Muhit, Sayı:81

Güze en yakışan renklerle çıktı Muhit dergisi. Mevsimlerin, dostların, okurların gönlünü hoşnut etmeyi çok iyi biliyor Muhit. Dergide bu sayı bir dosya konusu yok ama birbirinden değerli yazı ve şiirlerle yine okurlara edebî zevki tam anlamıyla sunuyor bizlere.

İğde Ağacı: Kokusu Dalına Perde

Kokusuyla, duruşuyla ayrı bir güzelliği vardır iğdenin. Bir sokak başında olması bile tüm sokağın iğde kokmasını sağlar. Öyle derin bir etkisi vardır bu ağacın. Ağaçların, dağların, nehirlerin dilinden en iyi anlayan isimlerdendir Dursun Çiçek. Muhit’te iğde kokulu yazısı ile yer alıyor.

“Güzeli kokusundan biliriz. Görmesek de anlarız. Koku onun işaretidir. Rüzgâr bir anlamda bâtındakini zuhur ettiriyor. Gizliyi aşikâr kılıyor.”

“İğde kırılgandır. Bu kırılganlık elbette hayatla ilgili. Hz. İbrahim’in ahı var onun sinesinde. Bunun içindir ki mütevazı duruşu dallarını göklerden çok yerlere doğru uzatır. Bir peygambere olan mahcubiyetini hâlâ taşır dallarında. Bu yüzden kendini, kendine perde yapar.”

Yıllar Önce “Ezik” Diye Horladıklarımız

Erol Göka okumak okuyucunun ufkunu açar. Bu anlamda bu bir okuyucu için şanstır. Olaylara getirdiği özgün bakış açısı ile Göka, kıymetli bir yol göstericidir. Yazısında akıllı cihazların ve dijital teknolojinin gençleri, özellikle genç erkekleri olumsuz etkilediğini anlatıyor. Genç erkeklerin okumaktan, çalışmaktan ve sosyal ilişkilerden uzaklaşarak ailelerine bağımlı, amaçsız ve iletişim becerileri zayıf bir hale geldiğini ifade ediyor.

“Sonuç olarak okumaktan, çalışmaktan vazgeçen, amaçsız ve sosyal becerileri düşük bir genç adamlar kitlesi ortaya çıkıyor karşımıza ve bu kitle giderek büyüyor. Yirmilerindeki, hatta otuzlarındaki birçok genç erkek ailesiyle onlara bağımlı bir hâlde yaşıyor. Okul başarısı, kariyer yapmak ve evlenmek artık umurlarında olmuyor. Ergenlik uzadıkça uzuyor; genç adamlar, belirsizliklerle dolu dünyaya girmektense evde ailesinin güvenli sınırları içinde kalmayı yeğliyor.”

Ölümü Hayatımızdan Çıkardığımızda

Mehmet Dinç, ölüm merkezli yazısıyla dergide.  Modern insanın ölümü hayatından uzaklaştırdığını ve bunun ölüm hakkında düşünme imkânını azalttığını anlatıyor Dinç. Ölüm farkındalığının aslında insana zamanın sınırlı olduğunu hatırlatarak hayatı daha bilinçli ve anlamlı yaşamaya yönlendirdiğini ifade ediyor. Psikoterapi ve tefekkür-i mevt geleneğinin de benzer şekilde insanı ölüm üzerinden hayatına döndürdüğünü belirtiyor.

“Ölüm düşüncesi insanın kontrol duygusunu sarsar. Psikolojik olarak insan, belirsizliği ve kontrol edemediği şeyleri yönetmek ister. Ölüm ise kontrolümüzün sınırını hatırlatan en güçlü gerçektir. Bu yüzden insan, ölümü düşünmemek için birçok yol geliştirebilir: Konuyu değiştirmek, şaka yapmak, mezarlıklardan uzak durmak, ölüm hakkında konuşmamak, ölümü yalnızca yaşlıların başına gelecek bir şey gibi görmek, bütün dikkatini işe, başarıya, eğlenceye veya tüketime vermek…”

Allah Razı Olsun

Bir günde herhalde sayısız kez “Allah razı olsun” diyenimiz vardır. İnsanın gönlünü okşayan bir içtenliği var bu iyi dileğin. Kâmil Yeşil, söylenen sözün samimiyetine dikkat çeken bir yazı kaleme almış. Eylemlerin, sözlerin ve susmaların tek başına ahlaki değeri olmadığını, asıl değerin niyette ve rızada gizli olduğunu anlatıyor Yeşil.

“Rıza’ya varan kişilerden bütün insanlar, müminler ve Hz. Peygamber de razı olmuş demektir. Çünkü Allah onların kalplerine “ben ondan razıyım, siz de ondan razı olun” duygusunu ilham eder ve onlar da Allah’ın razı olduğu kişiden razı olurlar. Kul hakkı dâhildir buna. Rabbimiz bir kulundan razıysa onu, diğer kulların haklarını kat kat vererek kulundan razı oluşu çoğaltır ve diğer kulları da razı eder. Böylece kendisinden razı olunmuş kulun faydaları, en çok kendisinden razı olmayan kullara dokunmuş olur.”

Aklın Çilesi: Mugalatanın Dehlizlerinden Çıkabilmek

Muhammet Enes Kala, insanın hakikate ulaşma çabasının yalnızca bilgi depolamak olmadığını, mantık yanlışlarının (mugalata) zihni nasıl yanılttığını anlatıyor yazısında. Mantık hatalarının kasıtlı olmaktan çok insanın fıtri sınırlarından, ön yargılarından, aidiyet duygusundan ve dijital çağın yüzeyselliğinden kaynaklandığını ifade ediyor. Günümüz meselelerine ve düşünme şekillerine tam anlamıyla ışık tutan bir yazı.

“Çağdaş dünyada özellikle sosyal medyanın baş döndürücü girdabında, zihnî tembellik ile aceleciliğin izdivacından doğan pek çok mantık yanlışı mantar gibi türemektedir. Birkaç münferit misalden hareketle bütün bir nesli, şehri yahut meslek grubunu mahkûm eden aceleci genellemeler, gündelik zihniyetimizin en yaygın ve zehirli kusurlarından birisi olarak öne çıkmaktadır.”

“Son tahlilde, zihnî bağımsızlık ve hakikat arayışı, ancak kendi aklının bekçisi olmayı göze alan çilekeş ve dürüst tefekkür erbaplarının mukadderatıdır. Bu çileli tefekkür yolculuğu, insana mantığı doğru kullanabilme şuuruyla, varlık karşısında hakikate hürmetle, edep ve tevazu içinde durmanın imkânını da vaat eder.”

Harflerin Gölgesinden

İbrahim Tenekeci, yazma yolculuğuna dair kaleme aldığı yazısında yazmak, edebiyat, yol arkadaşlığı, dostluk gibi birçok konudan bahisler açıyor.

“Edebiyatın mutfağında bulunmak, yazıyı yurt edinenler için kıymetli bir imkân. Çünkü sürekli harflerin gölgesinde yaşıyorsun. Fakat isimler söz konusu olduğunda hikâyenin sonu genellikle olumsuz bitiyor. Erken yahut geç, ip bir yerde mutlaka kopuyor. Dergide onlarca metnini yayınlıyorsun, sonra bir tanesini yayınlamıyorsun; bitti. İşte bu kadar. Kitaplarının çıkmasına vesile oluyorsun. Gün geliyor, bir dosyasına olumsuz cevap vermek zorunda kalıyorsun. Nokta. Özetlersek, edebiyatçının dostluğu pek olmuyor.”

“Tercihlerimizle insanız. Kararlarının sonuçlarına katlanmak istemeyen kişilerden uzak durmalıyız.”

Milletin Sadrazamı: Talat Paşa

Gökhan Gökçek, Talat Paşa’nın hayatını, siyasi mücadelesini ve özellikle Tehcir Kanunu’nu savunarak onu vatan için fedakârlık yapmış bir devlet adamı olarak anlatıyor. Yazar, Talat Paşa’nın Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı dönemindeki rolünü, mütevazı kişiliğini ve şehit edilişini ele alıyor. Sonuç olarak onu, hatalarına rağmen Türk tarihinin önemli şahsiyetlerinden biri olarak değerlendiriyor.

“Paşa; Balkanlar’dan sürülen Müslüman Türk soydaşlarının yurt içinde en güvenli şekilde iskân edilmesi için çalışmalar yürütürken, aynı zamanda batı hududunda yer alan Rumların da Yunanistan’a göç etmesi adına dolaylı çalışmalar yürütür. Devlet adamı vasfıyla yapamadığı bu gayrinizami harp usulünü, İttihat ve Terakki kulüpleri vasıtasıyla gerçekleştirir ve ayrılıkçı fikirlere sahip Rumların göçünü teşvik ve tahrik eden faaliyetlere imza atar. Bu anlamda üç yüz bine yakın Rum’un güvenli göçünü sağlarken, ayrılıkçı unsurları da Edirne’den Bulgaristan’a sevk ettirir.”

Muhit’ten Öyküler

Sibel Eraslan- Samyeli

“Tekke köyünün Tekke Babası, bu herkesin unuttuğu, kaderine terk ettiği, yoksul ve üzgün insanlara âdeta şifa gibi gelirdi o zorlu zamanlarda. Savaşlar, işgal, kıtlık, hepsi üst üste… Kimsenin kimseden haberi yok, ahali birbirinin merhametine terk edilmiş gibi…”

“Neşet’ten farksızdım o sabah, kimsesiz ve çok yalnız… Kitaplarımı söke söke alıp götürürlerken sanki vatanımı, yerimi, yurdumu söküyorlar gibi gelmişti. Ruhum dışarı çıkacakmış, kaçıp gidecek yer arıyormuş gibi bir hisle sadece “kitaplarım, kitaplarıma ne olacak?” diye sormuştum. “Hoca Hanım, onlar eskide kaldı, geride kaldı; devletimiz size yeni kitaplarınızı, yeni harflerimizle en kısa zamanda tedarik edecektir’’ denildi.”

“Tekne bizi Salacak’ta indirdiğinde Süheyla ve Valide Hanım’ı bizi beklerken bulduk. Birbirimize sarıldık, biraz ağlaştık, sonra atlı arabaya binerek Doğancılar Yokuşu’ndaki kâgir konağa ulaştık. Neşet’i de hemen kabul edivermişlerdi, sanki bir neşe kaynağıydı bu çocuk hepimiz için. Akşam onlara şiirler okudu, ilahiler söyledi, okulda oynadığımız piyeslerden oynadı.”

Yasemin Abayhan – Fazlasıyla Geç Kalmış Bir Teşekkür

“Bir evin biricik kızıydım. Tek çocuk, tek torun, hatta tek yeğen. Büyürken etrafınızdaki tüm kolların size açık olması anlatılamayacak kadar sıcak bir duygu. Başınıza ne gelirse gelsin, orada olan ve sizi birbirinden daha çok sevdiğini iddia eden, âdeta bunun için yarışan bir halkanın içindesinizdir. O halka bazen daralır, bazen genişler ama soğuk size değmez, yalnızlıktan haberiniz yoktur, halledemeyeceğiniz hiçbir şeyin olmadığı aşikârdır. Böyle bir ailede büyüdüm ben. Ama sonra… Sonra büyüdüm.”

“O gün o balkonda yalnızca annem ile anneannem yüzleşmedi, o gün o balkonda annemi kendim için yeniden betimledim. Annem artık bazı zamanlarda kızımdı. İkisi ağlaşıp birbirini dinlemek için sabrederken karışmamam gerektiğini bilecek kadar kenardaydım. Yine de annemle beraber sevdim ben de minik Gül’ü. Ağlarken ve konuşurken bacaklarını neden salladığını o gün keşfettim. Anneannemin kanser olup gitmesine sekiz, annemin ise dokuz yıl vardı. Birlikte geçirecekleri son sekiz yıldan önce ilk defa yüzleşmiş oldular.”

Muhit’ten Şiirler

Aslı var aslında değilsen dalgın
Hayatı yeniden başlatan yangın,
Her iki cihanda tahayyül ettim.

Olmayan kaderdir, olan yaşamak
Anlam aranmaz – göklerde başak
Tedbir almadan tevekkül ettim
İbrahim Tenekeci

Ne zaman seni düşünsem
bir başşehrin düştüğü duyuluyor
yitiriyor rüzgârını kalelerin kurulduğu tepeler
Ben yine de seni düşünüyorum
bir mevlit gecesi rayihası düşlüyorum
baş döndüren aşkların kalabalığında
ve beni yalnız dağlar çıkarıyor meydana.

Çünkü kavuşmak dediğin
seninle ancak
dağlardan düze inen bir çağrıdır aslında.
Rıdvan Kadir Yeşil

Dünyanın en pahalı şeyi
petrol değil vicdandı zira.
Bulunmaz. Çıkarılmaz. Satılmaz.
Merhamet, insanın üretemediği fakat
yitirmeyi başardığı tek hazineydi.

Adam ve kadın aynı göğe baktı.
Sert bir ses koştu ve bezi yırttı.
Ali Emre

Elimde fener köşe bucak
Seyreldi umutlarım.

Kumaş oldum dokundum
Uzak düştüm bulunmaz.

Taş üstü sayıldı hep
Kaleyi bulan şutlarım.
Fatih Şahin

Yüzümde
kimseye sormadan
bir gül büyüyor

Karşılaşmak tehlikelidir
âşık olmak, çiçek açmak, gölge edinmek
tam sıkılmamış bir yumruğu savurmak
Yunus Karadağ

Umran, Sayı: 385

Raşif Gannuşi’yi kapağına taşıyarak çıktı Umran dergisi. Hassasiyetleri diri tutmakta fayda var. Tunus, Nahda, özgürlük mücadelesi ve Gannuşi. “Özgürlüğü Beklerken” diyerek dergi, olması gereken bir gerçeği haykırıyor dünyanın tam ortasına. Dergi konuyu bir dosya olarak ele almış. Bit tutsaklığın anatomisini tam tüm yönleriyle veren yazılar var dosyada.

Giriş yazısından…

“Gannuşi, tefekkürü entelektüel bir faaliyet olmanın yanında dünyaya karşı bir mesuliyet üstlenmeyi gerektiren ahlaki ve hikmetli bir eylem konumuna yerleştirir. Gannuşi’nin siyasal alanla ve kadınlarla ilgili değerlendirmeleri İslâm dünyasının mevcut problemlerini göz ardı etmeden hakikatleri söyleme cesaretiyle ve ahlaki bir duruş sergilemesiyle de görünürlük kazandı. Kendisi İslâm dünyasını bölmek için ümmetin tam kalbine yabancı bir düşman olarak İsrail’in yerleştirilmesini eleştirirken savaş suçlusu Ratko Mladic gibilerinin Bosna’da yaptığı katliamları da gündeme taşıdı. Gannuşi’nin bakış açısına göre Filistin’deki zulümler sömürgecilikten kaynaklanan toprak istilasından başka bir anlama gelmemektedir.”

Dosyadan…

Mustafa Aydın – Raşid Gannuşi: Tunus Zindanlarında Bir İslâm Düşünürü ve Siyasetçi

“Kamuoyunda “ramazan sohbeti” olarak bilinen dava kapsamında Raşid Gannuşi için acilen 14 yıl hapis cezası kararı verilmiş, daha sonra da farklı davalardaki mahkûmiyetler de eklenerek Gannuşi, “devlet güvenliğine karşı komplo” suçlamasıyla 20 yıl hapse mahkûm edilmişti. Verilen bu ceza temyiz aşamasında onaylanmıştır. Bu arada Nahda’nın merkezi kapatılmış ve ülke genelinde toplantı yapması yasaklanmıştır. Ayrıca Kays bin Said’i “diktatör” olarak nitelendiren Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin koordinasyon merkezi ile Tunus İrade Partisi’nin genel merkezine kilit vurulmuştur.”

Mehmet Beyhan – Tunus’un Işığından Korkan Kays Bin Said

“Raşid Gannuşi, Nahda’yı zamanla kuru bir reddiyecilikten çıkararak çoğulcu, anayasal ve sivil bir siyaset zeminine taşımaya çalıştı. Hareketin siyasal kimliğini yalnızca İslâmî hareket söylemiyle tanımlamak yerine demokrat çizgisini öne çıkardı. Hareket, Gannuşi’nin ifadesiyle “siyasi, İslâmî ve demokratik bir harekettir. Tunus siyaseti ve toplumunun önde gelen yapılanmalarından biridir, baskın bir güç değildir. Nahda, Tunus’un birliğinin korunmasındaki en önemli dinamiklerdendir.” Hareketin yaşadığı bu dönüşüm, İslâm’ın temel ilkeleri ile değişen toplumsal şartlar arasında yeni bir denge arayışının sonucuydu.”

Mehmet Akın – Raşid Gannuşi ve Filistin Mücadelesi

“Gannuşi, ilkokul yıllarında, Nisan 1948’de Filistin’in Deyr Yasin köyünde Siyonistlerin işlediği gaddarlıkları konu edinen bir makale okur. Makale, Menahem Begin ve İzak Şamir liderliğindeki Irgun ve Stern örgütlerince çoluk çocuk demeden 250 Filistinlinin nasıl katledildikleri üzerinde durmaktadır. Gannuşi, bu terörist saldırının ve şeytanice düzenlenmiş benzeri katliamların maksadının halkı yıldırmak ve Siyonist oluşum kurulmadan Filistinlileri topraklarını terk etmeye mecbur bırakmak olduğunu kavradı. Filistin topraklarındaki kardeşlerinin canice katledilişleri ya da yurtlarını terk etmeye zorlanışları ona tarifi imkânsız bir elem yaşattı.7 Ancak Filistin’de vuku bulanlar ona siyasi bir bilinç kazandırdı ve küçük şeylere önem vermekten kurtararak kendisinin ümmetin ve insanlığın en geniş meseleleriyle ilgilenmesinin yolunu açtı.”

Çerçeve Yasa: Umutlar, Riskler ve Cevap Bekleyen Sorular

Metin Alpaslan, Kürt meselesinin çözümü için çıkarılan 7595 sayılı “Çerçeve Yasa”yı, terörü bitirip demokratik siyasete geçiş için tarihî bir adım olarak değerlendiriyor. Kanunun hukuki çerçevesini, itiraz ve şüpheleri ele alıyor, kalıcı barışın ancak adalet, eşitlik ve kardeşlikle sağlanacağını anlatıyor. Sürecin risklerine rağmen umutlu olunması gerektiğini savunuyor.

“Kürt milliyetçisi cenahın şüphesi, Cumhuriyet’in kuruluşuyla başlayan Kürtlere baskı, yasak ve inkâr politikasının, bir tokalaşmayla halledilemeyeceği kaygısıdır. Onlar “Yine mi kandırılacağız?” kaygısı taşımaktadırlar.”

“Önümüzdeki süreçte önemli konulardan biri, geçmişte yaşananların nasıl değerlendirileceği, geçmişin muhasebesinin nasıl yapılacağı olacaktır. Başka bir ifadeyle bunun hangi ruh hâliyle, hangi ahlaki ve kültürel çerçevede yapılacağıdır. Çünkü yeni bir ortak gelecek sadece kanunla değil, adalet, merhamet ve güven duygusuyla kurulur.”

“Bugün Türkiye bir kavşak noktasındadır ve emperyalist güçlerin bölgemizdeki yıkıcı ve kıyıcı etkileri devam etmektedir. Yeni Sevr haritaları, Büyük Ortadoğu Projesi her zaman dosyalarında mevcuttur.”

Özgürlük Miti ve Ebeveyn Otoritesinin Çözülmesi

Celalettin Vatandaş, modern ebeveynlikte özgürlüğün sınırsızlıkla karıştırıldığını, bunun da çocuğun rehbersiz kalmasına yol açtığını anlatıyor yazısında. Sınırların baskı değil güven ve yön sağladığını, otoritenin sevgiyle kurulması gerektiğini savunuyor. Kalıcı terbiyenin çocuğa iç ölçü kazandırmak olduğunu söylüyor. Ben de hem bir öğretmen hem de idareci olarak yazıda değinilen konuları bire bir neredeyse her gün yaşıyorum ve ne yazık ki özgürlük kavramının sınırlarının zorlandığına ve bu kavramın günümüzde çok farklı algılandığına şahitlik ediyorum.

Çocuk için sınır, baskının öteki adı değildir. Dünyada güvenle durabileceği alanın çerçevesidir. Nereye kadar gidebileceğini, neyin kendisine ait olduğunu ve nerede başkasının hakkının başladığını sınırlar sayesinde öğrenir. Zamanın, bedenin, eşyanın ve imkânların bir ölçüsü bulunduğunu fark eder. Hayatın kendi arzusu etrafında dönmediğini, başka insanların da istekleri, ihtiyaçları ve hakları bulunduğunu görmeye başlar. Her doğru sınır çocuğa sessizce aynı hakikati öğretir: “Sen değerlisin, fakat dünyanın merkezi değilsin.”

“Oysa hayat dijital ekranların hızıyla işlemez. Emek zaman ister, ilişkiler sabır gerektirir, öğrenme tekrarlarla olgunlaşır, güven uzun bir süre içinde kurulur. İnsan kimi zaman aradığı cevabı hemen bulamaz, kimi zaman başladığı işin sonucunu uzun süre bekler. Sevdiği hâlde vazgeçmesi, istediği hâlde ertelemesi, haklı olduğunu düşündüğü hâlde karşısındakini dinlemesi gerekir.”

Filistin’i Sırtında Taşıyan Ressam: Süleyman Mansur

Kaan Küçük,  Filistinli ressam Süleyman Mansur’un sanatını ve Filistin davasına katkısını anlatıyor. Mansur’un tablolarında Kudüs’ü, zeytin ağacını, dikenli telleri ve kadın figürlerini direniş sembolü olarak kullandığını aktarıyor. Türkiye’de sanatçının yeterince tanınmadığını ve Filistin sanatının kavranmasında geç kalındığını söylüyor.

“Süleyman Mansur, resimlerine bakanların sadece İsrail işgaline değil, zeytin ağacının dayanıklılığına da dikkat kesilmelerini beklemektedir. Malum tarih boyunca “barış ağacı”, “yaşam ağacı”, “ölmez ağaç” diye tanımlanan zeytin için söylenen “Olea prima omnium arborum est” cümlesi “Zeytin bütün ağaçların ilkidir” anlamına gelir. Tüm bunları aklımızda tutarsak Mansur’un resimlerindeki zeytin ağaçları azmi, toprağı tutmayı ve direnmeyi anlatmaktadır. Soykırımcılar Filistinlileri yok ettiklerini düşündüklerinde onlar tıpkı zeytin ağacı gibi tekrar filizlenip yine yaşamaya devam etmişlerdir.”

Hece’de Faruk Uysal Dosyası

Hece dergisi 357. Sayısında hazırladığı Faruk Uysal Dosyası ile vefayı bir kez daha baş tacı yaptığını göstermiş oldu. Şair, yazar, çevirmen ve aynı zamanda genç şairlere yol, yordam öğreten bir ustadır Faruk Uysal. Dosyanın editörü; Âtıf Bedir.

Faruk Uysal Söyleşisi

Sorular: Âtıf Bedir- Mehmet Solak

“Kıyam’ın iki ayrı dönemi var. İlk dönem, edebiyatın yanı sıra düşünce ve kültür yazılarına da yer veren bir kültür dergisi dönemi. Bu dönem Şubat 1977 ile Haziran 1977 arasında sürdü ve beş sayı yayımlandı. Derginin ilk yönetiminde Ahmet Kodal, Necdet Konak, Osman Keskin, M. Ali Bulut ve Süleyman Duman vardı.”

“ABD’ye 1994 yılının son günlerinde, eşim ve çocuklarımla birlikte gittim. Orada iki yıl iki ay kaldık. Maliye Bakanlığında Muhasebat Kontrolörü olarak çalışıyordum. Bakanlık, her yıl merkezî denetim elemanları arasından 15–20 kişiyi sınavla yurt dışına yüksek lisans yapmak üzere gönderiyordu. Bu kapsamda ABD’ye gittim. Illinois eyaletindeki Western Illinois University’de Makroekonomi alanında yüksek lisans yaptım.”

“Farklı şairlerdeki şiirsel özü sezmek kolay değildir. Her şair dili kendine özgü biçimde kullanır; bu nedenle çevirmen yalnızca iki dil arasında değil, iki ayrı şiir evreni arasında da gidip gelmek zorundadır.”

“Bu yıl içinde şiirlerimi tek bir kitap kapağı altında toplamayı düşünüyorum; yani bir toplu şiirler projem var. Çok uzun aralıklarla kitap yayımlayan biriyim. Bu yüzden yeni bir kitap çıkana kadar önceki kitaplar hafızalardan düşebiliyor. Okuyucunun, yaptıklarımı bir bütün olarak görebilmesini istiyorum.”

Dosyadan…

Osman Özbahçe – Düzenli Disiplinli Dikkatli Faruk Uysal Şiiri

“Uysal’ın şiirinde ana fikir doğadır. Her şey burada başlar, buradan başlar, buraya döner. Şiirin sunduğu insan doğaya içkin doğayla biçimlenen bir kişiliğe sahiptir. Uysal için doğa tabiatla baş başa durumu değildir. Tabiat Uysal’da varoluş bağlantılı bir kimlik noktasıdır. Felsefi bir içerik, siyasi bir tezdir. İnsanın ve hayatın ana mekânı, devinim alanıdır. Yaşama alanından ziyade kimlik vurgulu bir tezdir.”

Ali K. Metin – Kültürel Mozayiği Evrensel Tecessüsle Temaşa Eden Öznenin Şiiri

“Bundan böyle şair, “beyaz yürüyüş”ünü evrensel bir değer atfettiği farklılıklara, farklı kültürlere ve tarihi kişiliklere doğru sürdürecektir. Kendi öznelliğinin ve hakikatinin şeceresini farklı kültürlerden farklı öznelerin kalıtlarıyla tebarüz ettirecektir. Bu da Uysal’ın şiirinde giderek belirginleşen kültürel bir damar, bir topografya oluşturur. Bu süreçte öznenin yaşadığı dönüşüm içsel bir çatışmadan, daha doğru deyişle tedirginlikten tamamen azade değildir belki. Fakat artık evrenselliğin anlamını kavramış, bu doğrultuda arayışını sürdüren bir özne vardır.”

İbrahim Demirci – Şairin Çekmecesi / Genç Şairlerle Beraber

“Faruk Uysal, Şairin Çekmecesi’nde kendisini şair olarak konumlandırmak isteyen yaklaşık 240 kişinin en az beş yüz şiirini okuyup değerlendirmeye çalışmış. Dostça bir dille, kardeşçe bir yaklaşımla, sık sık dağarcığındaki başka şairlerden de tanıklar ve kanıtlar göstererek, elbette kişisel ve öznel beğenisini de saklamadan söylemiş, söyleşmiş.”

Bayatî Makamının Asaleti

Mahir Nakip, müziğin izinde bu sayı bayatî makamının asaleti ile tanıştırıyor bizleri.

“Uşşak ailesi içerisinde bayâtî makamının önemli bir yeri vardır. Esasen seyir bakımından büyük ölçüde uşşak ile ortak özellikler taşımakla birlikte, bayâtî makamının en belirgin farkı çargâh perdesinden seyre başlamasıdır. Bu sebeple Bayâtî makamının tarihçesi ve yayılış sahası ayrıca incelenmeye değerdir.”

Âtıf Bedir’le Üveyiklerin Kanat Vuruşu Üzerine Söyleşi

Meryem Esen, Âtıf Bedir ile Üveyiklerin Kanat Vuruşu kitabı üzerine bir söyleşi yapmış.

“Ailelerin küçülmesi, bir arada yaşamanın artık kalmamış olması, insanların yeryüzünde eskiye nazaran daha çok hareket halinde olması doğal olarak yeni bir yaşam biçimi geliştirmiştir. Bu yüzden, geçmişte toplumun kılcal damarlarına kadar nüfuz eden İslami yaşama biçiminin, yeni bir anlayışla, sözlü yazılı anlatıların yanı sıra yukarıda değinilen araçlarla yeniden insana ulaştırılması gerekmektedir.”

“Günümüz çocuklarının zihin dünyası yerli düşünceyle ilgisi olmayan anlatıların etkisi altındadır. Amerika ya da Avrupa’nın herhangi bir ülkesindeki çocukla bizim çocuklarımız aynı merkezlerde oluşturulan anlatılarla beslenmektedir. Dünya kocaman bir köy hâline gelmiştir.”

“Naci el-Ali’nin Hanzala’sı gibi bizim kahramanlarımız Elif ve Zâl de yaratılıştan gelen saf masumiyetle yeryüzünün içine düştüğü hâle şaşırmakta, insanların kendi elleriyle birbirlerine dünyayı yaşanılmaz bir yer hâline getirmelerine hayret etmektedir.”

Hece Postası

Faruk Uysal, Hece Postası’na devam ediyor. Sürekli sormamız gereken soruyu sorarak başlıyor yazısına; “Bir Şair Ne Okur?”

“Şiir değerlendirmeleri yaparken genç şairlere en sık verdiğim önerilerden biri, belirli şairleri ve şiir kitaplarını dikkatle okumaları oluyor. Ancak zamanla fark ettim ki mesele yalnızca “hangi şair okunmalı?” sorusu değil. Bu soru, aslında “bir şair nasıl yazar?” sorusunun gölgesinde büyür. Çünkü şair, yazmadan önce okur; ama daha önemlisi, yazarak okumasını derinleştirir. Genç bir şair için okuma, rastgele kitaplar arasında dolaşmak değil; bilinçli, katmanlı ve yönü olan bir arayıştır.

Üç N, Bir Y…

Mehmet Solak, edebiyat dünyasındaki “ne yazacağız” ve “nasıl yazmalıyız” ezberlerini sorguluyor. Asıl meselenin “niçin yazıyoruz” sorusu olduğunu söylüyor. Yazmayı kutsallaştırmanın bir varoluş sebebi olamayacağını, önce insan olmanın önemli olduğunu anlatıyor.

“Evet, elbette önemli yazmak, yazabilmek. Ancak kutsal bir edim değil kesinlikle. Buradan sanrılar devşirmeye gerek yok kanımca. Hiç gerek yok. Yazıyı kutsayarak oradan ontik gerekçeler üretmeye yeltenmek, adı belli bir kompleksten başka bir şey değildir. Açık, net; bir varoluş sebebi olamaz yazmak. Bir kandırmacadır bu. Kimse korkmasın, kimse ölmez yazmayınca. Kimse kusura bakmasın, yemek için yaşamak saçmalığından hiçbir farkı yok bunun. Yaşamak için yazmak öyle mi? Yazmasa ölmek! Gülünç! Bir aforizmanın cazibesi olsa gerek.”

Yer Ve Gök Arasında Kanat Anatomisi: Kuşlar ve İnsanlar

Gülsen Kıraç’ın Görme Denemeleri’nin bu ayki konukları kuşlar ve insanlar. Kuş imgelerinin sanat ve mitolojideki anlamını ele alıyor Kıraç. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Zhao Ji Huizong, Paul Klee ve Marc Chagall gibi sanatçıların eserlerinde kuşların özgürlük, ruhsal yükseliş, aidiyet ve direniş sembolü olarak nasıl kullanıldığını anlatıyor. Kuşların insanın uçma özlemini, doğayla bağını ve içsel arayışını yansıttığını örneklerle ifade ediyor.

“Bir anlamda o nesneleri gözlemlerken içsellik arayışı içindendir. Esin kaynağı ve tutkusu çizgilerin ve renklerin pozitif analizinden ziyade çizginin içsel gücünü görmek ve onu taşımak ister. Sayısız ayrıntı ve formlarda dikkatimizi çeken kuşlar ve atlar gibi hayvan formlarıyla doğa-insan arasındaki kollektif bağı açığa çıkartmak ister. Kuşlar hem estetik hem folklorik anlatım gücüne sahiptir. Antik çağlardan günümüze dek hayvan figürleri insanların en kadim yanlarını âdeta ifşa etmiştir. Toplumların kültürü, inanç biçimleri ve kimliklerinin yanı sıra resimde hayvan bilhassa kuş figürü Bedri Rahmi eserlerinde doğa ile kurduğu yakınlığı temsil eder.”

Cins, Sayı: 132

Cins dergisi 132. sayısına; “Hayır anlatamadım” diye giriş yapıyor. Dergide ayrıca bu sayı “modernite” kavramı dosya olarak işlenmiş.

“Hayır, anlatamadım.” demişti Ahmet Murat.

En son ne zaman “Hayır, anlatamadım.” dediniz? Bir soru değil bu, bir gerçek. Hepimiz anlatmak konusunda birinciyiz. En birinci… Postlarda, floodlarda, başka başka mecraların etkileşim kodlarında… Büyük fikirlerimizi, kendimizi, tavrımızı, söylediklerimizi, söyleyemediklerimizi anlattığımızı düşünüyoruz. Oysa, hayır anlatamadık. “Anlatamadım.” demek, gerçeğin yerini tutmaktır.

Bir Medeniyetin Otonom Sinir Sistemi Olarak “İlle de Adalet”

Mavi Çınar, bireyin gece yarısı sokakta hissettiği güvensizlik ile toplumun güvenlik algısı arasında paralellik kuruyor. Adaletin sürekli, öngörülebilir ve eşit işlemesiyle toplumun sakinleşip üretmeye başlayacağını anlatıyor. Güvenin tek olayla değil, tutarlı deneyimlerle inşa edildiğini söylüyor.

“Tehdit sinyali azaldığında ve hesap verme mekanizması kişi fark etmeksizin devrede olduğunda; insanın özgürlüğünden vazgeçip güvenlik için katlanmayı göze aldığı yasa her kapıya eşit dağıtıldığında ise mucize gerçekleşir: Toplum, “ventral vagal” dediğimiz o sakin, sosyal ve açık duruma geçer. Bireyin enerjisi artık savunmaya değil, kurmaya, üretmeye, sağlıklı ilişkiler geliştirmeye akar. Korkunun yokluğunda boşta kalan içsel güç ise sanata, bilime, insana dönüşür.”

Yorgun Kalpler

Mustafa Ulusoy, hayatın zorlukları karşısında bunalan insana sesleniyor. Zorlukla beraber kolaylık olduğunu, kolaylığın zorluğun içinde saklı bulunduğunu anlatıyor. Ahiretin sonsuz mutluluğu yanında dünya hüzünlerinin geçici olduğunu, sabır ve tevekkülle bu sıkıntıların sonsuzluğa hazırlık olduğunu söylüyor.

“Sen şimdi göremesen de hissedemesen de bu, onun yok olduğu anlamına gelmez; o kolaylık, sabrın içine yerleştirilmiş bir mükâfat olarak seni bekler. Aydınlık, karanlığın bitiminde başlamaz; hayır da şer gibi görünenin bitimiyle zuhur etmez. Nursi’nin sevdiğim deyişiyle, karanlığın içinde saklıdır nur. Hayatın seni savurduğu anlarda, görünürde darmadağın olan şeylerin içinde saklıdır hayır, hikmet, nur ve güzellik.”

Bı̇r Mühendı̇slı̇k Projesı̇ Olarak Modernı̇te, Bı̇lı̇m ve Boğazı̇çi’nin Beyaz Mı̇tolojı̇leri

Yusuf Kaplan, modernitenin bir mühendislik projesi olduğunu ve Boğaziçi Üniversitesi’nin de Türk modernleşmesinin bir mühendislik projesi olarak kurulduğunu anlatıyor. Laikliğin beyaz bir mitolojiye dönüştüğünü, Boğaziçi’nde beyaz bir derebeylik kurulduğunu savunuyor. Bu yapının özgün düşünür yetiştirmediğini, epistemik kölelik ürettiğini söylüyor.

“Öncelikli olarak insan bilimleri, sosyal bilimler olarak nitelendirdiğimiz, sosyoloji, psikoloji, antropoloji gibi bilimler tıpkı fizik, matematik, biyoloji gibi müspet bilimler gibi kontrol ve kolonizasyon fikri üzerine inşa edildi ve geliştirildi. Modern bilimlerin hepsi mühendislik projeleridir. Hem insan/toplum bilimleri hem de tabiat bilimler dahil, modern bilimler, modern, seküler, pagan bir toplum icadı sürecinde kontrol ve kolonizasyon aracı, biraz daha yumuşatarak ifade edersek, inşa edici aparatlar olarak geliştirildi.”

Necdet Subaşı ile Söyleşi

Necdet Subaşı ile toplum mühendisliği üzerine yapılan bir söyleşi yer alıyor. Sorular; Eray Sarıçam’dan.

“Medya kendi otoritesini bir plana değil ilgiye borçludur; sanki kimseyi zorlamıyor, gündemi kuruyor ve aramızda neyin nelerin konuşulmaya değer sayılacağını ustalıkla ve estetize edilmiş bir stratejiyle belirliyor. Bu ikisini devletin tasarımıyla aynı kefeye koymak herhalde doğru olmaz. Gücünü bir belgeden veya yaptırımdan değil, tekrardan ve alışkanlıktan alıyor. Her birimiz beklentilerimizi kurgularken verili müfredatı adeta yeniden yazıyoruz.”

“Dil, mühendisliğin belki de en elle tutulur olduğu alandır. Sözlük kadar milletin hafızası da orada konuşlanır. Cumhuriyet kuşkusuz bunu iyi biliyordu ve değişimin farkındaydı. Harf İnkılabı, Türk Dil Kurumu’nun kuruluşu, Öztürkçecilik, soyadı kanunu… Devlet milletin adını, alfabesini, yazısını ve sözlüğünü aynı anda yenilemek istedi.”

“Reklamcılık da aynı masada oturuyor. Kampanyalar aileyi, dindarlığı ve milli duyguyu ürkütücü ve korkutucu hamlelerle bir satış diline çeviriyor, resmî söylem de bu dilden ödünç alarak dolaşıma giriyor. Böylece kampanyalar ile genelgeler birbirinin dilini kullanmaya başlıyor. Önümüzdeki on yılın asıl sorusu, hangi tarafın önce yorulacağıdır.”

Dünyaya Açık Kendine Kapalı

Sertaç Timur Demir, içinde yaşadığımız mühendislik çağında insanın sayılar, uzmanlar ve algoritmalarla yönetildiğini anlatıyor. Toplum mühendisliğinin artık baskıyla değil, arzuları ve dünyayı tasarlayarak işlediğini söylüyor. Ekranın, korkunun ve hızın insanı yönlendirdiğini, özgürlük görünümü altında tek tipleşmenin arttığını savunuyor.

“Böylece mühendislik şehirlerden, makinelerden ve kurumlardan çok; arzuları, korkuları, ilişkileri ve hayat tasavvurlarını biçimlendiriyor. Sayıların tarafsız, uzmanların yanılmaz, hesaplamaların ise hakikatin kendisi olduğuna inanıldıkça insan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkarak yönetilebilir bir veri objesine dönüşüyor. Mühendislik çağının asıl başarısı da burada beliriyor: İnsanı zor kullanarak hizaya getirmiyor; ona hesaplanmış ve ölçülmüş olanı kendi değeri, tasarlanmış olanı ise kendi tercihiymiş gibi benimsetiyor.”

Papa’nın İmzalı Lamborghini’si

Can Acer, toplum mühendisliğinin gelenekli hayatın doğal akışını bozduğunu anlatıyor. Teknolojinin toplumdan bağımsız bir determinist etken olarak dayatıldığını, halkın bilgi kaynaklarından mahrum bırakıldığı için bu yönlendirmeye açık hale geldiğini söylüyor. Papa’nın imzalı Lamborghini örneğiyle teknolojinin tüketim ve dizayn aracı olarak kullanıldığını gösteriyor.

“Modern dünyada toplumların tarihi, dış etkenlerden kaynaklanan sapmaların ve toplum mühendisliğinin tarihidir. Batı modernleşmesi kendi tarihsel diyalektiği içinde gelenekli bir modernleşmeyken, Doğu toplumları Batı’nın yıkıcı gücü karşısında daha kesif, daha yıkıcı bir dönüşüm süreci yaşadı. Bu tarihsel vaka pek çok boyutu dışarıda bırakılarak sadece teknolojik determinizm açısından incelendiğinde bile bahsedilen dış etkenlerin toplum üzerinde belirleyici ve şekillendirici vasfı görülecektir.”

Hiç Kimse Sende Benim Kadar Derine Mert İnemeyecek

Mert Mevlüt Gökçe, modern hayatta insanın her şeyden sıkıldığını, yabancılaşma, anlamsızlık ve tatminsizlik içinde yaşadığını anlatıyor. Buna rağmen bazı şeylerden, özellikle çocukluk evinden ve bazı kayıplardan hiç sıkılmadığını söylüyor. Metin, insanın kendisiyle ve dünyayla kurduğu çelişkili ilişkiyi sıkılma duygusu üzerinden dile getiriyor.

“Sıkıldın işte. Hakiki benliğinin bütünüyle içinde bir yerde olmamasından sıkıldın. Onun başkalarıyla kurulan ilişkilerde ya da müşterekliklerde yaratılmasından sıkıldın. İnsanlara onları bulduğun gibi bakamamaktan sıkıldın. Unutma ki sen son kertede nefret etmeye yetecek kadar dindarsın, sevmeye yetecek kadar değil. Nefret etmekten sıkıldın.”

Kursağı Kronik Kalemşorlar

Ahmet Ölmez, insanlığın sözlerini parçalayıp simgelerle yazıyı icat etmesini ve bunun hem güzel hem korkunç sonuçlar doğurduğunu anlatıyor. Yüz yüze olmamanın yüzsüzlüğü sayesinde kötü sözlerin kolayca yayıldığını, ama aynı zamanda kısık sesli insanlara ve sıradan hayatlara ses verdiğini söylüyor. Sonuçta yazının sesin bir parodisi olduğunu, sözün itibarını korumak gerektiğini dile getiriyor.

“Arthur Cravan, Alfred Jarry ve Antonin Artaud gibi deli dahilerin duygu ve düşüncelerini, onları bir eşikten izleyen sıradan insanların sözleriyle dinlemek zorunda değiliz. Bizzat ne dediklerini, neler hissettiklerini bizlere aktardılar. Böylece bir anda böyle insanların türlü cinnet sınırları, havanın molekülleri arasında kaybolup sönümlenecek birer titreşimken kâğıda döküldü.”

Tabiatın Poetikası: Hepimiz Suya Bırakıldık

Tuba Kaplan, suyun insan hayatındaki başlangıç, ayrılık ve teslimiyet anlamlarını Musa’nın hikâyesi üzerinden anlatmış yazısında. Suyun hem anne rahmi hem nehir hem deniz olarak insanı taşıdığını, dönüştürdüğünü ve kendinden başka bir hale geçirdiğini söylüyor. Sonuçta insanın suya bırakılmış bir varlık olduğunu, ama her zaman bir kıyısının bulunduğunu dile getiriyor.

“Yıllar sonra yeniden suyla karşılaşır Musa. Bu defa karşısında Nil değil, deniz vardır. Su artık, önünde duran bir sınıra dönüşür. Musa’nın asasıyla denizin yarılması, suyun karşısında insanın çaresizliğinin başka bir biçimini gösteriyor. Bazı sınırlar aşılmak için önce teslim olunması gereken sınırlardır. Suyun anlamı da tam burada Cemal ile Celal arasında belirir.”

Edebiyatla Hakikat Aranır mı?

Osman Turhan, hakikatin sadece akılla değil kalp, sezgi ve imanla da aranması gerektiğini anlatıyor. Edebiyatın ve sanatın hakikate doğrudan ulaştırmasa da ona açılan yolu işaret ettiğini söylüyor. Ayrıca ideolojiye ve popülerliğe teslim olmayan sanatkârın hakikatin safında durması gerektiğini dile getiriyor.

“Gazzâlî’nin uzun ve çetin zihnî arayışının nihayetinde tasavvufa yönelmesi, bu bakımdan son derece manidardır. Zira ona göre akıl ve duyular, insanı hakikate yaklaştırsa da tek başına mutlak hakikati kuşatmaya yetmez. Hakikat, yalnızca zihnin kavrayacağı bir bilgi değil; insanın aklıyla, kalbiyle ve bütün varlığıyla dâhil olduğu çileli bir yolculuktur. Sanatkâr da bu seferden muaf değildir.”

Cins’ten Öyküler

Güray Süngü – Üç Beş Kişi

“Korkmakla korkmamak arasında gidip gelerek aynanın önünde durdu ve kendisine baktı. Evet, kendisi bir başkasıydı. Ya da aynadaki kişi kendisi değildi. Ya da kendisi aynadaki bir başkası gibi görünmekteydi. Kaşlarını çattı. Aynadaki kişi de kaşlarını çattı. Burun kıvırdı. O da. Başını eğdi sağa doğru, aynadaki kişi sola eğdi. Ama yansıma nedeniyle kendi sağı onun soluydu zaten. Bir adım geriledi. İki adım yaklaştı. Ağzını açtı. Tek gözünü kapattı. Öbür gözünü kırpıştırdı. Evet, kendisi bir başkasıydı.”

“Sonraki günler biraz sıkıntılı geçti. Geceleri rüyalarında eski suretine, eski kendisine döndüğünü gördü birkaç defa. Ter içinde uyandı. Kendine telkinlerde bulundu, “Bundan pek korkmaya gerek yok, neden korkuyorum ki, o da bendim.” filan dedi. Ama ikna edici değildi. Rahatlamadı. Vitrinlerin önünden geçerken kendisine bakmamaya gayret etti, sonra birden bakmaya karar verip baktı, görünce bazen panikledi, bazen rahatladı. Ama nihayetinde huzuru fena halde kaçtı.”

M. Fatih Kutlubay – Sonsuz, Mezarsız

“Cesedimi saray kapısının iki yanındaki ağaçlardan birine bağlamalarından bir zaman önce ölmüştüm. Güzel bir ölüydüm. Şimdi çehremi dalayan karıncalar da bedenimi dirhem dirhem kemiren kurtlar da yoktu. Henüz ölmüştüm arkadaşımın attığı okun taze boşluğuyla. Genişledikçe boşluğum nefesim çekilmişti. Sonra gökler, sonra mintanım, sonra sadağım, ezdiğim toprak, yokuşlar, mis gibi bahar havası, tepemde dönüp duran kartallar da benle öldüler.”

“Gece şehrin içinden çıkıp her yeri sarmış, rüzgâr onunla birlikte sarayı kuşatmıştı. Etrafa yaydığım kokudan birkaç kişi daha bayılmıştı bugün. Sarayın en kuytu odasında zaç yağı, çürük yumurta, acıbademle güherçileden mürekkep ölü kokusu geziniyordu. Bey dahi ağzında peçe olmadan nefes alamıyordu.”

Arslan Karadayı – Meftun, Mecnun, Momentum: Çaylarından Çektiler!

“Hasat bitti, harman oldu. Senenin selamete, mevsimin serinlik ve esenliğe vuslat olduğu aylar geldi. Gündüzler kısaldı, geceler uzamaya başladı. Artık kasaba camisinin altındaki çay ocağının avlusunda muhabbet demi idi akşamlar.”

“Sonra Tuğrul elini göğsüne koydu, yüzünü buruşturdu. Kendi tasviriyle; mürekkebi kurumuş, kalemi tıkanmış bir yazarda tecelli eden sancılardan bir sancı, göğsünün ortasına oturdu. Sancının ona “Kalk!” dediğini iddia etti. Kalktı, sokağa çıktı. Sokağın başında durdu. Ayakkabılarına baktı. Eğilip bağcıklarını çözdü.”

Bir tiyatro sahnesindeki başrol oyuncusu gibi “Kendini bil!” dedi şiddetli bir sesle. Kendini bilmek ne demekti? İnsan aynaya bakıp adını, göz rengini, kaşının şeklini öğrenince kendini bilmiş mi oluyordu? Tuğrul’a göre insanın kendini bilmesi için ne yediğini de bilmeliydi. Ne içtiğini, neye baktığını, ne dinlediğini hatta… “Kendini bilmek nimetin nereden geldiğini de bilmek!”

Cins’ten Bir Şiir

akşam kaplan pozunda
sincabın ardında şimdi

kedi zaman; peşindedir hep
güzelleşmiş faregil kuyruğun
yumak yumak sarılıp dağılıyor
anlar ki çıkrığında sincabın

baş kaldırıyorlar
henüz ölmedi hiç birisi
neyi sayacaklar bilemeyiz
dönen çıkrıkta kader izi
Hüseyin Atlansoy

Yediiklim, Sayı: 438

Ali Haydar Haksal’ın hazırladığı son Yediiklim dergisi. Hastanedeki odasında bile derginin her satırı ile özenle ilgilenmişti Haksal. Bu anlamda daha bir kıymetli şimdi bu sayı. Ardında o kadar çok güzellik bıraktı ki her biri onu hayırla yâd etmemize vesile olacak kıymette. Hocamıza Allah’tan rahmet diliyorum, mekânı cennet olsun, yakınlarının başı sağ olsun.

Giriş yazısından

“On dokuzuncu yüzyılın akılcılığı ve materyalizmi rasyonel insanın savaşmayacağını varsaymış fakat yaşadığımız iki büyük dünya savaşı, sömürgecilik ve işgaller bu önermeyi boşa çıkarmıştır. İki büyük dünya savaşı ile birlikte insanlık belki de insanlık tarihinde rastlanılmayan bir düşüş yaşamış ve alçalmıştır. Edebiyat da tüm bu süreçlerden etkilendi şüphesiz. Albert Camus gibi hissiyatı güçlü yazarlar insanın bu derin çelişkisini görerek eserlerine yansıttılar ve ölümsüz eserler verdiler.”

Hüseyin Atlansoy’a Dair

Mehmet Uçar, Hüseyin Atlansoy’un Son Büyük Hamle’sine dair bir yazı kaleme almış. Özellikle kitapta yer alan” Yeni Başlayanlar İçin 21 Derste Şiir Nasıl Yazılır”

“Atlansoy, «Yeni Başlayanlar İçin 21 Derste $iir Nasıl Yazılır» başlığıyla Türk şiirine hem bir özet hem de bir üst-anlatı sunuyor. Başlıktaki naifliğe aldanmayın. Bu şiir, yeni başlayanlar için değil; ustalığa ulaşmış ama bunu yeterli görmeyen, şiiri hem sevip hem sorgulamaya devam eden biri için yazılmıştır. Yani: Atlansoy kendisi için yazmıştır.”

«VI. İmge» bölümü ise bu poetikanın teorik manifestosu gibi çalışıyor. Atlansoy, sözlük tanımını şiirin içine alırve hemen ardından parçalar: «Kalbini terk et! Akarsu terk ettiğidir» – bu tek dize aşk üzerine, şiir üzerine, belki hayatın kendisi üzerine söylenmiş bir dizedir. Atlansoy’un en yoğun ve en az sözcükle en çok şey söyleyen dizeleri arasındadır. Mitat Enç sözlüğünden alınan akademik tanım şiirin içinde eritilmiştir; bilgisel açıklama değil, lirik dönüşümün hammaddesi haline gelmiştir.Pound referansı da bu bağlamda açıklık kazanıyor.

Abdullah Harmancı ile Röportaj

Feyza Nur Yavaş, Abdullah Harmancı ile bir söyleşi yapmış. Yazma serüveni, çalışmaları, etkilendiği yazarlar, yazdığı farklı türler gibi birçok konu işleniyor söyleşide.

“Karaman’da orta mektep öğrencisiydim. 1986 filan. Bir akraba kızından sitayişle bahsediliyordu. Şiir yazıyormuş. Ona çok imrenmiştim. Okulda Türkçe derslerinde ben kompozisyon okurken, sınıf gülmekten bir hâl oluyordu. Millet bana yazdıklarını okutup düşüncelerimi soruyordu. 0 günlerde durmadan dinlenmeden “Çile” okuyordum. Necip Fazıl vari şiirler yazmaya başladım. Hece ölçüsünü muntazaman uyguladığımı hatırlıyorum.”

“Tomris Uyardan bir metnin okuyucu için bırakması gereken boşluklar olduğunu öğrendim. Parça parça yazıp da bir bütüne ulaşmayı… Tarık Buğra adeta kalbini çıkartıp da yazıyordu. Samimiyet… onda olan buydu. Rasim Özdenören bir şeyi doğrudan doğruya söylemeyip sanat eserinin çok fazla gereksindiğini düşündüğüm derinliği, yoğunluğu başarıyla yakalıyordu; bu benim için önemliydi. Hâlâ da kafa yorduğum şeydir bu. Mustafa Kutlu kelimeleri, nesneleri, bitkileri, çiçekleri sıralarken bir şiire ulaşıyordu. Ayartıcı bir etkisi vardı. “Dürbünlü Çiçek” bu anlamda bir zirvedir. Birkaç kelime söyleyip gerçek bir atmosfer oluşturuyordu. Kısa cümlelerinin etkisinden kurtulabilmek zordu.”

Entelektüalist Kötülük ve Habermas Örneği

Tahsin Gülhan, Siyonist İsrail’in Gazze’de uyguladığı şiddeti ve bunun entelektüel dünyada nasıl meşrulaştırıldığını anlatıyor. Habermas’ın imzaladığı İsrail dayanışma bildirisini “entelektüalist kötülük” kavramı üzerinden eleştiriyor. Kötülüğün sıradan insanlarca değil, entelektüel otoritenin meşruiyet üretmesiyle yaygınlaştığını söylüyor.

“Habermas’ın İsrail’in saldırılarını “haklı” gören bildirisi, hakikatten ve ferasetten yoksun olduğu ileri sürülen şu abartılı giriş cümlesiyle başlıyordu: “Hamas’ın benzersiz vahşeti ve İsrail’in buna verdiği yanıtın yarattığı mevcut durum, ahlâkî ve siyasi açıklamalar ve gösteriler silsilesine yol açmıştır.”  Mesela “benzersiz vahşet” ne demektir, hangi durumlar ve kimler için kullanılır? Bu ifadeler bağlamında çağımızda hafızalara kazınan belli başlı dehşetengiz olaylar vardır; onların da ismi, konumu ve aktörleri bellidir. Bunun en son örneğinin Gazze’de yaşananlar olduğu dünya kamuoyunca bilinmektedir. Zira bu seyirde, bir bakıma Filistin’in yakın tarihi sistematik “benzersiz vahşetin” tarihi olarak yorumlanır.”

Yediiklim’den Öyküler

Ali Haydar Haksal- Bir İkindi Yağmuru

“Ve artık zaman çok çabuk geçiyor, bu bende bir tedirginlik oluşturuyor. Umulan şeyler hep olumsuzluğa dönüşüverdi. Üzerime çöreklenen bir durum var, umutsuzluk mu uğursuzluk mu ne? Nedenlerinin üzerinde düşündüğüm yok. Akışına bıraktım, umursamıyorum. Bu biraz da bir vurdumduymazlık gibi bir şey.”

“Devasa binaların arasında bu soğuk havada yürürken titreyişimiz arttı. Oysa yürüyor olmamıza karşın. Annemin kaygısı bizimle ilgili. Kendini değil bizi düşünüyor. “Sizi Allah korusun” deyince onu kendime çekiyorum. Dağılmamız, birbirimizden kopmamış endişesi içinde olduğunu seziyorum.”

“İçime bir hinliğin bir şeytanlığın düşmesin fırsat vermemeliyim. Ona karşı sopalı olmayım ve etrafımdan uzaklaştırmalı kovmalıyım. Tuzaklar içinde tuzaklar var. 0 soyut varlığın yakasına yapışıp bir duvara çarpmalıyım. Birden annemden de kendimden koptum.”

Osman Koca – Varsıl

“uzun yıldan geldim derken titriyor eli halen.
şişesinde rahatça duran sodayı bardağına boşaltıp boşaltmamakta kararsız, hercai bir dokunuş yetecek aslında ve fakat gelmesi gereken bi türlü gelmiyor, sırtını mehdi kültüne yaslamış mütedeyyin derviş pozunda, taviz yok mütevekkil duruşundan, besmele, sonrası kolay, hikayesi uzun mu uzun, epizotları tedricî dizilse romanslara reverans olur.”

“güneş tunca çalıyor, birkaç küçük bulut kümesi saymazsak gökyüzü alabildiğine mavi, sade ve sakin, elindeki fındığı tutup yuvarlayışını görünce misket oynayan çocuklar geliverdi aklıma.”

“uçsuz bucaksız tarlası hakikaten ağaç tarhlarıyla bölünmüş vaziyette, tek tip binlerce ağaç, hasat zamanı eli kulağında, çaylar hazır! buyurun içeri geçelim, saate bakmadan edemiyorum, ekipman hazır, elemanlart tetikte, montaj kurgu önceden tasarlanmış, topu on dakikalık vetire, ardından yirmi dakikalık söyleşi, saatin yarısı kâfi, kalan yarısı tematik ezgi ve görsellerle tamamlanacak.”

Mukaddet Uçar Beyoğlu – Aşkın O Hali

“Eve yere uğramaz oldum. Her gece onu evine bıraktıktan sonra kimseyle karşılaşmamaya dikkat ederek kapıdan gölge gibi süzülüyor, yatağıma hemen kıvrılıp -bütün gün yanından bir an bile ayrılamadığım hâlde- onun hayaliyle özlemimi gidermeye çalışıyor, uykuya dalıp bir an önce sabahın olmasını diliyor, herkesten önce uyanıp soluğu onun beklediği otobüs durağında alıyordum.”

“Artık devam edemeyeceğim. Yoruluyorum konuşmaktan. Olanları size neden anlatmaya başladığımı bilmiyorum. Nasıl anlatacağım konusunda da zorlanıyorum çünkü aradığım kelimeleri bulamıyorum. İsminizi defalarca sormuşum, utandım. Sizinle karşılaştığımda çay içmeye gidiyordum. Hani şu çepeçevre cam pencereli mekân var ya, büyük caddede… Çatısı beyaz ahşaptan… Köşkü andıran… Pervazları da beyaz… Otobüs duraklarının yanındaki… Az ilerisinden tramvay da kalkıyor.”

Zeynep Satı Yalçın – Yeni Bir Kapı

“Deran Hanım’ın evi apartmanın giriş katındaydı ve hep yarı aydınlıktı. Gül desenli tüller, dışarıdan vuran ışığı inceltir, odayı sarı bir ikindi üstüne çevirirdi. Toz zerrecikleri, evin bir parçası gibi hafif kıpırtılarla havada asılı dururdu. Zaman da o zerreciklerle birlikte adeta yavaşlamıştı. Deran Hanım’ın salonu, modası çoktan geçmiş eşyaların varlığıyla kendi zamanının uzağında duran tuhaf bir ağırlık taşırdı.”

“Asude Hanım o gün erkenden kalkıp dağınık olmayan evini azıcık dağıtıp yeniden toparladı, kahvaltı etti. Eşi hâlâ uyuyordu, onun da yıllardır alıştığı düzenini bozmamak için kahvaltılıkları toplamadan kapıya yöneldi, uyanınca hazır bulurdu. Fakat içi elvermedi, ortada yiyecek bırakıp gidilmezdi ki. Kapıdan geri dönüp masayı topladı, lavaboya bıraktığı tabağını, bardağını, çatalını makinaya yerleştirdi. Kuşluk vakti, yeni işine başlamak üzere heyecanla evden ayrıldı.”

“Asude Hanım, içindeki sakin sese daha çok odaklanması gerektiğini düşündü. Ama bu evi tanıdıkça ne yapacağını iyice şaşırıyor, kafası karışıyordu. Ev kirli ve dağınık, lavabo gideri tıkanıktı. Çekmeceler tam kapanmıyordu, tencereler farklı dolapta kapakları başka dolaptaydı, birinin kulpu gevşemiş, diğerinin içi çizilmişti. Yemek kaşıklarıyla çay kaşıkları kaselerle tabaklar iç içeydi, çatal bıçak birbirine karışmıştı.”

Yediiklim’den Şiirler

bir gülümseme değilim
belki minik bir hüzün
güneş çiçeklerin arasına koyarken ışıklarını
dünyanın acısını içine çekiyor ayna

kim kime benziyor artık çıkaramıyorum
sıraya dizerken seslerin yankısını
makara gibi kendimle sarmaş dolaş
hem sevinç hem keder suların avucunda
Ayşe Altıntaş

Kendi gölgesinin gürültüsünden ürküyor
İçimizde sırasını bekleyen derin bir sızı
Kalbimiz zamanın tam ortasına saplanıyor
Kan kırmızısı mürekkeple yazılmış bir yazı

Başkalarında kendi boşluğunu seyrediyor
Matematiksel bir hata belki yaşamamız
Sıkılmış bir yumruktan hesap soruyor
Zarifçe havaya kaldırılmış parmağımız
Emine Esin Arık

Kor Dergi, Sayı: 3

3. sayısı çıktı Kor derginin. Yeni tanıdığım dergiler haneme eklemiş oldum Kor’u. Dergi demek dostluktur benim için. Dergiler sayesinde çok dostum oldu. Dostlarım sayesinde çok dergi tanıdım. Bu da öyle oldu. Behçet Gülenay ismini görünce gönülden sarıldım dergiye. Daim olsun yolculukları. Çok samimi, özenli ve yüreklere kor düşürmeyi kendilerine şiar edindikleri derginin her satırında kendini hissettiriyor. Ben de Kor ile yol arkadaşı olmaktan ziyadesiyle memnun oldum.

Ruhun Çıplak Girdabı: Edvard Munch

Yasemin Taş, Edvard Munch’ın sanatı dış dünyayı yansıtmak yerine insanın acısını, korkularını ve içsel çöküşünü aktarma aracı olarak gördüğünü anlatıyor. Sanatçının kişisel travmalarından beslenerek dışavurumculuğun temellerini attığını ve iconic tablosu Çığlık üzerinden modern insanın kalabalıklar içindeki varoluşsal yalnızlığını resmettiğini aktarıyor. Munch’ın renkleri ve biçimleri bozarak insanın en savunmasız halini evrensel bir acıya dönüştürdüğünü ifade ediyor.

“Merkezdeki figür, insani hatlarını neredeyse tamamen kaybetmiştir. İskeletsi yapısı, cinsiyetsizliği, büyümüş gözleri ve dehşetle açılmış ağzıyla bir insandan ziyade bir acı dalgasına benzer. Figürün bedeni, arkadaki fiyordun ve dalgalı çizgilerin ritmine kapılarak bükülür; çünkü o çığlık sadece figürün ağzından çıkmaz, doğanın kendi içinden geçerek onun bedenini de eritir. Arkada, düz ve sert çizgilerle çizilmiş köprü üzerinde sakin ve umursamazca yürüyen iki figür ise, modern insanın birbirinin acısına ne kadar yabancılaştığını gösteren çarpıcı bir tefrikadır. Biri acı içinde erirken, dünya kendi ritminde akmaya devam eder.

Evvel Tevhidi Zikret

Hazal Yağmur Keskin, Evvel Tevhidi Zikret isimli yazısında insanın kâinatın bir özeti olduğunu ve hakiki kurtuluşa ulaşmak için en büyük engel olan kendi nefsiyle savaşması gerektiğini anlatıyor. İnsanın içsel yolculuğunda nefs mertebelerini zikir, tefekkür ve aşkla aşarak hakiki tevhide ve Allah’ın tecellisine varabileceğini ifade ediyor. Dış dünyada mucize aramak yerine özüne dönen bireyin nefsini terbiye ederek hakikate ulaşacağını belirtiyor.

“Ey bu sırlı sözlerin kokusunu alan dertli âşık! Yıldızların seyrine bakıp menzil arama, feleklerin ötesinde mucize bekleme. Mucize de sır da tılsım da senin içindedir. Kendini bildiğin gün, kâinatın şifresini çözeceksin; nefsini bildiğin gün, Rabbini bulacaksın. Lakin bil ki bu binek hayvanını öldürmek haramdır; zira o olmadan bu dünya çölü geçilmez. Marifet, onu aşkın kemendiyle bağlamak, tevhidin gemiyle terbiye edip Hakk’ın menziline doğru sürmektir. Yunus gibi “Aşkın aldı benden beni” diyerek yanmadıktan, o çiğliği pişirmedikten sonra dervişlik hırkası arkanda bir yüktür. Şimdi her şeyi feda et, bidayette ve nihayette evvel tevhidi zikret.”

Bir Şarkının Taşıdığı; Kalbe Dolan O İlk Bakış

Nuray Alper de Kor’da. Alper  yazısındaher şeyin hızla eskidiği ve eksildiği dünyada bakışların zamana direnerek tazeliğini koruyan derin anlamını anlatıyor. Bakışların sözün yetersiz kaldığı yerlerde duyguları, hatıraları ve insanın iç dünyasını aktaran güçlü bir araç olduğunu ifade ediyor. Edebiyattan, müzikten ve tarihi anlatılardan örnekler vererek bakışların aşkın, hüznün ve insani yakınlığın en hakiki dışavurumu olduğunu belirtiyor.

“Şimdi, durup düşünmeli değil mi, demek insan en ziyade dilinin altında değil de gözbebeklerinde taşır geçmişini. Sevinçlerini, sızılarını, kırgınlık ve dargınlıklarını o hayat kumbarasında biriktirir. Sonra gözler bir diğerine benzer de hiçbir bakış benzeyemez ötekine. Bir zaman unutulanların, bir gün ansızın unutulmayan bakışları düşer önümüzde açık kalan defterin orta yerine. Yüzler silinmiş, ses bulutları dağılmıştır. Acı tatlı hatıralar hayallerle yarışa çıkmıştır ama bir ânın içine sığsa da bir yaşanmışlığı hülasa eden; ruhun izini, kalbin mührünü, sözün kıymetini, sükûtun büyüsünü taşıyan o bakışlar çakılmış kalmıştır giden her şeyin ardından hayatın bir yerlerine… Boşuna kâinat sahnesinde yer almamıştır ölümsüz şarkılar; “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın/Aşkın kemendini, boynuma taktın.” Aşkın membaı da, gönle kor gibi düştüğü mecrası da bakışlardır.”

İnsan Kendini Hangi Hikâyede Bulur?

Fuat Sürmeli, edebiyatın insanın kendini arama, anlama ve ifade etme serüvenindeki temel rolünü anlatıyor. Teknolojik gelişmelere ve hız çağına rağmen insan ruhunun değişmeyen duygularına temas eden edebiyatın vicdanı, empatiyi ve umudu ayakta tuttuğunu belirtiyor. Yaşanmışlıktan beslenen ve insanı yavaşlatarak özüyle buluşturan bu sanatın varlığını daima sürdüreceğini ifade ediyor.

“İnsan, yalnızca biyolojik bir varlık değildir. Onu diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri yaşadıklarını bir anlatıya dönüştürebilmesidir. Acısını kelimeye, sevincini şiire, özlemini mektuba, umudunu romana dönüştürebilir. İşte edebiyat tam da burada başlar. Çünkü edebiyat insanın sessizliğinin dile geldiği yerdir.”

“Edebiyatın en büyük başarısı insana umut vermesidir. Umut, bazen bir şiirin son dizesinde saklıdır bazen bir romanın son sayfasında bazen de bir denemenin sessizce bıraktığı düşüncede. İnsan umudunu kaybettiğinde yalnızca geleceğini değil, kendisini de kaybetmeye başlar. Edebiyat ise insana yeniden kendisini bulabileceğini fısıldar.”

Murat Ferhat Akay ile Söyleşi

Mustafa Edurmuş’un sorularını cevaplamış Murat Ferhat Akay. Bir başarı hikâyesine tanıklık ediyoruz. Gönülden bağlanmanın, kendi toprağına sımsıkı bağlanmanın hikâyesi bu.

“Oyunculukta benden daha yakışıklı veya farklı avantajlara sahip insanlar olabilirdi; bu yüzden farkımı donanımlarımla ortaya koymalıydım. Kendimi jimnastik, dövüş sanatları, keman, resim, şiir, oyunculuk, yönetmenlik, görüntü yönetmenliği, kurgu-montaj ve müzik gibi pek çok alanda geliştirdim. Özellikle drama konusunda kendimi çok ileri bir seviyeye taşıdım.”

“Senarist yoktu, senaryoyu kendim yazdım. Yönetmen, görüntü yönetmeni, kurgucu ve müzisyen yoktu; hepsini tek başıma üstlendim. Başlarda ailem ve çevrem bana inanmıyordu. ‘Şırnak’ta yaşıyorsun, başaramazsın, git sigortalı bir işe gir’ diyerek dalga geçenler, psikolojik baskı kuranlar oldu. Ama ben kimsenin inancına ihtiyaç duymadan kendime inandım.”

“Zamanında benimle dalga geçenlerin, bugün çocuklarıyla ve anne-babalarıyla filmlerimde rol alması, katettiğimiz yolun en büyük kanıtıdır. TRT Kurdî’de Roj Baş Türkiye programına konuk olarak bu mücadeleyi tüm Türkiye’ye anlattım. Ayrıca Kanal D’de yayınlanan Uzak Şehir dizisinin Midyat’taki çekimleri için seçilerek ilk profesyonel dizi tecrübemi yaşadım.”

Yaşayan Ev

Elif Çepel, evin hallerini yazmış. İnsan ile evin kurduğu bağın tüm sıcaklığı var yazıda. Behçet Necatigil şiiri okur gibi bir hâl bu.

“Müstakil ev… Eski müstakil evleri bilirsiniz. Belki hâlâ sokağınızda önünden geçtiğiniz, bir akrabanıza ait ya da baba eviniz olan o eski evleri… Bazıları bahçe içinde, bazılarının bahçesi evin yanında ama mutlaka toprağa açılan bir kapı bulunan…”

“Evin ritmi… Her evin kendine ait bir ses tonu vardır, biraz kulak verseniz hemen fark edersiniz. Hepsi değişik ritimde, geceleri seslenir insanlara. Herkes uyuduğunda, evin kıyı köşesinden tıkırtılar gelir. Ağrıdan uyuyamayan yaşlıların iniltisi gibi.”

Mavi Kapaklı Kitaplar

Üç mavi kapaklı kitabı buluşturmuş yazısında Selin Ay. Ortak noktalarını, kendi hayatındaki karşılıklarını anlaymış. Oldukça güzel ve özgün bir yaklaşım geldi bu bana. Ernest Hemingway’ın Yaşlı Adam ve Deniz, Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna ve Mary Shelley’in Frankenstein kitapları var yazıda.

“Belki hiçbir kitaplıkta yan yana gelememiş belki de aynı cümlede bile anılmamış mavi kapaklı üç kitap üzerine düşünüyorum bir süredir. Ana anlatıda ya da alt metinlerde kayıplar ve yenilgiler saklı… Neden özellikle mavi kapaklı? Belki ben de her şeyimi mavi gecelerde kaybettiğimdendir ya da sadece tesadüf ”

Manaya Kurulan Köprüler

Büşra Yıldız Geçgel, modern hayatın karmaşası ve endişeleri içinde insanın kendi iç dünyasına çekilerek hayatı anlamlandırma çabasını içten ifadelerle anlatıyor. İnsanın dünyevi rutinler ile manevi derinlik arasında denge kurarak ve mutlak mutluluk arayışının imkânsızlığını kabullenerek kendi küçük dünyasında huzuru bulabileceğini ifade ediyor. Okuma tercihlerini kişiselleştirmesinin, hayatındaki her şeye mana yüklemesinin ve içsel köprüler kurmasının insanı yenileyip ayakta tutacağını belirtiyor.

“Hiç bitmeyecekmiş gibi sandığımız bu dünyanın, aslında ne kadar da anlık olabildiğini biraz daha idrak etmek adına böyle cümleler ve düşüncelere biraz daha vakit ayırmak gerekiyor gibi. Bütün bu debdebenin içinde elbette bir dikiş tutturabilmek hepimiz için oldukça zor. En azından bireysel olarak gün içerisinde insan kendine neler katabilir, nelerle kendini bir adım ileriye atabilir gibi soruları bu sıkıntılardan sıyrılıp sorabilirsek belki de küçük de olsa yaşanılabilir hâle gelecektir bu düzen.”

Şiir Üzerine

Şiire dair kaleme alınan yazıları çok önemli buluyorum. Şiir, üzerinde kafa yorulmayı hak eden bir yoğunluğa sahip. Şakir Akkoyun, şiir üzerine düşüncelerini paylaşmış yazısında. Şiirlerden örnekler de var yazıda.

“Şiir, edebi türler içinde kendisinden sıkça bahsedilen ve övgüyle anılan bir türdür. Öyle ki günlük hayatımızdaki güzel, hoş durum ve kavramaları şiire benzetiriz. Şiir gibi deriz. Bu durum şiirin kendine özgü anlatım gücü ve estetik değerinden gelir. Günümüzde şiiri dize sonlarındaki ses benzerliği ve ölçüyle açıklamamız mümkün değildir artık. Modern şiir, ölçü, uyak ve şekil özelliklerinden çok ileridedir.”

Kor’dan Öyküler

Sema Keskin – Aynalar

“Gün ışığıyla evin içi aydınlandı. Pencereye gelen kumruların sesiyle uyandı kadın. İçinde bugünü de kolaylıkla atlatma isteğiyle hızlıca yatağından kalktı. Banyoya geçince aynada yılların izlerini taşıyan yüzüyle karşılaşır gibi oldu bir an, cesareti yoktu ne aynaya eğilip iyice gözlerinin içine bakmaya ne de “Keşke…” diye düşünmelere. Birkaç dakika sonra telefonun alarm sesiyle yatak odasına geçip uyuyan eşine seslendi.”

“İşte, yine aynı diye düşündü kadın. Eksik… Tabaklar dolapta, kaşıklar çekmecede, giysiler askıda, vazo masanın üzerinde, kalem kâğıdın yanında. Peki, eksik olan ne?”

Burak Çapraz – Duman

“Odanın köşesinde, tavanda karanlığın içinde bir çift göze benzer bir şey var. Kıpır kıpır oynuyor. Yan yana yanan iki mumun alevi misali. Elbette görünmez bir yaratığa ait gözler olamayacağı gibi, tavanda baş aşağı duran bir şamdan da olamaz. Bu bir çift göze benzer şeyin ne olduğu meçhul. Fakat orada. Odada birisi olsa herhâlde içi ürperirdi.”

“Karanlığı dinlesek ne söyler bize? Güftesi olmasa bile bestesini çözmek mümkün müdür?  Diyelim ki bebeğin yaşayacağı tüm hayatını anlatıyor. Ezici ve kaderci bir öykü. Edineceği arkadaşlıklar, ihanetler, kazanacağı beceriler, başarısızlıklar, ulaşacağı hedefler, hayal kırıklıkları… Hepsini tek tek, gün gün, saat saat anbean anlatıyor. Bu anlar uç uca eklenince upuzun bir ömür oluşuyor.  Bebek kendi hayatını dinlediğine göre başka bir hayat yaşamasının imkânları elinden alınıyor. Öyle ya, her şey baştan belli. Tek bir yol, tek bir hikâye. Seçenekler yok. Bu duvarları rutubetli odada uyuyan bebek daha şimdiden kâbusunda çözemediği düğümleri, geçemediği köprüleri, bulamadığı diyarları görüyor. Ne acı!”

Elif Oğuş Çayıroğlu – Yol Kaybolmaz

“İlk defa akşam ziyaretine açılan Topkapı Sarayı’nı tarih âşığı olan yüksek lisans öğrencileriyle gezmenin heyecanını yaşıyordu rehber. Gruba dönüp “Her adım atışınızda burada okuyan öğrencileri hissedin,” dedi ve ekledi “Yeryüzünde yaşayanların sonunun nasıl olduğunu görün, ayetini hatırda tutarak cihan hâkiminin evindeki kibri koklayın. O kibir ki imanı yok etmekle kalmadı koskoca imparatorluğu da mahvetti,” dedi.”

“Sultan II. Bayezid sesleri duydu, gürültünün olduğu yere geldi. Yavaş yavaş derdest edilen adamın yanına yaklaştı. Adamın içliği andıran tuhaf kıyafetlerini görünce istemsizce gülümsedi.”

“Parıltı giderek büyüdü. Sarayın duvarları, kubbeler, kandiller birbirine karışmaya başladı. Bir anda her şey karardı. Gözlerini açtığında Topkapı Saray’ındaki güvenlik görevlileri etrafını sarmıştı.”

Behçet Gülenay- Kendine Hicret

“Kerem, bilimin peşine düşmüş bir delikanlıydı. Cambridge Üniversitesinde okuyordu. Henüz bunun yalnızca bir üniversite yolculuğu olduğunu sanıyordu. Oysa kader, onu hakikatin en çetin dersine hazırlıyordu.”

“Kız, aylarca hakikatin izini sürdü. Okudu, düşündü, sordu… Sayfaları çevirdikçe, kelimelerin ötesindeki o muazzam ahengi, adaleti ve merhameti hissetti. İslam’ın, Rahmân’ın rahmet pınarının kalbinden fışkıran hak din olduğunu gördü. Dua etmeyi bile bilmediği hâlde, bir gece içinden gelen sessiz bir yakarışla rabbine yöneldi. Ruhunu saran nurla Kerem’i aradı.”

“Kerem sustu. O an fark etti ki İslam’ı araştıran aslında Margrét değildi; İslam, kendisini araştırıyordu. İnsan bazen sevdiğine kavuşmak ister… Hak ise onu önce kendisine kavuşturur. Kerem, ilk defa bu kadar sarsılmıştı. Yabancı sandığı kız, ona kendi evini, kendi kalbini tanıtan bir rehber olmuştu. Başını kaldıramadı. Anladı ki aşk, sadece bir kadınla yürümek değil, o kadının elinden tutup hakikate yürümekti.”

Kor’dan Şiirler

Hira’dan esen rüzgâr, hicrani bir köleyim,
Yollar ile bir olun, beni O’na söyleyin.
Kervanında değersiz yükü olsam tacirin,
Hicretinde bir küçük sakası muhacirin.

Hira’dan esen rüzgâr, hicazi bir geceyim,
Bir sevdaya tutulmuş mahzun bir dönenceyim.
Bana nasip olsaydı o kütüğün izzeti,
Kuruyan şu kalbime dokunsaydı lezzeti.
Emrah Topal

İnadına yürüyenler yolları
Derbeder bırakıp dağ başlarında
Başkalarının aynalarında
Arıyorlar kaybolan yüzlerini

Ben buralarda üryan olmuşum
Doğuşunu bekliyorum güneşin
Nurullah Genç

geceden düşen dolunayı kucakladım
omuzumda eski hırka ağırlığı var
çıplak ayaklarımı öpüyor rüzgâr

yüz yıllık ağaçların üzerinde yürüdüm
kökler adımı fısıldıyordu
ben sustum çağrıldığım kadar
Huriye Çap

Ben, çağının aynasından korkan bir ayıbım.
Utancın köpürttüğü kana bulanmış bir dalga.
Kimse sahip çıkmıyor hicrete sürüklenirken çocuklar.
Kumdan kale yapan minnacık eller
Sızıyor sol yanım, gözlerimde çığlık,
Denizin de ağladığını bilir mi kirli kıyılar…
Susma ey yaşayan ölü
Zulmün korkunç yüzü kir bırakır
Çocukların gül yanaklarında!
Veysel Toprak

Bugün yıllardan çocuk
Aynaya asılı bir portre
Gülüşünün kıyısında
süt dişlerinin sızısı saklı
Bakışlarında gökyüzü mavisi
Hâlâ bilmez
eşarbını rüzgâra karşı toplamayı
Bilmez
grinin yorgunluğunu, siyahın sessizliğini
Onun dünyası
uçsuz bucaksız bir maviden ibaret
Kayra Köksoy

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir