları bir kurgu halinde işlemesini başarmış 20. yy. yazarlarından birisi o. İsmi pek bilinmiyor fakat onun kardeşiyle birlikte bulduğu “robot” terimi bugün herkes tarafından kullanılıyor.”
“Capek’in bu sihirli oyunu bir kadın eliyle bozmak istemesi oldukça mantıklı geliyor insana. Zira sosyal, siyasal ve ekonomik hayattaki en hırslı başrol oyuncular genelde erkeklerdir. Gelen bu kadın, kadınlığın zaafıyla robotlara acıyor. Hiç olmayacak bir şey yapıyor ve robotlara merhamet ediyor.”
Suavi Kemal Yazgıç’ın Okuma Defteri
Suavi Kemal Yazgıç’ın Okuma Defterine göz atıyoruz.
“Panayota”, Abdullah Yalın’ın ikinci şiir kitabı. Orlando Kitap’tan yayınlanmış ve 52 adet basılmış. 35 sayfalık bir kitap ve kanunen bandrol zorunluluğuna tabi değil. Bu teknik detayları bir bibliyomanın elindeki kitapla ilgili ayrıntıları paylaşma iştahıyla yazmıyorum. 12 numaralı nüshasını elinde tuttuğum bu kitap; edebiyatın, şiirin yayıncılığın dışına sürgün edilmesinin belgesi.
“Şimdi bir sis perdesinin gerisinde kalsa da İkinci Yeni hem dışarıdan hem de mensubu şairlerce yıpratıcı tartışmaların da odak noktasında yer alıyor. Modern Türk şiiri tarihine hem belgesel düzeyde hem de eleştirel bağlamda yoğun mesai veren Osman Özbahçe, “İkinci Yeni Tarihçesi” ile sislerin arkasında kalan bu tartışmaları hafızamıza geri kazandırıyor.”
“Dört öykü kitabına imza atan Ali Işık’ın bir de gezi kitabı yayınlandı. Öykü türünün verdiği anlatım imkânlarını ve tekniklerini gezi yazılarında da ustaca kullanan Işık; pergelinin sabit olmayan ucunu Afrika’dan Türkistan’a, oradan Balkanlara geniş bir coğrafyada dolaştırıyor.”
Mustafa Köneçoğlu ile Söyleşi
Enver Çapar, Mustafa Köneçoğlu ile şiirleri, kitapları merkezli bir söyleşi yapmış. Köneçoğlu sadece şiirler yazan bir şair değil. O, şiir üzerine de düşünen poetik metinler ortaya koyan bir şair.
“Yaşadığımız tüm mekânlara kalıcılık çivisi çakma çabamız da buna dâhil. Yaratılışımız böyle. Belki de şiir ve dünya gibi iki illüzyonu bir araya getirerek bir üst gerçeğe, hakikate ulaşmaya çalışıyoruz. Nihayetinde elimizde vaz geçilmez iki yalan var: Şiir ve dünya, ikisi de çok güzel. Tıpkı gerçekliğini hiç sorgulamadan inandığımız masallar gibi.”
“Şiire ilk başladığım yıllarda benim için en büyük beslenme kaynağı İsmet Özel’di. Özel’le birlikte Sezai Karakoç, İkinci Yeni’nin tüm şairleri, Cahit Zarifoğlu vs. Şimdi şiiri hayattan ve insanlardan devşirmeye çalışıyorum. Hayattaki şiiri ve şiirdeki hayatı iç içe geçirmek istiyorum. Bu da benim durup göğe bakmam ve nefes almam demek.”
“Şiirin gündelik hayattan ve gündelik dilden beslendiğini düşünüyorum. Günlük konuşma dilindeki kelimeleri yeni bir duyarlılıkla şiirleştiriyorum. Şiirin canlı bir forma dönüşmesinin başka bir yolu da yok zaten. Bu şekilde şiir hayatın içinde nefes alıp veriyor ve hayatı da tazeliyor. Öbür türlü, gündelik dilden kopuk şiir mat ve donuk bir öze dönüşür, canlılığını yitirir.”
Bir Nokta’dan Öyküler
Ahmet Yılmaz – Beni Bir Soğuk Taşta
“Ecnebiler bile uyanmış, slow city adını verdikleri şehirleri öne çıkarmaya başlamışlar. Sakinliğin, huzurun, metropol kargaşasından uzak dalgasız bir denizin özlemini çekiyor günümüz insanı. Göl insanları mı demeli, yosun bağlayan taş misali yuvarlanmayan ama yerli yerinde içten içe işleyip duran. Onlara imreniyorum; başımı alıp dağlarda dolaşmak, evden ırak olmak istiyorum.”
“Metro tıklım tıklımdı, gitar çalıp şarkı söyleyen gençler yere serdikleri örtüyü alelacele toparlayıp her zamanki durakta telaşla indiler. Açılan kapıdan onlarca yolcu birbirini itip kakarak içeri daldı. İki kadının arasındaki boşluğa sığar mıyım, rahatsız olurlar mı diye tereddütteyken yerden biter gibi meydana çıkan ilkokul çağlarında bir oğlan fırsatı kaçırmadı ve oturdu.”
Avluda ayağım bir taşa takıldı, sendeledim. ‘Daha erken, evladım’ dedi arkamdan, caminin pirifânisi Metin amca. Doksanlık delikanlı kolumdan tuttu durdurdu beni. ‘Yavaş ol, vaktini ne geri alabilirsin ne ileri sarabilirsin.’
Cengiz Karaefe – Sergüzeşt
“Herkes bir tanıdığına benzetti onu. Üstelik hepsi de haklıydı. Kimine göre budala bir âşık, kimine göreyse serkeş, ahmak, sergüzeşt, divane ve daha başka ne derseniz deyiniz, hepsini birden sırtına yüklense of bile demeden devam eder Melamiliğine. Ama yakıştırılan bunca sıfatı her ne kadar hak etse de kimse layıkıyla tanıyamadı onu.”
“Hepimiz için adil ve mükerrem bir hayat vesilesi elbette esbab-ı muazzeze bağlıdır. Yeter ki ‘adalet, müsavat, hürriyet’ diyerek bize göz kırpan inkişafın süslü kelimelerine kanıp da velinimetine ters düşmeyesin. İşte o zaman seni ben bile kurtaramam.”
Bir Nokta’dan Şiirler
toprak damlı evin yeşil avlusu
yıkık duvarı aşan alıç dalı
tahta çatal kapının ardında
ah dünya telaşı, can yangını
ötede korkulu sarnıç
dal budak uzayan dut ağacı
eski günleri anar da
halden anlamaz kara taş
Murat Soyak
uzak yakın dirimlerle yürüdüğünde dünya boşluğunu
içe kapanık azrailler ve atarlı saatler hiç yoktan durabilirdi
sesimizin kumlarını üfleye üfleye
mızrak boyu yutkunuşlar da kurabilirdik farzımuhal
duvarları kısan adını yayabilirdik içimizdeki günleri berkitip
kabarmış koltuklarımız savaş atlarıydı hesaplasak
Sinan Davulcu
Ay, eski bir şarkının perçeminden dökülür,
Efsunlanmış ummanlar durgun suları yakar.
Gölgesiz şehirlerde taşlar bile bükülür,
Tutuşmuş ırmaklarda Seyhun, Ceyhun’a bakar.
Kaşgar’da çekik gözüm, düşlerimi sormayın,
Söz başağı boylansın, tapulansın içimde.
Bırakın suya insin maralları vurmayın,
Kaybolmuş kervanlarım şu bitmeyen göçümde.
Mehmet Baş
Bir kez gölge düştüyse pencerenden içeri
ister kuşlardan haber ver ister yağmurdan,
örtüsünü çözdüğün bukleli saçların
neyle süslesen eskisi gibi olmayacak.
Rıdvan Kadir Yeşil
ben
şakağıma mühürlenmiş bir miladım bu kesin
ateş ılıtan adalarım olmalı rüyaların ayak bastığı
gölgesini biçmeliyim ikindinin aşka varmalıyım
omuz omuza kalmalıyım bulutların yıkadığı dağlarla
Nuh’un
yıldızıyla çivilemeliyim ahdimi
bir güvercin dili öğrenmeliyim hû hû
Yasin Mortaş
Cenneti görmüş gözlerin yankısıyla bu yangınlar ah
Masal anlatmada Şehrazat, gürültüler ve yıkıntılar çağı
Kafamızda bunca akıllı sorularla rotamız üfürükten cinnet
Sabun kaçtı gözüme yoksa bu yol ilelebet sen, binlerce evet
Dünyanın yükü bana zimmetli değil haşa, ben değilim dili bağlı
Şeytan taşlandı, tacım sözlerimde değil yüreğimde saklı
Yasemin Kuloğlu
alnımda sınırsız çerağı aşk sec/ca/desinin
selamına tutuldu dilim ne varsa aklımda
suya kapıldığımdan beri yolsuzum asasız
başım dik dursun için meyletmedim
dal, vav, lam ve te’ye: babamın ayak izinden
topladım meyvesini bin batman sabır ağacının
dalını tuttum yaprağını incitmeden güle bandım
göğsüme saçaklandı binbir ehramlı matem
aşkla teyelledim kapımı konmasın arılar dilime
çürüdüm dünyaya sürtünmekten kopsun kıyamet
Vahdettin Oktay Beyazlı
ağlamaktan yorulan bir şehrin kıyısında
solan bir gülün kokusuna bastırıp yüreğini
teselli pınarı arayıp da bulamamış
tebessüm provasından dönen eski fotoğraflar gibi
sabrı kuşanıp bekleyen adamlar görünür birazdan
Akif Dut
Güfte Edebiyat Kanatlanıyor
Güfte Edebiyat dergisi 23. sayısında “kanat” dosyası ile baharı selamlıyor. Dergi her sayı özgün dosyalar ile okuyucuların karşısına çıkıyor. Dergi yine dosyayı deneme, öykü ve şiir türlerinde de işleyerek dosya çalışmasına farklı bir boyut kazandırmış oldu. Böylelikle okuyucu dosya konusunu tam anlamıyla özümsemiş oluyor.
Kanat Dosyasından…
Songül Uslu – Ardıç Ağacının Kuşu ve Tabutu
“Bu tezgâh babamdan emanet. Daha hızarla alışamamışız birbirimize; sessizce köşesinde dururken bile içimi titretiyor, aklımın kıyısında bir korku gibi bekliyor. Her kâbusumda bir parmağımı alıp gidiyor. Sabahları uyanır uyanmaz, yumru yumru olmuş ellerimi açıp parmaklarımı sayıyorum. Bir, üç, beş… Beşte tamam. Parmaklar tamamsa, masa da tamam, iskemle de tel dolap da… Hızara da alışırım zaman içinde, diyorum kendi kendime.”
“Bir kuş olup konuyorum Vardan’ın omzuna. Baharın ilk günlerindeyiz, havada taze filizlerin kokusu var. Bu güzel sesli kuşun adı ne, diye soruyorum. Ardıç, diyor. Sonra anlatıyor, ardıç ağacıyla kuşunun birbirine nasıl yoldaş olduğunu, nasıl birbirlerini var ettiğini…”
Berrin Yüksel – Anka Bilir Kafdağı’nın Yolunu
“Patron, deli meli iyi para. Çizimi, yapması kaç saat eder? Üniversite hocası bu, paralı. Özel ilgilenilmeli.
Kadın kapıdan çıkarken kanat sesleri duydu, başını kaldırdı göğe baktı. Kuş yok. Kız, kulaklığını takarken kanat sesi duydu, kulaklığı bozuldu sandı. Adam, kanat sesi duydu. Paraların sesi bu, dedi. Dükkândaki kuşların kanat çırpışını hiçbiri görmedi.”
Duygu Tamer – Yeni Bir Kış
“Tir tir titremeliydi şu mevsimde; ortalık günlük güneşlik! Serçenin umurunda mı kış? Durakta bekleyenler kabanlarına sarılmalıydı. Mağazanın vitrininde asılı bereler ve atkılar başlarda, boyunlarda olmalıydı. İnsanlar koşar adımlarla geçmeliydi sokaktan, onları kovalayan sadece soğuk olmalıydı. Kuşlar kanatlarına güvenerek çok uzaklara uçmalıydı. Penceremin önündeki serçe de unutmuş kuş olduğunu. İnsanlar da unuttu insan olduğunu, ondan bu ıssızlık; biteviye sağır eden sessizlik…”
Huriye Emre – Ağaçlar, Kanatlar ve Bekleyişler
“Bir gün, bu ağacın altına oturmuş düşünürken bir güvercin kondu bahçeye. Kısa kısa kanatlanıyor ama havalanamıyordu. Tuttu güvercini. Yaralıydı. Telekleri de bağlıydı. Tam o anda Asiye geldi. Komşunun çatısına bakarak söylendi:
“Ali’nin çatıdan düşmüştür. Akıl yok bu oğlanda. Sabah akşam ancak güvercin uçursa!”
Elindeki beyaz güvercinin kanatlarını okşarken sesli düşünmeye başladı Murat.”
Feyza Cengiz Dündar – Ben Görmesem Bile Orada
“Zaman, kanatlarımı benden çalan bir hırsız gibi. Ama aynı zamanda onları geri getirebilecek tek şey de o. Kanatlarımı aramak için nereye bakmalıyım? Geçmişe mi, geleceğe mi, yoksa şu anın içine mi?”
İbrahim Gürel – Deliliğe Tövbe
“Aşkından kendini çöllere vuran Mecnun kılıklı herifin teki elini omuzuma atıyor teselli eder gibi. Şaşkın şaşkın bakıyorum yüzüne. Adamın değil, onun. Bir an yanımda bitiveren adamın bağrından sızan kızıllığı fark edip telaşla soracak sanıyorum. Ne oldu, ne yapmışlar bu adama, demesine mahal vermeden bize eşlik eden martıların kanatlarına asıyorum gözlerimi.”
Fatma Tutak – Bir Yaz Günü Fatma Tutak
“Kahverengi hareli yeşil gözleriyle afacan bir kedi gibi sezdirmeden bir müddet dönüyor avının ardında. Elinin ani bir hareketiyle avcunun içine hapsediveriyor onu. Bazen de kopmuş bir paket lastiğiyle görüyor bu işi. Yakaladıklarını şeffaf bir naylon poşete doldurmadan önce tek kanatlarını muhakkak koparıyor. Pıt! O kadarcık ses bile çıkarmıyor aslında. Şuncacık şeyin sesi mi olur?”
Emine Kaya Tutu – İnsan Topluluklarında Özgürlük Kavramı
“Nihayetinde bazı bilinçaltı kavramlarımızla kaybolan özgürlük ve bağımsızlık oluşumları insan toplulukları için sadece bir anarşi çeşidi midir? Varlığını, nesillerini ve köklerini tehdit eden kusurlu terimler midir? Kendi hür iradesiyle mi yoksa daha oluşumundan bir rahme ihtiyaç duyarak var olabilmesinin getirdiği bir mahcubiyet ve kompleks mi, bilinmez. Kendisini kendisine zincirlemiş ve oluşmak için çırpınan kanatlarını kırıp atmıştır, insan.”
Hicret Birik ile “Yedi Yılanlı Kavuk” Üzerine
Derginin bu sayıdaki söyleşisi Hicret Birik ile yapılmış. Yedi Yılanlı Kavuk kitabı üzerine Bayram S. Taşkın’ın sorularına cevaplamış Birik.
“Edebiyat ya da sanat eksik tarafımızı mı tamamlıyor yoksa eksik tarafıyla baş edemeyen insanların kendilerini unutmak için sığındıkları bir yer midir, tartışılır. Bence ben zaten eksik kaldığım için hayatımda edebiyat var, belki tamamlandığımda çok dümdüz bir hayatım olacak. Birbirine paralel yürüyen şeyler bunlar, aradığınız bir şey olmalı ki yazabilesiniz, arayan insan da eksik insandır. Edebiyat bence zaten eksik insanın işidir.”
“Kesinlikle olmalı. Değil edebiyatta bence kişisel yaşantımızda da bir ölçüsü olmalı, aksi takdirde yapılan mizah sakil duruyor, insanı gülümseteceğine rahatsız ediyor bence. Sırf güldürmek için güldürmek mizahın ciddiyetini sarsar, kaldı ki mizah aslında ciddi bir iştir. Bu yüzden yerinde ve dozunda olması gerektiğine inanıyorum.”
Mustafa Başpınar -Bir Sığınaktır Radyo
Mustafa Başpınar, bizleri radyolu günlere götüren bir deneme ile Güfte Edebiyat’ta.
“Başlangıçta radyo, benim için o ahşap kutudan mı yoksa başka bir yerden mi geldiğini bir türlü anlayamadığım sesti. O sesi sevdim ve bu sebeple ömrümün her döneminde bir radyomuz hep oldu. Radyoya ait ilk görüntüler çok eskilerden, dört yahut beş yaşlarımdan kalma. Şöyle bir kare var zihnimde: Bahçedeyiz yine. Bahar olmalı. Toprak çıplak. Erik dalındaki radyodan neşeli sesler geliyor.”
Güfte Edebiyat’tan Öyküler
Berna Ünaler – Gardırop
“Fırtınayla gelen yağmur çok tehlikeli bir boyuta ulaşmaya başlamıştı. Yapraklar havada uçuşuyor, ağaçların rüzgâr yüzünden kırılmış dalları sokak ortalarında yayılmış vaziyette duruyordu. Yağmurda yürüyüş yapmaya bayılan ben, kendimi eve zar zor atmıştım.”
“Onun da benim kadar korktuğuna emindim. Dolaba iyice yaklaşmıştım, ellerim titrese de nihayet dolabın kolunu tutmuştum ve bir anda öylece açıvermiştim. Karşımda, askıdaki elbiseler altında gizlenmiş, kıvırcık saçları yüzüne dökülmüş, dizlerini göğsüne kadar çekmiş, tir tir titreyen bir kız çocuğu duruyordu. Neden orada olduğumu sorgulamak yerine, onun neyden kaçıp saklandığıyla ilgileniyordum.”
Gamze Ay – Saltanat
“Bugün benim saltanatımın ilk günü. Memleketin dört bir yanından gelen akrabalarım ve arkadaşlarım burada. Herkesin uzak yollardan sadece benim için gelmesi ne büyük bir sevgi gösterisi. Beni görmek için ayakta duruyorlar, bu kadar insanın benim huzurumda ayakta beklemesi ne büyük bir güç gösterisi.”
“İşte şimdi tahtıma kurulma zamanım geldi. Omuzlar üstünde taşınıyorum tahtıma. Babam, abim, amcam tuttular koltuğumu beni tahtıma taşıyorlar. Beni en çok ezen adamların omuzları üstünde çıkıyorum tahtıma, bundan daha büyük bir saadet olamaz.”
İsmail Uluöz- Yama
“Eve varmama yakın bakkala uğradım. İçeriye girdiğimde Bakkal Tekin, müdür koltuğuna yaslanmış, kalın kaşlarının altında ince bir sürme çizgisi gibi görünen kuzguni gözlerini bir avcı hassasiyetiyle kapıya odaklamıştı. Her ne kadar bunu merak etmesem de müdür koltuğu kullanmasını öğrencilik yıllarında karşılaştığı müdürlerde mezkûr koltuğu görüp beğenmesiyle açıklamıştı.”
“Tebessüm ettim. Bu kadarı bana yetmişti. Ayaklanıp cüzdanımı çıkardım ve ekmeğin ücretini ödedim. Parayı alırken başını kaldırıp meraklı bakışlarını yüzüme dikti. Fakat bakışları yüzüme odaklanmış gibi görünse de gördüğü şeyin bir yüz olduğunun dahi ayırdında olduğunu sanmıyordum. Zira düşüncelere gark olduğu besbelliydi.”
Fatma Düzenli Gür – Ayçiçeğimize İyi Bakın
“Geçen onca yıla rağmen, vedalaştıkları gün ne zaman aklına gelse çocukken insanın içinde umulmadık nedenlerden uçuşup duran kelebekler konuveriyordu eski yerlerine. O yaşlardaki kısıtlı yaşanmışlıklar adına hüzünlü sayılan bugünü anımsamak, öncesindeki türlü duygular barındıran anları beraberinde getiriyordu.”
“Ramazan ayı geldiğinde bazı günler uyanıp sahurda anne, babasına eşlik ederlerdi. Bunu fırsat bilip sabah güneş doğana dek uyumaz kardeşiyle birlikte pencerenin önündeki geniş denizliğe birer minder atıp gökyüzünü, bulutların geçişini izler, onların şekillerinden anlam çıkarmaya çalışırlardı.”
“İlay da tutmadı kendini, önce birkaç cılız damla süzüldü, ardından fırtına gibi hıçkırıklar indi; tufana dönüştü, hepsi – ni katıp savurdu içine. İlay anlaşılır tek cümlesiyle, “Ayçiçeğimize iyi bakın.” diyebildi sadece.”
Zilalebanu Xolikova-Nankör
“Anne, benim giyecek ayakkabım yok. Dün kırmızı ayakkabılarımı giydim. Bu elbise mavi, kahverengi botlarımı nasıl giyebilirim? Sen istediğimi yapmıyorsun, dedi öfkeyle Mahinur; yirmiden fazla ayakkabı çiftinin önünde durup sonra dolaptan siyah bir ayakkabı çifti çıkarıp giydi ve ağlayarak evden çıktı.
Annesi o sırada sandalyede çaresizce oturup gözyaşlarını eski, yıpranmış bir mendile siliyordu.”
Güfte Edebiyat’tan Şiirler
Avuçlarında terleyen ilk aşkı ve kaybedişi
Mısra mısra dökülen vefasız saçlarını
Hatırlar şair
Sonra
Bir leylek uçar kanatları alacalı
Bir dost geçer gözleri yaşlı
Bir ırmak akar ağırbaşlı
Şiirini yazacak yüzler arar şair
Hangi kapıyı çalsa karşısında vedalar
Şairin aynası ayrılıklardır artık.
Altan Serim
Hani bana küsen kırlangıç değil de sensen
Bir dağın eteklerinde Nuh’u ararım
Seyre daldığım Akdeniz’in koynuna dalarım
Sonra kekik kokularını üzerime misk eylerim
Çekerken içime geceyi seni dilerim
Beklediğimsin
Bilmiyordum kanatları da varmış kimsesizliğin
Mehmet ÖzcanYasdıbaş
Korkma, kanatlarının kanaması durunca
Öğreneceksin:
Yitirdiklerin vesiledir, kendini bulmaya…
Çünkü herkes kendine döner,
Kanatları kırılınca.
Ve kalp; en güçlü saklı kanattır,
Temiz kalabilen her varlığa…
Tülin Ensar
Terk edilmiş sevdaların ürkek sancısıyla,
Bağladığım hayallerim gülüşüne koşar.
Sen özlemimin içinde kaybolansın,
Ruhum okşanıyor göz bebeklerinde.
Sağanaklara teslim oluyor kirpiklerim,
Ve kalemimin ucundan damlıyor şiirlerim.
Nursel Camcı
Siyah beyaz vakitlerden kalma
Kendime tirşe bir umudun peşindeydim
Telleri eksik bir bağ’lamayla
Çalınırken kanadı kırık aşklarım
Güftesi eksik bir şarkıydım
Eşkenarlarından bağımsız bir ölçüde
Kenarlarını kırpmadan kâğıdın
Yeni bir kanat yapsaydım
Galata Kulesi’nden Kız Kulesi’ne kaçıp
Konabilir miydim bir sevi’ye
Gamze Kaya Uz
bir günü daha terk ediyor güneş
çiçeklerin kapama vakti gelmiş yapraklarını
ay üzgün
gökyüzünden biçilmiş yıldızlar
şaşırmış vaktini koca deniz
kendini sayıyor kıyısında çocuklar
simitçi tablası boş
martılar dökülmüş yere
bir bahçede sonbahar
diğerinde cümbüş var
Ayşe Altıntaş
Ölümlüsün, ecelinle gel, dediler
haydi gidelim, çekiliverdi elim ayağım,
şahenşahtan geldi ferman, annem
giyin öfkeni, yola düşeyim
Doğuranım değil misin, ey sonsuzluk
göğsünden acıyı emebilirim.
Mustafa Işık
meyveler koparılmış, galip azazil,
oh, neden, faydası yok tamahkâr sözlerin
ayrı el, ayrı yol, ayrı menzildir bu,
sonuçta bu
biz değiliz
sonunda
başkaları
Farruhn Amirov
Ay Vakti, Sayı: 215
215. sayısı ile baharı karşıladı Ay Vakti dergisi. Bahar ve ramazan birleşince yüreklerin heyecanla çarpması da gayet doğal çünkü bahar ve ramazan gönüllere esenlik sunarak giriyor dünyamıza. Bunu hissetmek de bir bahtiyarlıktır.
Derginin giriş yazısı dönemeçten bahsediyor. Dünyanın yaşadığı ve savrulduğu bir dönemeçteyiz. Birilerinin dünyayı kendi hizalarına çekme savaşını canlı canlı izliyoruz. Dönemeçler ne kadar çok olsa da küresel bir güç tüm sınırları zorlamaya devam ediyor. Hem de tüm hassas dengeleri zorlayarak…
“Günümüzde dünya yeni bir dönemeçtedir. Küresel ekonomik krizler, teknolojideki gelişmeler, toplum ve birey hayatını olumlu-olumsuz etkileyen sosyal hayata dair değişimler, savaşlar ve dolayısıyla dünyanın gözü önünde işlenen katliamlar, zorunlu göçler, gelecekte yaşanacak iklim ve insanî krizler olmuş ve olası dönüm noktalarıdır.”
Oruç ve Hilal
Ramazandan ve oruçtan bahsediyor Şeref Akbaba yazısında. Orucun ruha kattığı değer, hayata yüklediği anlam var yazıda.
“Unutmamalı. Orucun yenilediği ruh ve bedenle dünyada olup biten hadiseleri bir etüd etmeli, çaresiz kalınan durumlar için çözümler üretilmelidir. Mazlumların, müstekbirler tarafından farklı manevra ve yöntemlerle sömürülmeleri, katledilme ve sürülmeleri, eli-kolu bağlı Müslüman toplulukların çaresizlik nedenleri araştırılmalı, bu yönde atılan adımlara destek olunmalı ve gündemde tutulmalıdır.”
Sanatın İzinde Hayatın Peşi Sıra
Sanatın asıl kaynağı hayattır. Hayattan beslenen sanatın ruhu da canlıdır. Bunu anlatılan yazının sıcaklığından anlarız. Necmettin Evci, sanatla hayatın bağını romanlardan örnekler eşliğinde anlatıyor.
“Hayat sanatın bitimsiz kaynağı, ilhamıdır. Hayatın bizatihi kendisi hiçbir anı tekrar olmayan sonsuz özgünlükte ilahî bir akış ve oluş ibdasıdır. Bütün sanatlar hayatın içinde, hayata göre bir yol, usul, ritim tutar. Başkası mümkün değildir. Varlık yokluğu imkânsız kılmıştır çünkü. Hayat en sonsuz hakikat ve kudretiyle varlığın en sonsuz ve büyülü canlılık dokunuşu. Müdrikemiz o dokunuşu kendi kudreti, takati ölçüsünde anlar, anladığını sanır. Sanat hayattan ayrı, uzak olmaz, olamaz. Hayatın dışında bir sanatçı, başka söyleyişle içinde hayat coşmayan bir sanatçı düşünülemez. Dünyamızla ilgili olsun olmasın her bir oluş hayatla, hayat içinde tekevvün eder.”
“Ne olursa olsun, her şeye rağmen yaşamak mı? Doğru yanlış yargısından, hatta anlam – dan, anlama çabasından da öncelikli olarak mı yaşamak? Dostoyevski’ye göre bu aşamada da yaşamak istek ve iradesi öne çıkar. Her şeyden önce yaşamak bir temel insiyaktır. Varlığın kendinden yana kendini savunma arzusu, yaşama insiyakını harekete geçirir. Yaşama arzusu bir öz savunmadır; Victor Frankl’da çok ayrıntılı, çarpıcı örneklemelerle görüldüğü üzere, bütün psikolojileri, ruhsal eğilimleri aşan yücelik ve derinlikte bir ‘özsavunma’dır.”
Sanat Aynasında Oryantalist Alafrangalık
Değişim ve yenileşme iyidir. Farklılıkların ortaya çıkışını tetikleyen bir tutumdur bu. Hassas nokta, kaynakla ilgili bakış açılarında ortaya çıkıyor. Salih Uçak, özellikle Tanzimat ile birlikte yaşanan gelişmeleri oryantalizm penceresinden inceliyor.
“Toplumsal kimlikleri merkeze alan bir perspektifle tarihe bakıldığında en ciddi kırılma ve karmaşanın “modernite” ile başladığını söyleyebiliriz. Modernite ile birlikte bütün dünyada alt ve üst kimliklerin altüst olduğunu görürüz. Tanımlı, tarif edilebilir ve ayırıcı özelliklerin flulaştığı bu dönemde bir kimlik oluşturmak, bir bakıma kaosu çağırmakla eşdeğerdir.”
“Avrupaî maceramızın başladığı ilk günden bugüne dek “kültürel iktidar”dan bahset me imkânımız hiç olmamıştır. Hep bir yaklaşma ve yaranma söz konusudur. Bizde ya iktidarlar hakikatin uzağında kalmış yahut hakikate meyleden iktidarlar kültürden uzak olmuştur. Bunun yanı sıra özgür ve özerk bir öznenin olmayışı da bu yarayı derinleştirmiştir.”
Çocukluğumun Ramazanları
Her şey çocuklukta güzel. Elbette şimdinin değil, geçmişin çocukluğunda. Her şeyin sahih olduğu zamanlarda ramazanlar da aynı içtenliğe sahipti. Mustafa Kara, çocukluğunun ramazanlarını anlatıyor.
“Köyümüzde kadim bir Kur’an kursu vardı. Gençlerin büyük kısmı hafız idi. Fakat hep – si meslekte olmadıkları için onlar da inşaat ustalığı yapıyorlardı.. Ramazan aylarında inşaatı bırakır gelir Ramazanlığa giderdi. Yani Karadeniz sahilinde özellikle Rize ve Samsun’da evlerde, camilerde mukabele okur, teravih kıldırırlardı. Bunun geliri gur – bette kazandığından daha çok idi ki bunu tercih ediyorlardı..Kutuz Hoca da çocukluk yıllarında, 1930’lu yılların başında böyle yolculuklar yapmıştı. Bulancak’a, Bafra’ya kadar… O yıllarda Hacı Hulusi Efendi (Alamdaroğlu) Giresun’da hâkim idi.”
“Her caminin teravih cemaati vardı ama en kalabalık cemaat, Büyük camide olurdu. İftar açmak için de herkes Büyük caminin minaresinden gelecek boru sesini beklerdi. Teravihler Büyükcami’de genellikle dörder rekât olarak babam tarafından kıldırılır, aralarda salat-i ümmiye okunur, sesi güzel hafızların aşr-i şerifiyle sona ererdi. Uzun kış gecelerinde Dersane’de bir müddet daha oturulur bu esnada “dumanaltı” olurduk. Hiç sigara içmedim. Fakat sigara dumanından rahatsız olmamamı bu “dumanaltı” oturumlarına bağlıyorum.”
Kış Hâlleri / Karakış
Mevsimlerin kalbine dokunmaya devam ediyor Adem Turan. Geçip giden zamana şairane bir bakış onun kurduğu her cümle. Böylelikle daha bir anlam kazanıyor mevsimlere bakışımız. Kıştayız. Geçmiş zamanın kışlarına doğru bir yolculuk bu.
“Kışın karası olmaz elbette. Kış çünkü tabiatı gereği beyaz, bembeyaz elbisesiyle gelmesi gereken/gelen bir mevsimdir nihayetinde. Böyleyken, o güzelim beyaz giysili kışımıza neden kara çalınmak istenmiştir bu ifadeyle? Bunu anlamakta gerçekten zorluk çekiyorum ben. Bu, yani karakış tabiri bir hüzün, bir burukluk ve hatta giderek bir öfke kabarmasına yol açıyor göğsümüzde kim ne derse desin! Şöyle düşünelim; sonbaharın rengi sarıdır; tabiatın ölmeye başladığı bir mevsimdir yani. Doğal olarak sarı renk müthiş yakışıyor sonbahara. Şimdi tutup bir başka rengi ikame etmeye kalkarsak sarı yerine, yukarıdaki cinayeti biz de işlemiş olmaz mıyız?”
Yürümeye Çağrı
Yürümek sadece ayakların yaptığı bir işlev değildir. Yürümenin ruha şifa bir hâli de vardır. Yürüdükçe gönlü de genişler insanın. Yunus Emre Öksüz, bizi yürümeye davet ediyor. Gönül ile yol almak denen yerdeyiz.
“Bizlere yol diye çizilen sınırların dışındayız. Kirlenmedir sınır çizgileri, simgeler, semboller… Zihnimiz hangi hayalin esiri olursa oradayız. Haydi bir yürüyüşe çıkalım. Koşturur gibi değil; bir yerlere yetişmeye çalışan telaşlı ayaklarla hiç değil. Dinlemeye çıkar gibi kendimizi… Zihnimizde bize mutlu zaman dilimleri katacak bir tahayyülle… Haydi yürüyelim. Ama nereye? Bizi türlü âlemlere taşıyacak olan ayaklarım, adımlarım… Yürüyelim. Ama nereye? Biz nereyi istersek oraya!”
Ay Vakti’nden Öyküler
Fatma Balcı -Sıranız Geldi!
“Geçmişin hatıraları ile tesellisini dikiyordu bu küçük evde. Refikasını kaybettikten sonra ne çok söküğü olmuştu. Kalbi sökülmüştü ilkin. Doktorlar teyelledi birkaç kez ama yârin elleri gibi kimse güzel dikemezdi oysa. Tökezler miydi kalbi, refikası olsa…”
“Onun olmadığı evde huzurlu değildi şimdi. Adına “Huzur Evi” denilen yerde mi huzuru soluyacaktı? Her ayak sesinin yürekleri hoplattığı, her gülüşün evlada benzediği yerde mi? Evladın da gelince alel acele hal hatır sorduğu ve “İyisin, iyi bakıyorlar.” diye birkaç kez omzuna dokunup kaybolduğu o yerde mi?”
Yahya İncik-Fotoğraf Koleksiyoncusu
Çayevinin her yanına kırma tütünün dumanı sinmişti.
Tarçının kokusunu burnunda hissedince biraz kendine geldi.
Garsona teşekkür ederek ücretini ödedi.
Diline bulaşan rahiya onun ruh ikliminde dalgalanmalar oluşturmaya başlamıştı bile.
Kaybettiği bir suretle salep içtiğini hatırlıyor ama kim olduğunu çıkaramıyordu.
Zorladı hafızasını. Nafile !
Bir türlü kime ait olduğunu bulamıyordu suretin.
Ama siyah-beyaz olduğundan emindi.
Ay Vakti’nden Şiirler
Ölmüyor insan belki kurşun taşa seğirtip
Uğultusu, çekirdekçi külahlarından-
-Havalanınca, buyrukları dindiren acımın
Yazgısına değiniyor dağılan mürekkeple yılgın
Küskün ayrılıyor masadan kalem ve adın
Katlanmış kâğıtların sızlayan yaralarında
Ölgün bakışlı çocuklar yoruyor caddeleri
Neyi bilmediğimden çok, çok uzakta dargın
Ali Yaşar Bolat
rivâyete göre uyuyorlar daha Yedi Uyuyanlar
ve ceplerindeki üç beş kuruş dünyanın en büyük serveti
şimdi bırak bunları şimdi sen benim ölümcül arseniğim
şimdi seni sevmek nefsimi müdafaa etmekten sayılır, bilirim
bilirim, suyla şaka olmaz
bilirim, şeytan doldurur elindeki tabancayı
bilirim, altı üstü bir şiirdir elimdeki dopdolu küllük
ve gene bilirim,
üstü açık uyumak, en büyük marifettir
bir anaya yakalanmadan!
Ferhat Öksüz
elindeki sesi nasıl saklasın bağlama ustası diline gelen uzun havayı
beyi gurbete çalışmaya giden erzurum’lu gelin göresmesini
bayramlık elbiselerini giyen yetim çocuklar sevincini
ebe mi terzi mi biçer ömrümüzü bir oturun da söyleyin anam
martıların denizlere söylediğini balıklar anlar akşam vapuru yolcuları
ateş söylerse duman olur köz olur kalp söylerse yar-a ve aşk
Selami Şimşek
Artık şarkılar hicaz şiirlerse gazeldir
Yakı vurur dağlara mısraların çerçisi
Gölgesiz kervanların son menzili eceldir
Hatmeder sahraları serapların bekçisi
Yürürüz adım adım sevgilinin izinde
Hamuşanız ezelden kalu bela sözünde
Mehmet Baş
Bildim insan
İç acılarının toplamıdır Nurettin abi
Havada türkü oldum
Türküde heves
Heveste nefes
Nefeste ses
Seste dağılmış bulut oldum
Ağlamaklı
Adamakıllı
Özcan Ünlü
Filistin dağlarında çıplak bir çoban
Mescid-i Aksa’yı bekler, uzaktan
Yüreğinde taşır yakmayan ateş
Bakar dört bir yana bakar mahzun
Bakar, korku ve ümit sancıları çekerek
Mekke nurunun tuluunda erir elbet
Şirk mabetlerinin yaydığı karanlık biter
Her yan zeytin ağacıdır her yan, Tuva
Yakmayan ateşin hitabı duyulur her çalıdan
Tur-i Sina’dan ve Hira’dan ses gelir
Lakin işitmez kalbi kapalı gördüğünden
M. Talat Uzunyaylalı
Kelimeler resmedemez hüznünü kalbimin
Yaprak kendini sürgün bırakır dalında
Ruhu emanet kalır teni ölünce insanda
Toprak tellal çıkarır sağırlara:
Karın altında kardelen var
Yaklaştırır örtüsü sonsuz bahara
Mehmet Sertpolat
Onurlu duruşumu tüm cihāna değişmem
Mütevazi evimi, apartmana değişmem
Dünyānın nîmetleri, masal yāhut efsāne
Ebedî saādeti, süslü hana değişmem
Yiyip içip uyuyan, dünyālık gāfilleri
Bir lokma, bir hırkalı; has ihvāna değişmem
Bugün var, yokuz; Rabbimiz cömert, tokuz
Bir Kur’ân āyetini, bin romana değişmem
Bekir Oğzubaşaran
Rengini soldurup zaman aralığında susarak geçen
Güneşe çıkmasın anlaşılmasın eni sonu mısradır
Beklesin saklısında kayıtların belgelerin arasında
Tarih bu ne olur ne olmaz gün gelir baş üstüne
Nurettin Durman
