Edebiyat Ortamı’ndan Ahmet Cevdet Paşa Dosyası
Edebiyat Ortamı dergisi hazırladığı dosya konuları ile günümüz edebiyatı katkı sunmaya devam ediyor. Özenle hazırlanmış bu dosyalarda söz sahibi isimlerin katkısı ile arşivlik çalışmalara da ulaşmış oluyoruz. 109. sayısının dosya konusu; Ahmet Cevdet Paşa.
Dosyadan…
S. Burhanettin Kapusuzoğlu- Dâhi Allâme Ahmed Cevdet Paşa
“Cevdet Paşa, kadim medrese geleneği ile modern dünyanın ilmî gelişiminin buluştuğu gerçeklikte durarak dikkat çeken bir dengeyi tesis etmiştir. Bilhassa öncülük ettiği heyetin ortaya çıkardığı Mecelle ile hukuka, Târih-i Cevdet ile yeni bir tarih yazıcılığına getirdiği derin bakış açısı ve İbn Haldun’un sosyolojik mirasını katlayarak fikriyata katması ile müstesna bir yerde durmaktadır. Paşa’nın dehâ çapında çok yönlülüğü ve devlet adamlığının engin tecrübesi, yaşadığı asra mührünü vurmuştur.”
“Ahmed Cevdet Paşa, aşırı batıcılar ve mutaassıp ilmiye arasında nev-i şahsına münhasır bir entelektüeldir. Devlet, hukuk ve düşünce doktrininin müessisi olarak uzun devlet hizmetinde sistemi sağlam bir zemine oturtmaya çalışmıştır. En fırtınalı dönemde, sarsılan medeniyetin üzerindeki karanlığı akıl, hukuk ve tarih ışığı ile aydınlatmaya himmet etmiştir. Gerçek şu ki bu büyük ismin hayatı ve eserleri, bugünün Türkiye’sini de şekillendiren entelektüel bir anlam haritasıdır.”
Ergin Ergül – İbn Haldun ve Mevlana
“İbn Haldun için tarih, “geçmişi anlatmak” değildir; insan doğası ile toplum, iktidar, devlet ve medeniyetin işleyişini anlamak için kullanılan bir bilimsel mercektir. Mukaddime’nin açtığı zihinsel alanın büyüklüğü de buradan gelir.”
“Paşa, gözlemlediği bu zihniyet farkını yalnızca teorik bir tespit olarak değil, bizzat yaşadığı bir tecrübe olarak da kaydeder. Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden hemen sonra, Dışişleri Protokol Müdürü Kâmil Bey ile birlikte vapura binip Boğaziçi’nden İstanbul’a inerlerken konu açıldığında, Kâmil Bey iç geçirerek, tahttan indirme olayının dışında kalmış olmaktan duyduğu rahatsızlığı dile getirmişti. Ona göre bu büyük siyasal hadisenin dışında kalmak, neredeyse kaçırılmış bir fırsat gibiydi.”
Murat Baburoğlu – Ahmet Cevdet Paşa ve Tarih-i Cevdet
“Târîh-i Cevdet’in ele aldığı dönemin yanı sıra siyasî, idarî, hukukî ve kurumlar tarihi olmak üzere hemen her alanda derinlemesine orijinal bilgi, fikir ve mukayeseler içeren özellikleriyle, Türk-İslâm tarihinin modern anlamdaki tarih yazıcılığına geçişte çok önemli bir merhalesini oluşturduğu muhakkaktır. Aynı zamanda Türk dili ve kültürü ile bölge coğrafyası açısından da son derece önem arz eden unsurları bünyesinde barındırmaktadır.”
Kübra Güler – Ahmet Cevdet Paşa’nın Bilim Tarihine İlişkin Bir Metni
“Cevdet Paşa, “Muhtıra”nın girişinde Hâce-i Evvel’imizin modern dönemde ilk bilim tarihi yazma teşebbüsümüz olarak görünen çalışmasının önemini ve ifade ettiği güçlüğü şu cümleleriyle ifade ediyor: “Dilimizde çeşitli bilim dallarına dair bu kadar güzel eserler yazılmakta olduğundan bir de Târîh-i Ulûm (Bilimler Tarihi) yazılmasını çoktan beri arzu ederdim. Lakin pek güç bir iş olduğundan, bunu gerçekleşmesi imkânsız bir temenni olarak görürdüm.” Mukaddime-i İbn-i Haldûn’un altıncı bölümünün mütercimi olan Paşa, eseri bilim tarihi bakımından değerli bulmakla birlikte, İbn Haldun’un yaşadığı dönem ile kendi yaşadığı yüzyıl arasında bilimlerin mahiyeti ve kapsamı bakımından ciddi farklar bulunduğunun altını çizmiştir.”
Şiirden Tefekküre Üstad Necip Fazıl Üzerine…
Yahya Düzenli, Necip Fazıl Kısakürek’in hayatını, eserlerini ve fikirlerini yalnızca yıldönümlerinde anmanın ötesine geçerek onun “zamanüstü” tespitleriyle sürekli bir rehber olarak izlenmesi gerektiğini anlatıyor. Üstad’ın “varlık idraki”yle dolu ömrünü, şiirinden tiyatrosuna, tarih tezlerinden İdeolocya Örgüsü’ne kadar bütün eserlerinin merkezindeki ontolojik muhasebeyi ve bu mirasın bugünün nesli için bir pusula niteliği taşıdığını dile getiriyor.
“Üstad’ın Büyük Doğusu (İdeolocya Örgüsü) bugün yeni dünya ve küresel hegemonya düzenine karşı; tarihi köklerin hayatın her karesine yayılmış yeni ve bütünleştirilmiş dallar halinde yegâne, benzeri olmayan bir muhasebe, murakabe, muhakeme ve her cephesiyle som olarak bütünleştirilmiş sistem örgüsü olarak yeni nesilleri beklemektedir. Allah’ın büyük bir lütuf olarak bahşettiği Üstad’ın muakibi (takipçisi) olmak ve O’ndan beslenen nesillere fidelik yapacak kültür ve eğitim iklimini hasretle bekliyoruz. Üstad’ın İdeolocya Örgüsü; kimse farkında değildir ki İslâm’ın, asliyyetinden feda etmeksizin yeni zamanlarda Anadolu coğrafyasındaki arkeolojik ifadesidir. Yâni derinliğine bir keşif ve ortaya çıkarılan Medeniyet Tasavvuru’dur.”
Bir Ezelî Mağlup Cemil Meriç
Şahin Doğan, Cemil Meriç’in fikir dünyasını, eserlerini ve karmaşık kişiliğini merkeze alan bir yazı kaleme almış. Onun “Bu Ülke” başta olmak üzere Jurnal, Kırk Ambar gibi kitaplarını, Osmanlı’ya bakışını, Batı karşısındaki duruşunu ve entelektüel portresini detaylandırıyor. Ayrıca Meriç’in zaman zaman çelişkili görünen yönlerini, üslubundaki gücü ve düşünce hayatımızdaki önemli konumunu değerlendiriyor.
“Meriç’in düşünce dünyası yekpare ve homojen bir alemden ziyade parçalı ve heterojen bir alemi andırır. Tarihte iki çeşit zekâ damgasını vurmuştur olaylara. Biri yaratıcı zekâ, diğeri terkipçi-toparlayıcı-sentezci zekâ. Meriç’in zekâsı ikinci tip zekânın bizdeki en görünür örneklerinden biri. Zekâsı ‘derbeder ve dağınık bir ansiklopedi’ gibi. Çoğu zaman ahenk ve insicam kaybolur, ne dediğini, neye işaret ettiğini anlayamazsınız. Bazen en halis bir Müslümanın bile sarf etmekten çekindiği sözler duyarsınız bazen de ancak bir İslam düşmanının söyleyeceği sözler. Cemil Meriç böyle. Zor mesele.”
Çağatay Türkçesi
Erdal Noyan, “Çağatay Türkçesi” adlandırmasının doğruluğunu sorguluyor. Ahmet Yesevi gibi Çağatay Hanlığı’ndan önce yaşamış bir şairin diline bu adın verilmesini tarihsel açıdan sorunlu buluyor ve aslında “Doğu Türkçesi” teriminin daha isabetli olduğunu dile getiriyor. Öte yandan Ali Şir Nevaî gibi sonraki dönem şairleri için bu adlandırmanın akademide yaygınlaştığını, yerleşik ve işlevsel hale geldiğini de kabul ediyor. Sonuç olarak terimin kullanımının yaygınlığını göz ardı etmemekle birlikte, tarihsel gerçeklik bakımından “Doğu Türkçesi” ifadesini tercihe yakın duruyor.
Çağatay Türkçesi varlığını Çağataylardan sonra da sürdürdü mü? Çağatay Türkçesi dediğimiz şey bir kavmin konuşma dili midir, yoksa bir kesimin yazı dili mi?” Çağatay Türkçesi, Çağataylardan sonra, 15’inci yüzyılda ortaya çıkan bir adlandırmadır. Çağatay Türkçesi denildiğinde çoğu zaman, “Çağatay topluluğunun konuştuğu dil” değil; Orta Asya’da yüzyıllar boyunca süren “Doğu Türkçesi yazı dilinin” belirli bir dönemi kastediliyor. Kafalı, karşı çıkışını sürdürür: “Ayrıca XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Lutfî ve Ali-Şîr Nevâî ile Türkistan’da Doğu Türkçesi’nin yeniden canlanış hareketini de Çağatay ismi altında vermek doğru değildir. Çünkü Çağatay Hanlığı’nın tarihe karışmasından bir asır sonraki bu devri, geçmiş bir isimle adlandırmak tarihî bakımdan caiz değildir.”
Birey ve Toplum Düşman Kardeşler
Fahri Tuna, birey ile toplum arasındaki çelişkiyi merkeze alıyor. Tek tek iyi, erdemli insanlardan oluşan bir toplumun nasıl olup da bu kadar kötü, kirli ve bozulmuş hale gelebileceğini sorguluyor. Kendi çevresinden verdiği komşuluk örnekleriyle bireysel iyiliğin varlığını gösterirken, aynı toplumda kumar, faiz, fuhuş gibi sorunların yaygınlığına dikkat çekiyor.
“Bayram sabahı çocukları şehirden baba evine kirli paslı tozlu ortama gelmesinler diye kendi evi gibi arifeden kızına komşu evini de temizleten; aman çocukları soğuk eve gelmesin diye kızını gönderip öğlene doğru komşu evinin sobasını yaktıran; aman çocuklar baba evinde bayram sofrasında yemek yesinler, mutlu olsunlar diye, kendi evinde yirmi beş-otuz misafir varken o hengamede bile komşu evine bir tepside sekiz-on çeşit bayram yemeği gönderen Rafinge’me şahit olduk biz. Masal değil, gerçek bunlar. Daha yeni yaşandı, üç beş sene önce. Nereden mi biliyorum? Rafinge benim annem oluyor da oradan.”
Şehirler İnsanlığın Düşmanı mı?
İsmail Bingöl, insanın yaşadığı şehirle kurduğu derin bağı ve şehirlerin kimliklerinin yok edilmesi meselesini ele alıyor. Halil Cibran’ın ayrılık hüznünden hareketle şehirlerin insan hayatındaki yerini sorguluyor, İbni Haldun’un “coğrafya kaderdir” sözüyle bunu pekiştiriyor.
“Yüzyıllar boyunca gelenekler, alışkanlıklar, manevi değerler ve daha başka davranışlar sonucunda oluşturduğumuz kültürel hayat, büyük bir hızla hafızalarımızdan siliniyor. Şehrin kültürel dokusunu; o güzelim, o iç ferahlatan, huzur veren görüntüsüyle canlı tutan eski eserler ve onlara yakışan bir nizam, bir düstur, bir estetik içerisinde buralarda oturan insanlar oluşturur. Tabiidir ki, eskinin mekânlarının insana bahşettikleri huzuru, saadeti, hayatın içindeki yerlerini bugünün insanları da çocuklarına taşıma arzusunu duyabilmeliler ki, şehrin dokusu canlı kalabilsin.”
Çocuk Edebiyatı Nasıl Olmalıdır?
İsmail Güçtaş, çocuk edebiyatı üzerine düşünen, kafa yoran, eserler veren bir isim. Çocuk edebiyatının en faydalı şekliyle nasıl olması gerektiğine dair önemli notlar paylaşıyor yazısında. Konunun uzmanı bir isimden böylesine yol gösterici notlar okumak özellikle bu alanda çalışma yapacak kişiler için bir kaynak ve rehber niteliği taşıyor.
“Gelelim asıl konumuza. Çocuk edebiyatı ve özelinde de çocuk şiiri nasıl olmalıdır? Öncelikle ülkemizde, yazmaya sadece çocuk edebiyatı ürünü yazarak başlayan ve tüm enerjisini, en başından beri çocuk edebiyatı sahasına yönelten yazar sayısı sanırım epeyce azdır. Yazarların pek çoğu önce yetişkin edebiyatında eserler kaleme alıp, sonradan yönelmişlerdir çocuk edebiyatına. Bunda yetişkinlerin günümüzde pek fazla kitap okumamalarının büyük payı var sanırım. Yazarlarımız da, mademki büyük yaştakiler kitap okumuyor, o hâlde bizler, okuyucularımızı küçük yaş gruplarından seçerek onları doğru eserlerle beslemek ve yönlendirmek suretiyle kendimiz, onları iyi bir okur kitlesi hâline getirelim, düşüncesiyle hareket ediyor olabilirler mi acaba?”
Edebiyat Ortamı’ndan Öyküler
Sadık Yalsızuçanlar – Gönülsüz Metres
“Adamın sırt çantası kötülükleriyle doluydu, çok ağırdı.
Dağı tırmanırken soluk soluğa kalmıştı.
Kendi kendine, sürekli,
“Gökten düşenin parçası bulunur, gönülden düşenin bulunmaz. Gökten düşenin parçası bulunur, gönülden düşenin bulunmaz…” diyordu.”
Bahtiyar Aslan – Eşe, Mevsimler ve Kuşlar
“Kuşlar bir ağaçtan bir ağaca nasıl göçerler? Bir köyden bir köye, bir dağdan bir dağa, bir iklimden bir iklime? Güz gelince bir ağacın dalları arasında bıraktıkları evin akıbetinden endişe etmezler mi? Uçup giderken uzaklardan dönüp dönüp bakmazlar mı evlerine, ev bildikleri ağaçlarına? Baharla beraber geri dönerken kalpleri nasıl çarpar acaba? Dağları aştıkça, çölleri geçtikçe vatana kavuşmanın hususi bir heyecanı dolaşır mı damarlarında? Asıl vatanları neresidir? Gittikleri yer mi, döndükleri yer mi? Gittikleri yer hangisidir, döndükleri yer hangisi?”
“Şüphesiz güzün gidip baharın gelen kuşlar da asıl vatanlarının neresi olduğunu bilmiyorlardı. Baharda geldiklerinde vatanlarına kavuşma sevinci mi yaşıyorlardı acaba? Ya da güzün gittiklerinde vardıkları yeri vatan gibi mi benimsiyorlardı? Gerçek şu ki kuşlar için gittikleri her yer bahar ve yazdı. Belki de kuşların vatanı mevsimlerdi. Eşe, tam olarak böyle düşündü mü bilinmez. Ama kuşların bu yolculukları boşlukta bir anlam olarak asılı kaldı.”
Mustafa Asım Sarı – Kedi Neden Kaçmadı?
“Yere düşen kedi derhal toparlanıp doğrulmak ve yeniden savunmaya geçmek istedi. Ama beli kırıldığı için arka ayaklarını kullanamıyordu. Ön ayaklarının üzerinde dik durmaya çalışarak canavara yeni bir hamle yaptırmamak için kendi etrafında dönmeye başladı.”
“Kadın, çocukların hep bir ağızdan söylediklerini anlamasa da onlarla geldi. Kedinin haline baktıktan sonra eve döndü. Çok geçmeden iki tahta ve uzun bir bezle göründü kapıda. Kediyi oracıkta sardıktan sonra eve taşıdı.”
Olgun Albayrak – Murat ile Kara Şimşek
“Az sonra Kara Şimşek benzeri bir yer uçağı iniyor kafenin tam önüne. Egzozdan çıkan ağır ses ve gürültü, kulakları tırmalıyor. Bütün gözler, yediği ciladan dolayı yıldır yıldır eden araçta ve onun içinden inecek muhtemel züppenin üzerinde. Açılan kapıdan bas perdesi son raddeye ulaşmış bir rap müziği eşliğinde, artist dublörü bir genç çıkıyor iki hamlede. Siyah deri ceketi de aracın kaportası gibi parıl parıl. Kapıyı ittikten sonra, havalı adımlarla kafeye doğru ilerliyor. Bir an, imajına imaj katmak hevesiyle olsa gerek, elindeki anahtarı havaya fırlatıyor ve kıvrakça tutmak istiyor diğer eliyle. Maalesef tutamıyor… Yerde iki takla atan anahtar, bozuntuya verilmeden tek hamlede kapılıyor. Tam da kafeye dalacakken, banka reklamlarından fırlama, bonus kafalı bir oğlan beliriyor hemen dibinde.”
Hande İkbal – İspiri Mevsimi
“Ayna kirli olunca özne de kirli midir? Sırı sarkmış, yer yer su lekelerinin kireçle damlaları mühürlediği aynadaki kendime bakarken görmeyi umduğumdan başka bir yüz karşıladı. Şükür ki ayna kirli. Ben değil, hayli toparladım kendimi. Aylardır içimde bir nedene bağlayamadığım sıkılgan, yerli yersiz ortaya çıkıveren histerik halleri şu an yansımamda görmediğim için sevinmedim değil. Buraya gelebilmek için havaalanından sahil şeridi boyunca uzun fakat keyifli bir yolculuk yaptık yayla yolu başlayana kadar. Yayla başladığında anladım nereye düştüğümü. Keyifli kelimesi yediğim kavurmadan sonra dişimin arasına sıkışan o minicik et parçası gibi rahatsızlık verse de o kelimeyi telafi edecek bir kürdanım yok.”
“Kal diyeli üç sene oldu. Avlanmak üzerine becerilerim gelişti. En azından açık alanda çamura saplanmadan yürüyebiliyorum. İstanbul hakkında hiç soru sormadılar bana. Hangi güdüyle oralardan kaçıp buralara geldiğimi de sormadılar. Üç ay İstanbul’da kalıp niçin artık bekar ve elinde toplu parası olan, iş ve ev arayan bir adam olarak döndüğümü de. Ben artık kuşlarla ve böceklerle konuşmayı seçtim. İnsandan daha dürüstler. Niyetleri açık. Kimin av, kimin avcı olacağı bakışlardan belli. Kendini avcı sanan onca sinsi kalabalığa veda ettim ve buradayım şimdi. Sağımda Resul dayı, solumda kardeşim Rıza, kürsüdeki anonsu dinliyoruz:
Avcılar, Atmacacılar ve Atıcılar Derneği Olağan Kuruluna hoş geldiniz…”
Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler
İbrahim!
Bin yıllardır peşindeyim
Söyle nerede doğdun?
Nereye gömüldü kalbin?
Biliyorum Babil şehrin
Harran’da ayak izlerin
Mekke evin
Kudüs’te seçkin neslin
İshak, İsmail, Yakup, Yusuf, Bünyamin…
Söyle kaç şehir kaldı gitmediğin?
Aşmadığın kaç çöl?
Çıkmadığın kaç dağ?
Geçmediğin kaç ırmak?
Mehmet Kurtoğlu
Karışmaz denize akmaya küsen sular
Dalga ardına dalga kovalar birbirini
Amansız sularda imansız pusular
Şaşırmış aygır suda arıyor beygirini
Bir gizli resim içre dalgalanır denizler
Sarışın bakışlar yönelir sararan kumsallara
Sis içinde resmeder hülyalı dünyaları
İnen kalkan fırçanın aklı mor fikri kara
Sarı bir derdi var ressamın saçıyla güzellerin
Kırmızılar kıvırcık masmavi dalgalısı
Tenhada bir kızılcık asılmış türkülere
Bulutsuz dünyaların iskelesiz yalısı
Ersin Özarslan
Topal bir karınca oradan geçen
sadece o biliyor
nasıl çıkılır dünyadan
ayağı eksik ama yolu tam
Bir çığ yankısı içimde
sessiz çığırtkan
kendini ihbar eden
Ve sen ne unutulabilen
ne kalabilen
bir gramofon iğnesinin
dönmeyen sesindesin
Özcan Ünlü
Kardeşlerim, taşın alın aklığından uzun bir ömür çıkar.
Ona sığınsaydınız sizi bir depremle aldatmazdı.
Aynanın çektiği fotoğraftan çok yüzlü boşluk doğar.
Ah boşluk, şarkın üstüne resim çizemediği ayna!
Kendisine dost tutmuş sessizce biliyor yokluğu.
Ovaya, ulu aydınlığı koyan en büyük usta,
Biz çok dağları eriterek yollara vurduk kendimizi.
Obamız varken anne çadırlara sığınırdık sürekli.
Nereden çıkardınız gün gün çürüyen bu kerpiç evleri?
Tarık Özcan
La ve Mi
Reddi miras yapmış borcumu mezara katmışım
notalarımı gömdüm ve renklerimi kardım
klişe marşları ayakta çığlıkladım:
“Kerametli banka, zamanperest marka”
Hece uydurmak için söz buy-durdum
Bando takımı içimden geçti
Devrim şehidi de sayılmaz isyanım
Çünkü incir ağacımı kestiniz!
Alayınıza La
Mi.
La Mi, La Mi…
Şeyma Çiçek
Güvercinin en akına kıydılar
Kuytularda bir gecede gecenin içinden
Aldılar göğsündeki çiçekleri ve sakince ismini
Güvercinler saydam kanatlar üstüne
Şehrin üstünden
Bu kollarla anlatacak kuşluk vakti o suyla
Güneşe benzeyen bahçede beklerken bahar
Dünya durmuş büyürken orada
Zamanı sormayı bırak
Boşluktan korktuğun kadar
Bir dil tarif et güvercinlere değmeden
Burhan Tuz
Mahalle Mektebi, Sayı:88
Mahalle Mektebi dergisi 88. sayısında Ercüment Aytaç ile “Dünya Yanıyor” kitabı merkezli bir söyleşi yapılmış. Sorular; Belkıs Kılıç’tan.
“Bilinç akışı tarzında yazan bütün yazarlar benim için etkileyicidir. İsim verelim dersen James Joyce, Marcel Proust, Virginia Woolf, Türkiye’den tabii ki Oğuz Atay, Avusturya’ya dönelim: Kafka. Bunların yazdıkları okunmalı. Yaza yaza da kendi sesini buluyorsun. Aslında bilinç akışında pek de kendi sesin yok, kahramanların sesi var. Onların insanlık hallerine, onların kalıplarına girebiliyor musun? Ve bunu yazıya dökebiliyor musun? O zaman tamam, kumaşında yazarlık var demektir.”
“Dünya Yanıyor’a mülteci romanı diyenler, ya romanın yalnızca ilk başını okumuşlar, ya da belki hepsini okumuşlar ama kafalarında ne varsa sadece onu algılıyorlar. Şimdi romanda neler işleniyor bir bakalım: Bir: Bir defa sürükleyici bir anne arama süreci var. Olay ta kadın tüccarlarına kadar varıyor. İki: Musa’ya kötülük yapıyorlar polis delilleri karartıyor. Avusturya’da devlet hangi yöntemlerle çalışıyor? Mesela yani! Üç: Camila’ya “Ateş Kızı” deniyor. Dünya yanıyor deniyor. Ateşle ilgili bir esrarengizlik var. Bir başka büyük konu: Romanda bir anne olma hikayesi var. Onda sonra: Roman Liza’yı çok geniş bir şekilde anlatıyor. Liza kim? Yaşadığı hayat tarzıyla, yaptığı hatalarla ve alkolle dibe vurmuş orta Avrupalı bir yetişkin kadın. Başka kim var? Artık saymıyorum, sayılar karıştı: Feride var, bir genç kadın. Esprili, zeki, başörtülü, dimdik ayakta, polislere posta koyuyor. İç dünyası müthiş renkli. Başka ne var? Avusturya’nın mikro sosyolojisi var: Eski solcu aktivistler sonra kapitalist reklamcı oluyorlar.”
Cezayir’den Doğacak Güneşi Beklemek: 90’ların İslamcı Ezgisinin Sosyolojik Analizi
M. Ali Özdoğan, 1990’larda yaygın olan İslamcı salon ezgilerini sosyolojik bir perspektifle ele almış yazısında. Müziğin sadece sanatsal bir ifade değil, aynı zamanda toplumsal kimlik inşası, ideolojik taşıyıcı ve kolektif duyguların dile geliş biçimi olduğunu vurguluyor. 90’larda salonlarda icra edilen bu ezgilerin, dönemin İslami hareketi içinde direniş, bekleme ve gelecek vaadi gibi işlevler üstlendiğini belirtiyor.
“Zaman değişti, şartlar değişti. Bu müziğin insanları etkileme potansiyeli azaldı. Örneğin Eşref Ziya’nın Antalya’daki salon programında bir tanıdığımın demir korkulukların üzerine çıkarak “Bil İnfilak” ezgisinde yumruklarını havaya kaldırıp kendisini ezgiye nasıl kaptırdığı hala gözlerimin önündedir. O arkadaş şimdi 40’lı yaşlarda ve “elleri cebinde” artık. Elleri cebinde olan insan neden yumruklarını havaya kaldırsın ki! Elindeki akıllı telefonundan piyasayı anlık olarak takip eden bu kişinin ütopik bir gelecek vaadi ile harmanlanmış İslamcı ezgilerle bilinmeyen bir geleceğe bakmasından ziyade piyasanın gerçeklerine odaklanması daha makul. Bu değişim ya da dönüşüm kapsamlı bir sosyolojik analize ihtiyaç duyuyor.”
Vitrinin Ardında Çiçek Buketi
Melek Tosun, kendi hayatından ve Ayşe Şasa’nın yaşam öyküsünden hareketle kimlik, aidiyet ve anlam arayışını ele alıyor. Batı kültürü içinde büyüyüp sonradan kendi köklerine yönelen iki insanın benzerliklerine dikkat çekiyor.
“Var olmak ve bir yere ait olmak üzerine derin bir yolculuktu gittiği. Bu tırmanışı tabir yerindeyse Allah’ın uzanan eli vesilesiyle başardı. Bizlerse bugün bile Allah’ın bir kuluna yeniden doğumu nasıl nasip ettiğini onun hikâyesinden gözlemleyebilme imkânına eriştik. Vitrinin ardındaki çiçek buketi üzerine zamansız düşünebileceğimiz bir mesele bıraktı bize Ayşe Şasa.”
Siz Olmasanız Ben Kim Olurdum
Yasemin Coşkun, şair/yazar, belirsiz, mesafeli, duygularını saklayan ve dahil olmaktan kaçınan bir muhataba sesleniyor. “Siz” diye hitap ettiği bu varlık, ne tam var ne tam yok; hatırlanmayı reddeden ama unutulmayı da başaramayan, eksikliğiyle varlık gösteren bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Yazar, bu muhatabın suskunluğunu, temkinliliğini, duygularını göstermekten kaçınmasını ve kıyıda durmayı tercih etmesini eleştirel bir dille sorguluyor.
“Derinleşen her eksiklik çoğalmanın başka bir yolunu buluyor. Eksiklerinizi saklama telaşınız onlarca yüz doğurdu sizden. Reddettiğiniz fikirlerin tonunu ödünç alıp küçümsediğiniz tavırların gölgesinde dinlendiniz. Şekline büründüğünüzün ruhu, düşüncelerine boyandığınızın duruşu uymadı size. Ne sahici bir biçimde var olmanın netliği var üstünüzde ne de devşirdiğiniz rollerin sorumluluğu.”
“Kendi hikâyenizde masumsunuz belki yine de gerçeği iyileştirmeye yetmiyor. Ölçülü sevmek ve güvenirken pay bırakmak samimiyete gölge düşüren zorunlu bir ihtiyata dönüşüyor sizde. Masum kalabilmek için mi bir başkasında isimsiz yaralar açıyorsunuz?”
İnsanın İki Yönlü Yolculuğu: Fizik İçin Sefer, Metafizik İçin Feser
Ömer Bekir Tunçer, insan hayatını yatay (fiziksel seyahat) ve dikey (manevi yolculuk) olmak üzere iki eksende ele almış. Seyahatin sadece mekân değiştirmek olmadığını, aynı zamanda ibret nazarıyla bakmayı, tarihten ders çıkarmayı ve varlığın derin anlamını kavramayı gerektirdiğini anlatıyor.
“İnsanın hayatı iki ana eksen üzerinde şekillenir. Yatay düzlem, dünyevî adımlarımızı attığımız fiziksel yoldur. Dikey düzlem ise insanın akidesidir; yani inanç dünyası ve yaratıcısıyla kurduğu bağdır. Bu iki düzlemin birleştiği odak nokta ise kişinin almış olduğu kritik kararlardır. Bundan dolayı insanın inancı, sadece ahiretini değil; dünyevi yolunun çeşidini ve yol arkadaşını da belirler.”
Yakın Okumalar
Mahalle Mektebi’nin Yakın Okumalar bölümünde bu sayı; Vural Kaya, Hatice Mert Yunak, Sümeyye Özgen, Aleyna Uçar yeni çıkan kitaplarına dair soruları cevaplamış.
Vural Kaya- Sorular: Fatma Nur Uysal Pınar
“Yaşadığınız zamanın dilinden başka bir dilde, başka bir anlaşma biçiminde iletişim kuramazsınız. Modern şiir ne kadar modern olsa da ruhunu klasik olandan alır. Sesi alır, özü alır, şiirdeki yalnız değişen şeyin bir biçem aldığı olduğunu, eskinin tekrarlanamayan yanının sorun olmaktan yana ortadan kaldırılışını gösterir bize. Eski dil zevklerini, dize kurmaları, imgesel yoğrulmaları bilmeden modern şiir dediğimiz ve daha serbest ve daha salık gibi görünen şiirin daha zor şartlarının olduğunu da hissetmemiz gerek.”
Hatice Mert Yunak – Sorular: Büşra Tümkaya
“Evet benim için çok kıymetli bir konu lakin sadece aile bağları değil insanın insanla olan bağını, ilişkisini en gerçekçi yönüyle anlatılmaya değer buluyorum. Zaten biliyoruz ki dünya hayatında aile ve ilişkiler bağlamındaki ilk imtihan hz.Adem ve hz. Havva ile başlıyor. Annelik, babalık, eş ve evlat olma üzerinden aslında bize, dünyada yaşanacak ana temaların fragmanı verilmiş. Günümüze kadar da bu konular sosyal ve bireysel hayatın şah damarı olmuş. Buna komşuluğu, akrabalığı, uzaktan bir tanıdığı, hayatımızda yer alan her ilişkiyi ekleyebiliriz. Bu nedenle üzerinde kıymetle durulması gerektiğine inancım büyük.”
Sümeyye Özgen- Sorular: Fatma Nur Uysal Pınar
“Düşüncelerine çok kıymet verdiğim bir hocam “Yazmak istediğinde çok iyi yazıyorsun ama yazıyla bağın bir yazarınki gibi değil,” demişti. Kendimle ilgili bu eleştiriyi zamanla çok doğru buldum. Yazmakla bağım ne yazık ki bir yazarın yazıyla olan bağı gibi kuvvetli değil sanırım. Sürekli üreten, bir şeyler karalayan, yazmakla kendini sağaltan, kendine yazma rutini oluşturabilmiş biri değilim. Belki bu, yazmanın insan hayatı üzerindeki sancılı ve ezici etkisiyle ilgilidir. O yüzden ilhamın gelmesini bekliyorum yahut şu zamanlarda yazarım diye genelleyebildiğim bir zaman dilimi yok. Yalnızca, kafamda bir fikir varsa ve bu fikir tamamıyla zihnimde şekillendiyse, masanın başına oturduğum zaman büyük oranda bütün çerçevesiyle birlikte kâğıda dökebiliyorsam o zaman benim için doğru zaman. Yazı anlamında çalışmayı bir rutin hâline getirmeye çalışıyorum hâlâ, çünkü yazmak tamamıyla ilhamın gelmesini beklemekle ilerleyecek bir alan değil.”
Aleyna Uçar – Sorular: Nihan Özebeoğlu
“Okuyucu muhakkak bu durumdan etkilenir. Ben yazarken, hissettiğim gibi yazıyorum. Kelimelerde boşluk varsa, ben orada durağanlaşmışımdır. Kelimeler iç içeyse, kalp atışım hızlanmıştır. Kural yoksa, o esnada kuralım yoktur. Zannediyorum ki okuyucu, satır aralarından beni görüyordur. Yazar ve okur bağına inanırım.”
Mahalle Mektebi’nden Öyküler
Abdullah İpek – Hiç Bir Şey
“Bulamadım. Benim gibi adamı kimse iplemiyor, dahası benim gibilerin esamesi bile okunmuyormuş. Kendimi “nevi şahsıma münhasır” biri sanırdım, ne münhasırı düpedüz hasırmışım da haberim yokmuş. Seksen yedinci gündeyim halen iş ilanları kovalıyorum. Ya verdikleri ücret bir şey değil ya da çalışabileceğim bir pozisyon yok. Böyle bir durum karşısında insan ne yapar? Hiç. Bir. Şey.”
“Her şeyden bıkmış, Oblomov misali yataktan çıkmadığım bir gün telefonum çaldı. Kazım’dı. Ulan hayırsız herif, ne aradın ne de sordun? Dostluk bu mudur lan dümbelek, dedim. Özür üstüne özür diledi, kabul ettim. Etmesem ne yapacaktım. Sevgi de iyiymiş. Yerime gençten bir kız almışlar. Laf aramızda müdürün bilmem neyiymiş. Ulan bana nesi, ben milletin bekçiliğini yapacak adam mıyım, dedim kükreyerek. Alışık değildi bu halime şaşırdı, az sonra da telefonu kapattı.”
Mustafa Uçurum – Eksik Cümle Pervazı
“Kahve dumanı, camdaki buğuyla birleşip ağır ağır yükseliyor, sonra dağılırken sanki eski bir mektubun son satırlarını yazıyormuş gibi kıvrılıyor. Pencere yine o bildik dörde bölünmüş kare. Üst sağda dağın karla kaplı omzu, sol altta kurumuş çam dallarının siyaha çalan danteli, sağ altta ise boşluk; ne ağaç ne kaya ne de insan izi. Gökyüzü bugün kurşunî, ama öyle bildiğimiz gri değil; sanki biri bütün bulutları tek tek iğneyle birbirine dikmiş, dikiş yerleri de dağın en yüksek tepesinden, beyaz bir yara izi.”
“Uzun yıllardır hayal kurmuyordum. Gerçekten kurmuyordum. Hayaller ağır geliyordu, sırtımda eski bavullar gibi taşıyordum onları. Şimdi mavi bir hayal kurabilirim. Mavi. Sadece mavi. Gerisi parmağıma konan kuş.
Kar hızlandı. Pervazın kenarına minik bir örtü seriyor. Kuş hâlâ orada, Çok huzurlu. Gitmiyor.
Ve ben, ilk defa çok uzun zamandır, gitmesini istemiyorum.”
Fatma Yavuz – Diğeri
“Durumu çok kötü değildi belki ama daha fazlası gerekiyordu. Son sınavda aldığı sıralama, alanı için iyi sayılsa bile atanmasına asla yetmiyordu. Kesinlikle daha çok çalışmalıydı ama annesi sürekli yardım bekliyordu kendisinden. Biraz daha anlayışlı olsa ölürdü sanki. Annesinin jenerasyonundan, yirmi beş yaşına gelmiş ve hayatta hiçbir şey başaramamış birinin psikolojisini anlamasını beklemiyordu ama verdiği emeği de mi görmüyordu? Söylenerek doğruldu oturduğu yerden.”
Hatice Özçelik- Bir Bakış
“İsmi ile müsemmadır, adı Münevver’dir. On bir yaş çağımın ordinaryüsü, pamuk babaannemdir. İnternet ile hiç tanışmadığı halde, nasıl da bilirdi şu gök ilmini? İlk ondan duymuştum Kutup Yıldızı’nı, Venüs’ü, Samanyolu’nu… Sadece semayı değil, pek çok şeyi iyi bilirdi. Sezgisi kuvvetliydi. Toprağın kokusu, kuşların alçaktan uçuşu, karıncaların yuvalarının deliğini kapatması, odunun normalden fazla çıtırdaması, bacak ağrısı, eklem sızısı; hepsinin birer anlamı vardı.”
“Bendeki hal, ta ki Esra’nın binbir gizem yüklediğim o kadına “Teyze akşamı kıldın mı?” sorusuna kadar devam etti. Meğer kadın vefat ettiği annesi değil, ikizi olan teyzesiymiş. Teyzemiz orada yekpare canlı olarak duruyor ve geç geldiğim için bana sadece tanışmak için bakıyormuş.
Teyzeye selamet, annesine rahmet olsun. Bugün de ölmedim. Rabbime şükürler olsun!”
Merve Etöz – Aniden Öldüm Ben
“Bu sabah öldüm ben, aniden. Kanepede uzanmış yatıyordum, ocaktaki fasulyenin altı kısık, pilav da suyunu çeker birazdan. Yanacaklar şimdi. Oysa uykuya dalarken uzaklara gitmenin hayali düşmüştü içime, ilk kez. Olağan hayatın içinde sürüklenirken birdenbire böyle bir kımıltı, insanı olduğu yerden çok başka bir yere bırakabiliyormuş. Umduğum şey bu değildi ama olan oldu.”
“Son zamanlarda kilo mu aldım ne, ağırlaştım iyice, yavaşlattı bu hâl beni diye düşündüm. Yeniden kalkmaya zorladım kendimi. Yine olmadı. Ocak açık, ütü masası ortalıkta, çamaşırlar balkonda. Ben öldüm. Bu evin hâli ben ölünce ne olur diye dert edinirdim, korktuğum başıma geldi.”
Mahalle Mektebi’nden Şiirler
Ne çok şey var ayağa kalkmak için)
Mesela gece. gündüz. mevsimler. su döngüsü)
Hız. oran. evrene döşenen müthiş kablolar)
Ve yörüngesinde felek… dur aksın o)
Mucizeleri görmeyeni alkışlama, matadoru alkışlama)
Kalk kapıyı silkele sevgi
Muhammet Hikmet
doğunun en güzel oğluyla yalnızım şimdi
kapının içeri bakan yanına bir çiçek gibi durmuş
Aras deyin bana uzun nehirlerden biri
kışın soğuğu, yazın sıcağı, memleketin havası
en güzel şekilde yansısın sözcüklerine
Zeki Altın
Bu kadar beklemezdim, umulmadık yosunlar kasalarda
Eski vakitlerden evleri de örümcekler sarmış
Olan neyse artık yavaşlamış tarih kitaplarında
Ama esas şu anda yaşanıyor, tam şu anda
Ben dahi nefes alıyorum ve elliyorum her şeyi
Canlılığın taşıdığı o yüksek onur
Kendini duyarak ömrün yumurtasını sarması
Gözümün değdiği her yer garip bir derinin içinde
Anlamı kolaylaştırıyor
Kadir Korkut
is kokulu rüzgarlar geri getiriyor bakın
tedavülden kalkmış ders kitaplarını
üniteler işleniyor kan kırmızı sayfalarda
ve dolaşıyor başıboş bakın
gözleri belermiş bir çocuğun damarlarında
Murat Kazancı
İskele’de Çocuk Edebiyatı Dosyası
Birçok dergi çocuk edebiyatı dosyası hazırlıyor. Bunu çok önemli bir buluyorum. Bu alanı bir pazar olarak görüp eline her kalem alnının aklına eseni yazacağı bir alan değildir çocuk edebiyatı. Yazılan her cümlenin çocukların dünyasında yer edeceği gerçeğinden hareket edecek olursak tüm alanların ötesinde en hassas dengelerin gözetilmesi gereken bir türden söz ediyoruz.
İskele dergisi 6. sayısında hazırladığı Çocuk Edebiyatı Dosyası ile konunun uzmanı isimleri sayfalarına taşıyarak yetkin bir dosya hazırlamış. İlk sayısından bu yana büyük bir titizlikle okurlarına ulaşan dergi, milli eğitim camiasının edebiyat dünyasındaki yüz akı olmayı sürdürüyor. Bu dosya da konuyu etraflıca ele alarak ne olmalı, nasıl olmalı sorularına da cevaplar sunuyor.
Mustafa Ökkeş Evren ile Söyleşi
İskele’de dosya kapsamında Mustafa Ökkeş Evren ile yapılan bir söyleşi yer alıyor. Evren, uzun yıllardır çocuk edebiyatı alanında çalışmaları olan bir isim. Yazma serüvenine ve çalışmalarına dair Mukadder Beyoğlu’nun sorularını cevaplamış.
“Kitaplığımda en çok şiir kitapları vardı. Şiire çocukluğumdan beri aşinaydım. Dinlediğim ninniler, masallardaki şiirsel girizgâh, oyunlarımızdaki tekerlemeler, mahallemizdeki düğün ve cenaze merasimlerinde okunan mevlit ve ilahiler, zihnime ve ruhuma nakşolmuştu. Annemin şiir gibi duaları vardı.”
“Henüz çocuk edebiyatı kavramıyla tanışmadığım doksanlı yılların sonuna doğru Bestami Yazgan benim şiir dilimin çocuk edebiyatı diline çok yatkın olduğunu bu nedenle çocuk edebiyatı alanında yazmamı tavsiye etti. Tavsiyesine uydum.”
“Ben de âcizane çocukluk yurdumda edindiğim çocuksu duygu ve bakış açımla, edebiyatın imkânlarını kullanarak çocuklara seslenmeye, onlarla konuşmaya çalışıyorum. Onlar beni anlıyor, ben de onları anlıyorsam bir problem yok demektir.”
Çocuklara Sorunca
Çocuk edebiyatı diyoruz ama çocukların bu konudaki fikirlerini çok da merak etmiyoruz. İskele bun konuyu da ihmal etmemiş. Çocuklara yöneltmiş sorularını öncelikle. Özel sorulara incelikle cevaplar var dergide. Birkaç örneği buraya alıyorum.
Yaren Fırlar: Çocuklara uygun edebiyat eserleri demektir. Uygunsuz ve korku içeren unsurlar barındırmayan edebiyat türüdür. Küçük Prens, Çocuk Kalbi… gibi.
Duygu Savcı: Neşe ve enerji! Bayramlarda, törenlerde ve daha birçok yerde çocuklar var; hepsi neşeli, enerjik, heyecanlı ve mutlu. Eminim büyükler de çocukluğuna dönmek istiyor. Çocuk neşedir, mutluluktur; çocuk olmak bir harika!
Mustafa Öz: Çocukluk bütün güzel duygulara aralanan kapıdır.
Tuba Çetinkaya: Ben masalı seçerdim çünkü masallar olağanüstü şeylerden yapılsa da onları gerçeğe çevirmek beni mutlu ediyor. İçindeki kişileri ve olayı gerçeğe geçirmek benim en güzel anlarım olur. Masal okumak benim için en değerli anlarım, anılarım oluyor.
Geçmişten Günümüze Çocuk Edebiyatı
Deniz Uğur, çocuk edebiyatının dününü ve bugününü anlatıyor yazısında. Örnek yazar ve eserler eşliğinde bir yol haritası çiziyor okuyuculara.
“Geçmişten günümüze birçok yazar ve şair olmasına rağmen çocuklara yöneliş son zamanlarda daha çok olmuştur. Buna Türk edebiyatından da örnekler verebiliriz: Cahit Zarifoğlu, Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar gibi yazarlarımız, hikâye ve roman türünde çok değerli eserler vermişlerdir. Ancak bu yazarlarımızın çoğu, bu eserleri yetişkinleri göz önünde tutarak yazmışlardır. Biz çocukken bu eserlerin daha sade şeklini okuyarak kitap okuma ihtiyacımızı giderdik.”
“Cahit Zarifoğlu’nun çocuklara uygun olabileceği düşünülen eserleri arasında Yürekdede ile Padişah, Gülücük, Katıraslan, Motorlu Kuş, Serçekuş, Kuşların Dili, Küçük Şehzade, Ağaç Okul, Ağaçkakanlar yer almaktadır.”
Yazarlarla Soruşturma
Günümüzde çocuk edebiyatı alanında çalışmaları olan isimlere yönetilen sorularla gerçekleşen bir soruşturma da yer aşıyor dergide.
Erol Erdoğan
Neden çocuk dergiciliği?: Ansiklopediler ve kitaplar durağan, ekran hızlıdır. Dergiler hızlı değildir, durağan da değildir. Bu mutedillik önemli. Dergiler, periyodik olması sebebiyle de çocuk merakına ve heyecanına hitap eder. Çocuk onun çıkışını bekler. Ayrıca dergi, çocuğu dikkate alır; ondan geleni önemser, ona sayfa açar, katılma imkânı sunar.
Sedat Karagül
Neden Çocuk Edebiyatı Sözlüğü?: Çocuk edebiyatına özgü kullandığımız temel kavramlar, terimler var. Bu kavram ve terimler için ortak anlam paydalarının yaratılmasının çocuk edebiyatının daha iyi anlaşılmasına önemli katkılar sağlayacağına inanıyorum.
Nülifer Zontul Aktaş
Çocuk kitabını en iyi yapan unsur nedir?: Çocuk kitabını en iyi yapan unsur, çocukla yan yana yürüyebilecek nitelikte olmasıdır. Kitap, çocuğun elinden düşmeyecek kadar onu içine almışsa, ara ara eğlenceye dönük bölümler varsa, hayal gücünü tetiklerken değerlerle değerli bir hayata yol veriyorsa o kitap en iyiler arasında yerini alır.
Mustafa Uçurum
Çocuk yazarlığı basite indirgenip herkesin kalem oynatabileceği bir alan olarak mı algılanıyor?: Ne yazık ki evet. Çocuk edebiyatı uzun zamandır “kolay yazılır”, “fazla derinlik gerektirmez”, “herkes yapabilir” gibi yanlış kabullerle kuşatılmış durumda. Bu, çocuk edebiyatına yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir. Çünkü çocuk için yazmak, yetişkin için yazmaktan çoğu zaman daha zordur.
Gökhan Akçiçek
Çocuk kitabını en iyi yapan unsur nedir?: En baştan samimiyet derim. Devamında ise duygu yoğunluğu ve bütünlüğü. Çocuğa ve çocukluğa uygun bir dil, çocukluk gerçeğinin gerisine düşmeyen anlam derim. Bunun yanında çocuğun o metnin içine kolayca girebilmesini ve sanki kendi şiiri ya da öyküsü gibi hissetmesini sağlayacak bir yapıyı kurabilme becerisi.
Vural Kaya
Kitaplarınızdaki çizimler hayalinizi ne kadar yansıtır?: Kitaplarıma yapılan çizimlerden yana şanslıyım. Çalıştığımız bütün çizerlerimiz tam da içimi okumuşlar gibi. Hayalimi büyük oranda yansıtıyorlar diyebilirim.
Tacettin Şimşek
Çocuk için yazılan metnin önceliği ahlaki boyut mu estetik zevki aşılamak mı olmalı?: Önceliğimiz estetik zevk uyandırmak ve bu zevki geliştirmek olmalı. Edebî metnin amacı bilgi aktarmak ya da ahlak dersi vermek değildir. Dolaylı yoldan eğitici olması gereken edebiyatın çocukların sezgilerine seslenen bir tarafı var. Ahlaki değerler, olayın akışı içinde ve kahramanın kişiliğinde temsil edilebilir. Pedagojik kaygının, poetik yaklaşımın önüne geçmesine izin vermemek gerekir.
Ayşegül Sözen Dağ
Neden çocuk dergiciliği?: Çocuk dergileri çocuğa çoklu okuma imkânı sunar. İki kapak arasında şiir, masal, hikâye, çizgi roman, deneme gibi birçok edebî türle karşılaşan çocuğun söz varlığı gelişir.
Özgür Balpınar
Çocuğa en çok neyi anlatmayı seviyorsunuz?: Ona ilham olabilecek umut dolu hikâyeler anlatmayı seviyorum.
Serdengeçtiler Neden Serden Geçerler?
Deniz Eroğlu, bir insanın “serden geçme” hâlini, yani nefsini, benliğini ve dünyevi bağlarını aşma sürecini anlatıyor. Yazar, mazrufu zarftan sıyıran, eti iskeletten ayıran, secdeye çivilenmiş bir özneye sesleniyor. Putlarla, kibirle, zulümle örülü bir dünyanın tam ortasında arayışa düşen bu kişi, Beklenen’i (ilahi olanı) beklerken haklı çıkıyor.
“Sana unutturacakları varken, hatırlatacakları varken sana, öğretecekleri sana, ki sen geldiğinde ölçüsüz, gittiğinde kaba, güldüğünde hafif, ağladığında aciz, sustuğunda durgun su, konuştuğunda arsız, verdiğinde ahmak, aldığında aç gözlü; /aç gözünü dedi Beklenen/ sildiğinde vefasız, yazdığında kayıtsız, dövüşende asi, savunanda korkak, yürüyende yavaş, koşanda aceleci, ıssızlığı o küçük kırmızı karınca, kalabalığı “hiç” addedilen sen; Beklenen’i beklerken haklıydın.”
Dalgaları Sayan Çocuk: Mehmet
Yusuf İskender Özsarı’nın bu yazısını önemli kılan not yazının girişinde yer alıyor. “(Oğlum Mehmet Nazım Özsarı’dan ilhamla)”
Çocuk edebiyatı dosyasında bir babanın oğlundan ilhamla kaleme aldığı bir yazının yer alıyor olması da alkışı hak eden bir incelik. Yazıda on bir yaşındaki Mehmet’in okuma serüvenine şahit oluyoruz. Onun kitaplarla tanışması doğum öncesine, annesinin ona Binbir Gece Masalları’nı okumasına dayanıyor. İlk karton kitaplardan başlayarak Keloğlan, Dedem Korkut, Ömer Seyfettin, Cahit Zarifoğlu gibi birçok yazar ve eserle büyüyen Mehmet, okumanın kendisine sadece eğlence değil; güven, sadakat, adalet, sabır gibi kök değerleri kazandırdığını fark ediyor.
“Bazı kitaplarda hayvanların içine insanlar saklanmıştı sanki. Tilki kurnaz, aslan kibirli, karınca çalışkan, ağustos böceği ise tembel. Ben bu hikâyeleri okurken kendimi onlar gibi hissederdim. Bir başkasının düşüncelerine girmeyi öğrenirdim. Büyükler buna empati diyormuş. Büyükler her şeyi bilirler ama çok az şeyi uygularlar.”
Çocuklarımızın Kahramanı Kim?
Ayşe Mercan Kara, çocuk edebiyatında kahraman ve rol model kavramlarını ele almış. Jung’un kolektif bilinçdışı kavramından hareketle kadim mirasın önemini vurguluyor. Dede Korkut, Battalgazi, Sarı Saltuk, Keloğlan gibi geleneksel kahramanlarımızın çocuklar için doğru rol modeller olduğunu belirtiyor.
“Umay Ana’nın şefkatinin sarıp sarmaladığı, Keloğlan’ın doğru sözlü olmaktan vazgeçmediği hikâyelerin değeri paha biçilemezdir. Sarı Saltuk Gazi pek çok dile hâkimdi. Balkanları tek başına İslamlaştırmaya niyet etmiş ve yola yalın kılıç çıkmıştı. Çocuklar için girişimcilik ve cesaret konusunda ne güzel bir örnek. Battalgazi, Hz. Ali, Tozkoparan… Tarih sahnemizde daha nice iyi örnekler yer alır. Üstelik yaşam imbiğinden süzülmüşlerdir. Birilerinin kahramana ihtiyaç duyduğu için masada yazdığı senaryolardan çok daha güçlüdürler.”
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli Perspektifinden Erdem, Değer ve Eylem
Milli Eğitim Bakanlığı adına tarihe geçecek bir dönüm noktasındayız. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, her anlamda uzun yıllardır arzulanan eğitim-öğretim ortamının kurulması için sağlam bir zemin olarak elimizin altında bulunuyor. Bunun karşısında geleneksel modellerden uzaklaşamayan bir bakış açısı aramızda yaşamaya devam ediyor. Burada yapılması gereken, ehil ellerle bu modeli bıkmadan usanmadan anlatmak. İskele’de bu konuya dair yazıların olması çok isabetli olmuş.
Murat Güvenoğlu, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin eğitim yaklaşımını tanıtıyor. Modelin, bilgiyi merkeze alan geleneksel anlayıştan farklı olarak insanı bütüncül ele aldığını ve erdem–değer–eylem bütünlüğünü esas aldığını belirtiyor. Sınıf ortamında adalet, merhamet, saygı, sorumluluk gibi değerlerin günlük uygulamalarla nasıl yaşatılabileceğine örnekler veriyor.
“Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, erdemi anlatılan bir kavram olmaktan çıkarıp yaşanan bir gerçekliğe dönüştürür. Değerler, sınıfın içindeki küçük ama bilinçli uygulamalarda hayat bulur. Bugün okulda yaşatılan her erdemli davranış, yarının daha adil ve daha merhametli toplumunun temelini oluşturur.”
Anlam Ararken Yorulan Çocuklar
Betül Dönmez, Din Kültürü dersinde anlam arayışından yorulan öğrencilerin yaşadıklarını anlatıyor. Çocukların bildikleri bilgileri hayata geçirememekten ve niçin sorularına cevap bulamamaktan yorulduğunu belirtiyor. Yetişkinlerin onlara nedenleri açıklayarak ve yanlarında durarak bu yükü hafifletmesi gerektiğini söylüyor.
“Çocukların yorgunluğu çoğu zaman tembellik sanılıyor. Dikkatini veremeyen, çabuk sıkılan, çabuk vazgeçen çocuklar… Oysa bu hâlin altında çoğu zaman bildiğini yaşayamamanın ve anlamlandıramamanın verdiği yük yatıyor. Sürekli “yapmalısın” denilen ama “nasıl” ve “neden” sorularına alan açılmayan bir dünyada büyüyorlar. Doğru–yanlış çizgileri net fakat bu çizgilerin hayattaki karşılığı belirsiz.”
İskele’den Öyküler
Senanur Şentürk – Güvercin Tesellisi
“Hasta bakıcının sesi, Esma’ya iyi gelen son şeyi de söküp almaya niyetliydi. Bebeği günlerdir açtı. Bu yüzden yediği her lokma ağzında bir zehir tadı bırakıyordu. Yemek gelince birazını ayırıyor, kalanını güvercinler için pencere önüne koyuyordu. Onlar rızıklanıp uçarken yüreğinden ağır bir taşı da alıp götürüyorlardı. Ya da o buna tutunmak istiyordu.”
“O sırada göğsünde tanıdık ince bir sızı hissetti, süt doluyordu. Anlamsız bulduğu bir mucizeydi bu. Bebeğini koluna yatırdı. Uyumak üzereydi, aranıyordu. Onun yüzü, her şeyin bir değil bin hikmetle yaratıldığına dair inancını artırıyordu. Gözlerinden süzülen yaşlar, bebeğinin battaniyesini; göğsünden taşan süt, elbisesini ıslattı. Bebeğini yatırınca sütünü sağmayı düşündü. Bebeğine veremedikten sonra ne işe yarardı?”
Gökhan Dağdelen- Sorunlu Sorumlu
“Okulda son ders zili çalmış, öğretmenler ve öğrenciler okuldan çıkmıştı. Berna ise son ders zili çaldıktan sonra minik adımlar, kısa nefeslerle öğretmenler odasına zorlukla geldi. Koltuğa oturup derin bir oh dedi çünkü karnındaki bebek gitgide ağırlaşıyor, artık kendini zorlamaya başlıyordu.”
“Atakan saatlerce yatakta dönüp durduktan sonra uyumuştu, Berna ise çok derin bir uykudaydı. Gece saat 5’e geliyordu, hafif hafif yer sallanmaya başladı. Atakan hemen uyandı, ne olduğunu anlamaya çalışırken deprem hızlanmaya başlamıştı. Atakan, Berna’yı uyandırmaya çalıştı, Berna panikle uyandı. “Ne oluyor, ne oluyor?” diye bağırmaya başladı. Atakan da “Deprem! Deprem!” diye bağırıyordu. Deprem o kadar hızlanmıştı ki birbirlerinin seslerini duyamıyorlardı.”
İskele’den Şiirler
sen neden bir kaplumbağasın sen,
saçlarının azlığı, gözlerinin kısıklığı
yüzünde uzayıp giderken.
akşam oldu sonunda. bir haziran.
ama geride bıraktık yazlık yerleri
ve kışı.
kimse inmedi.
Mustafa Şanlı
‘Git ve yan’ olmamalı hiçbir dize
Kal ve anımsa yangınını
Yeniden dirilt ormanını
/dağıt saçlarını
Kendini sula, kendini aç, kendini sal kırlara
Çünkü yok olmaz
Külünü toprağa ısmarlayanlar.
Yenilmez,
Kendi yangınıyla yeniden doğanlar
Tülin Yangın
Meteorolojiden
Alınan bilgiye göre
Bugün hava
Amasya elması gibi olacakmış
Sert ve sulu
Yarın
Yurdu etkisi altına alacakmış
Karla karışık dondurma
Çocuklar
Var mısınız
Kışın tadını çıkarmaya?
Mustafa Ökkeş Evren
Bir bakış bazen yetmez
Bazen bin söz de çaresizdir
Bitmişse bağ geri dönmez
Ve hatıralar sadece gölgesini taşır.
Her yaprak aslında bir hikâyedir
Kopuşu bir fısıltı, düşüşü bir sızıdır
Sadık kalan yaprak bile bilir
Köklerde saklıdır tüm sırların yükü.
Muhammet Furkan Acar
Aklımızın kenarına oturmuş
Bütün mümkünlerin kıyısında
İzliyoruz olanları
Seyircisiyiz mimarı olduğumuz hayatların.
Hep elimiz kolumuz bağlı
Bizi bağlayan bu kördüğüm
Uçurumlardan asılı…
Kübra Yazıcı
Düşlersen, Sayı:10
Düşlersen dergisi 10. sayısı ile karşımızda. Derginin yeni tarzı sadece mizanpajında değil her satırında hissediliyor. Dergiler yenilendikçe kalıcı olurlar, yeni okuyuculara ulaşırlar. Düşlersen bunu başarmış görünüyor.
Esra Kahya ile Edebî Yolculuğu Üzerine Söyleşi
Dergi, Esra Kahya ile yapılan söyleşi ile aralıyor sayfalarını. Yeni kitabına, çalışmalarına dair Rabia Arslan Durak’ın sorularını cevaplamış Kahya.
“Öykü ile roman arasındaki tek fark özgürlük bence. Öykü, yazara geniş bir yazma alanı sunmuyor. Mekân, zaman, öykü kişileri ve olay şöyle bir açılacak olsa ipin ucu kaçıyor. İpin ucu kaçınca da takdir edersiniz ki öykünün matematiği şaşıyor ve nizamsız her şey gibi tatsız/keyifsiz bir eser çıkıyor ortaya. Öykünün sınırları belli.”
“Sosyal bir varlık olmanın gereğince ilişki-iletişim halinde olduğum her yaştan insan, onların öz yaşam öyküleri, gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım, hissettiklerim, sustuklarım, seyrettiklerim… Hepsi bir yerlere gizleniyor. Haberim yok. Benden bağımsız bir içselleşme. Şikayetçi miyim? Hayır. İçimin kalabalığını seviyorum. Dışarınınkinden iyi geliyor bana.”
“Yazma heveslilerine önerebileceğim tek şey var benim: okumak. Dolmadan taşılmaz. Birikmeden akılmaz. Okumak gerek. Sadece yazma heveslilere de değil. Herkes, hepimiz, bilfiil… kaçınılması gereken eşik de “kendileri.” İnsana ne gelirse kendinden. “Oldum,” diyen o sesten. Hiç olmamaklar diliyorum, ben kendime.”
Kabuğun İçi
Beste Bektaş, karanlık odalarda büyüyen yalnız çocukların iç dünyasını anlatıyor. Onların sıcaklığı sözcüklerden öğrenip hep eksik hissetmesini, hayallerin burukluğunu ve geçmişin yankısını dile getiriyor. Karanlıkta büyüyen bu çocukların birbirini suskunlukla tanımasını ve o ortak izi taşımayı işliyor.
“Yıldızlara bakmak, bütün çağlarda yoksulların ve yalnızların servetidir. Uzaktaki o ışıklar ne kadar da cömerttir — kimseye bir şey sormadan, hiçbir şey istemeden parlarlar. Ama yıldızın ışığı geçmişten gelir; göz, orada olanı değil, orada olmuş olanı görür. Hayaller de buna benzer. Onların içinde çoğunlukla gerçekleşmesini istediğimiz şeyler değil, gerçekleşmesine izin verilmemiş olanlar yaşar.”
Soruşturma
Yunus Varlık’ın hazırladığı soruşturmanın konusu; “Edebiyat Bize Ne Vadeder?” Sorunun yöneltildiği isimlere göre; “şiir deneme, öykü, roman” başlıkları yer alıyor soruşturmada.
Yıldırım Türk- Öykü
“Genelde edebiyat, özelde hikâye hayatımızı estetize ederek bizi tekdüzelikten, seviyesizlikten, anlamsızlıktan kurtarır. Edebiyatla ruhumuzu ve benliğimizi besleyerek hayata, insanlara daha hassas, daha anlayışlı bakarız. İyi ile kötüyü, kaba ile inceyi, sahte ile halisi birbirinden edebiyat ve hikâye sayesinde ayırır; etrafımızı duyan, gören, hisseden varlık hâline yükselerek insanî bir farkındalığa ulaşırız. Böylece hayat bizim için daha yaşanabilir, daha müdahale edilebilir, daha güzel ve samimi bir hâle gelir. Bundan büyük bir vaat ve kazanım olmaz diye düşünüyorum.”
Seda Şaffak – Şiir
“Edebiyat kimseye bir şey vadetmez, aksine talepleri vardır diye düşünüyorum. Şiirse ruhumuza belki de bizden çok önce kurulmuş, vaktini bekleyen bir alarm gibidir. Saatleri doldurduğumuz boşluğa yaşam, yaşamak diyoruz ve yaşamamın vaadi değil çoğunlukla talepleri vardır. İnsan içinde şiiri keşfedince boşluğu bir ara doldurduğunu sanıyor, bu hem hakikat hem de yanılgı. Sabit bir ruhtan uzaksınızdır artık ister istemez. Hayatı ister uçlarda yaşayın ister dengede ama mutlaka neye inanıp benimsemişseniz biraz abartarak yaşamak zorundasınızdır artık.”
Reşit Güngör Kalkan- Deneme
“Deneme, bildiğimiz, alıştığımız bir tür olarak hiç çıkmadı karşımıza. O, edebiyatın haylaz, hodbin ve teklifsiz misafiri oldu çoğu zaman. Evimize, sokağımıza, işyerimize bir hırsız çabukluğuyla giriyor ve sınır, kural tanımaksızın peş peşe sorularını yöneltiyordu okuyanına: İnsan teki olarak kimsin? Nesin? Amacın nedir? Hazır mısın? vb. Bu soruların karşılığını bulabilmek adına çıktığım yolun ‘deneme’ ağırlıklı olması gerektiğini fark ettiğimde ise söz konusu insan tekinin edebiyat içinde aldığı yolculuğun ‘deneme’ bütünlüğüne yakışır tarafını merak etmeye başladım.”
Şule Köklü – Roman
“Edebiyat ve romanın muhatabı insandır. Söylenecek her söz, gösterilecek her manzara onadır. Roman insandan ve tabiattan aldığını teknede yoğurarak geriye ona verir. Roman sessiz bir bilge gibi dururken kenarda, çağıl çağıl sular akar içinde, kan sızar, kahkahalar yükselir, ağıtlar duyulur. Parmak sallar bir el, kaş çatar bir yüz, yaşlanır biri, doğar bir bebek, dünya döner, gece olur, bulutlar aralanır, tipi pencereye vurur, perdenin ardında gölge yürür ve romanda insan kendini bulur zira roman gerçeğin tasarlanmış uzantısıdır.”
Tozlu Yüzeydeki Eski Işık
Hülya Çelik Sevim, zamanın ileri aktığı yanılgısını sorguluyor ve asıl anlamın kısacık anlarla çocuksu bakışta saklı olduğunu anlatıyor. Bilgiyi oburca tüketmenin sıradanlaşmaya yol açtığını, parçaların kendi başına dünya olmasında ise bir özgürlük bulunduğunu işliyor. Hafızanın eşyaların tozunda beklediğini, o eski ışığa saf bir hayretle bakmanın insanı yeniden bütünleyeceğini söylüyor.
“Ve biz, o nefeste yeniden parçalanmış olsak da bir bütün oluruz. Çünkü zaman, eski bir şehrin sokaklarında, evlerde, tozlu köşelerdeki nesnelerde saklanır; bir eski izmaritte, sararmış bir resimde… O zerrecikler dağılıp, kendi cumhuriyetlerini ilan ederken aslında o şehrin hafızasını taşırlar; hüzünlü, masum, kayıp ama hâlâ orada. Çocuksu bakışımızla onlara dokunduğumuzda, sıradanlaşmış detaylar yeniden canlanır. Tıpkı unutulmuş vitrinlerde sergilenen nesneler gibi aşkın, kaybın, tüketimin enkazından kurtulup masumiyetlerini geri kazanırlar.”
Düşlersen’den Öyküler
Derya Dim – Tilkilerden Geriye
“Mart ayının kazma kürek yaktırdığı zamanlardan birinde, sobanın dibindeki minderde kaykılıyordu Selahattin. Elinde çayı, is kokan odasında, kurumlu bacanın altından akan siyahlığa dalıp gidiyordu. Kapıya dayanan alacaklılar, onları başından savmanın yolları, para akışını durduran annesinin kırık bacağı, verip de tutamadığı sözler, daha neler neler… Kafasındaki onlarca tilki yersiz yurtsuz dolaşadursun…”
“Selahattin yoruldukça cama çıkıp bakıyor, kalan zamanını hesaplıyordu. Kız dördüncü elbiseyi -bindallıyı- giydiğinde son kazmayı da vurduğu yerden geri çekmiş, çukurun içini boşaltmıştı. Annesini kucağına alarak indirdi, çukurun içine pamuklara yatırır gibi özenle bıraktı. Gözleri, boynundaki akik kolyeye takıldı. Acı acı gülümsedi “Üç taşlı kırmızı bir kolyesi yoksa da, yurt dışından maaşı var. Şu evi de satabilsem iyiydi ama doktoruydu, raporuydu zor işler şu saatten sonra. Biz artık vezneden devam. Allah günah yazmasın.”
Sultan Gizem Koçak- bir Fincan Ihlamur Çayı
“Daha gün doğmadan açardı annem gözlerini. Güneşin doğuşunu beklerdi pencerenin önünde. Bu saatler annemin içindeki yaraları Allah’ a gösterme vaktiydi. Abdestini alırdı. Suyun, içindeki yangınların harını dindirdiğine inanırdı. Dudaklarından bir bir dökülürdü duaları.”
“Yine bir akşamüzeri babamın estirdiği fırtına evin duvarlarını yalıyordu. Fasulyenin kılçıklı olduğu bir akşam. Fasulyenin suçu yok tabii. Kılçıklı fasulye bahanedir, gerçek mesele hiçbir zaman fasulye de değildir zaten. Daha fazla dayanamadım ve kendimi attım dışarı. Terlikler ayağımda, aklım havada, yüreğim kaburgalarıma çarpa çarpa sokağa fırladım.”
Meltem Ali – Tebessüm Bulaşması
“Zili çaldım. Evin içine girmeden kapıda konuşmak istiyordum. Acelem yoktu ama fazla zamanını almak istemedim. Selam verip hâl hatır sorduktan sonra anlatmaya başladım. Mahcup bakışlarımı ne zaman ona çevirsem sıcak bakışıyla karşılaşıyordum. Tebessüm ettiğini görmek beni rahatlatıyordu.”
Düşlersen’den Şiirler
ateşleniyor yerin altındaki gamın baharı
ölünün duası
viranelerin sazı
âdem’in içinden geçmiş
-cennette bahtını sevdir bana
hasat düşkünü vakitler
tacir kılığına girmiş, pervasızcasına
eskicil, köhne iniltiler
-harflerini diktir cümle soğukluğuna
Şaziment Yazıcıoğlu
Rüyalarım da bir tuhaf oldu artık.
Yıllardır soru çıkmayan fizik konusu gibi…
Çoğu sabah uçurumdan düşerken uyandırıyorum kendimi.
Takvimlerimde gün yok, yalnızca aylar var artık.
Zaman nehri akıyor, bense kıyısında durgun gözlemci, ceviz ağacı.
Gölgem serin, gölgem keyifli… Uyuma bence. Gölgem acı!
Hüseyin Emre Keskin