Muhit’ten Mustafa Kutlu Özel Sayısı
Muhit dergisi 75. sayısında “Sadece Mustafa Kutlu” diyerek özel bir sayı ile çıktı.
İbrahim Tenekeci’nin Giriş yazısından
“Günümüzün genç okurları Mustafa Kutlu’yu öykücü ve deneme yazarı olarak biliyor, tanıyorlar. Oysa Kutlu ‘bir gayrete memur olmanın’ adıdır. nerede açık varsa orayı kapatmış; ihtiyaçları tüm gücüyle ve hüneriyle gidermeye çalışmıştır. Gayesi, muazzam bir gayreti de beraberinde getirmiştir. Böylece onun ismi fedakârlığın hanesine yazılmıştır.”
“Mustafa Kutlu üstadımızın dergiciliği neredeyse ayrı bir dosyanın konusudur. Onun yanında yıllarca bulunmuş biri olarak şunu söyleyebilirim: Kutlu, meziyet ve şahsiyeti bir bütün olarak görür. Onda, iyi insan olmak, iyi eser vermekten daha önemlidir.”
Mustafa Kutlu Dosyası’ndan
İbrahim Kalın – Mustafa Kutlu Deyinde
“Mustafa Kutlu bu yaşına geldi -iyi ki, hamdolsun- ama hiçbir zaman ununu eleyip eleğini asanlardan olmadı. Ömrünün harmanından derlediklerini bizimle paylaşmaya devam etti ve ediyor. Her yeni ikram yeni tatlarla, yeni rayihalarla geldi ve geliyor. Bazen Erzincan’ın kır çiçeklerinden, bazen İstanbul’un kadim semtlerinden, bazen Bursa’nın bir camisinden, bazen Boğaz’ın bir kıyısından. Arı, duru, temiz, diri bir nehir gibi akmaya devam etti ve ediyor. Hamdolsun.”
Kemal Sayar – Bir Cevher Avcısı: Mustafa Kutlu
Muhakkak ki onda bir düşünürün ateşi de var; Nurettin Topçu’nun düşünce izlerini kesintisiz şekilde Kutlu’da sürebiliyoruz. Toprağa hicreti, kanaati, minnetsiz ve dik duruşu övüşü hep bu düşüncenin eseridir. “Esenlik ve selamet; bolluk ve kusursuz rasyonel sistemler aracılığıyla değil; yetinmeyi bilen, gayretli, bilge ve vakur insanların elinden sadır olacaktır” mesajına, her tavrında ve eserinde rast geliriz.
Sibel Eraslan – Bir Kelebek Yetiştiricisi Olarak Mustafa Kutlu
“1980 sonrası okurlar, taşrayı Mustafa Kutlu ile sevdi. Orta sınıfın, yoksulların, mahallenin, idealistlerin, kahvehanelerin, postanelerin ve pazar yerlerinin izlerini onun hikâyelerinde bulduk. Kamyon sırtında esen rüzgârları, ilçe kaymakamlarını, nahiye müdürlerini, sahafları, arşivcileri, ilk gençliğe adım atan kör çocukları, şerefeden ezan okumaya çıkan telaşeli imamları, tövbekârları, menekşeli mektupları, balkondan sarkan küpe çiçeklerini onun hikâyelerinde okuduk.”
İbrahim Tenekeci – Dönüp Bakınca
Dergâh dergisine ilk ziyaretlerimi hatırlıyorum. Bazen İbrahim Kalın kardeşimle bazen bir başıma. Gençtim. Şiirden başka bir şey düşünmüyordum. Biraz da uçarıydım. Mustafa Ağabeyle beraber gönlüme sakinlik ve sükûnet geldi. Samimiyet ve ciddiyet aynı anda bir insanda olabilir miydi? Kutlu’da ilk gördüğüm buydu. (1994)
Erol Göka – Kalbin Sesi: Bir Hicret Risalesi
“Mustafa Kutlu’nun bizi kanaat ekonomisine, hicrete davet eden etkileyici risalesini okurken hep gözümün önüne Ernst Friedrich Schumacher’ın Küçük Güzeldir: Önceliği İnsana Veren Bir Ekonomi Anlayışı adlı kitabı geldi. Ekonomist Schumacher, 1973 tarihli kitabında sürekli kâr ve sınırsız büyüme peşinde koşmanın en açık sonuçlarının, büyük örgütlere ve artan bir uzmanlaşma; dolayısıyla ekonomik varlıkların israfı, çevre kirlenmesi ve insanlık dışı çalışma koşulları olduğunu anlatıyor.”
Ahmet Edip Başaran – Bir Hayat Risalesi: Kalbin Sesi
“Kutlu, mezkûr sınırları ihlal eden yaklaşımlar üzerinde de durur. Özellikle Batı modernitesinin gelişim çizgisi, büsbütün bu sınır ihlalleri merkezinde oluşmuştur. Kutlu’ya göre Rönesans, Reform, Hümanizm ve Aydınlanma ile bir ideolojinin temelleri atılır. Bu dünya görüşünün içerisi maddi ilişkiler ağıyla dolduruldu ve insanoğlu “sadece bu dünyaya yöneldi,” cenneti bu dünyada inşa etmek istedi.”
Muhsin Macit – Hareket ve Hayal Arasında
“Mustafa Kutlu’nun sanata ve hayata bakışının biçimlenmesinde Nurettin Topçu’nun “hareket” kavramıyla temellendirdiği felsefesinin ve Taşralı (Kutulmuş Matbaası, 1959) kitabında toplanan hikâyelerinin payı vardır. Bu duyarlık biçimini, Anadolu insanını yakından tanıyan ve hikâyesini anlatan Sait Faik ve Sabahattin Ali’nin tecrübesiyle birleştirmiştir.”
Mustafa Kutlu ile Söyleşi – Sorular: Safiye Önal
“Yalnız bir çocuktum. Küçük bir köpeğimiz vardı, Gümüş adında. Onunla dağ tepe dolaşırdım. Hangi çalılığa bir taş atsam üç dört tane tavşan fırlardı. Bakir bir tabiat ortasında çiçeklerin, çimenlerin, sebzelerin, meyvelerin ekinlerin arasında geçen bir çocukluk.”
“Selam Olsun’u arkadaşlarım, dostlarım ve yoldaşlarım için yazdım. Elbette eksik olanlar vardır. Yazamadıklarım içimde bir ukdedir. Mesela sevgili Cahit Çollak’ı veya merhum Orhan Okay’ı yazamadım. Bu tarz yazıları, oturup yazmak bana göre değil. Örneğin Seyfettin diye bir arkadaşımız vardı. Çok severdim onu.”
“Yeni Şafak gazetesinin kuruluşundan bu yana hiç kopmadan yazanlardan biriyim. Hayrettin Karaman, Gökhan Özcan, Mehmet Şeker ve bana hiç aksatmadan yazdığımız için 30. yılda plaket verdiler. Orada yaşadığımız hayata, hayatın çeşitli veçhelerine dair edebiyat ağırlıklı denemeler yazdım. Bu denemelerden de beş altı kitap vücut buldu.”
“Nurettin Topçu münzevi bir insandı. İlk mecliste muhalefet kanadının başında bulunan Erzurumlu Hüseyin Avni Ulaş’a hayrandı. Onun üvey kızıyla evlenmiş, lakin bu evlilik uzun sürmemiş. Bir daha evlenmedi, yaşlı annesiyle beraber yaşıyordu. Babası Erzurumlu, annesi Eğinlidir.”
Bir Nokta, Sayı: 290
“Yıl Olmuş İki Bin Yirmi Altı” ve biz hâlâ kâğıda basılı bir edebiyat dergisi yayımlıyoruz.
Bu cümle, Mürsel Sönmez’in Bir Nokta dergisi 290. sayıdaki giriş yazısından. Dünyanın gidişatı ortada. Tarifsiz bir savrulma yaşıyoruz. Zulüm çarkı dönmeye devam ediyor. Söz, hâlâ ruhumuzu diri turan eşsiz güçlerden. Ve dergiler çıkmaya devam ediyor.
“İnsan ruhunu bedene, bedenleri ise beden zevklerinin tımarhanesi olan uygulayımbilimsel oyuncakların zindanına tıkıyor. Bu ortamda, her ne kadar özdoğasından uzaklaştırılmış olsa da “gelecek bir mübârek vakte inanç”la ve Türkçe’nin mutlak hakikatten beslenen sesiyle birbirimize sesleniyor, bir umudu canlı tutmaya çabalıyoruz: Yıldırılmış, yıkılmış, çeşitli uyuşturucularla bilinci yok denecek denli eprimiş insanlar; gıdası, suyu, havası, ağacı, çiçeği zehirlenmiş; beton ve gürültüye yani çağdaş putlara esir edilmiş şehirler içinde.”
Diriliş Hareketi, Ekonomi ve Enflasyon
Nizamettin Yıldız, Sezai Karakoç’un düşüncesinde ekonominin merkezi bir konumda olduğunu belirtiyor. Karakoç’un ekonomiye dair eserlerini ve bu eserlerdeki bakış açısını özetliyor. Yazar, Karakoç’un enflasyonu yalnızca ekonomik değil, toplumsal ve ahlaki bir çöküş olarak değerlendirdiğini aktarıyor.
“Üstad bu sistemlerin ve ideolojilerin zulüm sistemleri olduğunu, insanları asla huzur ve mutluluğa götüremeyeceğini belirtir. Alternatif olarak İslam düzenini vurgular. Müslümanların geçmiş yıllardaki uygulamalarından örnekler verir. Zekat, sadaka, vakıf gibi yardımlaşma faaliyetlerinin topluma ve ekonomiye olumlu etkilerini dile getirir.”
Dostoyevski’nin Suç ve Ceza Adlı Romanında Matematik
İbrahim Eryiğit, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanını, ahlakın hesaplanabileceği ve insan hayatının fayda temelinde değerlendirilebileceği düşüncesini çökerten bir akıl eleştirisi olarak ele alıyor. Raskolnikov’un cinayetini, matematiksel bir kesinlikle kurduğu teorinin pratikteki sınırlarına çarpması ve hesaba sığmayan vicdanın ortaya çıkışı üzerinden inceliyor. Romandaki karakterler ve olay örgüsü üzerinden, modern aklın insanı nicel bir varlığa indirgeme çabasının nasıl çözülüşe uğradığını gösteriyor.
“Suç ve Ceza’nın vardığı yer bir hüküm değil, bir ifşadır. Ahlâk çözülecek bir problem ve insan hayatı bölünebilir bir nicelik değildir; doğru sonuçlar, yanlış yolları aklamaz. Dostoyevski bunu bir ilke olarak ilan etmez, bir çöküş olarak yaşatır. Raskolnikov’un hikâyesi bireysel bir suç öyküsü değil, hesap yapmayı erdem sayan modern aklın iç monoloğudur. Suç ve Ceza, cinayeti değil, hesabı yargılar. Ve roman şu soruyla kapanır: Bir insan her şeyi doğru hesapladığını düşündüğü hâlde neden yaşayamaz? Belki de cevap basittir. İnsan, her şeyi doğru hesapladığını düşündüğü anda yaşamayı bırakır; çünkü insanı insan yapan şey sonuç değil, hesaba sığmayan fazlalıktır.”
Habil, Kabil ve Vampir
Hasanali Yıldırım, insanın kendini tanıma ve terbiye etme meselesini, habillik-kabillik metaforu üzerinden derinlemesine inceliyor. Kişinin kendi kusurlarını görmezden gelip başkalarında hata aramasını, aslında içindeki “küçük cin”in bir oyunu olarak tarif ediyor.
“Kabil’in akıbeti ise meçhûl; bu arada evlenip evlenmediği de. Dolayısıyla şöyle bir tahmin pek de yersiz sayılmaz: Bugün aramızda Habil’in torunlarının bulunmadığından eminiz ama ya Kabil’inkiler? Onun neslinin aramızda dolaşmaya devam ettiğinden, en azından zayıf bir ihtimâl kabilinden bahsedilemez mi? Demek ki hiçbirimiz Habil’den bir iz, bir emare, bir işaret taşımadığımız hâlde pekâlâ Kabil’den bir pay taşımamız muhtemel. Hakiki bir kan bağından değil, manevi bir irtibattan bahsettiğim açık zannedersem.”
İknanın Sosyo-Ontolojisi
İkna olgusunu ontolojik, psikolojik ve sosyolojik boyutlarıyla derinlemesine analiz ediyor Hayrettin Taylan. İkna sürecinin yalnızca rasyonel bir düşünce aktarımı olmadığını, bireyin benlik sınırlarının yer değiştirmesi ve varoluşsal bir yeniden konumlanma olduğunu ileri sürüyor.
“Din, millet, bayrak, vatan, cemaat gibi alanlar, psiko-sosyolojik bağımlılığın en güçlü zeminleridir. İnsan en kolay bu hassasiyetler üzerinden ikna edilir. “Allah ile aldatmak”, “din ile kandırmak”, “vatan ve bayrak üzerinden yönlendirmek” gibi ifadeler, tarih boyunca insanın en çok bu alanlarda ikna edildiğini gösterir. Burada aldatılan akıl değil; teslim olmaya zaten hazır olan duygusal merkezdir.”
Divanyolu’nda Bir Eyüp Sultanlı: Kimyager Derviş Paşa
Nidayi Sevim, Divanyolu’ndaki mezar taşından yola çıkarak Kimyager Derviş Paşa’nın hayatını ve eserlerini anlatıyor. Osmanlı’da modern kimya ve fizik eğitiminin kurucularından olan Paşa’nın asker, eğitimci, bilim ve devlet adamı vasıflarını bir arada taşıdığını belirtiyor. Yazı, Derviş Paşa’nın ilk Türkçe modern kimya kitabını yazması, Darülfünun’da ders vermesi ve devletin çeşitli kademelerinde üstlendiği görevler gibi yönlerini ortaya koyuyor.
“Geldiğimiz noktada gördük ve bildik ki bizden ilim adamı da, bilim adamı da, asker de, sanatçı da, siyâsetçi de çıkmış. Lâkin bizler kadir kıymet bilememişiz. Târihteki saygın yerimize tekrar yükselmek istiyorsak köklerimize, değerlerimize, ilme, bilime, bilim insanına değer vermeyi, hürmet göstermeyi öğrenmeliyiz. Denmiştir ki: “Tarih övgü ya da sövgü kitabı değildir. Bir toplumun ortak hafızası ve tecrübeler birikimidir. İbret alınıp ders çıkarılır.” Bize düşen geçmişten ders alarak geleceğe umutla, güvenle yelken açmak.”
Bir Nokta’dan Bir Öykü
Ahmet Şevki Şakalar – Ölemeyen
Mahallemize kan kusturan uyuşturucu çetesinin liderine araba çarpmış. Hani çarpası tutar ya arabanın, o cinsten. Ağır yaralanıp hastaneye kaldırılmış. Sağ çıkamamış hastaneden. Ameliyat çıkışı doktora sorduklarında “ex” oldu demiş. Adamları, gazeteye vefat ilanı verdiler, Demirhan abinin eş, dost ve akrabaları yazdırdılar ilanın altına. Cenazede siyah yarım başörtülü, güneş gözlüklü eşi “hakkın rahmetine kavuştu.” dedi. İmam, adamdan bahsederken “ebediyete irtihal eden” diye sürdürdü duasını. Ninem, ben küçükken çok içerlediği adamlara “salacası kalkasıca!” derdi. Ninem, Demirhan’a da içerlerdi. Adam, öbür dünyaya göçtü. Kimse “öldü” demedi adama.
Bir Nokta’dan Şiirler
Bırak ateşte kavrulsun yine pervâne kalbim
Gel seyret âlemi, aç gözünü bîgâne kalbim
Dertli dolap gibi inler durur “Meded yâ Hû”
Bir hoş masaldır okunan ömrüm, dîvâne kalbim
Eyyüp Azlal
ölüm taşır diye ölsün
ölelim ölenin ardından
şüphe edelim diye kendimizden
nelerimiz alınmadı ki ellerimizden
kucağında birden çok şehir fotoğrafı
unutulmuş gülden
üşüyüp durmuş inanmaya hazır
istiyor insan istiyor ki tanınsın ölüleri
ölümlüler arasında
bütün ağıtları korkutulmuş gibi makas gibi
bu ölüm bir imkanı biçerdi ellerinden
ellerinin bir adıydı ölümü ses olarak saklamak
bütün ölümleri ve sınırları deli atlarla
yaşamı ölüme değdirirken sargısız bir sahiciliğe
masadaki kum saati kırılırdı
ölümü hatırlayınca
Burhan Tuz
Hasan, omzunda bir şehri değil,
Bir çatlağı taşıdı.
İnsanlar “barış” dedi
Ama kelimenin içinde
Kınından sıyrılmış kılıç saklıydı.
Saraylar büyüdü, kalpler küçüldü.
Minberler yükseldi, vicdanlar yere indi.
Ve Hasan…
En yüksek yerde oturup en alçak şeyi seçti:
Sükût.
Sükût ki, bazı zamanlar
Bir ordudan daha kalabalıktı
Özcan Ünlü
Göğsümde kara bir harita yatıyor.
Ciğerimde pas tutmuş bir takvim.
Zaman, çivilenmiş bir zangoç;
kendi sesimden başka boşluk arıyorum.
Halil İbrahim Ünlü
Yediiklim, Sayı: 432
Yediiklim dergisi, dünyanın son manzarasına derinden bir bakış atarak aralıyor 432. sayısının sayfalarını.
Giriş Yazısından
“Mesele gelip güçte temerküz ediyor. Gücü elinde bulunduranlar haklılık dava ediyor. Batı-dışı toplumlar özgürlüklerini, yer altı ve yer üstü kaynaklarını, insan sermayelerini korumak istiyorlarsa biryandan üretici olmanın yolunu bulmak zorundalar. İkincisi de kendi iç sorunlarını dış bir müdahaleye fırsat ve imkân vermeden kendileribaşlarını iki ellerinin arasına alıp- çözmek mecburiyetindeler. Emperyalizm kimseye acımıyor. Çoluk, çocuk dinlemiyor. Sivil, asker ayırmıyor. Irklara, cinsiyetlere bakmıyor. Yeter ki muhatabını güçsüz görsün ve onu alt edecek bahaneleri bulsun. Bugün birini yarın ötekini destekliyor. Halkları birbirine kırdırıp kendi menfaatlerini yürütüyor. Küresel emperyalizmden medet ummak şairin tabiriyle “bir kuru ipliğe hülya dizmek”ten farksız.”
Var mısın?
Osman Koca, insanın acıya, merhamete, adalete ve içsel arınmaya dair sorumluluklarını sorguluyor. Hayatın zorlukları karşısında dürüst ve erdemli bir duruş sergilemeyi, başkalarının derdiyle dertlenmeyi ve manevi bir olgunluğa erişmeyi çağrıştırıyor. Sonuç olarak da insanlık topyekun harekete geçsin diyerek “var mısın?” diye soruyor.
“Yaşanmışlıkların kirinden temizlenip yunmaya, dipsiz kuyulardan kurtulup zirveye ulaşmaya, cehaletin karanlığından sıyrılıp ilmin aydınlığında arınmaya, verilen emanete hıyanet etmeden, şartlar ne olursa olsun asla, kata yalan söylemeden, verdiğin sözü kesinkes tutmaya var mısın?
Güçlü, cömert, âdil, sabırlı, güvenilir, gayretli, samimi, dürüst, duygusal, merhametli, yardımsever, düşünceli, misafirperver, çalışkan, azimli, sevecen, vefâkâr, hasbî, diğerkâm, lider, kibar, cesur, dost, sempatik, iyi, heyecanlı, sadık, olumlu, güzel, zarif olmaya var mısın?
Cisme, bitkiyle ağaca, uçan, yüzen, koşan hayvana, melez insana can suyu olmaya var mısın?”
Erdal Çakır Şiiri Hakkında
Mehmet Özger, Erdal Çakır şiirine dair kaleme aldığı yazısı ile Yediiklim’de.
“Erdal Çakırın şiirleri için genel olarak aşk şiirleri denebilir. Ancak tanımlamanın yüzeyselleştiği, tanımın makineleştiği bir çağda sadece aşk demek çok yavan kalacaktır. Çünkü aşk, kelime olarak anlamını yitire yitire yozlaştı. Erdal Çakır şiirindeki aşk, yaratılış gayesi olan, varlığı toptan kuşatan bir aşk, bir çiçeğin açılışından, bir duygunun ortaya çıkışına; bir kadına duyulan şiddetli tutkudan yoğun bir zikir hâline; peygamber ve Allah aşkına doğru yükselen bazen tekrar aşağı inen farklı hâllerin toplamı; belki de yaşamın ta kendisi olan bir duygu. Bu anlamda aşk, Sır Gölgeleri’nden Kâbe’de Dönen Kartal’a kadar farklı suretlere bürünerek Erdal Çakırın şiirinin temel rengi olur. Sır Gölgeleri’nde şiirinin temel mekanizmasını ortaya koyan şair, tasavvufun mistik hâzinesi ve güçlü imgeleriyle daha sonra yazacağı şiirlerin de haberini vermiş olur.”
Cengizhan Orakçı’nın “Alkış Kargış” Şiirine Bir Tahlil Denemesi
Mahmut Babacan, Cengizhan Orakçı’nın “Alkış Kargış” şiirini merkeze alarak şairin modern insanın doğaya, dile ve insani değerlere yabancılaşmasına yönelttiği eleştiriyi inceliyor. Şairin, yapay dil, tüketim odaklı yaşam ve çevre tahribatı karşısında duyduğu öfkeyi “kargış” (beddua) ile dile getirdiğini, buna karşılık çocuklara ve doğanın yeniden canlanmasına bağladığı umudu ise “alkış” (dua) ile ifade ettiğini ortaya koyuyor.
“Cengizhan Orakçıya göre “aslında şair zaferlerin adamı değildir, o hep kaybedecektir” ve ona göre bu mağlubiyet illâ ki “kendisi adına olması gerekmemek”tedir. Şair içinde doğduğu millet, havasını soluduğu coğrafyanın insanıdır. Kendisiyle yapılan bir röportajda Orakçı, “şiirinde bazı mağlubiyetleri dile getiriyorsa da bu mağlubiyet onun değil, bulunduğu coğrafyanın, çağdaşı olduğu insanların mağlubiyetidir.” der. Söze şöyle devam eder: “Diyelim ki Cem Sultan Bursa’da ağabeyine karşı mağlup olduysa bu benim de yenilgim anlamına geliyor.”
“Cengizhan Orakçı, şiirine özellikle pandemi sonrası hayatımıza giren her şeyi, sıcak yemeği bile internet alışverişi ile yapılması, buna bağlı olarak sık sık kargo elemanları tarafından kapımızın çalınması, ama tanıdık, sohbet edecek biri olmadığı için kapıda kısa öz ve kendine has bir dil geliştirilmesine karşı olan tavrını dile getirir.”
Ali Işık’la Söyleşi
Ali Işık, Burada Olmayan kitabına dair İsmail Demirel’in sorularını cevaplamış.
“Çok ciddi bir hazırlık gezginin gözeneklerini tıkayabilir diye düşünüyorum. İnsan, bildiğinin ispatıyla karşılaşmaya yönelince kendisine uzanan ilginç ya da sadece o anda fark edebileceği şeylerden mahrum kalabiliyor. Yolculukta geçirilecek zamanın boşa gitmemesi için genel çerçevede bazı hazırlıklar elbette yapılabilir. 0 da zamanın ve mekânın farkındalığını sağlamak içindir. Burada Olmayan’da yer alan metinler oluşurken nerede olduğum hep aklımdaydı. Hazırlığım sadece bu yönelik oldu. Bundan fazlasının yolculuğun sıhhatini bozacağının farkındaydım.”
“Van Gogh, kendinden önce yaşamış ressamların doğada görülebilecek her şeyi gördüğüne inanmadığından aramayı sürdürmüştü. Gezgin de kendinden önce gezenlerin görmediği, anlatmadığı hikâyelerle meşguldür. 0, burada değilken nerede ve ne zaman elde edeceği belli olmayan keşifler sayesinde, kendini başka aynadan seyretmeyi ve onu diri tutan hayret makamında yaşamayı sürdürmek için yoldadır. Gezgin de öykücü de yola daha iyisini görebilmek için çıkıyor. Bir öykü ile bir gezi yazısı köken olarak çok farklı değil bence. İkisini de yazarının arayışı yazdırıyor. Sadece form farkı var.”
Şiir de “İnsan”a Söz Vermektir
Erkan Kara, söz verme eylemi üzerinden bireysel ve toplumsal ahlaki erozyonu sorguluyor. Verilen sözün tutulmamasının normalleştiği günümüzde, insan olmanın temel şartı olan duyarlılığın kaybolduğunu belirtiyor. Bu bağlamda şairin hayatı ile şiiri arasındaki ilişkiyi sorunsallaştırıyor: Yalan bir hayat üzerine kurulan şiirin doğru olup olamayacağını, şairin her şiiriyle insana bir söz verdiğini düşünerek tartışmaya açıyor.
“Edebi bütünün bir parçası olan şiir de, akıl ve duygu arasında sağlıklı kurulmuş dengeleroluşturmasını sağlayan çok özel bir sevgidir diye düşünüyorum. Ve bu çok özel sevgi, insanın ruhunu eğitiyor, olgunlaştırıyor, yetkinleştiriyor olmalıdır. Şairin yetkin olduğu alan şiirse, “söz verdiği” her şiir de bu bağlamda şairin, “insan”a söz vermesi demek değil midir?
Gazali’nin Varoluş Arayışı
Leyla Yıldız, Gazâlî’nin yaşadığı varoluşsal ve entelektüel şüphe krizini anlatıyor. Akıl ve duyuların kesinliğine duyduğu güvenin sarsılmasıyla başlayan bu bunalım, onu hakikate giden yolları tek tek sorgulamaya itiyor. Kelâm, felsefe ve tasavvuf gibi ekolleri derinlemesine inceleyerek her birinin sınırlarını ve yetersizliklerini ortaya koyuyor.
“Şüphe kemirir içini. Yakasına yapışmış ateşîn bir pençedir şüphe. Kurtulmak ister, nafile… Bir gölge gibi ardına düşmüştür. Varoluş sancıları öyle bir hâl alır ki yemeden içmeden kesilir. Ne bir yudum su içebilir ne de bir Lokma boğazından geçer. Kramplar girer karnına; gitgide gücünü yitirir. Yüzyıllar sonra Descartes: “Düşünüyorum, öyleyse varım” diyecektir. Oysa Gazâlî de düşünüyordu; fakat asıl ıstırap veren, düşünmenin kendisiydi. Onun felaketi, düşünmenin bizzat kuşkuya teslim oluşunda yatıyordu. Çünkü artık düşünen aklından bile şüphe ediyordu. En beteri de bu değil miydi?”
Yediiklim’den Öyküler
Elif Kanık – Kabul
“Yürüyordum. Yavru bir kedi ile göz göze geldik. Ne iri ve tatlı gözlerdi öyle. Bu sevimlilik sevilmeyi hak ediyordu. Ona doğru eğildim. Heyecanlanmış olsa gerek, bana yöneldi ve hızlıca yanıma geldi. Cılız bir sesle bana sesleniyordu. Başını okşadım. Ellerimi tüylerinde gezdirdikçe mırıltısı artıyordu, durmak zorunda kaldım.”
“Eve az kalmıştı, hızlanarak yürüdüm. Bir gözü yaralı turuncu kedim apartmanın önünde beni karşıladı. Gözüne bir insan mı zarar verdi, başka bir kedi ile kavga ederken mi gözü böyle oldu yoksa doğuştan gözü böyle miydi bilmiyorum. Doğuştan gibi durmuyor ama sonradan olmuş belli. Kedi ayağa kalktı, beni karşıladı.”
İbrahim Ateş – O Kırmızı Ev
“Dün gece yine bir Kemal Sunal filmi izledim. Evin sessizliğini delen tek şey, televizyondan gelen tanıdık repliklerdi. Elimde yoğurt dolu bir kâse, minderin köşesine iliştim. Ekran açılır açılmaz dudaklarıma yerleşen o tanıdık tebessüm, kaçıncı kez izlediğimi unutturdu bana. Bazı filmler vardır, sahneleri ezbere bilirsin ama her seferinde ilk kezmiş gibi izlersin. Çünkü seni bir yere götürür. Bir zamanın içine. Bir evin kokusuna.”
“Dışarısı hep daha uzak gelirdi bana. Cama vuran rüzgâr bile içeri girmeye çekinirdi sanki. Ama içeride, abimin yanındaysam dünya yerli yerindeydi. Korkular daha küçük, gölgeler daha kısa olurdu. 0 bana güven verirdi. Öyle ki, bir gün her şey yoluna girecekmiş gibi hissettirirdi. Ama bu cümleleri ona hiç söyleyemedim. Hâlâ da söyleyemedim.”
Yediiklim’den Şiirler
yolu ikiye böldü
kalbine taktığı karanfil
çıkar çağı her hâlinden ayıp akar
arsız zibidi
üstü açık araba
arkada üç kız bir oğlan
talim-i edebiyattan
sınıfta kalmış
kızım çok güzel çok zeki amcası
Arif Ay
bugün de kapısına bıraktım bugün de
künyesiz bir hüznü mabedin
başını kaldırdı göğe şair tanrım!
bu kaçıncı hüzün büyüttüğü mabedin
Metin Kaplan
aklını kaçırmışım şehrin dışına
soruşturmaya tarafsız kalmış
Amerika’daki suçları da ben işlemişim
incitemem
hiç kimseyi bir fotoğraf makinesine bakarken
bu vebale inanabilirim
tarih profesörleri de gelmiş
üstüme sadık versiyonum sıçramış başı açık
kafa yormuşum epey rahatta dinleyemiyorum
kulaktan dolma yüzden yüzleşme
geçmedi bu rivayet ferahladınız değil mi
Ahmet Karpınar
kağıt, kalem, defter ve su
dört kadim unsur cismin cevher hali
gül doğuruyor… neylersin gül de yazıya dahil
Serhat Ölçer
annem olmadı babasızlık şimdi daha ağır
gün doğunca kim bilir ne olacak
başa dönmek boşa düşmek bir daha
şam-ı ezel yol uğrağında
ne hayaller yıkılır yalancı şafağında
Ali Haydar Haksal
Güfte Edebiyat, Sayı: 29
Güfte Edebiyat dergisi tüm içtenliği ve zengin içeriği ile baharı selamlayan bir sıcaklıkta sayı: 29 dedi. Geleceğe dair umut vadeden dergi bu sayıda da edebiyatın tüm güzelliğini sunuyor bizlere. Dergi, Bahar Yaka ile yapılan söyleşiyle açıyor sayfalarını. Sorular Bayram S. Taşkın’dan. Söyleşi yapmak da bir sanattır. Sıradan sorularla değil de kişinin ve eserin ruhuna erişmek de bir ustalık ister. Taşkın’ın söyleşileri yetkinliğini her haliyle hissettiren bir ustalığa sahip.
Taşkı söyleşide; Bahar Yaka’nın Dikiş Tutmaz adlı novellasını ve yazarın çalışmalarını merkeze alarak eserin kurgusal yapısını, karakterlerini ve temel izleklerini tanıtıyor. Bu söyleşiden sonra Bahar Yaka’nın “Dikiş Tutmaz” isimli kitabını mutlaka okumak isteyeceksin.
“Yapmaya çalıştıklarımın okurda karşılık bulduğunu görmek bana büyük mutluluk veriyor. Yazarken yapmak istediğim, okuru işin içine dâhil etmektir her zaman. Boşlukları doldurabilmek, alt metni okuyabilmek, metaforun hakkını verebilmek, kısaca oyuna dâhil olmak nitelikli okurun yapabileceği bir iş. Ben de o nitelikli okuru yakalamak ve kendime hem oyun hem de yol arkadaşı yapmak istiyorum.”
“Evet, Yakup hikâyenin sürprizlerinden biri… Her ne kadar bu suçun işlenmesine sebep olmuş gibi görünse de aslında bunu hiçbir zaman istemeyecek bir karakter. Olaylar onun bilgisi ve sonra da kontrolü dışında gelişiyor. Yakup’un bu kadar kendi dünyasında yaşayan biri olması; işine, malına mülküne düşkünlüğü boşuna değil. Kadim olduğu kadar öğrenilmiş korkuları ve onun elini kolunu bağlayan bazı sebepler, çok örtük işaretlerle verildi kitapta. Dikkatli okurun gözünden kaçmaz ama yine de kimseler kırılmasın diye biraz fazla gizledim o işaretleri.”
Bu Sayının Teması; “İz”
Songül Uslu – Küçük Oğlan Çocuğusun
“Saçların siyah, güzelce taranmış. Saçlarını kimse arzuyla, tutkuyla çekmemiş mesela. Daha hâlâ saçlarını annen tarıyor, düğümlerini açıyor, saçlarındaki düğümlere katlanamayıp her birini makasla keseceğin yaşa gelmemişsin daha. Katlanamadığın yaşta değilsin hâlâ; gözlerini kapatıp, yumruklarını sıkıp yanağının içini ısırıyorsun daha. Sabret, o günler yakında.”
Murat Demir – Düşmeler Ustası
“Ustalık, hatasızlık değil, hataya alışmaktı burada. Eller gümüşü eğriltir, gözler aynı sabırla beklerdi. Babalar oğullarına, “Bu işin mahiyeti, incelikleri yakalamak değil, sabrı zamanla örselemektir.” der, oğullar sessizce tellerin arasına bakar, aslında sabrı değil, düşmelerin başka bir biçimini öğrenirlerdi. Diyarbakır’ın taş ustaları, demircileri, terzileri, telkâri işçileri hep aynı şeyi bilirlerdi: hata yapmadan bir şekil çıkmazdı. Düşmeler ustası olmadan, dikilemezdi insan.”
Coşkun Eroğlu – Lacivert Ceket
“Zayıf ve ince bedeniyle arabayı zorla indiren adam sonunda kanalın önündeki asfalt yola gelebilmişti. Ağzından çıkan dumanlarla girdiği fırının tatlı buğusunda simitlerini büfesine dizerken hiç yoktan bir yaşam sevinci doldu içine. Ancak oradan çıkıp hastanenin yolunu tutarken kararan havayla birlikte nedense düşüncelere daldı yeniden.”
“Büfedeki simidi öğleden sonra bitirince bu defa da akşam simidini almak için hareket etti. Yağmur iyice azalmış, sadece çiseliyordu. O ise biraz halsizleşmişti. O saate kadar yalnız bir simit yemişti. İlerlerken lacivert ceketinin üstündeki damlalar, bulutların arasında beliren güneşin kızıllığında kristal gibi parlıyordu.”
Berrin Yüksel – Pulitzer Ödüllü Bir Şairin Tozla Yazılmış Romanı: İz
“İz” romanı, şiirsel bir derinlikle roman dünyasının sürükleyiciliğini aynı anda sunuyor okura. Bir yanda duygusal anlatılar diğer yanda heyecan. Konusu şöyle: Dale, bir üniversitede profesördür. Kendisinden on yaş küçük olan Hoa’nın kilden ürettiği sanat eserlerinden etkilenir. Dale ve Hoa evlenirler. Bir çocukları olur: Oğulları Declan. Declan herkese karşı sevecen bir çocuktur lakin ebeveynleri ile arası her zaman kötüdür.
Fatma Düzenli Gür – “Veni, Vidi, Vici”
“Sıradan bir köylü gibi giyinmişti. Dikkat çekmemeye çalışıyordu. Stratejik konum neresi? Zela Kalesi’nin zayıf noktası var mı? Nereden saldırıya geçilir? Savunma yapmak gerekirse nasıl bir yol izlenmeli, gibi sorulara yanıt bulmak için uğraşıyordu.”
“Binlerce Romalı asker, Sezar’ın komutasında, Zela Kalesi’ni birkaç saat gibi kısa bir sürede ele geçirdi. Pontus ordusu, ağır bir yenilgiye uğramıştı. Maximus, ufak tefek yaralarına aldırmadan yorgun atına atlayıp soluğu o ormanda aldı. Aşağıda benzer sesler duyduğu yöne doğru ilerledi.”
Berna Ünaler – İzlerin İzinde
“Sonunda insan şunu anlar. İzler geçmemiş acıların değil de taşınabilmiş olmasının işaretidir. Herkes elbet yaralanır ama herkes bu izleri sahiplenemez. Bu yüzden bazı insanlar onları saklar. Oysaki hayata yenilmemiş olmanın en güzel kanıtıdırlar. Zaman ise bizi hayat yolculuğunda izlerimizle yürüyebilmeyi öğretir. Hayatta bizi ortak izlerimiz olan insanlarla tanıştırır ve ailemiz, dostumuz yapar. Hiçbir şey boşuna olmaz.”
Büşra Akel – İzi Kalan Şeyler
“Hayat, aslında büyük bir izler toplamı. Kimseye çarpmadan yürüdüğümüzü sanıyoruz ama her adımda bir yerlere değiyoruz. Bir insanın omzuna, bir sokağın duvarına, bir kelimenin ortasına… Sonra dönüp bakıyoruz; biz geçtik sanıyorduk, meğer bir şey bırakmışız.”
“Bazı izler silinmek için uğraşılıyor. Üstüne başka şeyler koyarak, konuşmayarak, yok sayarak. Ama ne kadar üstünü örtersen ört, bir yerden sızıyor. Çünkü iz dediğin şey sadece yaşanmışlık değil; hissedilmişlik. Ve hisler, unutulmaya pek razı olmuyor. Bir de mekânların izleri var. Eski bir ev mesela.”
Fatma Tutak – İzi Sürülen Bir Hokus Pokus
“Çadırın içinde urganla birbirine bağlanmış yedi genç kız. Gözleri yerde. Fakat asla umutsuzluk ve korku yok o bakışlarda. Kapıya yakın bir yerde diğerleri gibi kollarından ve ayaklarından bağlanmış Ayca kız düşünceli. Boşluklarına gelmiş de tongaya düşmüşler. Yoksa kendilerini korumayı bilirler evvelallah. Hınç, kızgınlık ve cesaretin yüreklerinden gözlerine yansıdığını görüyor. Aynı zihninden geçtiği gibi. Kendisinden gelecek bir işareti bekliyorlar.”
Dilin Gölgesini Çiğnemek: Türkçenin Felsefi Uyanışı
Furkan Kılıç, Türkçenin eklemeli yapısının felsefe yapmaya elverişli matematiksel bir berraklık taşıdığını, ancak bu potansiyelin eğitim sistemindeki sınav odaklı yaklaşım yüzünden işlevsiz kaldığını ileri sürüyor. Alman filozoflarının dille kurduğu üretken ilişkiyi örnek göstererek Türkçenin de kavram üretme kapasitesinin harekete geçirilmesi gerektiğini, bunun için müfredatın kural ezberinden kavram atölyelerine dönüşmesi gerektiğini belirtiyor. Dilin kendi sınırlarını aşarak düşünceyi yeniden inşa edeceği bir uyanış çağrısıyla yazıyı sonlandırıyor.
“Fiilimsilerle kurulan o uçsuz bucaksız cümle yapısı, Hegelvari bir bütünlüğü, tinin kendi üzerinde katlanışını tek nefeste anlatabilecek esnekliğe sahiptir. Bu dil felsefe yapmaya dirençli değildir; aksine, felsefeyi en berrak hâliyle evine davet etmektedir.”
“Adalet, hak ve özgürlük gibi devasa kavramlar felsefi derinliklerinden koparılıp birer slogana hapsediliyor. İçlemleri ve kaplamları unutulmuş, “şey” kelimesinin her boşluğu doldurduğu sığ bir denizde sürükleniyoruz. Düşüncemiz özgünlükten uzak, buram buram çeviri kokuyor. Heidegger’in Dasein’ına “orada-varlık” diyoruz demesine ama bu kelime felsefe camiasının koridorları dışında yaşamıyor.”
Güfte Edebiyat’tan Öyküler
Hilal Uluğ – Bir İhtimal
“Sonsuz ihtimallerden bir tanesiyim. Sonsuz eksi bir ihtimallerim tüm dünyayı boşluk bırakmadan doldurmuş. Hepimiz kendi hayatımızı yaşıyoruz. Bir tanesi yabancı bir ülkenin kayıtsızlığına sığınıp, yalnızlığın dibine vurmuş. Diğeri tanınmış bir oyuncu olmanın sancılarıyla, varlığını ilgi terazisinde tartıyor. Hepsini ayrı seviyorum. Aklıma düştükçe ihtimallerin içinde mutluluk kırıntılarını topluyorum. Tek başıma bu hayatla başa çıkmayı başaramadığımdan belki de. Yalnız kaldıkça diğer bir ihtimalimin kapısını çalıp, kuytusunda dinleniyorum.”
“Kalbim birden başka türlü atmaya başlıyor. Kafamı çevirdiğimde buz gibi bir odada buluyorum kendimi. Nasıl olur, diyorum. Az önce sobanın alevi tavanda dans ediyordu. Diz dize oturanlar nerede? Ahşabın toprakla karışan kokusu rutubetin ağırlığında ezilmiş. Girerken sımsıkı kapattığım kapı açık. Biliyorum ardından sızan soğuk ışın nereden geldiğini. Ama dillendiremiyorum.”
İbrahim Gürel – Tam Vaktidir Niyazın
“Selim’den başlayayım. Neredeyse çeyrek asırdır tanırım. Daha dün gibiydi yurda gelişi. Ben ondan bir iki ay kıdemliydim. Her çocuk gibi iki gözü iki çeşmeydi soğuk harflerle dolu tabelanın altından geçerken, iyi hatırlıyorum. Okuma yazma bilir miydi acaba o zamanlar? Biliyor musunuz, bunu ona hiç sormadım. Minik eli, yabancı bir avuç içinde kaybolduğunda aklından geçenler daha önemliydi.”
“Bundan sonra musiki derneği kursuna devam ederler mi bilmem. Bana gelince… Benim devam edeceğim kesin. Artık hangi makamda karar kılacaksak…
Hazır yeri gelmişken Yüce Yaradan’ıma kısacık bir niyazda bulunayım bu güzel gecede. Bakarsınız kabul olur hayırlı iş hürmetine.”
Miraç Şevval Acar – Mahallede
“Eve geri döndüğümde açık kalmış dolma kalemime baktım. Masama siyah siyah damlamıştı biraz. Ona yazdığım dizeleri düşündüm. Şiir okumayı seviyor sanıyordum. Onu her gördüğümde elinde hep bir kitap olurdu. Edebiyata düşkündü, bunu bilirdim. Mahallemize taşınalı bir ayı geçmemişti. Ama onu asırlardır seviyordum sanki. Yıllardır tanıyormuş gibi…”
Güfte Edebiyat’tan Şiirler
Men illerdir eşq diye seni ahtarmışam
Ömrümün ışığını gözlerinde görmüşem
Bir Tanrı’ya bir de sene yanmışam
İzlerini kendi izim bilmişem
Gülnare Akçay
Ey kırgın kırlara ağıtlar yakan
Neşveyle ağlayıp ve sonra yine
Yarasına kızıl gülleler takan
Heybemizde sancı kurumuş bir gül
Camlarda rüzgârın bitmemiş yası
Ey taze yarayı saklamayan tül
Ey kendi kalbini onaran asker
Dağların ardında yine dağlar var
Ey gurbetten geri gelmeyen haber
Hasan Nalçacı
Evreni kuşatan yıldızlar gerdanında dürülü.
Adımlarında gizdi iz düşümünün güzelliği,
Gecemin düşü, yüreğimin gülüşüsün.
Utangaç bakışlarında gizli göğün maviliği,
Yanaklarından güneşin öptüğüsün.
Nursel Camcı
Daha evcil bir şiir için izleri
Arkadan bakan balkonlara
Sırtını dönmüş tüm gökyüzü
Biraz yürüme derdi izler adımları
Çerçevesine girmiş iz düşümü
Yansıyan her neyse
Sonunu getirmeyecek
Kum çıkardığı bu dizelerden
Su izi bulana dek yüzecek
Büşra Künteci Günay
tanıdığımdan beridir işaret çocuklarını
içimin kuyularına düştüm sesinle.
sakallarında kuş yuvası bulan çocuklar
büyüyünce kucağından hiç inmediler şiirin
bir öğüdü yazdılar kalplerine, acz isminle.
nerede ağladıysam şiirimle, aradığımdandır seni
şiirin kalbidir atan bütün şiirlerimde, cahit’in kalbi.
Mehmet Ali Tek
dünyanın acıyan yanlarına aşk sürdün
yararlarını sakla gelmişse zamanı
ecza niyetine sözcükleri öpüp alnına
sen hangi kelimenin yumağına
hangi okun kalbine
Yaşamak topladım sana geyikli örtü sofrasında
yüz yıllık yalnızlıkları bas bağrına
Özlem Eylül Öz
Baş hara, ayaq da ora,
Ömür bitənə kimi yollanasıyam.
Elə ki, sonuncu mənzilə çatdım,
Özüm öz içimdən tullanasıyam…
Hələ ki, günlərə ərkim də çatır,
Hələ ki, illərdən mədət umuram.
İşimə gələndə bəxtə inanıb,
Qismətdən əl çəkib, göz də yumuram…
Nigar Arif
Cins, Mart 2026
Cins dergisi Mart 2026 sayısına “Bütün Anlar Yalnızlıktan Yontuldu.” diyerek girdi.
Yusuf Genç’in Giriş Yazısından…
“Mazuruz. Haklı değil. Başımıza gelenler, gündüzün başına gelse gece olurdu, diyen bilge haklı. Zaman gösteriyor ki geriye hiçbir şey kalmaması için yapılan her şey büyük oranda boşa çıktı. Türk müziği yasaklanırken Türk düşüncesinin tabutuna çivi çakılmak isteniyordu. Kısmen başardılar, o yüzden mazuruz. Öldürmek istediler; ama öldüremediler, o yüzden haklı değiliz.”
“Bu yıl Ramazan Ayı, toplumun tamamını içine alan bir neşeye dönüştü. Bundan daha doğal ne olabilir, diyebileceğimiz bir normal bu. Anormallik, bunun hasretini çekiyor olmamızdı aslında. Gündelik hayatın tam ortasında olduğu için doğal olarak okullara da uzanan bu neşeye bir de artık hepimizin yakından tanıdığı Celal Karatüre’nin okuduğu “Kabe’de Hacılar Hu der” ilahisi eklendi. Çok kısa sürede on milyonlarca insanın dilinde okunur hâle geldi.”
Hayata Geç Kalmışlık Hissi
Mustafa Ulusoy, insanın başkalarıyla kıyas sonucu hissettiği “hayata geç kaldım” duygusunu ele alıyor. Bu hissin toplumun dayattığı zamana dair bir çizelgeden kaynaklandığını anlatıyor. Oysa asıl değerin dünyevi başarılara sahip olmakta değil, kişinin yaratıcısıyla olan bağının gücünde olduğunu ifade ediyor. Ölüm anında asıl pişmanlığın ise bu bağı yeterince güçlü kılamamaktan doğacağını belirtiyor.
“Şurası mutlak bir gerçek. Ölen bir insanın tek bir pişmanlığı olacak: “O’nu tanısaydım, O’nu daha çok tanısaydım, O’nunla rabıtamı daha kuvvetli kılsaydım. O’nun adına daha amel işleseydim. O’nu daha çok ansaydım, zikretseydim.” Kimse, niye zamanında evlenmedim, niye zamanında çocuk yapmadım, niye zamanında şu sınava girmedim, şu işi bitirmedim, diye hayıflanmayacaktır.”
Ansızın Ağlamak Bir Rejim Değişikliğidir
Mert Mevlüt Gökçe, bu sayıdaki yazısında okura seslenerek onun iç dünyasındaki çatışmaları, kaçışları ve varoluşsal sıkışmışlıklarını anlatıyor. Kişinin suçluluk, endişe, yetersizlik ve utanç gibi duygularla imtihanını, toplumsal dayatmalar ve kendi benliği arasında sıkışıp kalışını gözler önüne seriyor. Gerçeklikten kaçmak için dikkat dağıtıcı şeylere sığındığını, ilişkilerini mesafeli ve onay merkezli kurduğunu, sorumluluk almaktan kaçındığını ve bu halin onu asıl olandan uzaklaştırdığını ifade ediyor.
“Aşka, kamyonlara, ütülü bir yakaya olduğu kadar yangına da ihtiyacın var. Nicedir rüya görmeye bile vakti olmayan çılgın bir koşuşturmacanın ortasında buluyorsun kendini. Uykusuzluğunu hatıraların finanse ediyor. Unutma, savaştaysan eğer hatıralar işe yarayan tek bilimdir. Hatırlamak kurtarmaktır çünkü. Uykusuz geceler ömrünün geri kalanına damgasını vuracak. Ama yine de kaderin hakkında bildiklerin bir papatyanın botanik hakkında bildikleri kadar olacak. Dikkatini dağıtan şeylerden uzaklaştığında dikkatini dağıtarak kaçtığın şeyleri de görmeye başlayacaksın. Gösteri devam edecek. Belki de Hz. Ali bir kılıç markasının ekran yüzü olacak. Severmiş gibi, korkarmış gibi, üzülürmüş gibi yapacaksın. Reklamların gerçeklerle ilgisi Yunus’un öyküsünün balinaların anatomisiyle ilgisi kadar olabileceği aklına gelmeyecek hiç.”
Cami; Özgürlüğümüzün Kaynağı, İstiklal ve İstikbalimizin Sigortasıdır
Yusuf Kaplan, Millî Eğitim Bakanlığı’nın Ramazan etkinliklerini okullara taşımasını ele alıyor. Bu uygulamaya karşı çıkan kesimleri sert dille eleştiriyor; onları toplumun değerlerine düşman olmakla, hıyanetle ve pergelini şaşırmışlıkla suçluyor. Batı’da kilisenin eğitim, kültür ve sanatın kaynağı olarak görüldüğünü, oysa Türkiye’de cami ve İslami değerlerin benzer bir kurucu işlev görürken hedef haline getirildiğini anlatıyor. Toplumun kendi değerlerine düşman kesimler eliyle içeriden işgal edildiğini, asıl tehlikenin dışarıdan değil bu içerideki yabancılaşma ve düşmanlaştırmadan geldiğini ifade ediyor.
“Aynı şey camilerimiz için de geçerlidir. “Cami”siz Sinan düşünemezsiniz. “Cami”siz Gazzâlî, İbn Sina, Fuzûlî, Yunus düşünemezsiniz. “Cami”siz fikir hayatı, sanat hayatı, mimari dünyası, şehir mefkûresi, çarşı/iktisat fikri, insan, kâinat ve Yaratıcı tasavvuru düşünemezsiniz. Cami hem ibadet mekânıdır hem adalet ve devlet. Kulluğun, yani Allah’tan başka kimseye boyun eğmemenin, yani özgürlüğün kaynağı camidir. Daha da ilginç olan nokta şu: Hayatın kültür, sanat ve entelektüel boyutlarının hepsi de aynı kökten türeyen bir anlam kümesine ve anlam haritasına sahiptir. Bu muhteşem bir şeydir işte.”
Vefa Kaya ile Söyleşi
Vefa Kaya, Kadirşinas İtaatsizlik kitabı ve İsmet Özel’in düşünce dünyasına dair Eray Sarıçam’ın sorularını cevaplamış.
“İsmet Özel’in etkileşim içerisinde olduğu ekol ve yaklaşımlar arasında metodolojik açıdan farklılık, hatta yer yer çelişki olması da kendi sözünü söyleme derdinde olan bir entelektüelin meselesi olamaz. Bu örnekler bize şu basit gerçeği; İsmet Özel’in her durumda kendi dünya görüşünü ve kendi düşüncelerini temel aldığını gösterir. İsmet Özel’in geleneksel İslam alimlerinden ziyade Batılı filozoflara referans vermesi, Batı’nın özüne nüfuz ettikçe İslam’ın özgün değerinin daha iyi anlaşılabileceğine dair güçlü inancından gelir. Küfre yaklaştıkça inancı artan şair, okurlarının da “öncü şahsiyetler” olarak benzer bir tecrübeye sahip olabileceğini düşünür.”
“Pandemide nasıl bir deney yapıldığını tam olarak bilmiyoruz. Bu gelişmelere karşı akademi anlamsız bir yayım çılgınlığının, projelerin, akreditasyon süreçlerinin tasallutu altında verimli bir kurum olduğunu ispatlamaya uğraşıyor. Üniversite fikri artık demode hale geldi. Bilimsel bilgi dışında meşru bilgi kabul etmeyen tekno-kültür, bilimin de işlevini sorgulamaya başladı. Sorunuza döneyim. Modern bilim eleştirisi, bugünü anlamak için iyi bir başlangıç zemini olabilir.”
İkarus’un Ezberlediği Düşüşler
Güven Adıgüzel, “Resimler ve Şeyler”de bu sayıPieter Bruegel’in “İkarus’un Düşüşü Sırasında Bir Manzara” adlı tablosundan hareketle trajedi ile sıradan hayatın ilişkisini inceliyor. Resimde İkarus’un ölümcül düşüşünün manzaranın küçük bir ayrıntısı olarak kalmasını, asıl odağın ise tarlasını süren çiftçi, ağını atan balıkçı ve sürüsünü güden çoban gibi kendi olağan işlerini sürdüren figürlerde olduğunu anlatıyor. Bu düzenlemenin hayatın her büyük yıkımın ortasında bile kendi akışını sürdürdüğünü, insanı yaşamaya bağlayan gücün ise tam da bu sıradanlık olduğunu ortaya koyuyor.
“Aslında Pieter Bruegel’in tablosunun adı, resmin kendisi kadar önemli. Ressam İkarus’un Düşüşü Sırasında Bir Manzara olarak adlandırıyor çizdiği kompozisyonu. Genel manzaranın kıyısında devasa bir trajedinin izi. İkarus düşmüş, çırpınarak boğulmuştur. Ama sürmesi gereken, kendi döngüsünün içindeki o sıradanlığın anlamına tutunan, yani her zaman “aslolan” hayattır, sürgit yaşam. İnsanı cümle kıyametlerin içinde, bütün acıların ortasında yaşamaya ikna eden güç de bu sıradanlıktır. İkarus düşer ama genel resmin içinde küçücük parça’dır bu.”
Açlık ve Gospodinov
Güzide Ertürk, yüksek lisans öğrencisiyken aldığı “Açlık Dersi” kapsamında yaptığı bir sunumu anlatıyor. Georgi Gospodinov’un “Bahçıvan ve Ölüm” adlı kitabından yola çıkarak yas, hafıza ve anlatı arasındaki ilişkiyi ele alıyor. Sunum sırasında sınıfta yaşanan kolektif hüznün, ölüm karşısında anlatıların ve paylaşılan yemeğin nasıl bir bağ kurma aracına dönüştüğünü gösteriyor. Kendi babasını kaybetme deneyimini de bu çerçevede sessizce sunuma eklemleyerek, edebiyatın varoluşsal açlığı dindirme gücüne dikkat çekiyor.
“Açlık ve edebiyatı bir türlü birbiriyle özdeşleştiremediğim için kafamda büyük bir soru işaretiyle derse girdim. Ama soru işareti hemen kaybolup yerini hüzne bıraktı. Okumalarımız, yeme bozuklukları, patolojiler, açlık yaşayan yazarlarla başladı. Öğrencilerden biri “Hocam hiç sağlıklı yaşamla ilgili bir şey okumayacak mıyız?” diye serzenişte bulundu. Hoca da anlamlı bir gülümsemeyle, “Hayır sadece patolojiler…” dedi. Lincoln hocanın kendine has bir anlatım tarzı vardı. Öğrencileri konuşturmayı seviyordu.”
“Sunumumun sonunda, beni en çok etkileyen bölümü paylaştım, “Son otuz yıldır, babam tüm bunları yaparken, ben neredeydim diye düşünüyorum. Neler yaptım? Benim bahçem nerede?” Hüzünlerimizi, düşüncelerimizi hangi topraklara ekiyor, nasıl ürünler yetiştiriyoruz acaba? Bu soruların cevaplarını vermek hayli güç olsa da bir bahçe arayışına girişmemiz, hüznümüzü bir nebze olsa da giderir.”
Bir Geçişin Adı
Rafet Elçi, bu sayı “Tarihte Belirim” isimli bir bölüme başlıyor. İlk yazısında; “belirim” kavramını, bir olgunun potansiyellikten aktüelliğe geçişi olarak tanımlıyor. Evrendeki temel kuvvetlerden insan yapımı araçlara kadar her şeyin bu geçişle varlık kazandığını, insanlık tarihinin de bu belirimlerin tarihi olduğunu anlatıyor. “İmkân” ve “potansiyel”in karşılaşmasıyla ortaya çıkan her belirimin, sonraki karşılaşmalar için yeni bir imkâna dönüştüğünü ve tarihin bu döngüyle şekillendiğini ifade ediyor.
“Karşılaşma”; coğrafi bir unsurla, insan topluluğunun karşılaşması şeklinde de bir toplulukla diğerinin tesadüf etmesi şeklinde de olabilir. Bu karşılaşmanın verimli mi, yıkıcı mı yoksa tesirsiz mi olacağını belirleyen kavramlar daha ileriki makalelerde izaha kavuşacak. Şimdilik son söz olarak “İmkân” ve “Potansiyel” karşılaştığında ortaya çıkan “Belirim”in daha sonraki bir karşılaşma için yeni bir “İmkân”a dönüşeceğini ve tarihin işte bu döngü ile şekillendiği söylemekle iktifa ediyorum.
Hangi “Atalar” Hangi “Dindarlık”?
Ahmet Yıldız, “Atalarımızdan daha dindar mıyız?” sorusunu bileşenlerine ayırarak ele alıyor. Cumhuriyet öncesi toplumla bugün arasında anlamlı bir karşılaştırma yapmanın zor olduğunu, çünkü o dönemde dinin verili bir kimlik ve kültürün ana belirleyicisi konumunda bulunduğunu anlatıyor. Asıl mukayesenin Cumhuriyet dönemi kuşakları arasında yapılabileceğini belirtiyor. Dindarlığın inanç, pratik ve aidiyet düzeylerinde ölçülebileceğini, Türkiye’de son dönemde dini görünürlüğün arttığını ancak asıl sorulması gerekenin bu artışın ahlaki normları ne ölçüde belirlediği olduğunu ifade ediyor.
“Osmanlı modernleşmesinin önemli ölçüde gayrimüslimleri ve Müslüman kültürel-siyasi seçkinleri kapsadığını, kitleselleşmesinin Cumhuriyet dönemine sarktığını, hatta Kemalist devrimlerin bile “Sivas’ın Doğusuna” ancak şehirleşme ve okullaşmanın DP döneminde yaygınlaşmasıyla genişlediğini göz önüne aldığımızda, buradaki “atalarımız” tabirini, “dindarlığın görünürlük ve derinliği” üzerinden Cumhuriyet döneminin kuşakları arasındaki bir mukayese olarak ele almak gerekir. Bu da bizi an fazla üç-dört kuşak arasında söz konusu olabilecek farklara götürür.”
Temadan Üsluba Bir Edebiyatın Başlangıcı: Abdülhak Şinasi Hisar
Ömer Erdem, “Sanatlı Türkiye Tarihi”nin bu sayısındaTanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan süreçte Türk edebiyatının geçirdiği dönüşümü ve bu dönüşüm içinde Abdülhak Şinasi Hisar’ın konumunu ele alıyor. Tanzimat yazarlarının tema ve aktüaliteye odaklanarak edebiyatı araçsallaştırdığını, buna karşılık asıl edebî değerin estetik ve üslupta yattığını anlatıyor.
“Abdülhak Şinasi Hisar; Asaf Halet Çelebi, Refik Halit Karay, Yakup Kadri gibi şanslı kişiler arasındadır; çünkü ailesi kültürlüdür, çocukluğu bu kültürel ortam içinde geçer ve iyi bir eğitim almak fırsatına kavuşur. Boğaziçi Yalıları ve Çamlıca Köşkleri’nde geçen çocukluk sadece doğal bir habitat sunmaz Hisar’a. Asıl, geçmişin kültürel özlerle tohumlandığı bir hafıza bahçesi armağan eder. O bu vesileyle kimsenin eline geçmeyecek geniş bir konu ve tema zenginliğinin içine düşer. Mekteb-i Sultan-i öğrenciliği, tam bir sürpriz sayılan Paris’e kaçışı, Jön Türklük merakı birer ipucu sayılır mı bilinmez ama sanki İstanbul’da yumaklanan kültürel iklimin bir benzerinin peşine düşmüş gibidir Paris’te.”
Suskun ve Kırgın Bir Filozof
Sadettin Acar, Sezai Karakoç ile ilk kez görüşmesine giden süreci ve yazı hayatına başlangıcını anlatıyor. Gazetede santralde çalışırken Ahmet Kekeç’in teşvikiyle Karakoç hakkında kaleme aldığı ilk yazısının nasıl yayımlandığını hatırlıyor. Ardından 28 yıl önce yazdığı bu ilk metni olduğu gibi paylaşarak Karakoç’un şiirindeki gücü, metafizik derinliği, medyadan uzak duruşu ve İslam medeniyetine dair özgün düşüncelerini aktarıyor. Karakoç’un hem şair hem mütefekkir olarak taşıdığı ağırlığı vurguluyor, ona sahip çıkılmamasına yönelik bir sitemde bulunuyor.
“Sezai Karakoç; Türk şiirinin yaşayan en büyük isimlerinden birisi. (En büyüğü mü demeliydim?) Şiirdeki güçlü anlatımı, kelimelere yeni anlamlar yükleyerek dili zenginleştirmesi, yoğun metafizik göndermelerle süslü ifadeleriyle Karakoç “üstadü’ş-şuara” unvanını hak etmiş; bunun yanında şaşaalı hayattan, medyadan ve kendini aydın zanneden cücelerden hep uzak kalmayı yeğlemiştir. Hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerde başarılı olmakla beraber; kendisine ün kazandıran şiirler genellikle serbest türde yazılmış olanlardır. Edebiyatın hemen her alanında söz sahibi olan büyük şairimizin; siyasi ve kültürel konularda yazdığı yazılarla, öne sürdürdüğü özgün düşüncelerle, kendine has üslubuyla kaleme aldığı denemelerle; şairliğinin yanı sıra derin bir mütefekkir ve tutarlı bir filozof olduğu da ortaya çıkıyor.”