Yolcu, Sayı:116
Yolcu dergisi 116. sayısına Erdem Bayazıt’ın sesine kulak vererek başlıyor; “Çıkacağız yola / Hesap günü gelince /Yağmur yüzümüze değince”
Ömer İdris Akdin, Seyir Defteri’nde; İslam dünyasına yönelik saldırılar karşısında bazı çevrelerin Batı ve Siyonist söylemlerle hareket ettiğini anlatıyor. Medya, akademi ve bazı grupların komşu halklara karşı önyargılı davrandığını eleştiriyor. Direnen toplumların onurunu ve mücadele anlayışını öne çıkarırken, Müslüman dünyasındaki sessizliği ve ayrışmayı sorguluyor.
“Batı medeniyetinin son yüzyılda insanlığa armağan ettiği kavramlara bakalım: Pogron, Holokost, Genoside, Getto, Toplama Kampı, ötenazi, faşizm, nihai çözüm… Bu kavramlar Avrupa’da Yahudilere yapılanların sözlüklere geçmiş hali. Kendilerine yapılanları mükemmel şekilde içselleştirenlerin ilk fırsatta bunu uygulamaya koymaları ilginçti.”
Şehirler, Mimariler Ve Karşılaşmalara Dair Müzakere
Ahmet Gökçen, İlyas Sucu ve Mesut Hayati Avan’ın by sayıdaki müzakeresinin konusu “Şehirler, Mimariler Ve Karşılaşmalar.”
Ahmet Gökçen: 2024 yılı verilerine göre Türkiye’de kent tipi yerleşim yerinde (il ve ilçe merkezleri) yaşayanların oranı %93,4 olarak gerçekleşti. Bu, doğal olarak bizlere kentli yaşam tarzının artık kültürün baskın karakteri olduğunu gösteriyor. Kentlerin, ortaya çıkış dönemlerinden bugüne çeşitli dinamiklerden etkilenerek pek çok farklı formasyonu oluştuğunu biliyoruz. Lakin özellikle on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ve yirminci yüzyılın başlarında -ki bu dönem sosyolojinin de bilim olarak ortaya çıktığı dönemdir sanayi devriminin etkisiyle ortaya çıkan ve -pek çok tasnifte -sanayi dönemi ve sonrası kent olarak tanımlanan- kaba tabirle modern kentler, sosyoloji biliminin odak konularının (kapitalizm, Protestanlık, intihar, metropol, işçi sınıfı vs.) tartışıldığı mekanlar haline gelmiştir.
İlyas Sucu: Şehir üzerine yürüttüğümüz bu müzakerede Ahmet Hamdi’nin Beş Şehir’ini hatırlamak iyi oldu, teşekkür ederim. Şimdi şehir kimliğive şehirli kimliği ilişkisini dilimizin döndüğünce ifadeye girişelim. Ama önce “kimlik”ten ne anladığımızı belirtelim. Burada özellikle kimliği, aidiyet anlamında çerçevelendirdiğimi belirtmem gerekiyor. Yani verili, dışardan tanımlanan ya da topluluk veya kurumların standartlarını belirleyip koşullar yerine getirildiğinde verilen (ya da geri alınabilen) birşeyden bahsetmiyorum. Bilakis; içsel, belli bir zihniyete/tasavvura sahip fertlerin paylaştığı, hissi bir şeye atıfta bulunuyorum.
Mesut Hayati Avan: Şehrin dayanılmaz hâle gelen yaşamı ile insanın bir türlü kopamadığı yaşantısı arasındaki gerilimi büyük laflarla, ontolojik yahut metafizik bir teşebbüsün içine yerleştirmeye niyetim yok. Zaten o kudret de yok. Kastedilen şey daha basit, hatta birazda sıradan bir şey; insanın oturabileceği, iki laf edebileceği, çayını kahvesini yudumlayacağı, mümkünse tanıdık bir yüzle karşılaşabileceği biryer bulup bulamaması meselesi. Şehrin o devasa, ezici hızı karşısında sığındığımız bu küçük anlar, aslında bireyin metropoldeki varoluş stratejisi gibi bir durum gibime geliyor.
Beytullah Örtüsünün Altındaki Ölüm
Faik Öcal, bahar yağmurları altında geçen bir Mekke anısı üzerinden Fatıma’ya sesleniyor. Ayrılık, yalnızlık, aidiyetsizlik ve ölüm duygularını işliyor. Yağmurun zemzemle karıştığı o anı özlemle hatırlıyor.
“Durgun ve durağan, düzenli ve tertipli, planlı ve programlı, belli ve aşikar, sınırlı ve mahdut her şeyin karşısındaydık. Bu yüzden hep yalnızdık başkalarında, yakındık birbirimize.
Bahar yağmurları zemzem suyuyla dolu elindeki bardağın üzerine yağıyor. Yağmurun şiddeti zemzemin çokluğunu silip süpürüyor. Zemzem suyu yağmur sularına karışıyor. Ben çöl susuzluğunda kalakalıyorum. Senin çocuksu gözyaşların benim saf ve masum gözyaşlarım bahar yağmurlarına karışıyor. Elindeki bir bardak zemzem suyuna hasret kalıyorum içimdeki çöl susuzluğuyla.”
Yoldaki İşaretler
İsmaİl Esti, Türkiye’nin modernleşme sürecinde Batı’dan alınan hukuk ve düşünce sistemlerinin toplumun kendi kültürüyle tam uyum sağlayamadığını anlatıyor. Tercüme edilen kanunların ve fikirlerin, toplumun tarihsel birikiminden kopuk kaldığını söylüyor. Ayrıca İslam üzerine hem oryantalist hem de İslamcı yaklaşımların tek bir “doğru İslam” anlayışı oluşturduğunu, bunun da dinin tarihsel ve kültürel çoğulluğunu görmezden geldiğini ifade ediyor. Çoğulculuğu, düşünce özgürlüğünü ve toplumun kendi tecrübesinden doğan bir anlayışı savunuyor.
“İslamcılık, modern ulus-devletin doğuşuyla birlikte daha da keskinleşmiş bir form almıştır. 20. yüzyılda birçok Müslüman entelektüel, Batı karşısında yaşanan çözülmeyi “gerçek İslam’dan sapma” olarak teşhis etti.
Bu çözülmeyi tersine çevirmek için Kur’an’a ve ilk döneme dönüş çağrıları yükseldi. Ancak bu çağrılar da kendi içinde oldukça seçici ve ideolojikti.”
İran’la Özgüven
Mustafa Everdi, İran Devrimi’nin İslam dünyasında büyük bir özgüven oluşturduğunu anlatıyor yazısında. İran’ın uzun yıllar boyunca ABD ve İsrail karşısında direnerek bağımsız bir duruş sergilediğini düşünen bir tavrı da net olarak sergiliyor. Bu direnişin yalnızca İran için değil, diğer İslam ülkeleri için de moral ve cesaret kaynağı olduğunun altını çiziyor.
“Bu savaş, İranlıların Dandanakan Savaşı’dır. Amerika ve İsrail bu savaşta galip gelseydi, orantısız güç nedeniyle bu doğal bir sonuç olurdu. Lakin İran, onurunu koruyan bir başarı göstererek ülkesinin gücünü ortaya koyduğu gibi, dünyanın bambaşka ve daha güzel bir geleceğe doğru yol alması yönünde de ufuk açıcı, şiirsel bir direniş sergilemiştir.”
Çatıyı Kaldırmak: Hallâc’ın ‘Toz’u ve Göklerin Bakışı
Gürgün Karaman, insanın hakikatten uzaklaşmasının sebebini çoğu zaman kendi oluşturduğu kimlikler, alışkanlıklar ve zihinsel perdelerle açıklıyor. Hallâc-ı Mansûr’un “çatıları kaldırmak” çağrısını, insanın hakikatle arasındaki engelleri aşma çabası olarak yorumluyor. Maddi dünyanın, ideolojilerin ve benlik duygusunun insanı kendi özünden uzaklaştırdığını söylüyor. Hakikate ulaşmanın yolunu ise arınma, farkındalık ve insanın kendi içindeki perdeleri kaldırmasında görüyor.
“Çatı nedir? Ne kadar tanıdık bir kelime değil mi? Her evin, her binanın, her yapının bir çatısı vardır. Çatı, tamamlanmış bir şeyin kemalini ifade eden bir kavramdır. Tamamlanan şeyi koruyan, örten, ayıran… İçeriyi dışarıdan koruyan bir sınır. Ama aynı zamanda içeriyi dışarıya kapatan bir perdedir çatı. Çatı, sadece yağmuru, karı, rüzgârı, fırtınayı kesmez; Hallac’ın idrakinde göğü keser.”
“Hallâc hem cevap verir hem de cevap vermez. Sadece peçeyi sıyırmamızı, perdeleri aralamamızı, eşiğe gelmemizi ve sadece kapıyı açmamızı ister: “Bırakalım güneşle yağmur girsin.” Yani, içeriye hakikatin gelmesine izin verelim. Çünkü hakikat bazen aranmaz; davet edilir.”
Anthony F. Shaker ile Oryantalist Müfredatın Aşılması Ve Batı-Sonrası Dünyada Felsefenin Yeri Üzerine
Sorular: Bülent Sönmez
“Zihnin inşa ettiği şey, hiçbir zaman gerçekliğin kendisi değil, bir şeyi çözümleyebilmek için zihnin ihtiyaç duyduğu araçlardır. Burada, belirli anlama düzeylerine ulaşabilmek için ihtiyaç duyduğumuz sağlıklı zihinsel araçlardan söz ediyorum; tarihsel determinizm (ister materyalist ister idealist olsun) bunlardan biri değildir. Bu araçlar, kavramlar, modeller vb. her türlü zihinsel yapıdan oluşur ve bunlar fizik dünyadaki şeyler gibi “şeyler” değildir.”
“İslamî öğrenme geleneğinde bilginin gelişimi, bir bina inşa etmeye benzer biçimde tasavvur edilirken, Batı düşüncesi garip biçimde düzensizdir. “Batı” düşüncesi, neredeyse hiçbir iç tutarlık ya da yön duygusu olmaksızın, bir o yana bir bu yana savrulur. Bu nedenle 1970’lerde Batılı filozofların neyle bu kadar heyecanlandıklarını ve nedenini kavramakta son derece zorlandım. Düşüncelerinin mantığını ya da seyrini takip etmeye çalışmak benim için adeta işkenceydi.”
“Her öğrenme geleneğine saygı gösterildiği ve her biri, başka geleneklerle karşılaştırılmadan önce kendi terimleri içinde ele alındığı sürece, neden zayıflatsın? Bunun felsefî muhakemenin titizliğini azaltacağına inanmak için hiçbir sebep yoktur. Ancak şunu da vurgulamak isterim: Yönü olmayan bir titizlik, değersizdir ve amaçsızdır.”
Yücelciler
Osman Atalay, Kuzey Makedonya’daki Müslüman Türk aydınlarının kurduğu Yücelciler Hareketi’nin milli, dini ve kültürel kimliği korumak için verdiği mücadeleyi anlatıyor. Komünist Yugoslav yönetiminin bu harekete baskı uyguladığını, birçok Yücelcinin tutuklandığını, idam edildiğini ve Türk halkının göçe zorlandığını söylüyor. Yücelcilerin eğitim, kültür ve dil alanında önemli çalışmalar yaptığını hatırlatıyor. Bugün bu kahramanların unutulmaması ve mezarlarının bulunması gerektiğini ifade ediyor.
“Teşkilat gün geçtikçe genişleyerek bütün Makedonya’ya yayılır. Yücelcilerin son derece ihlaslı, gizli, samimi çalışmalarının genişlemesi, etkili ve söz sahibi olması komünistlerin dikkatini çeker. Bu teşkilatın devamlı büyümesi karşısında endişe duymaya başlarlar. Türklerin milli ve manevi dava prensiplerine bağlanarak birlik haline gelmesi iktidarı çok rahatsız etmektedir. Yugoslavya’nın Tito rejimi, bu sürece daha fazla dayanamayarak Yücelcileri tutuklamaya başlar.”
“Türkiye, Yücelcilere olan vefa borcunu ödeyerek elinden gelen gayreti göstermelidir. Unutulmuş milli tarihi, kültürel ve manevi değerlerimizi inşa ederek gün yüzüne çıkartmak siyaset hukuk ve sivil toplum kurumlarımızın başlıca görevleri arasında yer almalıdır.”
Biz Nerede Kaybettik?
Türk-İslam dünyasının geçmişte kendi kültürü, dili ve medeniyetiyle güçlü bir yapı kurduğunu anlatıyor yazısında Kerim Aral. Batı’nın sömürgecilik, kültürel dönüşüm ve dil politikalarıyla bu yapıyı zayıflattığını düşünüyor. Asıl kaybın sadece toprak veya siyasi güç değil; dil, kültür ve özgüven kaybı olduğunu söylüyor. Bugün yaşanan kimlik ve yön arayışının kökenini de bu tarihsel kopuşta görüyor.
Yolcu’dan Öyküler
Ahmet Şevki Şakalar – Yönetme/ Öğütme
-Yeni kurulan partinin il teşkilatını oluşturma görevini bana verdiler. Büyükşehir il teşkilatı mı olduğundan bilmiyorum, yüzlerce başvuru, yüzlerce parlak CV geldi. Hukukçular, mühendisler, doktorlar, şehirde söz sahibi tüccarlar, diğer partilerden istifa eden tanınmış isimler, stk tecrübeli belli adamlar… Nasıl heyecanlıyım bir bilseniz, Barcelona A takımı gibi bir ekip kuracağım. Bir akşam liste oluşturuyordum. Telefon çaldı. Arayan eski siyasetçi, eski bir kulağı kesik, ne yaptığımı sorduktan sonra:
-Bunca başarılı, bu kadar başarılı adamı yönetemezsin. Toplantılarda vıt dedirmezler sana, kürsüyü versen indiremezsin. Genel merkezin istediklerini yaptırmak için kılı kırk yararsın. Bir iki tanınmış bilinmiş alıver, gerisi kimler olsa fark etmez.
Ligi 15. sırada bitiren takıma benzer bir teşkilat kurduk. Küme düşmedik diye de sevindik.
Hasan Tülüceoğlu- Kırık Yaz
“Her şeyin Allahın dilemesi istemesi ve yaratmasıyla olduğu gerçeğini bildiğim ve inandığım için her an hem sevinçli bir durumla ve hem de olumsuz bir durumla karşılaşma ihtimalim olduğu gerçeğine açık beklerim. Bunun için yakınlarımdan aldığım telefonları her zaman hem endişe hem de sevinç beklentisiyle açmışımdır.”
“Oldukça hareketli sevinç dolu Faruk hareketinin kısıtlanmasına fazla dayanamadı. Durumu kabullenememenin verdiği dürtüyle bağırıp çağırmaya yırtınmaya başlamış, kafese hapsedilmiş bir aslan gibi bir durum almıştı. Benimse yüreğime acılar doluyordu. Nasıl teskin etmeliydi Faruk’u? Elbette geçecekti ama bunu altı yaşında bir çocuğa anlatmak ne zordu?”
Mustafa Alagöz – Babamın Sesi
“Annem ona Muhammet derdi. Hazreti peygamberin adı ile çağırarak, belki adını büyüterek ona olan sevgisini daha da belirgin hale getirmek istiyordu. Oysa annem, Muhammet dedikçe babam kızardı. O zamanlar çocuklara direk peygamberin adı takılmaz günah sayılırdı. Annem bu ilahi kuralı, yaşayan ilk çocuğunun sevgisi uğruna ihlal etmeyi uzun yıllar ısrarla sürdürdü.”
“Babamın sesi evin üzerinde bir koruma kalkanı olarak halen kulağımda yankılanıyor. Babam bazı meseleleri direk bizimle konuşmazdı. Anneme söylerdi ne diyecekse annem de bizlere münasip bir lisanla iletirdi. Babamın sesi avlunun heryerinden işitilirdi. Annem evin içinde onun sesinin sanki bir yankısıydı.”
Yolcu’dan Şiirler
Dilinde niyaza duran ırmaklar
sığınacak kovuğu mu bulamadılar,
yoksa dişleri öpülesi testere midir
karlı başı okşanası yüce dağlar
Neden muhtaç ağzımdaki suya
Külü gül eyleyen yangınlar
Mustafa Işık
İçinde yasak meyve
Bıldırcın yahut helva
Ve inkarla münkirin
Kimyası bu kumpanya
Sudan çıkmış bir zikir
Yangını söndürür mü
Ebet müddet bu kahrı
Tersine döndürür mü
Gürhan Yazıcı
ey kendiyle barışık eteğinde bin çiçek
güneşte doğuş sinmiş yüzünün gölgesine
hâtıraya ki meftûn koridorlar sesinden
haydi gel dinlen biraz tenhasında ömrümün
kitaplar güzelliği tasvir ediyor senden
okuntumuz aşk olsun çeyizine beni al
bana yağmur dinecek güneş açacak dendi
valizim yok ben varım yanında götür beni
anmasan da adını hissetmelisin içten
ne kadar hoş kelime değil mi biz demesi
Mehmet Şamil
Dil ve Edebiyat’ta Yeni Dönem
Dil ve Edebiyat dergisi 209. sayısına Özcan Ünlü yönetiminde girdi. Derginin ilk yayın döneminde de yayın kadrosunda yer alan Ünlü için çok da yabancı bir mecra sayılmaz Dil ve Edebiyat. Yayın kuruluna da yeni isimlerin katılımıyla adından söz ettirecek işlere imza atacak bir dergi ile karşılaşacağımızı ümit ediyorum. Ben Dil ve Edebiyat dergisine yeni yayın döneminde başarılar ve kolaylıklar diliyorum.
Özcan Ünlü’nün Giriş yazısından…
“Yeni yayın kurulu, yeni imzalar, yeni şiirler, dosya konuları ve yazılarla birlikte, Dil ve Edebiyat’ı yeniden bir “merkez dergi” kılma gayretimiz, bu sayıyla birlikte daha belirgin bir istikamet kazanacaktır. Çünkü biz, dergiciliği salt bir yayın faaliyeti olarak tasavvur etmiyor, bir medeniyet nöbeti olarak görüyoruz.
Kelimenin değerinin düşürüldüğü, hakikatin geri çekildiği, yapay zekâ ve dijital dünya – nın tahakkümüyle artan gürültüye rağmen “anlam”ın kaybolmaması için mücadele ediyoruz. Bundan sonra da bu kayboluşa razı olmayanların safında olmayı sürdüreceğiz.”
Hatırlayışlar: Necip Fazıl…
Hasan Akay, Necip Fazıl’ı dinlediği bir konferansından hareketle anlatıyor.
“Necip Fazıl’ın vefatı İstanbul’a gelişimden dokuz yıl sonradır. Şimdi düşününce görüyorum ki, 18-27 yaşlarım arasında aynı şehirde yaşamışım onunla. Kendisiyle tanışmak nasip olmadı. (Bunun en önemli sebebi benim bu konularda gösterdiğim çekingenliktir.) Buna rağmen 1974 yılı sonlarında veya 1975 yılı içinde onun Cağaloğlu’ndaki Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) salonunda verdiği bir konferansı dinleme imkânım oldu. Hatta konferans sonrasında, çıkışta bir ara çok yakınına düştüm kalabalıkta. Hitabetinin gücüne, tavırlarındaki cazibeye, giyimindeki zarafete tanık oldum böylece. Aynı yıllarda Harbiye’de, o günkü adıyla Lütfi Kırdar Spor ve Sergi Sarayı’nda yapılan meşhur gençlik gecesinde ben de o salondaydım.”
Üstad Çok Büyük Hatipti
Şakir Kurtulmuş, 1976 yılına dair günlükler eşliğinde Necip Fazıl’ı anlatıyor.
“Hafızam yanıltmıyorsa Üstad, ‘İman ve Aksiyon’ başlıklı bir konuşma yapmıştı. Daha sonra Anadolu’da bazı illere de giderek bu başlıktaki konuşmayı oralarda tekrar ediyordu. Üstad iman ve aksiyon konusunda gençlerin önünde bulunan zor zamanlara işaret ediyor, gelecek günlere bu özelliklere sahip bir gençlik bırakmak için çalıştığını, bu gençliği ayağa kaldırmak için çabalarının artarak devam edeceğini söylüyordu. Üstad bu gençliğe ‘Büyük Doğu Gençliği’ diye hitap ediyor, bu gençliğin hangi vasıflara sahip olması gerektiğini, nasıl yetişeceklerini, yarınlara kendilerini nasıl hazırlamaları gerektiğini anlatıyor bu noktada da herkesi sorumluluk altına girip vazife almaya, kendi payına yapabileceklerini ortaya koymaya ve bu alanda çalışmaya davet ediyordu.”
Mehmet Samsakçı ile Söyleşi
Özcan Ünlü, Mehmet Samsakçı ile fetih konulu bir söyleşi gerçekleştirmiş. Fetih ruhu, şiirlere konu olan İstanbul, Yahya Kemal ve İstanbul gibi konulara değiniliyor söyleşide.
“Yahya Kemal’in tarih anlayışı hem bir tarih bilgisine hem de tarih sevgisi ve şuuruna istinat eder. Pek çok eserinde tarihin, tarih bilgisinin fertler ve cemiyetler için ne kadar hayatî bir mesele olduğunu vurgulamış, söz konusu etmiştir. Tarih, Yahya Kemal’e göre bugünü yapan, inşa eden, aydınlatan bir hatıra yumağı, beşeriyetin ve milliyetin en canlı yadigârıdır.”
“Elbette şehirler, duygular ve olgular bir şairin zihnine herkese göründükleri gibi görünmezler. İyi bir sanatçı, bir şehre herkesten farklı bakar; onda kimsenin görmediği, sezmediği değerler, güzellikler sezer. Onu zihinlerinde yeni bir tasarıma tâbî tutar. Yahya Kemal’in bakışında da böylesi bir idealleştirme belki görülebilir ama O bize ütopik bir İstanbul sunmadı. “Sade bir semtini sevmenin bile bir ömre değer” olduğunu söylediği bu kutlu şehri Boğaz’ıyla, fetih hatıralarıyla, bütün peyzajıyla ve Müslüman Türk’ün mâhir ve sanatkâr elleriyle inşa ettiği eserleriyle bir bütün olarak sevdi ve yazdı.”
Hangi Dili Konuşuyoruz?
Rıdvan Canım, Türkçe’nin gün geçtikçe kendi toplumunda değer kaybettiğini ve insanların ana dilini bilinçli kullanmadığını anlatıyor. Gençlerin az okuduğunu, yabancı kelimelere yöneldiğini ve bunun dilin zenginliğini zayıflattığını söylüyor. Türkçe’nin korunması için herkesin dile daha fazla önem vermesi gerektiğini ifade ediyor.
“Konuşulan Türkçe konusunda kendimizi masum görmek, Türkçe’nin her geçen gün kendi vatanında kelime kelime hayatımızdan uzaklaşmasına göz yummaktan başka bir şey değildir diye düşünenlerdenim ben. Birtakım değerlerin değişmesine bağlı olarak zamanla kelimeler de değişebilir elbette.. Ama değişme ve gelişmeler “yozlaşma” başka bir ifadeyle kendinden, aslından uzaklaşma noktasına gelirse kültürün, dilin yok olma, ortadan kalkma, başkalaşma sürecine gireceği de unutulmamalıdır.”
Türk Rock Müziğinde Politik Bir Yol Açıcı: Cem Karaca
Selçuk Küpçük, Cem Karaca’nın Anadolu rock müziğinin oluşumunda önemli bir yere sahip olduğunu anlatıyor. Cem Karaca’nın halk müziğini rock müzikle birleştirerek toplumsal ve politik meseleleri şarkılarına taşıdığını söylüyor. Ayrıca onun sahne performansı, Türkçe kullanımı ve müziğe getirdiği yeniliklerle Türk müzik tarihinde kalıcı bir iz bıraktığını ifade ediyor.
“Cem Karaca’nın 80’lerin sonunda tarihe kaydettiği bu kimlik arayışının bir bakıma 1960’ların ortalarından itibaren başlayan uzun bir süreci imlediğini söyleyebiliriz. Hatta bu arayış salt Karaca’nın kendisinin değil, özne olarak taşıyıcısı konumundaki müzikal formun da kimliğini bulma çabasının adresidir. Daha aranjmanlar dönemine geçmeden kentin seçkin sınıfının çocuklarının gönderildiği elit okullarda Batılı bir ideal üzerine yetiştirilen ve salt İngilizce şarkılar söyleyen bu kuşağın öncü isimlerinden birisi olarak Karaca’nın askerde duyduğu bağlama sesi ile müzikal ufku bambaşka bir seyir alır.”
“Giydiği özel ve kimi vakit Anadolu folklorundan esinlenilmiş kıyafetleri, okuyuşuna eşlik eden ve adeta söylediği şarkıyı öyküleştirerek izleyenlerde hipnotize edici etki yaratan el hareketleri, her hecesine özel vurgular yaptığı anlaşılır Türkçesine eşlik eden sahne performansının büyük izler bıraktığını söyleyebiliriz.”
Sözün ve Yolun Şahidi: D. Mehmet Doğan
Erbay Kücet, Aşina Çehreler’de D. Mehmet Doğan’ı anlatıyor.
“Derler ki, insanın asıl hâli; alışveriş – te, yolculukta ve dostlukta belli olur. D. Mehmet Doğan’la geçen yıllar boyunca bu sözün ne kadar doğru olduğunu defalarca gördüm. Aynı yolda yürüdük, aynı sofrayı paylaştık, aynı sohbetin içinde durduk. Bugün o, Tacettin Dergâhı’nın haziresinde Muhsin Yazıcıoğlu, Nuri Pakdil ve Yaşar Kaplan’la komşu… Biz ise geride, onun bıraktığı izleri takip ederek, hakkını ve hukukunu unutmadan; yol arkadaşlığını kalbimizde taşıyarak onu hayırla yâd etmeye devam ediyoruz.”
Dil ve Edebiyat’tan Öyküler
Ercan İriş – Yasemin Kokulu Fotoğraf
“Tezgâhın üzerinde aylardır açılmamış, tozlanmış kutular duruyordu. Adam, bir zamanlar hayat verdiği o çarklara bakmadı bile. Rafın köşesindeki mavi kalemi aldı. Bir şeyler karalamak istedi, vazgeçer gibi oldu. Kâğıdın üzerine yarım kalmış bir yuvarlak çizdi. Karşısındaki boşlukta kızının hayali belirdi. Kız, boşluğa doğru dudaklarını büzdü, gözlerinin önüne dökülen saçlarını arkaya atıp kaşlarını çattı. Ne kadar da çok şey söylemek istiyordu:
— Gel artık baba! Çok özledim seni. Ezo’nun kolu yaralı. Anneme söyledim ama ilgilenmedi. Hem yastığımdaki kokun da gitti.”
“Arkasına heyecanla baktı. Gözleri umutla o tanıdık silüeti aradı. Ancak kimsecikler yoktu. Ne pembe elbiseli bir çocuk, ne de elinde kolu yaralı Ezo bebeğiyle bekleyen bir evlat… Sadece rüzgârın sürüklediği bir kâğıt parçası kaldırımlarda hışırdı – yordu. Gece sessizliğe bürünüyordu. Ama yine de bakışlarını gökyüzüne, o görünmez masal çadırının tavanına dikip seslendi:
— Babalar da canı acıyınca ağlar evladım. Onların içinde de fırtınalar kopar. Onların da yüreği bir serçeninki gibi titrer bazen. Gözüne toz kaçmıştır de, durmuş saatler üzerine çökmüştür de.”
Mehtap Altan – Sobe!
“Birkaç dakika içinde ebe olan çocuk, üzüm asmasının arka – sına saklanan o gölgeye doğru yöneldi. ‘İncii…’ diye bağırdı ki hep bir ağızdan arkadaşları: ‘Çanak çömlek patladıı!’ dedi. Yanlış kişinin adını söylemişti ebe olan çocuk, İnci değildi o… Sahi, İnci neredeydi? İnci yoktu… At arabası da… Uğur böceği de…” Hikâye burada bitmemişti, sadece susmuştu. Paragrafı okuyan gençlerin fikri soruluyor, herkes kendi iç dünyasının yansımasını aktarıyordu. Klasik küçük gelin hikâyesinin üzerinde durmaları gençlerin keyfini kaçırsa da öğretmenlerinin bir sonuca varmak için bunu yaptığını biliyorlardı. Minik başkarakterin düğün töreni başlamak üzereyken, köydeki evlerinin penceresinden atlayıp arkadaşlarıyla saklambaç oynaması; çocuk her yerde çocuktu…”
“O gün sınıfta kimse yerinden kalkmadı. Çünkü herkes aynı şeyi düşündü: Bir çocuk gerçekten kaybolduğunda, onu arayanlar mı azalır, yoksa hatırlayanlar mı?
O an anlaşıldı ki İnci sadece bulunamamış bir çocuk değildi. İnci, bulunmayı beklerken unutulan her şeydi…”
Dil ve Edebiyat’tan Şiirler
Sokak ağlıyor, durduramıyorum
Gecesi gündüzüne karışmış, içi dışına
Kimi görse gidip kapanıyor omzuna
Her omuzda bırakıyor kendinden bin parça
Sokak çok huzursuz, kederine ağlıyor
Dönüp bakmıyor bile getirdiğim sevinçlere
Oturup anlatıyorum ona tek tek
Oturup dünyanın bütün hâllerini
Adem Turan
Sabahları kimse çağırmadan kalkmayı öğrendim
Buğulu bir camda yüzünü bulmayı aynaların
Kısık ateşte demlemeyi çayı, getirilmiş Karadeniz’den
Zeytinin yerini, nasıl silineceğini parkelerin
Usul usul çekilirken patiska perdelerde ellerin
Açılmadan duruyor, kapısı yatak odasının
Burhan Sakallı
Diyelim mi haydi buradan başlayalım
Sabahın seherinden güneşin ışığından
İyilik olsun diyelim güzelim yurdumuzda
Göz yaşları olmasın kimsenin ocağında
Nurettin Durman
sabahın kenarında
çıt diye açılan bir sessizlik
gün daha uyanmadan
odaya sızan ince toz ışığı
beyza, suyu tersinden içer
bardağın dibinde saklar günü
sonra üfler besmeleyle
uçuşur masa, sandalye, isimler
Yunus Emre Altuntaş
Orak yitimi, tırpan kesiği ellerim;
ellerin buğday başağı —
saçlarımda kefaret.
Siyanür emişinden bilirim dudaklarını;
dudaklarımda zehirken —
Sev beni —
sîretimi düşür.
Ahmet Serdar Oğuz
Bir Nokta, Sayı: 292
292. sayısına Mürsel Sönmez’in gerçek sanatçıya dair mesajları ile başlıyor Bir Nokta dergisi.
“Başka alanlarda olan biten yalancı ya da gerçek tanıklıklar kenarda dursun, sanatçıdan beklenilen, beklenilmesi gereken doğru ve gerçek tanıklıktır. Bunun gerçekleşmesi de, sanatçının ”gönül süzgecinden geçen akılla”, “mâmur bir kalple” ve “vicdanıyla hiza alması”; salt hayatı değil, varlığı ve oluşu hakîkate atfen anlamlandırması ile olası. Yüksek kavrayışın dile geldiği tanıklık cümlesi ile başlayan gerçek tanıklığa giriş. “Kitapta” evrenin övüncü ve insanlığın önderi için, önce tanık, sonrasında ise muştulayıcı ve uyarıcı niteliklerinin vurgulanması, herkes ve özellikle de sanatçı için yeter miktarda esin verici değil midir?”
Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler Adlı Romanında Matematik
Artık günümüz edebiyatında edebiyat ve matematik denince akla ilk gelen isim İbrahim Eryiğit’tir. Dizelerin, cümlelerin aritmetiği şair ruhunun sesiyle birleşiyor Eryiğit’in. Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler Adlı Romanında Matematik yazısı ile yer alıyor dergide.
“Mülksüzler romanı, daha ilk paragrafta mekânı fiziksel bir gerçeklik olmaktan çıkararak soyut ve matematiksel bir düşünceye dönüştürür. Duvarın, yerin geometrisine indirgenmesi ve bir çizgiye, bir sınır düşüncesine dönüşmesi, anlatının yalnızca politik ya da toplumsal değil, aynı zamanda kavramsal bir düzlemde kurulacağını gösterir. Burada çizgi, yalnızca mekânı bölen bir unsur değil; matematikte olduğu gibi iki alanı ayıran ama aynı zamanda onları tanımlayan bir varlık olarak işlev görür.”
“Bilginin denetlenmesi ve sınırlanması, bilimsel tutkunun sistemle çatışmasını simgeler. Ancak tüm engellere rağmen bu mektup trafiği, bilimsel tartışmanın evrensel ve sınır tanımayan doğasına işaret eder. Karakterin kırk yaşına yaklaşması, bilim insanları için yaratıcılığın genellikle genç yaşta yoğunlaştığı gerçeğine dikkat çekerken, bilimsel araştırmanın doğasındaki belirsizlik ve risk temasını öne çıkarır.”
Istıraba Methiye
Hasanali Yıldırım, insanın acıdan kaçmaya çalışırken hakikatten ve kendi varlığından uzaklaştığını anlatıyor. Istırabın insanı hem kendine hem de Allah’a yaklaştıran bir imkân taşıdığını söylüyor. Sanatın ise hakikati remz ve tecrit yoluyla insanın kalbine hissettirebildiğini ifade ediyor.
“Istırap varoluşumuzun mütemmim cüzü. Hayvaniyetimizinki acı. Acı çekerek başladığımız hayatımızı ya acı içinde sürdürür ve gene acılar içinde tamamlarız veya acıların bizi tekâmülüne müsaade eder ve belki bir gün peşisıra gelen şölen sofrasında kendimize münasip bir yer buluruz. Aksi takdirdeyse her fırsatta onları red ve inkâr etmek için hem başkalarına, hem de kendimize nice yalanlar söyleriz. Hakikatle aramızdaki bağı ânbeân gevşetiriz böylelikle.”
Sümer Tek ile “Efeli Hayriye” Üzerine Söyleşi
Sümer Tek ile “Efeli Hayriye” üzerine bir söyleşi gerçekleştirdim. Benim için oldukça keyifli ve dopdolu bir söyleşiydi. Söyleşide Sümer Tek, hikâyelerini yalnızca kurgu üzerinden değil; hatıra, tanıklık ve kültürel hafıza üzerinden kurduğunu anlatıyor. Anadolu insanını, özellikle de güçlü kadın karakterleri samimi ve içten bir dille merkeze aldığına vurgu yapıyor. Söyleşi boyunca köklere bağlılık, aile hafızası, geleneksel sanatlar ve insan ilişkilerinin önemi üzerine düşüncelerini sade ama etkileyici bir üslupla aktarıyor Tek.
“Anneannem bana köklerimi, nereden geldiğimi ve hayatta nasıl durmam gerektiğini öğreten ilk kadındır. Cesaretiyle, vakarıyla, sözüne sadakatiyle benim pusulam oldu. Kalemi elime aldığımda yazmak istediğim ilk hikâyenin yine ona çıkması bu yüzden tesadüf değil. “Efeli Hayriye”, hem anneanneme hem de bu toprakların suskun ama güçlü kadınlarına tutulmuş bir aynadır.”
“Efeli Hayriye benim anneannemdir. Halkın kahramanı olduğu kadar, benim de ilk ve en büyük kahramanımdır. Hayata duruşumda, adalet anlayışımda ve kadınlığa bakışımda onun izi vardır.”
“Bir insanın önce köklerine sahip çıkması gerektiğine inanıyorum. Nasıl ki bir ağaç, köklerini doğduğu toprağa ne kadar güçlü tutunursa gövdesi o kadar sağlam, yaprakları, çiçekleri ve meyvesi o kadar gür ve canlı olur; insan da böyledir.”
Niğde Sancağı
Murat Soyak, yazısında Niğde’yi sadece bir şehir olarak değil; hatıraların, türkülerinin, insanlarının ve manevi ikliminin taşıdığı bir hafıza mekânı olarak anlatıyor. Çocukluk günlerinden camilere, kütüphanelerden kaleye kadar uzanan anlatımında hem geçmişe duyduğu özlemi hem de değişen şehir hayatının bıraktığı hüznü hissettiriyor.
“Anadolu’nun bağrında çiçeklenen bozkır güzeli Niğde. Oğulları gurbet illerde. Dönecekler elbet, bir gün dönecekler. Cemreler düşsün hele, bahar gelsin. Toprak iyice ısınsın. Umutluyuz daima !..”
“Muallim Hasan Ethem mektubun geldi. Dağları, tepeleri aşan selamın uzakları yakın eyledi. Kurduğun cümlelerde bahar, kurduğun cümlelerde suyun akışı, kurduğun cümlelerde kuş sesi, kurduğun cümlelerde vatan, kurduğun cümlelerde gül muştusu. Mektubun ki ruh cephemizde ışıklı bir sayfa. Kahramanımız, şehidimiz Muallim Hasan Ethem. Rahmetle anıyorum.”
Bir Nokta’dan Öyküler
Ahmet Yılmaz – Dış
“Geçenlerde bir tanesi gözüme girmişti aslında. Erkenden yatmış, dalmışım. Ben rüyaların tozuyla savrulurken gelmiş irice bir sivrisinek koluma şırıngayı takmış, doldurmuş tulumbayı. Haberimin olmaması iyi. Helal hoş gelsin. Kökü bende sonuçta. Derken eşim yatak odasına dalmasın mı, üstünü değiştirirken gece lambasına uzanmasın mı, derimin en tatlı köşesine sondaj vurmuş heyulayı fark edip telaşlanmasın mı? Eline geçirdiği terliği…”
Eslem Ayşe Kılıç – Bazı Sözler Vardır
“Serin bir rüzgar yüzümü okşuyor ama tam anlayamıyorum. Bir kumaş parçasının içinde sıkıca sarılmış haldeyim. Her şey belirsiz, bulanık. Sadece annemin kolları var, sımsıcak ve güvenli. Ona o kadar alışkınım ki kucağından bir an ayrıldığımda bile içimde bir boşluk hissediyorum. Şimdi de öyle… Annemin kalbini hissediyorum, çok hızlı atıyor. Onun nefesini duyuyorum, sık sık ve kesik kesik.”
Bir Nokta’dan Şiirler
Ne varlığa sevinir ne yokluğa
Tek düşüncesi Hak’tır ve öyle bakar her cana
Her nesnede ve her yerde gördüğü tecelli
Ona öyle şiirler söyletir ki
Her biri âlemlere destan olur
Şimdi bütün Anadolu’da ve dahi Türkçenin
Söylendiği her diyarda
Onlar konuşulur dertlere derman olsun diye
Tamamlanıp ulu bir divan olur
Mustafa Özçelik
Şimdi yol hazırlanıyor.
Develer değil yüklenen; kader.
Bir çocuğun susuzluğu
daha doğmadan yazılıyor.
Ve biz duyuyoruz:
Uzakta,
kumun içinde
bir çığ kıpırdıyor.
Kerbelâ başlamadı henüz
ama tarih çoktan
bıçağını bilemeye başladı.
Özcan Ünlü
gelişine hangi hüznün izi bulaşmış böyle
alıp koynumda bekletiyorum asırlardır
bu har gür bu karmaşık sesler arasında
tutup yüzünün buharlarına enstrümanlar çiziyorum
bak kanıyor gelgitlerim acıyorum dokunduğun yerden
dönüyorum dönüyorum kutsalı esirgenmiş üçlemelerden
Sinan Davulcu
bir çobanın kavalından ezgiler dinledim
kırkların meclisinde semaha durdum
dervişlerle sohbet eyledim yârenlik ettim
keklik gibi sekerek indim sarp kayalardan
kasvet deresini aştım
gam ırmaklarında seğirttim
şehrin varoşlarına vardım koynuna girdim
kerpiç yapılı evlerden gecekondulardan
yalılara konaklara dek insanı izledim
Abdurrahman Adıyan
Teferrüc, Sayı:30
“Şiirler bu kez sadece hüzünlü birer ağıt değil, bir halkın hürriyete kavuştuğu günün zafer muştusu olarak yankılansın. Şunu açıkça ve kararlılıkla ifade etmek isterim ki Gazze tam manasıyla özgürlüğüne kavuşana dek, bu sütunlarda bıkmadan, usanmadan ve her seferinde daha gür bir sesle bu hakikati haykırmaya devam edeceğiz. Zulmü kanıksamayacak, dünyayı saran bu sağır edici sessizliğe karşı kalemimizi bir kalkan gibi kullanacağız.” Diyerek Ercan İriş’in giriş yazısıyla başlıyor 30. sayısına Teferrüc dergisi.
Mehmet Akif İnan Şiiri
Recep Garip, Mehmet Akif İnan şiirini üzerine kaleme aldığı yazısı ile dergide yer alıyor.
“Mehmet Akif İnan, şiirlerinde milli ve manevi değerleri işler. “Hicret” adlı eseri, onun şiir felsefesini yansıtan önemli bir eserdir. Şiirlerinde vatan sevgisi ve inanç temaları ön plandadır. Dünya hayatı bir hicretten ibarettir. Şanlıurfa lise son sınıftan Kahramanmaraş lisesine geldiğinde tanıştıklarını söyleyen Alaeddin Özdenören “Şiirin Geçitlerinde” şöyle ifade ediyor: “Akif büyük bir dirim gücüne sahiptir. Daha o yaşlarda inanılmayacak raddede bir olgunluk taşıyordu. Beni her zaman kötümserlikten kurtarmıştır.”
Endüstriyel Edebiyat
Hayrettin Taylan, bu yazısında edebiyatın tarihsel olarak insanın iç ve dış dünyası arasında kurucu bir işlev gördüğünü, modern dönemde ise endüstri, ekonomi ve siyaset mühendisliğinin bir aparatına dönüşerek metalaştığını anlatıyor. Edebiyatın ontolojik bütünlüğünü yitirdiğini, kültür endüstrisi mantığıyla estetik derinliğini kaybettiğini ve okuru edilgen bir tüketiciye indirgeyen bir yapıya evrildiğini açıklıyor.
“Zayıf kimlik inşalarının, yoğun editöryel müdahaleler ve pazarlama stratejileriyle “edebî” kimlik kazandırılmış ürünler hâlinde dolaşıma sokulması, bu dönüşümün en belirgin göstergelerindendir. Eserin estetik ve düşünsel derinliği yerine, temsil ettiği imaj, ait olduğu ağ ve tüketilebilirliği öne çıkarılmaktadır. Edebiyat, eleştirel bir bilinç alanı olmaktan uzaklaşıp kültürel endüstrinin steril bir vitrinine yerleşmektedir. Bu vitrin, hakikati değil; kabul edilebilir olanı, satılabilir olanı ve dolaşımı güvenli olanı sergilemektedir.”
“Bu süreç, edebî alanı çoğul ve eleştirel bir zeminden uzaklaştırarak cepheleşmiş, kapalı ve bağıl grupların hâkim olduğu bir yapıya dönüştürmüştür. Dergiler ve edebî çevreler, kendi siyasal ve fikrî eğilimlerine uygun mikro-kanonlar üretmiş; edebiyat, siyasal tekilliğin gölgesinde iktisadî amaca hizmet eden bir edime indirgenmiştir.”
Kitap Fuarlarının Sessiz Dönüşümü: Popülerleşme, Nitelik Kaybı ve Yeni Arayışlar
Yusuf Tosun, Türkiye’deki kitap fuarlarının niceliksel olarak büyümesine rağmen niteliksel açıdan zayıfladığını, giderek panayır ve eğlence alanına dönüştüğünü anlatıyor. Fuarların okur profilindeki değişimle birlikte yetişkin okurdan uzaklaştığını, popüler tüketimin egemen olduğunu ve nitelikli kültürel buluşma işlevini yitirdiğini belirtiyor. Ayrıca yerel yönetimlerin tek başına yürüttüğü bu etkinliklerin çok paydaşlı bir anlayışla yeniden yapılandırılması gerektiğini, aksi takdirde fuarların kalabalık üretmekten öteye geçemeyeceğini ifade ediyor.
“Yetişkin okurun fuarlardan giderek uzaklaşması hem fuarların kültürel niteliğini zayıflatmakta hem de okuma kültürünün topluma yayılmasında bir boşluk oluşturmaktadır. Popüler eserlerin fuarlarda baskın hâle gelmesi, edebî çeşitliliği daraltmakta ve nitelikli eserlerin görünürlüğünü azaltmaktadır. Bu nedenle yayıncılara da önemli sorumluluklar düşmektedir. Seçici kurullar oluşturularak kalite teşvik edilebilir; fuarlarda eser niteliğine göre stant yerleşimleri yapılabilir ve bağımsız yayınevlerinin görünürlüğü artırılabilir.”
Teferrüc’den Öyküler
Ramazan Kayaoğlu – Bir Bayram Hikâyesi
“Ömer, çatık kaşlarını istemsizce biraz düzeltiyor. Bu sırada yan odada hala inleme sesleri. Kolay değil, nereden baksan on iki saat süren bir doğum. Ebe kadın, bir Ömer’e bakıyor bir de odadaki diğer çocuklara. Büyük kıza, sen benimle gel diye sesleniyor. Diğer çocuklar, kaderin otur dediği yerde öylece oturuyor. Ortanca kız yedi yaşında. Okula başlamadı.”
“Nebahat, sabah daha gün ışımadan çocuklarını önüne katıp kendini yollara vuruyor. Dağ aşıyor, bayır geçiyor, kimsesizliğini unutmak için Bayram’ına sarılıyor. Büyük oğlu sanki o gün daha da büyümüş; bize, sen bakar mısın aslanım diyor. Büyük oğlu gülüyor.”
Nisanur Yıldırım – Kirli Denizin İncileri
“Güzel hava, güzel dünya, iyi insanlar, iyi hisler… Diye kendi kendine sayıp dökerken hepsi hikâye diye ekledi. O esnada elindeki seyyar masaya çakılı kadro arıyordu. Gerçekten nereye yerleştirmeliydi masayı? Gönlü güllerle bezeli bir bahçeden yanaydı ama bunun imkansızlığını bildiğinden kendisine bahşedilmiş balkona yerleştirdi masasını.”
“Suyun yüzündeki berraklığı katran döktükleri derinliğe ayna yapanlar, gölgelerini bu derinliklerden ne zaman çekerler? Küçük bedenlerin yaşamasının önüne örülen o çakıllı düz duvarlar acaba kimin korkusunu gizlemek, hangi çıplak ayağın canını yakmak için bu kadar özenle yükseltilir?”
Hülya Varol – Yusuf
“O zamanlar tanıştım onunla. Daha doğrusu onu tanıdım. Sürekli “meydan ortaya çıktığında” saklanacak bir delik ararken buluyordum kendimi. Ama o bana meydana çıkanlarla tanıştırdı. İlk defa orada acaba benim kaderimde de böyle olmak var mıdır diye içimden geçirdim. Olmak garip bir kelimeydi.
Fırsat kolluyordum meydanda. Taşınacak elbet bir şeyler vardır. Bana ne yapacağımı o söyledi. Hemen dediklerini yapmaya başladım. İşimi bitirir bitirmez yola koyuldum. Ama o artık yolda yoktu.
Şimdi Yusuf bana bunları anlatırken toprak kokusu gidip geliyordu.”
Tunay Özer- Ağacın Ölümü
“Psikolojisini anlamaya çalışıyordum. Fakat bunun sadece sosyolojiye ve psikolojiye bırakılamayacak kadar mühim ve temel bir mesele olduğunu da biliyordum. Hissiyat kırılması, bir vicdan muhasebesi ve düşünsel hesaplaşmayla sonuçlanan kapıyı aralar. Duygusal bir kopuşa ve radikal empatiye yönelmişti. Gözü açılmıştı deyim yerindeyse, o açık gözlerden öteki Dünya’ya bakmaya devam edeceğini umuyordum. Koca bir histeriyi sorgulamak gerçekten çok güçlü bir karakter ve erdem bilinci gerektirir çünkü.”
“Protez bacaklarını sürüyerek gitti. Karanlıkta ayaklanan düşünceler ve suya yürüyen koyu gölgeli ağaçlar gibi. Bakakaldım ardından. Ve şunu düşündüm: Sömürgeci ve benmerkezci bir anlayışla şekillenen Batı medeniyetinin yaldızları, kıyımlar ve mülteci akınlarıyla sonuçlanan bu son müdahaleyle iyice dökülüp saçılmış görünüyor. Önüm sıra yürüyen engellinin bıraktığı iğreti ayak izleri bunun bir prototipiydi.”
Teferrüc’den Şiirler
Dünya bir adım önümde
Yüzünü hiç görmedim
Hep ensesine bakmaktayım dünyanın
Her sene biraz daha kalınlaştı
Hep bir adım gerisinde kaldım
Sizse hep önündesiniz
Yüzünü görmektesiniz
Burnu kemerli mi hokka mı?
Kaşları bitişik mi değil mi?
Hepsini bilmektesiniz
Tek bilmediğiniz ensesindeki ben
Ben demem bir alışkanlık
Yoksa bilmiyorum her neysem
Suavi Kemal Yazgıç
Gece çıktığım yol karanlık vadi ıssız
Dar geçitte ışık saçıyor ateş böcekleri
Seher vakti zamanın dönemecinde
Akasyalar açıyor çiçekler uçuşuyor
Geri dönüş yolunda
Güneşe bakıp ıslanıyor ellerin
Irmaklardan geçerken eğdim başımı
Ateşin koruna yüz çevirdim
Suyu öptüm bir öptüm bir daha öptüm
Şakir Kurtulmuş
Sabredin az kaldı putlar düşecek
Dozerler geçerken üzerimizden
Öyle bir aşk ki bu soylu bir Rachel
Tiranlar çatlasın sinirlerinden
Ey Musa saklama artık gerçeği
Kırk yıldır çöllerde ne arıyorsun
Öyle mahzun bakma Zeytin Dağına
Anlamaz bu sapkın katiller seni
Bir zafer mi çıkar cifirlerinden
Süreyya Aydın
Şimdi sırası değil
Açık kalp ameliyatından söz etmenin
Elbet bir gün karışır ruhlarımız biri birine
Mezarlarımızı sarı çiğdemler basmadan önce
Aşk ağızlarda çiğnenerek tükenen haz
Fakat duruyor hâlâ uzaklarda bir yerlerde
Kalbimizin derinliklerinde…
Ercan Ata
Dalların
Kürekler kadar yer kaplamadığı şu dünyada
Bitmemiş bir günün telaşıyla
Çocukluğun inceltildiği tablolarda
Tenha resimler ararken
İmzamı kesip biçiyorum
İçinden ırmaklar akan denizler geçer gibi
Kabulümü arz ediyorum
Bir çocuğun duasından ödünçlenmiş mısralar gibi.
Sinan Davulcu
Senden bildiğim huy bana kalan anka nidası
Sana benzetmeye çalıştım ve yıprandı kanaatim
Kesilmeye götürülen nasıl bilirdinize razı ve yan yana
Büyük acılarda susuyor muyduk yok mu sayıyorduk ilkin
Annem bir anlamı olsun istiyorum konuştuğumuz tereddütlerin
Ahmet Karpınar
Ne söylesem aksi ne söylesem her boşluktan
Göğsümü yara yara inip kalkan ellerin
Dağlara söyletir birbirini kanatan makastan sözleri
Mevsimler üzere ölenlerden uzak
Veba kemirmiş beni güneş çamurla lekeli
Kalbimde meçhul bir ilahi yağmur suyu emmiş
Beni çarmıha germiş binlerce aşk sefiri.
Burhan Tuz
Ben daha görmedim seni muştulu odalarda
Bakışların bu kadar ürkek miydi
Bilseydim susar mıydım
“Hadi” derdim öp avuç içlerimden
Ben daha duymadım yankılı dağlarda
Sesin bu kadar titrek miydi
Görseydim susar mıydım
“Hadi” derdim konuş gönül kafesime
Altan Serim