Hece, Sayı: 351

Hece dergisi 351. sayısı ile baharın ilk habercisi mart ayını karşıladı.

Dergide Dursun Ali Tokel ile yapılan bir söyleşi yer alıyor. “Şiir ve İdrak” konulu bu söyleşisinin soruları Mehmet Akif Bıyıklı’dan. Söyleşide Dursun Ali Tökel’in şiirle ve hikmetle örülü bir aile ortamında büyümesinin, onun düşünce dünyasının ve akademik kariyerinin temelini oluşturduğuna dair notlar var. Bir çocuğun dünyasının ebeveynlerin kullandığı kelimelerle şekillendiğini, günümüzde ise bu kelime ortalamasını dijital gürültünün belirlediğini anlatıyor Tökel. Divan şiirinin “saray edebiyatı” olduğu yönündeki önyargıları kırarak bu edebiyatın dilinin aslında bir “üst dil” olduğunu ve anlaşılmak için çaba gerektirdiğine dair notlar var söyleşinin satır aralarında.

“Yani bugün adına sadece “edebiyat” dediğimiz ama hakikatte “şiir” ve “hikmet”in özne olduğu bir aile muhitinde büyüdük. Annem, okuma yazması olmadığı halde bazen babam okurken dinleyip de ezberlediği şiir ve hikmetli sözlerle beslerdi bizi.”

“Bir defa şunu baştan söyleyelim: şiir daima bir “üst dil”dir. Alelade bir kelime şiire kendisi olarak giremez. Şair dilden kelimeler seçer ve ona hemen daima bambaşka bir hüviyet yükler.”

“Dil, hayat ve insanın tercümanıdır. Köyde kullandığınız dil, şehre gelince yetmemeye başlar. Osmanlı’yı düşünelim, dört yüz kırk dört çadır olarak Söğüt’e indi, kullandığı bir dil vardı ve o dil Anadolu’da yeni yeni oluşan bir “lehçe” idi artık.”

Ayşe Olgun’a Dair

Dergide mini bir Ayşe Olgun dosyası var desek yeridir. Söyleşi ve Olgun’a dair yazılar var derginin “Vefa” bölümünde. Son yılların kültür-sanat çalışmalarına en büyük katkıyı sunan isimlerinden olan Ayşe Olgun’a vefa oldukça yerinde olmuş. Emek sahiplerine hayattayken değer vermek o kadar kıymetli ki. Görünen o ki Hece dergisi bu yeni bölümü ile vefalı bir duruş sergileyip gönüllere dokunacak. Rabia Bulut’un sorularını cevaplamış Olgun.

“Kültür sanat dünyasıyla sahici temasım, yaşadığımız dünyanın yalnızca evimizden ve sokağımızdan ibaret olmadığını fark etmekle başladı. Başka dünyaların kapısı; dinlediğimiz masallar, hikâyeler, seyrettiğimiz filmler, ezberlediğimiz şarkılar, türküler, bahçesinde oynadığımız tarihî mekânlar, duyduğumuz atasözleri ve deyimlerle çok erken yaşlarda aralanmıştı.”

“Kültür-sanat dünyasıyla kurduğum bağ önceleri daha çocuksu bir dildi. İlk ve ortaokul yıllarında, özellikle resmî törenlerde okumak için şiir seçerken, fark etmeden şiirin güçlü dilini de keşfetmiş oldum. Bu merak, üniversite yıllarında şiir yazmaya evrildi ve uzun süre duygu dünyam şiir etrafında şekillendi.”

“Oysa kültür ve sanat geniş kitleleri oyalayıp onları eğlendirmek ve diğer yandan da maddi kazanç sağlamak kaygısıyla üretilmez. Toplumlara yön verir, ortak hafızayı güçlendirir, farklılıkları buluşturur ve böylece yumuşak bir güç alanı oluşturur.”

Cihan Aktaş – Ayşe Olgun’la Otuz Yıl

“İsmine şiirleriyle aşina olduğum Ayşe Olgun’u Yeni Şafak’ta çalışmaya başladığı yıllarda yakından tanıdım. 90’larda gazeteye sık giderdim ama onunla daha çok dışarıda görüşürdük. Edebiyata ilgisi ve şairliğinin yanı sıra kamusal alanda başörtüsü meselesine dair tartışma ihtiyacı da yakınlaşmamızı getirdi.”

“Ayşe Olgun’un otuz yıla yakın meslek hayatında medyaya verdiği emek, kapsamı ve incelikleriyle üzerine çok daha ayrıntılı konuşulmayı hak ediyor. Nitelikli bir ekiple çıkardığı kitap ekinden yoksunluğumuzu yazar ve okuyucu olarak duymayı sürdüreceğiz muhakkak ki…”

Yıldız Ramazanoğlu – Bir Kültür Sanat Duayeni: Ayşe Olgun

“Ayşe Olgun Anadolu’nun halis niyetini umudunu ve yükselişini İstanbul’a taşıyan, inceliği sakinliği ve insanlara, sanat olaylarına duyarlılığı ile tanınır. Onu çok genç yaşlarından itibaren tanımak büyük onur. Yedi kardeşin en küçüğü olarak aile içinde hep kollanmak, sevilmek ve sayılmak onda mutmain mütevekkil sevgi dolu bir hal yaratmış.”

Sezai Karakoç’la İki Saat

Turan Koç, Sezai Karakoç’la tanışmasını ve onunla geçirdiği zamanları anlatıyor. 1969’da Kayseri’de bir eskiciden aldığı Hızırla Kırk Saat kitabıyla başlayan tanışıklık, 1973’te Ankara’da Saatçi Musa’nın dükkânında yüz yüze görüşmeyle devam ediyor. Yazar, 1970’lerde dönemin önemli edebiyat çevrelerinde bulunuyor, Diriliş ve Edebiyat dergilerinde yazıyor. 2013’te İstanbul’a yerleştikten sonra Karakoç’u daha sık ziyaret ediyor, 2016’da Tahran’da Hızırla Kırk Saat üzerine bir panele katılıyor. Metnin ikinci bölümünde, Karakoç’un 2014’teki iki konuşmasından notlar var: İlkinde Müslüman toplumların “uyanamama” sorununu ve devlet kurumlarının sağlam kurulamayışını; ikincisinde İslam dünyasındaki kurtuluş hareketlerinin başarısızlık sebeplerini ele alıyor.

“Sezai Karakoç ile 1972 yılından başlayarak, Ankara ve İstanbul’da birçok kez birlikte bulundum, sohbetlerine katıldım. Yeri geldikçe de onun şiiri ve bilincimize açtığı dünya hakkında, dilim döndüğünce, bir şeyler söylemeye çalıştım, belli bazı yerlerde konuşmalar yaptım; ama onunla ve şiiri ile ilgili olarak, çok arzu etmeme rağmen, başlı başına bir yazı yazamadım. Bu hususu, bu konuda yaya kalışımın acı bir gerçekliği olarak şimdilik gönlümde tutuyorum.”

“1973 yılının güneşli, insanı dışarıya, parklara, bahçelere çağıran sıcak bir bahar günüydü. Saatçi Musa’nın dükkânına uğradım. İçeride, birkaçını tanıdığım beş altı kişi vardı; ilk kez orada gördüğüm biri konuşuyor, diğerleri de dikkatle onu dinliyordu. Orada bulunanların, o günlerde, o tür dükkânlarda sıkça karşılaşılan ince sedir gibi bir oturakta açtıkları aralığa ben de sıkışıp sığışarak oturdum. (Şu anda kim olduğunu hatırlayamadığım) tanıdıklarımdan biri, oldukça alçak bir sesle; “Sezai ağabey!..” dedi. Biraz da daha önceki duyumlarımdan aldığım güç ve destekle, konuşanın Sezai Karakoç olduğunu öğrenmiş oldum; içimde bir şeyler kımıldadı; o an, gökte aradığını yerde bulmuş biri gibi hissettim kendimi.”

Kim Yazar Kim Okur Özne Kim?

Mehmet Solak, yazar-okur ilişkisini iki temel model üzerinden inceliyor. Birinci modelde yazar özne, okur nesne konumunda. Bu ilişki tek yönlü, yazarın bildiğini aktardığı, okurun da yönlendirilmeye razı olduğu konforlu bir düzenek. Okur, duymak istediğini duyup yapılması isteneni yaparak zahmetsizce varıyor; yazar da itibar kazanıyor. Bu ilişkiden ne düşünce atmosferi ne de eylem birliği doğuyor.

“Malum: Yazar-okur ilişkisini mümkün kılan yegâne unsur metindir. Metin olmaksızın böylesi bir ilişkiden söz edilemez haliyle. Metin, yazar-okur ilişkisinin oluşumu yanı sıra niteliğini de ortaya koyar. İlişkinin boyutlarını metin üzerinden çözümleriz. Nedir bu boyutlar? Yani yazar ile okur arasında ilişki nasıl gerçekleşmekte, nasıl yaşanmaktadır? Özne-nesne konuşlanmasında mı özne-özne konuşlanmasında mı? Hangisinde?”

Sofranın Hafızası

Tuba Dere, Eşyanın Fısıldadığı bölümünde mutfağı ve sofrayı bireysel ve toplumsal hafızanın merkezi olarak ele alıyor. Annelerin göz kararı tarifleri, babaannenin geleneksel pişirme yöntemleri ve kalabalık iftar sofraları üzerinden geçmişle kurulan bağı anlatıyor. Mutfağın sadece yemek pişirilen yer olmadığını, aynı zamanda kültürün, geleneğin, aile hatıralarının ve dayanışmanın pişip olgunlaştığı bir mekân olduğunu söylüyor.

“En eski evlerde başlangıçta mutfak güvenlik, koku, is, su ulaşımı gibi sebeplerle evin dışında bir bölüm olarak tasarlanmıştı. Soğuk bölgelerde, göçebe yaşamda ve köy evlerinde odanın köşesinde sadece bir terek, birkaç kap, bir ocaktan ibaret olan mutfağın iç mekâna taşınması geleneksel Anadolu evlerinin bir odasının “aşlık”, “tandırlık”, “ocaklık” gibi adlar verilen mutfak olarak tanzim edilmesine yol açtı.”

“Sofra kültürümüz geçtiğimiz coğrafyalardan edindiklerimiz ve barındırdığımız etnik gruplarla kültürel etkileşimimiz sonucu çeşitlenerek bugüne kadar gelmiştir. Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türk boyları yeme içme alışkanlıklarını da beraberlerinde getirmişlerdir. Pişirme teknikleri, sofra düzeni ve kendine özgü servis şekilleriyle dünyaca ünlü mutfaklar arasındadır Türk mutfağı.”

Hacer Yeğin Güneş, çocuklukta sokağın nasıl bir ahlak ve görgü mektebi işlevi gördüğünü anlatıyor. Sokağın, yazılı olmayan kurallarıyla insana başkalarıyla birlikte yaşamanın inceliklerini öğrettiğini; ne zaman susulacağını, ne zaman yol verileceğini, başkasının varlığının nasıl fark edileceğini gösterdiğini ifade ediyor. Tanpınar, Sait Faik ve Mustafa Kutlu gibi yazarların metinlerinde sokak hayatının izlerini sürerek edebiyatın bu ortak hafızayı nasıl canlı tuttuğunu gösteriyor.

“Kapıların açıldığı, arabaların nadir geçtiği yollar, çocukluğun doğal uzantısı gibiydi; evin biraz dışarı taşmış hâli. Anneler pencereden bakar, içeride olanla dışarıda olan birbirine karışırdı.”

“Zaman geçse de okuduklarımızda değişmeyen sahnelere rastladığımızda yabancılık çekmeyiz. Aynı saatlerde açılan kepenkler, aynı köşede oyalanan insanlar, akşamüstü hızlanan adımlar… Bir sokağın gün boyu değişen hâlini izlemek, hikâyeyi baştan sona okumaya benzer.”

İnsana Dokunan “Eller” ve Nesnelere Karşı Direnme Biçimlerimiz

Aslıhan Keleş Kurtoğlu, Ankara’daki Metin Yurdanur heykelleri üzerinden nesnelerle insan arasındaki duygusal ve düşünsel bağı ele almış yazısında. Yüksel Caddesi’nde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni okuyan kadın heykeli, Abdi İpekçi Parkı’ndaki “Eller” ve Olgunlar’daki “Madenci” eserlerinin biçimsel özellikleri kadar taşıdıkları anlam katmanlarıyla da izleyiciyle konuştuğunu söylüyor.

“Yüksel Caddesi’nde başını önüne eğmiş, kitabını okuyan bir kadın var. Topuz yaptığı saçları derli toplu, omuzları da eğik. İsyan eden bir yanı yok. Ancak yanına yaklaşıp ne yaptığına bakınca anlıyorsunuz sessiz bir başkaldırıda olduğunu. Okuduğu “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”. Taş kesilmiş bu kadın Ankaralıların belleğinde yer edinmiş bir heykel. Metin Yurdanur’un Ankara’ya bıraktığı imzalardan biri.”

“Sanat eserini alımlayan özne edilgen midir yoksa işin içine bir yerlerden sızabilir mi? 1979 yılında dökülen betona ellerinizle dokunduğunuzda ve o betonu döken işçinin gözleriyle de eseri gördüğünüzde çemberin içinde durduğunuzu fark ediyorsunuz. Tebrikler, etkensiniz. Üstelik bu çember öyle geniş ki çıkabilmek için “şuradan gideyim” diyebileceğiniz bir sınır, ufukta görünmüyor.”

Hece’den Şiirler
Cuma günü mihrapta imam efendi
Öyle ciddi mi ciddi hutbe verirken,
Cemaatin en az yedide biri,
Elinde cep telefonu,
Kimi cennetteki, kimi
Cehennemdeki eşiyle dostuyla,
Yol arkadaşıyla mesajlaşıyor;

Ama gördüğüm kadarıyla,
Buna kafası hiç mi hiç yatmayan
Senin gibi, benim gibi,
Bildiği yoldan şaşmayan,
Yani ‘Rabbime sığınayım’ derken,
Aklını, kalbini, ruhunu, şu adamların yaptığı gibi
Dijital şeytanlara kaptırmayanlar da var, şükür!
Öyle değil mi, ama
Öyle değil mi sence de?”
Cahit Koytak

kıvılcım büyür, ses olur.
sese algoritma bulaşır.
her ninni bir propaganda parçasıdır.
anneler makinelerin kulağına mırıldanır.

bir gece bir çocuk ağlamayı unutur.
merkez o an nefes alır —
çünkü sessizlik
sadakatin en temiz biçimidir.
Faruk Uysal

istemiyor selamını ölüm meleğinin
enkazı sürüklerken yağmur suları
cennetin kokusu cennete kalsın
oğlunun başında dönsün yeter
yeryüzünün dumanlı gökleri
Mehmet Narlı

geniş zaman dervişiydik hani ya ey kalbim
günler ki bir fotoğraf miktarı çekimlenmiş
siyah beyaz vakitler, kılı kırk yarmalar
kırk yerinden yamalı dalgalar, çileli hücreler,
heybemizde keçi yününden yapılmış o akşam
Sinan Davulcu

yenildim ve yenildim kaç kez?
yenik ekinlerden söz açtım
metal merdivenlerden
hep bir af çıkar diye bekledim
girdiğim bütün çıkmazlarda
raporlar yazdım
alfabenin ve elifbanın bütün harflerinde
her harf bir kelime bıraktı tenimde
her kelime kim bilir kaç harf ekledi
bu kısır döngüye?
Suavi Kemal Yazgıç

sahile vurmuş bedenlerin kesif yalnızlığı mücrim kullar duasız kalmış dudaklar
incinen bir tülü omuzlarıma kaldırdım kılıcımın kınından döküldü sayfalar
tarihin tozlu yıllarıyla bu mirası ben devralmadım
bu mirası ben devralmadım
bu mirası
bana yüklenmiş yüklemlerin ağırlığında şiir fısıldarken
bütün insanlığımın lisansız haritasının gramersiz bir öğreticisiydim
Bilal Can

gece
karanlığını kanıma batırıp büyüyor gözlerimde
gecenin sonunda yok olmamış bir gölge
elleriyle kavrıyor sırtımdan gövdemi
anamorfik bir düşe dönüşüyor kafamdaki seyir
gecenin sonunu kapatan bir kaldırım
kaldırımları karartan bir gölge
gölgeyi aydınlatan mis gibi bir koku
biri ruhunu düşürmüş burada
Eser Tokaş

Annem körpecik bir kadındı
Geceleri ipe mısralar dizip balkonda kurutmayı
ondan öğrendim.
Gecelerimiz akşam sefası kokardı
Kibrit kutusunda akşamsefası tohumu biriktiren
bir kuştum ben o zamanlar
Acımı şiirle yamardım.
Pınar Şahintaş

Umran, Mart 2026

Umran dergisi, dünya gündeminin nabzını tutarak okuyucularına zengin içeriklerle bakış açıları sunmaya devam ediyor. Yaşadığımız günler, ülkemiz ve dünyanın dört bir yanı için pamuk ipliğine bağlı hassas zamanlardan geçiyor. Savaş meydanlarının yanında yapay dünyanın silahlarının da en etkili olduğu anlara şahitlik ediyoruz. Umran, “Küresel İmparatorluk Düzeni Nasıl işliyor?” sorusunu kapağına taşımış. Epstein şebekesinin rezilliklerinin gün yüzüne çıkmasıyla İran – Abd, İsrail savaşının aynı ana denk gelmesi elbette bir tesadüf olarak adlandırılamaz. Biliyoruz ki küresel güçler attıkları her adımın nereye gideceğini hesap ederek kendi çarklarını döndürmeye devam ediyor.

Bu meseleler dergide dosya olarak ele alınmış. Konuya dair kafasında soru işareti olanlar Umran’ın bu sayısını mutlaka okumalı.

Derginin Giriş Yazısından…

“Komplo teorilerinin havada uçuştuğu, sosyal medya fenomenlerinin nefret kusan propagandacılarla birlikte saf tuttuğu bir vasatta içinde bulunduğumuz anı tamamen yeniden düşünmemiz gerekiyor. Sosyal medya mecralarının en tehlikeli çıktısı, insanın merhamet, empati ve içsel hesaplaşma kapasitesini köreltmesi ve fitne üretmesidir. Ahlaki yükümlülükten kopan aklıyla yıkıcı bir güce dönüşen ABD Başkanı Donald Trump, açıktan, rejim değişikliği ve İran’ın tamamen silahsızlandırılmasını, sadece nükleer programının değil, füze programının eş deyişle savunma kabiliyetlerinin de ortadan kaldırılmasını talep etti. Bu maksimalist taleplere karşı varoluşsal bir savaş yürüten İran, muhtemelen savaş ne kadar uzun sürer ve riskler ne kadar artarsa, ABD’nin onu sona erdirmek için bir çıkış yolu arama ihtimalinin o kadar artacağını hesaplıyor.”

İman Edenler İçin Fitne Denklemi

Burhanettin Can, Kur’an’da fitne kavramının Allah, insan ve şeytanla ilişkili olarak nasıl kullanıldığını inceliyor yazısının 3. bölümünde.  Fitnenin Allah’a nispet edildiğinde imtihan anlamına geldiğini, insandan kaynaklandığında ise baskı, zulüm ve kargaşa demek olduğunu açıklıyor. Yazar, tüm insanların ve özellikle müminlerin çeşitli şekillerde fitneye tabi tutulduğunu; kâfirler, münafıklar, kalbinde hastalık bulunanlar gibi unsurların fitne çıkarmak için uğraştığını belirtiyor. Özellikle münafıkların gizli düşmanlıklarıyla kâfirlerden daha tehlikeli olduğunu vurguluyor. Günümüzde kavmiyetçilik, mezhepçilik gibi fay hatları üzerinden fitne çıkarıldığını söylüyor. Yazının sonunda, fitne ve fesattan korunmak için dua edilmesi gerektiğini ifade ediyor.

“Müminler arasında fitne çıkarmak için uğraşan, çalışan ikinci insan unsuru, münafıklardır. Kâfirlerin kâfirlikleri açık olduğu için müminler, onlara karşı daha tedbirlidirler. Ancak münafıklar, görünürde Müslüman ama içten inkârcı oldukları için müminler tarafından bilinmeleri her zaman mümkün olmayabilir. Dolayısıyla münafıklar, fitne ve fesat çıkarmada, fitne ve fesadı yaymada kâfirlerden daha tehlikeli insanlardır.”

“İblis’in isyanı ve kıyamete kadar yaşama izni alması ile birlikte başlayan sürecin, müminler için özel bir anlamı vardır ve de olmalıdır. Çünkü İblis insanoğluna topyekûn ve sınırsız bir savaş açacağına yemin etmiştir. İblis ve şeytanlar, iman edenler dâhil olmak üzere tüm insanların kalplerine fitne, fesat ve vesvese vermek için seferberlik ilan etmişlerdir.”

İmanın Neşvesi Ramazanın Sevinci

Abdullah Yıldız, ramazan ayının manevi ikliminde yaşanan iki önemli gelişmeyi ele alıyor. Birincisi, Celal Karatüre ve arkadaşlarının yorumladığı “Kâbe’de Hacılar Hû Der Allah” ilahisinin geniş kitlelerde karşılık bulması. Bu ilginin, Batılı hayat tarzının kuşattığı gençlerdeki fıtri temayülün ve ramazan medeniyeti kodlarının hâlâ diri olduğunun göstergesi olduğunu söylüyor. İkincisi, Millî Eğitim Bakanlığı’nın “Maarifin Kalbinde Ramazan” etkinlikleri. Okullarda düzenlenen bu etkinliklerin çocukların “mutlak gerçeği” yaşamasına imkân tanıdığını, paylaşma ve dayanışma gibi kadim değerleri pekiştirdiğini belirtiyor. Yazar, her iki gelişmeye yönelik tepkileri de değerlendirerek, ramazanın sadece maarifin değil bütün hayatın kalbine dönüşmesi gerektiğini vurguluyor.

“İyi, güzel ve doğru dışında bir niyet ve eylemde bulunmayı Batı tipi yaşam biçiminin ayrılmaz parçası görerek meşru sınırlardan habire uzaklaşanlar var. Ramazan orucuyla ortalığa yayılan bereket ve letafet karşısında laikçi zihinlerdeki panik havası dikkat çekiyor. Batıl ideolojilerin yılmaz müdafileri kesilenler okunan Kur’ân’a kulak vermek yerine yıllardır semirdikleri kavramlara yaslanarak hınçlı sözlerini çoğalttılar, bunların yansıdığı bildiriler yayımladılar.”

“Ramazan, bütün kültürel istilalara, siyasi ve ideolojik altüst oluşlara ve manevi erozyonlara rağmen ülkemizde oldukça belirleyici ve etkin biçimde idrak edilir. “Müessesemiz Ramazan-ı Şerif dolayısıyla kapalıdır!” yazıları her ne kadar eskilerde kalsa da hâlâ ramazan ayının hatırı sayılmakta, toplumsal hayat “ruh kalıbı” oruç iklimine göre şekillenmektedir.”

Küresel Siyasetin Karanlık Yüzü

Mustafa Aydın, Jeffrey Epstein vakasının sıradan bir cinsel istismar skandalından ibaret olmadığını, bunun küresel çapta bir şantaj ve gözetim mekanizması olduğunu ileri sürüyor. Epstein’in, dünyanın dört bir yanından getirttiği çocuklar üzerinden güçlü ve ünlü kişileri kompromat (şantaj malzemesi) ile kontrol altına alan bir istihbarat projesinin parçası olarak çalıştığını belirtiyor yazıda.

“İşin daha ilginç yönü organizasyonla bağlantısı keşfedilip sorguya çekilenlerin hiçbirisi diğer mahkemelik olaylarda sıkça yaşandığı gibi “Benim bu teşkilatla hiçbir ilişkim yok, bu bir iftiradır, belge de düzmecedir.” diye bir itiraz ileri sürmediği gibi “Varsayın ki bu adamla bir yerlerde görüşmüşüm. Ama buradaki suçum nedir, söylr misiniz?” hatta daha da ileri giderek “Yaygın şekilde yaşanan ve ahlaksızlık diye nitelediğiniz bu olay sırf bana ait bir suç mudur ki beni yargılıyorsunuz?” demiyor, bir cürmü meşhut/apaçık görülen bir suç işliyor ve bir bakıma suçu peşinen kabulleniyor.”

Tehlikeli Bir Dünyada Olmak Cesareti

Richard Falk,  insanlığın geleceği bilme arzusunun tarih boyunca süregeldiğini, modern çağda bu arzunun veri ve uzmanlık kılıfına büründüğünü anlatıyor. Geleceğin aslında bilinemez olduğunu, onu bildiğini iddia etmenin dogmatizm ve kibre yol açtığını örneklerle anlatıyor. Bu yanılgının, Siyonizm örneğinde olduğu gibi kutsal metinlerin manipüle edilerek kitlesel zulmü meşrulaştıracak kadar tehlikeli boyutlara ulaşabildiğini ifade ediyor.

“Geleceğin bilinemezliği, kendi ölümlülüğümüzün kırılganlığından başlayarak, asla rahatlatıcı değildir ancak gerçektir. Bu durum, tehlikeleri ya da riskleri azaltma çabalarını zayıflatmamalı; aksine mevcut bilgi temelinde davranışlarımızı ayarlamamız için bizi motive etmelidir. Titanik, Kuzey Kutbu sularına bu kadar yaklaşmasaydı bir buzdağına çarpmazdı. Nükleer silaha sahip devletler, nükleer silahsızlanma girişimlerini benimseyip bunu işler kılma kararlılığıyla bir nükleer silahsızlanma antlaşması sürecine girselerdi, kendimi daha güvende ve emniyette hissederdim. Yine de savunduğum çizginin insanlık için izlenecek en iyi yol olduğuna yüzde yüz kesinlikle teminat verebileceğimi ileri sürmek aşırıya kaçmak olurdu.”

Kriz ve Bunalım Dönemi Müellifi Olarak Kâtip Çelebi

17. yüzyıl Osmanlı âlimi Kâtip Çelebi’nin hayatını, eserlerini ve düşünce dünyasını ele almış Mustafa Akman. Onun coğrafya, tarih ve bibliyografya alanlarındaki önemli çalışmalarını sıralıyor. Kâtip Çelebi’nin dönemindeki dinî ve toplumsal tartışmalara (Kadızâdeliler-Sivasîler çekişmesi) tarafsız bir gözle yaklaştığını, taassubu eleştirdiğini belirtiyor. Yazar, Kâtip Çelebi’nin İbn Arabi ve Firavun’un imanı gibi tartışmalı konulardaki görüşlerine, İşrakilik ve hurufilik gibi akımlara olan ilgisine de değiniyor.

“Kâtip Çelebi, özellikle tasavvufun kurumsal yapı ve kuramsal itikadi mezhebe dönüşme sürecinden itibaren her dönem münekkitlerinin farklı açılardan kıyasıya eleştirdiği tarikat icra mekânları olan tekkeleri, kendi zamanında meczupların ve değersiz kişilerin ziyaretgâhı hâline geldiği gerekçesiyle eleştirir. Keza Kâtip Çelebi, ölülerden yardım dilemenin anlamsızlığını, mezarlara konan mumların ve yakılan kandil yağlarının mumculara ve mezar bekçilerine yarayacağını belirterek bu tür boş inançları eleştirmekten de çekinmemiştir.”

Yenilenip Tazelenmenin Yolu

Alaaddın Yurderi,  İslam’da ilim ile amel arasındaki ayrılmaz bağı ele alıyor. Bilginin meşruiyetini, insanlığın refahına ve ahlaki eyleme (amel) hizmet etmesi şartına bağlıyor. Kur’an ahlakının, kişinin niyetinden toplumsal ilişkilerine kadar hayatın her alanını kapsayan bütüncül bir sistem olduğunu anlatıyor.

“Müminin Allah’ın rızasını kazanmaya dayanan cihanşümul bir dünya görüşüne sahip olması ahlakı ve eylemleriyle şekillenen bir dünyanın inşasıyla değerlenir. Çünkü şeri hükümler bütün veçheleriyle hayatın her alanında tesirli olduğunda kimliğin belirlenişi ve varoluş ısrarı daha iyi anlaşılacaktır. Kaldı ki kulluk, insanın hayat tarzı ve tercihleri üzerinde tesirli olmuyorsa, ahlaki bütünlük oluşturmuyorsa, somut gerçekliklere dönüşmüyorsa insanı Allah’a yaklaştırmaz.”

Türk Edebiyatı, Sayı: 629

Türk Edebiyatı dergisi 629. sayısında da Bakü Türkoloji Kurultayı’na dair hazırladığı dosyaya devam ediyor.

Dosyadan…

Mustafa Argunşah – Bakü Türkoloji Kurultayı’na Dair Notlar

“Aslında bir Türkoloji Kurultayı düzenlemesi düşüncesi Türkiye’den önce Sovyetler Birliği’nde doğmuş, hatta 1922-1924 yılları arasında Azerbaycan ve Tataristan başta olmak üzere Türk cumhuriyetlerinde ve özerk bölgelerde taraftar bulmaya başlamıştır. İlk teşebbüsler Moskova’da Azerbaycan Merkezî İcra Komitesi Başkanı (cumhurbaşkanı) Neriman Nerimanov’un desteğiyle gerçekleşme yoluna girmiş ve 1924 yılı nisan ayında kurultay hazırlıkları için bir komisyon kurulmuştur. Başlangıçta bu kurultayın Türkistan’da düzenlenmesi düşünülmüşse de mümkün olmadığı anlaşılmış; petrol zenginliği, güçlü sanayisi ve yetişmiş insan gücüyle Türk Cumhuriyetleri arasında farklı bir konumda bulunması sebebiyle birincisinin 1925’te Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de, ikincisinin iki yıl sonra Semerkant’ta toplanması kararlaştırılmıştır.”

Bilgehan Atsız Gökdağ – Bakü Türkoloji Kurultayı ve Mehmet Emin Resulzade

“28 Mayıs 1918’de Azerbaycan Cumhuriyeti’ni kuran ve 27 Nisan 1920’ye kadar devlet başkanlığını üstlenen Mehmet Emin Resulzade, 1922 yılında Türkiye’ye gelir. Burada çıkardığı Yeni Kafkasya, Azeri Türk ve Odlu Yurt dergileriyle Azerbaycan başta olmak üzere muhaceretteki Türklerin sesi olmuştur. 1923-1927 yılları arasında yayınlanan Yeni Kafkasya dergisinde Sovyetler Birliği’nin Türklere uyguladığı dil politikaları çerçevesinde Bakü Türkoloji Kongresi, Latin harflerinin kullanımı gibi konulara yer verilmiş Rusların Türkler üzerinde uygulamak istedikleri asimilasyon girişimlerine dikkat çekilmiştir.”

Hayati Develi – Bakü Türkoloji Kurultayı’nın Düşündürdükleri

“Kurultayda ele alınan başlıca konulara, ileri sürülen görüş ve tekliflere bakıldığında (Nerimanoğlu&Öner) bu aydın ve bilim insanı soykırımının sebepleri dahi iyi anlaşılır. Alfabe konusunda, kültürel ve bilimsel geri kalmışlığın önüne geçmek ve eğitimi yaygınlaştırmak için umumiyetle Latin alfabesinin kabulü yönünde görüş bildiren bilim adamları, Türk dilinin ve halklarının birliğini vurgulamışlar; ortak bir Türkçe ve ortak bir imla sistemi geliştirilmesi, Türk halklarının kültürel ortaklığı gibi konularda da Türk milliyetçiliği düşünce ve duygularını besleyecek görüşler sunmuşlar, Sovyet imparatorluğunun hiç de hoşuna gitmeyecek bildiriler okumuşlardır.”

Emre Berkan Yeni – Ortak Türk Alfabesinin Asırlık Yolculuğu

“Latin alfabesine geçişin beklentileri ve sonuçlarının her dönemde farklı şekillerde ortaya çıktığını görmekteyiz. İlk aşamada eğitim reformu ve modernleşme olarak görülen bu değişim, ilerleyen yıllarda politik ve ideolojik bir boyut kazandı. Bugün bile Türk dünyasında ortak bir alfabenin tatbik edilmesi için büyük adımlar atılmaya devam ediliyorken tarihsel sürecin gösterdiği en önemli gerçek, alfabenin sadece harflerden ibaret olmadığı, aynı zamanda kültürel kimliği şekillendiren önemli bir unsur olduğudur. Özellikle dijital çağda, ortak alfabe kullanımı sayesinde Türk dünyasının farklı bölgelerindeki insanlar arasındaki iletişim kolaylaşmış, edebî ve akademik kaynakların paylaşımı artmıştır. Bu bağlamda, yüzüncü yıl dönümüne yaklaştığımız Bakü Türkoloji Kurultayı’nın mirası, günümüzde de etkisini sürdürmekte ve gelecekteki iş birliklerine yön vermektedir. Bu büyük organizasyon, geçmişten günümüze Türk halklarının kültürel birlikteliğini güçlendiren önemli bir adım olarak tarihteki yerini korumaktadır.”

Çanakkale Zaferi Benzeşirliğimizin Kanıtlarındandır

Sadık K. Tural, yazısında Çanakkale Savaşı’nı, emperyalizme karşı verilen mücadelenin ve Müslüman Türk kimliğinin destansı bir ifadesi olarak ele alıyor. Mehmet Âkif Ersoy’un “Çanakkale Şehitlerine” şiirini, bu ortak hafızayı ve biz duygusunu en güçlü şekilde yansıtan, şiiriyeti yakalamış bir şaheser olarak nitelendiriyor.

“Emperyalizmin dize getirildiği, vatanseverliğin bayrağa renk verdiği Çanakkale deniz ve özellikle kara savaşları, 110 yıl önce yaşanmış bir destandır. Bu akıl almaz cephe savaşlarını inceleyen yerli ve yabancı tarihçiler Müslüman Türklüğe ait hamaset örneklerini kuru bilgilerle de olsa anlatıyorlar. İsmet Görgülü gibi tarih bilginleri ise cephelerin imkânsızlıklarını ve destani kahramanlıklarını da o alpları yöneten komutanları da bilinç ufkumuza taşıyorlar. İsmet Görgülü’nün Kurtarıcının Doğduğu Yer: Çanakkale adlı eserini okuyanlar mensubiyet ve benzeşirlik adlı kavramların sosyolojik gerçekliğini aidiyet bilincine dönüştüreceklerdir.”

Tevfik Fikret’in Kitaplaşmamış Üç Mektubu ve Manzum Bir Sürpriz

Necati Tonga, edebiyat dünyasının derinliklerinden çıkardığı cevherleri okurlarla buluşturmaya devam ediyor. Bu sayı Tevfik Fikret’in kitaplaşmamış üç mektubunu ve mektuptaki manzum bir eserini dikkatlerimize sunuyor. 

“Tevfik Fikret (1867-1915) Edebiyat-ı Cedide’nin olduğu kadar modern Türk edebiyatının en önemli şairlerinden biridir. Mekteb-i Sultanî’de öğrenciyken Recaizade Mahmut Ekrem ve Muallim Naci’nin rahle-i tedrisinden geçen Tevfik Fikret, henüz on beş on altı yaşlarında şiir temrinleri yapmaya başlar. Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yayımlanan “Bir Feylesofun Dünyaya Son Nazarı” adlı şiir, onun yayımlanan ilk şiiri olarak dikkat çeker. Çocukluk çağlarından itibaren şiir ve resim sanatlarına ilgi duyan Tevfik Fikret, ilk şiirlerinde biraz da hocaları Muallim Naci ve Muallim Feyzi’nin etkisiyle divan edebiyatı geleneğinin devamı mahiyetindeki şiirlere imza atar.”

“Tevfik Fikret’in dikkatlerden kaçan ilk mektubu, Âşiyan Müzesi’nde “TF-217” envanter numarasıyla kayıtlıdır ve 1891 yılında Abdülbâkî Bey’e gönderilmiştir. Mektubun hikâyesi de en az mektup kadar ilgi çekicidir. Mektuba ekli olarak sunulan zarfın üzerindeki kayıttan anlaşıldığına göre eski sefirlerden, aynı zamanda İstanbul Mesarif Müdürü Haydar Bey’in kayınpederi olan Abdülbâkî Bey, Tevfik Fikret’e annesinin ölümü üzerine taziyelerini bildirmek üzere manzum bir mektup gönderir. Tevfik Fikret de yakın dostuna şükranlarını belirtmek ve karşılık vermek için bir manzum mektup kaleme alır. Bahsi geçen mektup, Abdülbâkî Bey’in kızı Melike Günver tarafından Âşiyan Müzesi’ne hediye edilmek üzere Eczacı Cemalettin Artam’a teslim edilmiştir ancak burada bir yanlış hatırlama olduğu görülmektedir.”

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler
Yüreğime dokundukça bu hüzün
Fırtınalar boy veriyor dört bir yanımda
Bir üzgünlük bestesidir alıp başını gidiyor
Hangi şarkıda duracağımı bilmiyorum
Ülkeler geziyorum bilmediğim
Uzak coğrafyalarda yüzünü arıyorum
Geçtiğim her yerde zulmün tesirini hissediyorum
Sağım solum kan vücudum kan revan
Hayret bu acıya nasıl dayanıyorum
Hâlbuki bilmediğim o kadar çok şey var ki
Bir kere daha hayret ediyorum kendime
Bütün bu bilinmezliklerin ağırlığı altında
nasıl yaşıyorum
İsmail Bingöl

Senin her bakışında
Sehpasını açık unutuyorum düşlerin
Başka bir arzum var mı, sorguluyorum.

Senin her bakışında
Açık kalan bir güneşlik gibi parıldıyor gözlerim
Bir sonraki uçuşa kendimi yazıyorum.
M. Sadi Karademir

kilitli bir ecza dolabını
taşırcasına yükleniyorum sensizliği
ve bilemezsin
seni anlatabilmek için
kimler hakkında susmak zorunda kaldım
seni dinlemek için
kendime kulak vermekten caydım da
suskunluğunla zehirlendim ödül olarak
seni görünce taşan kanım
sonra da taşlaştı damarlarımda
şimdi aynı duvarın iki yüzüyüz
birbirimize sağır kalan
peki tatarlar nerede?
Suavi Kemal Yazgıç

Sebilürreşad’da Alsancak Dosyası

Sebilürreşad dergisi 1122. sayısında Alsancak Dosyası ile karşımızda. Bayrağımıza dair metinle yer alıyor dergide.

Ebubekir Ceylan’ın Takdim’inden…

“Bu dosya, geçmişi anlatmak için hazırlanmadı. Bu sayı bir nostalji değildir. Bir çağrıdır. Alsancak bize şunu soruyor: Evimizde ocak tütüyor mu? Vicdanımızda iman diri mi? Şahsiyetimiz bayrağın gölgesine yakışıyor mu? İstiklâl Marşı’nın kabulünün 105. yılında, al sancağı yeniden göğe kaldırmak değil; ona layık bir ruhu ayağa kaldırmak zorundayız. Şafak her gün doğuyor. Ama o şafakta yüzen alsancak, her gün yeniden hak ediliyor.”

Dosyadan…

İlhan Genç- Mehmet Akif’in Bayrak ve İstiklal İçin “Korkma” Hitabı

“Bayrak” sözcüğünün sözlük anlamı “bir devleti, bir askerî birliği, resmî veya gayri resmî bir kuruluşu temsil eden alâmet veya kumaş parçası” demektir. Türkçe “sançmak” fiilinden türediği belirtilen “sancak” kelimesi ise “bayrak ve tuğ gibi özellikle toprağa dikilen, bir anıtın veya geminin üstünde devamlı dalgalanan ve bir sembol bildiren flama, denizcilikte geminin sağ tarafı, Osmanlı Devleti’nde bir bölge veya gelir getiren has” gibi anlamlara gelir. Bayrak bir göstergedir, her göstergenin bir göstereni, bir gösterileni ve bir de göndergesi yahut delaleti vardır. Türk bayrağının göstereni ve gösterileni bellidir, ama delalet ettiği şey Türkiye Cumhuriyetinin tam bağımsız bir devlet olduğudur. Bazı devletlerin de elbette bayrağı vardır, ancak bu devletlerin bağımsız oldukları çeşitli bakımlardan şüphelidir. Mehmet Akif’in bu bağlamda “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!” mısraları bağımsızlığın hudutlarının nereye dayandığını göstermektedir.

Seçkin Çakmak – Milli Şahsiyet: Bayrağın Taşıdığı Karakter

“Bizim bayrağımızdaki sembollere baktığımızda ise kırmızı rengin çok özel bir anlamı vardır. Kırmızı renk Nizam-ı Alem İlay-ı Kelimetullah yolunda mücadele ederek şehit düşenleri temsil ediyor. Tarihsel bir gerçeklik var ki Türkler Müslüman olduktan sonra Orta Asya’da gaza ve fetih hareketi başlattılar. O kutlu günlerden bugüne milyonlarca şehit verdiler.”

İsmail Şakıma – Şafaklarda Yüzen Emanet

Akif’in “Sönmez!” diye haykırdığı irade, günlük hesapların, geçici menfaatlerin üstündedir. O irade, pazarlık kabul etmeyen bir haysiyettir. Çünkü istiklâl, satılık bir mülk değil; yaşanması gereken bir ahlâktır. Bu topraklarda mücadele hiçbir zaman yalnızca topla tüfekle verilmedi. Asıl savaş, insanın kendi içinde oldu: Onurla eğilmek arasında, kolay olanla doğru olan arasında, susmakla konuşmak arasında. Bayrak, işte o iç savaşın da pusulasıydı.

Şakir Diclehan – İmanın Önemi ve Bağımsızlık Mücadelesindeki Rolü

Mehmet Akif yalnızca Anadolu insanına değil, bütün İslam dünyasına seslenmiştir. Onun şiirlerinde ve yazılarında Mısır’dan Hindistan’a, Arap coğrafyasından Balkanlar’a kadar uzanan bir ufuk vardır. İslam toplumlarının geri kalmışlığının nedenlerini dile getirirken, aynı zamanda yeniden diriliş için çareler de göstermiştir. Ona göre İslam dünyası, Kur’an’a yeniden sarılmak, samimi olmak, çalışmak ve bilimde ilerlemekle yükselecektir. Akif’in bu yönü, onu yalnızca bir milli şair değil, aynı zamanda İslam milletinin ortak sesi kılmıştır.

Mehmet Baş – Al Bayrağın Gölgesinde

Bayrağın yalnızca savaş meydanlarında dalgalandığını sanmak, onu eksik anlamaktır. O, bazen bir şehitlikte isimsiz bir mezarın başucundaki tek sadık dosttur. Bazen bir köy düğününde gelinin arkasından süzülür, bazen de bir asker onun gölgesine sığınır. Asker onu omzuna aldığında, sırtında sadece bir sancak değil; Malazgirt’ten Dumlupınar’a kadar uzanan bin yıllık bir emaneti taşıdığını bilir. Bir anne, ciğerparesini askere uğurlarken bayrağa bakar ve susar; çünkü bilir ki o bayrak dalgalandıkça, evladı asla öksüz kalmayacaktır.

İslam Ülkelerinin Duyarsızlığı ve Mezhepçilik

Yusuf Yavuzyılmaz, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırı hazırlığını emperyalist bir saldırganlık olarak nitelendiriyor. İslam ülkelerinin bu saldırı karşısındaki duyarsızlığını ve mezhepçi ayrımların ümmetin birliğini nasıl zayıflattığını ele alıyor. Müslümanların mezhep farklılıklarını bir kenara bırakarak, imani bir sorumlulukla İran halkının yanında durması gerektiğini ifade ediyor.

“Amerika ve İsrail, İran’ı kendilerine rakip olarak gördüklerini açıkladılar ve şu mesajı verdiler: Bize karşı duranın sonu budur. Peki, İran’dan sonraki hedef nedir? Sıra Amerika ve İsrail politikalarına karşı duran, onlarla ticaret yapmayan, ülkelerinde Amerikan üssü bulunmayan kim varsa hedefte olan odur. Yemen dışında böyle bir İslam ülkesi yok maalesef. İslam ülkelerinin tamamına yakını Amerika ile doğrudan ya da dolaylı olarak işbirliği içinde. Türkiye’nin durumu çok daha farklı, bir taraftan İsrail’in koşulsuz destekçisi Amerika ile aynı askeri pakta bulunuyor ve Amerika’nın stratejik ortağı, diğer taraftan İsrail’in Gazze’de yaptıklarına en yüksek perdeden itiraz eden bir konumda bulunuyor.”

Davasına Sevdalı Bir Adam: Mustafa Güner Yazgan

Mehmet Atilla Maraş, bu sayı Mustafa Güner Yazgan hakkında yazmış.

“30, 40 yıldır Karamürsel’de ikamet ediyor. Orada ikamet etmekten de fevkalade memnun. Çünkü bu güzel ilçemiz denize sıfır ve İstanbul’a çok yakın bir mesafededir. Evinin penceresinden her gün denizi seyretmek mümkündür. Mustafa Yazgan Bey’le gerek Ankara’dayken ve gerekse Karamürsel’e yerleştikten sonra bayramlarda hep tebrikleştik. Ta ki tebrik kartları piyasadan kayboluncaya kadar… O da bu konuda çok titiz biridir. Kendisine gelen bir mesaja, bir bilgiye ilgisiz kalmaz ve hemen cevap verir. Bunu samimi bir sorumluluk bilinciyle yapar. Ayrıca nezaket de böyle yapmayı gerektirir ki, zaten Yazgan’ın da dâhil olduğu o nesil, yani Büyük Doğucular böyle terbiye görmüş, böyle eğitilmişlerdir.”

Sebilürreşad’dan Şiirler
Toprak suya kavuşsun, feyezanlarla taşsın
Her damlada zerefşan, turbân olsun bu sancak

Umman suya sağır, damla huzurdan donarsa
Zindanları yarıp buzkıran olsun bu sancak

Ardından akarak deryâya, dünyaya bolluk
Versin, geri dönüp buğleğen olsun bu sancak

Aşk olsa da buhurdan gibi yıllarca tütse
Cennet kokularından ceryân olsun bu sancak
Lütfü Şehsuvaroğlu

Anlat şanlı tarihimi,
Ay yıldızlı nazlı bayrak.
Sen güldürdün talihimi,
Ay yıldızlı nazlı bayrak.

Sabah akşam karşımdasın,
Gece gündüz düşümdesin,
Milletimin yaşındasın,
Ay yıldızlı nazlı bayrak.
Bestami Yazgan

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir