Güfte Edebiyat, Sayı: 31
Güfte Edebiyat dergisi 31. sayısı ile coğrafyaları aşan sesine ses verecek okurlarını selamlamaya devam ediyor. Özgün dosya konusu, söyleşi, şiir, deneme, öykü gibi çalışmalarla beklendiğine değdiğini bir kez daha gösterdi dergi.
Esra Kahya ile Söyleşi
Derginin ilk sayfaları her zamanki gibi söyleşiye ayrılmış. Bayram S. Taşkın’ın sorularını cevaplamış Esra Kahya. Söyleşinin merkezinde Kahya’nın yeni çıkan romanı “Bir İntihar Çok Ölüm” var.
“Ben kitap kişilerim adına şunu rahatlıkla diyebilirim ki onlar evvela kendi hikâyelerini mesele edindiler. Arka planda görünenlerden sorumlu değiller. Ancak onlardan bağımsız da değiller. Bu tür bir ironi, okuru iki katmanda düşündürebilir. Arka planlarımız farklı olsaydı bizler de bambaşka insanlar olabilirdik bu doğru. Tıpkı hikâyemize ortak olan insanların yaşamlarımızı şekillendirmesi gibi.”
“Bu romanın mekânı her yer. Yurtta yahut dünyada herhangi bir mahalle. Zamanı da öyle. Zamanlardan bir zamanda, yerlerin herhangi birinde yaşanan olaylar gösteriyor ki anlatılan bu “kusur” hikâyesi içimizden birinin olabilir. Toplumsal bir kusur diye adladınız. Ben mekânı daraltmak, yerele hapsetmek adına değil de Acibe’nin bir yere ve bir zamana ait olmasını istemediğim için böyle bir tercihte bulundum.”
Tema: Bavul
Bavul, bu ayın teması olarak belirlenmiş. Her zamanki gibi çok işlenmiş bir konuyu değil günlük hayatın her yerinde olan ama gözardı edilen bir nesneyi sayfalarına taşımış Güfte Edebiyat.
Songül Uslu- Yaralarına Sevgi Sözcükleri Söyleyeceğim
“Gündüzler aydınlansın diye gözden çıkarılmış gecenin on ikisiydim ben. Kapıyı çaldım, defalarca kez çaldım ve açılması için yılbaşından şubatın sonuna kadar bir daha, bir daha ve bir daha çalmam gerekti. Kapı açıldı ve karşımda, dudak kenarları yukarı doğru kıvrılarak hilal şeklini almış ama gözleri kutuplardan daha soğuk esen bir simayla karşılaştım.”
“Bana bakıp gülümsedi. Bakışları öyle iğneleyiciydi ki bir başkası görse anlayışın timsali olduğunu savunurdu; ama değildi, ben biliyordum. Ne kadar süre bakıştığımızı hatırlamıyorum. Aniden tezgâha döndü ve üst rafa uzanıp büyük bir su bardağı çıkardı. Buzdolabına yöneldi, kolayı alıp bardağı doldurdu.”
Tahsin Timurboğa- Kayıp Pencereden Baktığım Sabahlar
“O an içimde bir şey çöktü. Sanki bütün o yıllar boyunca içimde büyüyen sessiz hayal, tek bir darbeyle tuzla buz oldu. Sanki ben değilmişim gibi baktım kendime; pencereye değil, kendime baktım o an. O kadar yıl boyunca neye tutunduğumu anladım: bir yanılsamaya, bir çocukluğa, bir camın arkasında kalan eski halime.”
Alev Toparlı – Hasret Bavulu
“Köyün incecik kızılımsı toprağını havalandıran rüzgâr kerpiç evin önündeki yolda helezon hâlinde uçuşurken evin içinde de hummalı bir hazırlık vardı. Yaz gelmişti gelmesine ama bu sene ekinlerin hasat zamanı yağmurun devamlı yağmasından dolayı gecikmişti. Elif, annesinin ona verdiği işleri bitirmek için koşuşturuyor, silkelemek için kilimleri topluyordu.”
“O hafta sonu harman yerinden buğdaylar kalktı. Kimi un olmaya değirmene, kimi de kaynamaya bulgurluğa ayrıldı. Kalan buğday aracılara satıldı. Leğenlerle hamur yoğruldu. Tandırda yufka açıldı, kömbeler, gözlemeler yapıldı. Anne ve çocuklar her sabah yol gözlemeye başladılar.”
Ayşe Ay – Bir Valiz Dolusu İhtimal
“Yaşamın yanlışlarını zihninde düzeltmeyi severdi. Çocukluğundan beri. Mahalledeki kesik kulaklı bütün köpeklere ikişer kulak takardı. Babasının daima topuklarına basıp terlikleştirerek onuruyla oynadığı yumurta topuk, hafif sivri burunlu rugan ayakkabısının basılmaktan tabana yapışan arka kısmını kaldırırdı. Ağabeyinin eğri burnunu düzeltirdi, her yüzüne baktığında.”
“Yeniden geriye geriye giden yemyeşil köyleri ve kasabaları izlemeye başladılar. Pembe eşarplı kız hariç. O kitabını izliyordu. Öyle güzel. Otobüsü ağabeyi sürüyordu. Dede, aşağıda uyumuştu. Muavin koltuğuna oturdu. Yoldaki yanlışları düzeltmeye başladı. Pembe eşarplı kızın, şu anda görüş açısının tam merkezinde bulunan kelini düzeltip düzeltmediğini düşündü. Birden ağabeyine dönüp, eğri burnunu düzeltmeden az önce, çıkacağı söylenen öğrenci affına başvurup okulu bitirmek istediğini söyleyiverdi.”
İbrahim Gürel – Müflis Mesut
“Sabır sadece bir canlıya mı aitti? Bir demir yığınında olabilecek bir haslet miydi peki? Vadileri yarmak, dağları sebatla aşmak, hatta raylar üzerinde kayarken ritimli türküler tutturmak ruhsuz bir demir yığınına yakıştırılabilir miydi? Yakışıyordu. Hem de nasıl yakışıyordu. Anadolu’nun bağrı yanık türkülerini duyar gibi oluyordum.”
“Yıllar yılları kovaladı. Sevmiştim bu şehri. Sırf bahaneyle onun için şiir yazdırdığı, gözlerin bir gölden daha derin olduğunu kanıtladığı için sevmiştim. Zirvelerinde gezen bulutlarıyla, ormanlarında öten kuşlarıyla, kıyılarında coşan çocuklarıyla sevmiştim. Evet, bir sevdaydı benimkisi. Allah’ın bildiği, kulunun gizlediği, gök dolusu, göl durusu bir aşktı. Boğulma korkusuyla bir türlü açılamadım o deryaya.”
Nimet Tekerek –Yüzler ve Bavullar
“İnsan, ömrü boyunca hatıralar, sevdalar, kırgınlıklar ve alışkanlıklar biriktirir. Ancak bir yolculuk anı gelip çattığında, dünya ona dur der ve önüne daracık bir hacim koyar. Bavul, bir bakıma bir sınırlandırma girişimidir. Bir seçme ve eleme imtihanıdır. Neyi bırakıp neyi götüreceksin? En sevdiğin gömleği mi, yoksa eski bir hatırayı mı? İnsan, bavulunu doldururken aslında kendi ruhunun bir haritasını çıkarır. Bavulun içine sığanlar, insanın vazgeçemedikleridir, dışarıda kalanlar ise dünyanın kalabalığına ve kadere terk edilenlerdir.”
Derin Metaforlar ve Nefessizliğin Epik Türküsünü Söyleyen Yazar: Bir Dahi László Krasznahorkai
Berrin Yüksel, 2025 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Macar yazar László Krasznahorkai’nin hayatını, eserlerini ve üslubunu tanıtıyor yazısında. Yazarın karanlık, trajikomik ve uzun cümlelerle örülü anlatımının yanı sıra insanlığın ahlaki çöküşü, umutsuzluğu ve varoluşsal sancılarını işlediği romanlarını inceliyor.
“Deli bir mizah anlayışı, karanlık, sıkışmışlık, grotesk aşırılıklar, absürt unsurlar, derin metaforlar ve nefessizliğin epik türküsünü söyleyen bir yazardır László Krasznahorkai. Yersiz, boğulmuş, sıkılmış ve durağanlığın içinde hapsedilmiş hissedebiliriz kendimizi onu okurken. İnsanlık trajedilerini verirken acımasızca gerçekçidir. Bu kadarına inanmaktansa güleriz. Güleriz ağlanacak hâlimize. Bu kadar sıkışmışken, tekinsiz sularda yüzerken, kelimelere dökmekte zorlanacağımız ruh hallerine girerken bir yerden bir umut ışığı verir yazar, bize acıyarak.”
Cehaletin İstilası
Erdal Kurtuldu, modern insanın kendini merkeze koyarak yatay bir düzlemde sürekli arayış içinde olmasını, buna karşılık kadim geleneklerdeki dikey (Tanrı merkezli) anlayışı karşılaştırıyor. Modern yaklaşımın, kişinin kendi özünü ve aslını unutmasına yol açtığını, bunun da cehalet ve manevi boşlukla sonuçlandığını anlatıyor. Geleneksel bakışın ise ruhun merkeziliğiyle bütünü kavramayı sağladığını belirtiyor.
“İlk noktayı koyan yüce Zatı bilmek, onun gözüyle görebilme kabiliyetine kavuşmak olduğu için arif kişi, bütün çizgilere, kesrette değişip duran tüm noktaların hakikatine vâkıf kişi demektir. Aşk olsun hadiselere böyle bakabilen zevat-ı kirama!”
Güfte Edebiyat’tan Öyküler
Fatma Tutak – Kör Anka
“Dağ meltemini yeniden yüzümde hissetmek ne güzel. Âşıklar onu sevgiliye hasret, sitem taşıyan bir arzuhâlci, bir ulak olarak görür ve yanık türkülerine yoldaş ederler. Bense etrafımda oyalanıp yüzümde, saçlarımda gezinişini severim.”
“Havanın kararmasına yaklaşık iki saat kaldı. Dağın bulunduğum yüzeyi kuzeydoğuya düştüğü için üstüne üstlük bir yarığın dibinde olduğumdan burası çoktan karardı ve soğudu, üşüyorum.”
“Dur bakıyım kıpırdanmaya başladı sanki. Gaga açılıyor, anlaşılan koca oğlanın atıştırma zamanı geldi. Hayvancağızı önce havaya hoplatıyor. Şimdi yutacak hop, derken antilop yavrusu yere düşmesin mi? Hem de nereye, tam da burnumun dibine! Eyvah, hay aksi, şansa bak! Aman bacaklar harekete geçti. O iki ağaç gövdesinin biri avı bulmak üzere uzanıp zemini yoklamaya başladı. Bu sırada henüz canlı olan yavrucak ayaklanıp tabana kuvvet!..”
Casim Babaoğlu- Sarı Çiçek Satıcısı
“İlkbaharda çiçek toplar, güzel buketler yapar ve satardı. Kız bu şekilde şehir pazarında çiçek satmaya devam etti. Sabahları çiçek toplar, sepetine koyar ve şehre giderdi. İnsanlar güzelliği ve iyi karakteri nedeniyle çiçek almak için onu beklerdi. Aynı zamanda kız para biriktirip kendisi ve onu büyüten kadın için yiyecek alıyor, akşamları da evine dönüyordu.”
“Kız üzgün kaldı ve bahar gelene kadar evden çıkmadı. Bahçeye çıkmaya karar verdi ve sarı çiçekler gördü. Bu yüzden birçok sarı çiçek topladı ve satmak için pazara gitti. Sadece sarı çiçek satmaya devam etti, birini satıp birini de fakirlere verdi, çünkü o kasabanın insanları çiçekleri çok severdi ve her türlü vesileyle kullanırlardı.”
Birsen Aslantaş – Kırık Dökük
Tuz buz olup etrafa dağılan parçalarına baktı.
Dağ gibi çöktü.
Yine aynı yerden kırılmıştı.
En iyi tanıdığı parçayı eline aldı.
Tükenen sabrının dibini kazıyıp gözyaşıyla yapıştırmaya başladı.
Burak Akbaş – Renkler Ya da Mavi
“Ağustosun ortasında koca bir dilim karpuz yemiş gibi rahatlıyor. İçi soğuyor, sen diyor, iyi ki, iyi ki… Çocuk geliyor, tabloya asılıyor. Aaa, diyor gülüyor. Babasının elinden hızlıca çekiyor. Camın önüne koşuyor. Bir tabloya bir eve bakıyor. Defalarca tekrarlıyor. Her tekrardan şaşkınlığı daha da artıyor, gülüyor, kahkaha atıyor. Adamla kadın müdahale etmeden izliyor. Kıymetli bir an.”
“Bir ses duyuyor, çok kısa bir süre, sonrası hiçlik. Gözlerini açıyor, kapatıyor, açıyor kapatıyor. Öksürüyor, tozlar çıkıyor ağzından. Üzerinde taşlar, gözünün içine doğru bir kırmızılık akıyor. Doğrulmaya çalıştığı yere bırakıyor kendini.”
Güfte Edebiyat’tan Şiirler
nasıl yeşildik
yağarak geçtik bunca semti
sırtımızda çam kokusundan
acı bir İstanbul kesiği
durdu içimde bir yük treni
o mu getirdi bunca zaman bizi
gözyaşımızı alıkoymuşlar da
nehirler arkamızdan gelmiş, üzülme
Hatice Nisan
Almış başına gitme endişesi
Kalmış başına gelme güvesi
Kurgusunu sığdırmış o kutuya
O kutu
Uyumamalı
Birisi de uyumamalı
Kaçak ruh batak oynamalı
Kalan sağlar girsin bavula
Şiir artık taşınmalı.
Büşra Künteci Günay
bir boşluk ufaladım asırlardır kulede
avuçlarım nasipsizlik koktu usturalı tövbede
sonra kafesler yaptım kirpiklerimden
ölesiye sunulan levhalar çektim göğsümden
Lethe’nin yortusunda kana bulanınca
duvarlar da vurdukça vurdu tokmağını alnıma
sonra sunturlu küfürler savurdum gölgelere
yankılar biledim ten yüklü nehirlerde
açgözlü sineklerle bölüştüm cürümleri
Pınar Akyüz Atmaca
Kopuzundan tel koptu diye yargılanan şamanı
Ateşin tam ortasında kafese hapsettiler
Kasvetin arkasından küller yükseliyor
Güneşin doğuşuna oluşturduğumuz çember
Rüyalar sabaha karşı şerh ediliyor
Sabaha ağaçların arasından bir rüzgâr eser
Caner Çelik
Henüz ölmedim ama mezarım var
suyun neden hep tuz koktuğunu
annem de yok/ kim bilecek
Aşkın ipini taşın körüyle kesecek
uyanmaya sallanırken ağaçlar,
yatağını yel esmeye toplarken deniz
kangı günahsız âdem, taşı kim atacak?
Mustafa Işık
Ay Vakti, Sayı: 223
Yirmi altı yılı geride bırakmış Ay Vakti dergisi. Bir mektep gibi edebiyat dünyamıza katkı sunan, duruşu sağlam, ülke ve dünya gündemine her zaman yakın duran Ay Vakti, bozulmayan çizgisi ile yoluna devam ediyor.
Giriş yazısından…
“Dergiler sadece yazıları bir araya getirip yayımlayan bir oluşum değildir. Mutfağında bulunan herkes bilir ki dergi, ortak bir emeğin ürünüdür. Yayına hazırlayanlar, düzeltmenler, grafik ve tasarım, matbaa, posta vb. Haliyle, iki kapak arasındaki metinlerin okura ulaşmasında her birinin payı vardır. Ay Vakti; başta yazar ve okurlar olmak üzere bütün emek verenlerin ortak adıdır.”
Biraz Bilgi Bariz Cehalet
Necmettin Evci, entelektüellerin tarihsel süreçte toplumun vicdanı olma sorumluluğunu terk edip karanlık siyasi hesaplara alet olduğunu anlatıyor. Aydınların halktan kopuşu ve seküler ideolojilere hizmet etmesi sonucunda insanlığa yeni kölelikler getirdiğinden bahsediyor.
“Aslına bakarsanız, özellikle ilk dönemlerde pozitivist materyalist düzen ve kadrolar halkına yabancı aydınların özlemi içindedir. Çünkü artık amaç insanların rızalıklarına uygun bir yönetim inşa etmek değil, onları yeni rejimin ideolojik doktrinlerine uyumlu vatandaşlar olarak tedip ve tesviye etmektir. Bunun için gerektiğinde inandıklarıyla suçlanarak düşman muamelesine tabi tutulup yok edilebilirler.”
“Çokları pozitivist rejimin, kültür endüstrisi içinde o rejimin emrinde resmî veya gönüllü kuruluşların bünyesinde bilgi, sanat ve düşünce üreten entelektüel, çapsızlığına uygun sığlıkta kendi kitlesini de bulmuştur. Rejimler, onların maaşlı kültür ve eğitim memurları aydınlar ve onların hedef kitlesi, hikmet ve hakikati yok saymak veya onları maddî ihtiyaçlar ve iktidar çıkarları doğrultusunda yorumlamada mutabık kalmışlardır.”
Poetik İletişim: Söyleyici ve Muhatap
Orhan Oğuz, şiirde gerçek şairle okur dışında, söyleyici ve muhatap adında iki muhayyel unsur bulunduğunu, bu unsurların gerçek kişilerle karıştırılmaması gerektiğini anlatıyor. Söyleyici ve muhatabın kimliklerinin genelde belirsiz olduğunu, bu belirsizliğin okurun hayal gücünü harekete geçirerek şiire anlam zenginliği kattığını ifade ediyor.
“Söyleyicinin gerçek bir şahsiyet olan şairle ilişkisi, onunla aynı ve bir olmasından kaynaklanmaz. Çoğu zaman söyleyici, şairin özdeşleştiği, inşa etmek istediği veya empati kurduğu bir figür olabilir. Şair hakkındaki biyografik bilgi, bu aşamada söyleyicinin daha iyi belirlenmesini ve tanınmasını sağlar. Şairin şiirinde kullandığı muhatap da hem şairle hem okur kitlesiyle ilişkisi göz önünde bulundurularak daha iyi tanınır ve anlaşılır.”
Sözün Ağır Yükü
İnsanın kendini ifade etme ihtiyacından yola çıkarak sözün doğru zamanda, yerinde ve zarif bir üslupla söylenmesinin iletişimi güçlendirdiğini, güven ve anlayışı artırdığını anlatıyor Abdülnasır Kımışoğlu. Sözün hakkını vermenin, kelimeleri hikmetle yoğurup gereksiz laf kalabalığından arındırmak olduğunu, bunun bireysel bir meziyetten öte toplumsal sorumluluk taşıdığını işaret ediyor.
“Sözün hakkını vermek; kelimeleri yerli yerinde kullanmak, düşünceyi gereksiz laf kalabalığından arındırarak hikmetle yoğrulmuş bir kelâma dönüştürmektir. Sevginin, nezaketin, ilmin, irfanın ve hikmetin eşlik ettiği bir dil, önce kulağa, ardından gönle ulaşır. Böyle bir söz, yürekleri ferahlatır; sohbetlere bereket katar; kısa bir karşılaşmayı bile anlamlı bir buluşmaya dönüştürür. Bunun aksine, düşünülmeden sarf edilen, kırıcı ve değersiz sözler hem dile hem de gönle zarar verir. Dil kirlenir, gönül incinir; kelimeler ise taşıması gereken değeri yitirir.”
Bize Ölümü Sevdiren Adam: A. Vahap Akbaş
A.Vahap Akbaş; şiirini, muhabbetini sevdiğim bir büyüğümdü. aramızdan ayrıldı ama adının geçtiği her yerde sıcak bir muhabbet iklimi daima oluşur. Cengiz Kalkan, Akbaş hakkında yazmış.
“Ben onu ilk olarak Gülün Aklı ile tanımıştım; çocuklara ve gençlere hitap eden, ama erişkinlerin de ziyadesiyle faydalanacağı, özüne yabancı olmakla kendini bulmak arasındaki çelişkiyi anlatan, yetişme çağındaki gençler için hazine değerinde bir kitaptı bu. Ama 1954 senesinde Batman’da dünyaya gelen A. Vahap Akbaş, edebiyatın hemen her türünde eser veren bir yazardı. Çeşitliliği severdi.”
Doğu’nun Büyülü Işığı: Ali Haydar Haksal
Salih Uçak, Ali Haydar Haksal’ın dört ciltlik Doğu Işığı kitabı hakkında yazmış. Ben bu satırları yazarken Ali Haydar hocamızın emaneti teslim ettiği haberini duydum. Aklımdan; Yediiklim, dergiler, kitaplar, Üsküdar ve daha neler neler geçti. Rabbim rahmet eylesin hocamıza. Mekânı cennet olsun inşallah.
“Haksal’ın Doğu Işığı külliyatında yer alan yazılarının ana izleği, ‘hakikat medeniyeti’ yani İslam medeniyeti ve düşüncesidir. Bunun karşısında da Batı medeniyeti ve çıkmazı vardır. Külliyatta, Batı medeniyeti nosyonuyla yetişen ve Doğu medeniyeti hakkında yazan ve hüküm veren oryantalistler derinlemesine ele alınmıştır. Haksal, bu oryantalistlerin ‘hakikat medeniyeti’ne yönelmelerini ‘doğunun ışığı’na bağlar. Bu bağlamda kendi çıkmazından kurtulmak ve bir çıkış bulmak için arayış içine giren müsteşriklerin yöneldikleri merkez ‘Doğu’dur.”
Kitap, Mekân ve Şehir – Adana İzlenimleri
Şeref Akbaba, 1987 yılına ait bir Adana gezisi hakkında yazmış anılar eşliğinde. Kitaplar, dostlar, muhabbetler ve ayrılıklar… Hepsi iç içe.
“Çok yönlü okumalar için diğer kitabevlerinden ve sahaflardan hem öğrenciler hem de kendimiz için kitaplar alıyorduk. Okul güzergâhındaki Davet Kitabevine, Öğretmenevinin yakınındaki Fetih Kitabevine haftada bir olmasa da uğruyordum. Fetih Kitabevinin sahibi Bekir Fevzi ile iletişimimiz ve dostluğumuz Adana’dan ayrıldıktan sonra da devam etti. Kitabevini kapatmış, gazete çıkarıyor, aynı minvalde işler yapıyordu. Hastaneye yatmadan kısa süre önce aramış, uzun uzadıya sohbet etmiştik. Kovid-19 hastalığına o da duçar olmuş ve vefat etmişti. Allah rahmet eylesin.”
Ay Vakti’nden Öyküler
Ertuğrul Kaya – Bir Beşiktaş Seferi
“Üsküdar’ın ikindi güneşi ile dost pencerelerindeki kızıllık, erken bir vedayla yavaşça yerini bir yağmur griliğine bırakıyordu. Boğazın üzerindeki dev yağmur bulutlarının gölgeleri, Cihangir sırtlarından Galata’ya, Topkapı Sarayı’ndan Kadıköy’e saniyeler içinde uzanıyordu. Beyazıt Kulesi’nin rengi çoktan yeşile dönmüştü. Güneş, Edirnekapı üzerlerinde boydan boya uzanmış oldukça kalın koyu siyah bir bulut katmanının altından güçlükle ışıldıyordu.”
“Tekne, motoruna güç verip kısa bir süre yerinde sarsıldı, ardından pupa istikametinde manevra yaptı. Teknenin omurgası altından kabarıp köpüren dalgalar döne döne iskeleye çarpmaya başladı. Az önce aşağı yukarı batıp çıkan denizanaları şimdi köpüklerin içinde kayboldu. Yolcu motorunun iskele tarafında demirli tur teknelerinin üzerinden balık avlayanlar, hemen misinalarını kurtarma telaşına düştü. Sonunda yolcu motoru beş dakikalık seyrine başladı.”
Süheyla Karaca Hanönü – Hikâyemizi Kendimiz Yazmalıyız
“Koyu saçları, parlak ve anlamlı gözleriyle Anna pencerenin önünde duruyordu. Duvara yaslanmış, buğulu gözleriyle pencereden gökyüzünü seyre dalmıştı. Gözlerinde tanıdık bir hüzün vardı. Bu defa yalnız değildi. Emma, elindeki kitabı kapatıp masaya bıraktı yüzündeki sıkıntılı ifade ile. Bihter ise aynadaki yansımasına bakıyor, bir yandan da saçlarıyla oynuyordu. Kederini ve kaderini sorgular gibi bir hali vardı.”
“Tolstoy kitabını yazarken hizmetçisini tembihler. Odaya girmeyecek, yemeği kapının önüne bırakıp gidecektir. Acil bir durum olursa kapıyı çalacaktır. Hizmetçisi de korktuğu için kurallara uyar. Gün boyu kapıya koyduğu yemekleri yemeyince endişeye kapılan hizmetçi durumu yakınlarına bildirir. İçeri girdiklerinde Tolstoy, cenin pozisyonunda yerde uzanmaktadır. Saatlerce yememiş, içmemiş, yerde ağlıyor. Ne oldu, diyorlar Tolstoy’a. ‘Anna Karanina öldü’ diyebiliyor.”
Ay Vakti’nden Şiirler
bir ağaç yaprakları kadar yaşar derler ya insan sevdikleri kadar mı şeref abi
kalp dediğin nedir ki zaten bir özlemevi aşkın yandığı közevi ve bir bakışın
vurulmak ölmek değildir kavuşmak sevdiğine baksana şehitlere şeref abi
Selami Şimşek
Geçmiş zaman kalıntısı bu mekânda
hangi zamandayım şimdi ben
var mıdır geçirgenliği zamanın
tünelleri birbirine bağlayan
gizemli bir geçidi ya da…
Mazi karanlık şapkasının içinde
hep hizasını mı ayarlar güneşimize göre
ilerler gölge titrekliğiyle arkamızda önümüzde
bilmem kimin bekçisi neyin takipçisi
Sema Saraç
Her geçen gün biraz daha büyüyor uykularımız
İrkilerek uyanıyoruz dizlerimizin üstüne
Yedi ekim’den sonra, kopuyor kıyamet
İnsanlık düşüyor, insanlık üşüyor
Bir Gazze, bin Gazze diriliyor
Bir Aksa, bin Aksa diriliyor
La gâlibe illallah !
Mehmet Şirin Yavuz
Yoruldu gözlerim şavkındaki hüznü seyretmekten
Ah bu gecenin hangi vaktinde sana geleyim
Sensiz kâinatın derunundaki sırra nasıl ereyim
Varlık deryasında bir yudum sudur belki kısmetim
İsmail Bingöl
Düşeyaz’da Edebî Vicdan Dosyası
Özgün ve özenli dosyalar hazırlıyor Düşeyaz dergisi. 39. sayının dosya konusu “Edebî Vicdan.” Dosya bağlamında Atıf Bedir ile yapılan bir söyleşi yer alıyor dergide.
“Bizim öncü yazar ve şairlerimiz “bir yazarın ya da şairin çağının tanığı olması gerektiği”ni dile getirmişlerdir. Edebî vicdan, çağının tanığı olan yazarın eserlerini üretirken vicdanının sesini dinlemesi ve daima madunun, mağdurun, zayıfın, ezilenin ve ötekileştirilenin yanında yer almasıdır.”
“Vicdanlı bir yazarın kaleminde kuşkusuz bir karşılığının olması gerekir. Ama yazar/şair illa ki bunu doğrudan somut olaylar üzerinden, yer, isim, olay belirtmek zorunda değildir. Yani edebî metinler bir haber metni değildir. Bir edebî eserde 5N1K ölçüsünü aramak beyhudedir. Yukarıda da değindiğimiz gibi yazarın görevi insanlığın hallerini kendi edebî yeteneğine bağlı olarak anlatmaktır.”
“Yazarlar/şairler insanlığın hikâyesini anlatırken çağının tanığı olmalı, bu tanıklıklarını yazdıkları metinlere dökerken tek terazileri edebî vicdanları olmalıdır.”
Sekizinci Adam Sorunsalı
Edebiyat dünyamızda kabul edelim ya da etmeyelim Yedi Güzel Adam diye bir gerçek var. Cahit Zarifoğlu’nun kitabının ardından çekilen bir dizi bu kavramı daha geniş kitlelere ulaştırmış oldu. Vedat Ali Kızıltepe, Yedi Güzel Adam’dan bahsedip, Kahramanmaraş’ın edebiyatımızdaki yerine dair notlar paylaştıktan sonra soruyor; “Kahramanmaraş edebiyatının SEKİZİNCİ güzel adam çıkarma şansı var mı?”
“Ortak yönleri; Kahramanmaraş kökenli olmaları. Edebiyatı “dava bilinci” ve “medeniyet tasavvuru” ile birlikte görmeleri. 1960–70 kuşağında Türk edebiyatında İslami ve yerli bir damar açmaları. Dergiler etrafında toplanarak hem yazın hem düşünce hayatına yön vermeleri. Dostluk, kardeşlik ve aynı ideallere inanmış olmalarıdır.”
“Yedi Güzel Adam” öylesine güçlü bir miras bıraktı ki, onlardan sonra gelen herkes ister istemez bu mirasla kıyaslanıyor. Yeni bir “8. Güzel Adam” çıkacaksa bu kişi geçmişi taklit etmeyecek, aksine kendi çağının ruhunu yakalayacak.
Edebî Vicdan Dosyasından…
Cihan Yıldız – Edebî Vicdan Bağlamında Tabutta Rövaşata ve Sarı Mercedes (Mon Amour) Filmleri Üzerine Bir İnceleme
“Sarı Mercedes, Tunç Okan tarafından, Adalet Ağaoğlu’nun Fikrimin İnce Gülü romanından uyarlanmıştır. Film, Almanya’da çalışan Bayram’ın büyük bir hevesle satın aldığı sarı Mercedes’iyle Türkiye’ye yaptığı yolculuğu anlatır. İlk bakışta bir gurbetçinin başarı hikâyesi gibi görünse de aslında insanın kendi vicdanıyla hesaplaşmasının hikâyesidir.”
“Bir başka örnek, Bayram’ın köyüne dönüş hayalidir. O, köyüne döndüğünde herkesin ona hayran kalacağını düşünür. Fakat yolculuk ilerledikçe seyirci, Bayram’ın aslında köyünden değil, geçmişindeki aşağılanmışlık hissinden kaçmaya çalıştığını fark eder. Burada film, toplumsal yükselmenin insanı gerçekten mutlu edip etmediğini sorgular. Bu da edebî vicdanın temel meselelerinden biridir.”
“Mahsun’un otomobil çalması ilginçtir. Arabaları satmak için değil, çoğu zaman sadece içinde uyumak veya kısa süreliğine kullanmak için alır. Tam olarak hırsızlık denilebilir mi bilmiyorum? Çünkü gece aldığı aracı sabah erkenden aynı yere bırakmaktadır. Bu durum karakterin trajik yönünü ortaya çıkarır. Nitekim onun asıl ihtiyacı lüks değil, barınmaktır. Film böylece suçun arkasındaki insan hikâyesine dikkat çeker.”
Yusuf Sağır – Edebiyatın Ontolojik Meselesi
“Edebiyatın, her sanatsal alan gibi kendini var ettiği ve yeniden var edeceği temel zemin vicdandır. Vicdan, tarihin puslu mevzilerinde, edebiyatçının yüreğinin karanlık dehlizlerinde yanan bir mum gibidir. Bazen sönmek üzereyken bile varlığını hissettiren bu mum, yalnızca yazanın iç dünyasını değil, insanlığın ortak karanlığını da görünür kılar. Böylece edebiyat, bireysel bir ifade olmaktan çıkar; dünyanın yaralarını bir nebze de olsa aydınlatan ortak bir hafızaya dönüşür.”
İlknur İşcan Kaya – Vicdanın Yükselen Sesi
“Vicdan yükü ağırdır. Bu ağırlığın altından kalkma gayreti ne büyük imtihandır. Gönül koyları yıkanırken turkuazla, kırmızı leke gelinciğe dönüşür. Nazlı nazlı bırakır ruhunu rüzgâra. Dinginliğe sevk eden gölgeliğe, yaprakların coşkusu eşlik eder. Gelincikler yıkar tüm kötülükleri.”
Maşide Aydoğan Dinçer- İnsan Kalabilmek
“Şairin en büyük sorumluluğu belki de burada başlıyor: Herkes susarken insan kalabilmek.
Bir cümlenin içine biraz merhamet bırakabilmek. Belki biraz da bu yüzden çocukluğumdan beri gazete köşelerine başka bir gözle baktım. Bir gün ben de yazayım istedim orada.”
Hayriye Göztaş – Ayna Ayna Söyle Bana
“Edebi vicdanın ete kemiğe bürünmüş isimlerinden biridir Yaşar Kemal. Elindeki sanatsal aracı köylünün, işçinin, dilsizin sesi haline getirmiştir. Onlardaki acıyı özümsemiş ve hissettiği ölçüde sansürsüz bir şekilde sergilemiştir. Sait Faik balıkçılar, hamallar, sokak çocuklarıyla kendini eşitlemiş insanların değersiz gördüğü durumları parlatarak cevhere dönüştürmüştür.”
Hazın Doğası Üzerine Bir Deneme
M Hanifi Dağoğlu, “haz” üzerine kaleme aldığı bir deneme ile dergide.
“Aristoteles, insan yaşamının en üstün amacının mutluluk olduğunu söyler. Haz ise Erdemli ve rasyonal bir yaşamın doğal sonucudur. Mutluluk, insanın aklını kullanarak potansiyelini gerçekleştirmesine ve karakterini erdemle donatmasına bağlıdır.”
“Haz aslında doğanın insanı ikna etme sanatıdır. Haz duyusu olmasaydı yaşam, neslin devamı gibi yaşamın temel amaçları oluşmazdı. Ancak haz yaşamın temel amacı haline geldiğinde kumar, madde, alkol bağımlılığı, sosyal medya bağımlılığı gibi olumsuz sonuçlar ortaya çıkar.”
Düzeyaz’dan Öyküler
Serkan Arslan – Bekleme Salonu
“Tüm gece bir o yana bir bu yana dönmüş, bir türlü uyuyamamıştı. Açık pencereye rağmen sıcak ve nem göğsünün tam ortasına çökmüştü. Sabaha karşı ancak dalabilmişti. İçeri giren sıcak rüzgâr perdeyi hafif hafif oynatıyordu. Bir yandan da karşı parktaki kuşların sesi ninni gibi geliyordu. Sokaktan geçen arabanın uzun uzun çalan korna sesine açtı gözlerini.”
“Aynanın karşısına geçmiş, göz altlarına bakıyordu. İşaret ve orta parmaklarıyla bir süre pıtı pıtı masaj yaptı yüzüne. Küt kesilmiş saçlarını taradı. Omuzlarını kontrol etti, dökülen saç yoktu. Saçlarına dokunduğunda annesinin ellerini hissetti bir an. Çocukken ne de severdi saçlarını şefkatle tarayışını. Aynadaki aksine bakarken gözleri daldı. İlkokul yıllarıydı.”
“Cevap yoktu kimseden. Çaylar içildi. “Yarın da çıkalım, bu saatlerdeki serinlik çok tatlı,” diyen Yeşim’i, başlarını sallayarak onayladı Selçuk ile Hasan. Bekleme salonlarına gitmek üzere kalktılar.”
Simge Demir – Düşlerimin Yalancısı
“Hanımellerinin kokusu tütüyor burnumda. Bu sokağın diğer adı huzur olmalı, yoksa hüzün mü demeliydim? Hüzünlü bir hanımeli feryat figan ağlıyordur belki. Hemen ötedeki dut ağacı selamlıyor tabanlarımı. Yapış yapış ilerliyorum beton yollarda.”
“Böyle güzel ağlanılır mı bulut kardeş? Böyle güzel yağılır mı? Böyle güzel çakılır mı? Geçen gün odamı an be an ağartan da sen değil miydin? Sesin ninni gibi toprak ha uyudu ha uyuyacak. Hadi uyanmadan millet kalkıp gidelim ormana.”
Vildan Çelik – Işığın Gölgesinde
“Sahneye adımını attığında seyircilerin alkışları kulaklarında bir fırtına gibi patladı. Bütün ezberlerini unuttu. Dondu kaldı. Karanlık salonda kimseyi göremiyordu fakat seyircilerin varlığını hissedebiliyordu. Bir gölge denizinde binlerce göz onu izliyordu. Sahne ışıkları, gökyüzünden inen bir el gibi suratını okşadı.”
“Annesinin o geceden sonra solduğunu, uzaklara bakarak gözyaşları içinde sessizce acı çektiğini pişmanlıkla seyretti. Gitmesini dilemese belki de gitmeyecekti. Koruyamamıştı onu, tıpkı Hamlet’in Ophelia’yı koruyamadığı gibi.”
“Şişeyi nereye koymuştu? Avucundakileri yutmuş muydu? Ayna mı kırılmıştı yoksa kırılan kendisi miydi? Karanlık koridora adım attı. Ayakları boşluğa mı yere mi basıyordu? Boğuk alkış sesleri, az önce okuduğu tirada mıydı? Çığlığı atan kimdi?”
Gülçin Yağmur Akbulut – Çığlık
“Çorbamı, çayımı içemiyorum. Makası, bisturiyi bırakın; kâğıdı kalemi bile tutamıyorum. Ayakkabımı bağlayamıyorum. Sürüyerek yürüyorum ayaklarımı. Düşünme yetim yavaşladı. Elim kolum titriyor. Ayakta dururken dengemi koruyamıyorum. Doğru kelimeleri bulmakta zorlanıyor, kekeleyerek konuşuyorum.”
“Bir süre geri plana çekildim meslek hayatında. Olmadı. Ülkenin sayılı cerrahlarından biriyken işe yaramaz sığıntı bir doktora dönüşmüştüm. Ne hasta muayene edebiliyor ne de cerrahi müdahalede bulunabiliyordum. Kaldıramadı bu durumu Doktor Aytekin. Malulen emekli oldum.”
Canan Coşar – Kaçak Çay
“Tanıdık bir kokunun peşinden düştü yine yollara. Tanışıklığı, sandığı karıştırırken hatıraların arasından bulur türden değildi. Hemen yanı başında belki dakikalar önce son yudumu koklaya koklaya içip kenara bırakır türdendi. Özlemek böyle bir şey olmalı… Koklarken o son yudumu kim bilir ne hayaller yükleyip geçirmişti boğazından.”
“Özlemeye hazırdı toprak. Limon çiçekleri hazırdı yolcu etmeye. Hele bakın şu kardelenlere nasıl da baş göstermiş. Nasıl da direniyor hiddetine. Kafa tutuyor gökyüzüne, dallarıyla tutacak sanki. Yakasına yapışıp gökyüzünün git diyecek. Ortada salınmak boy göstermek istediği nasıl da belli, gün ile yarışır sapsarı renginde.”
Düşeyaz’dan Şiirler
Bir gün babamca vurulacağımı bilmeliydim
Sabahın kokusunu ayın aylak ışığını
Ve bütün yaşadıklarımla sana koşardım
Suyun ve ekmeğin, incir sütünün bildiğim yaramdaki yerin
Sana koşardım baba rüyamdaki sana uyanınca
Sessizlik kaldı yanımda sen benim olmaktan çıkınca.
Ahmet Tepe
geceden kesilen kumaşı
ağzımıza
dikelim mi
hayır
ışık için
ağzını karanlığa kapat
ve
üşüten yamalarımıza
güneşten parçalar kes
Yasin Mortaş
evimi topladım, sığdı bir valize
salınayım ashab-ı kehf’e
kıtmir beklesin beni
mikail’in çekici elime düşüne dek
Kazım Gök
Gel çiğ tanesi gibi süzül kırgınlığa
Tenimi yiyen saat bozuk olsun
Uçurtmalar çocuk sesinde perdesiz pencereden
Gözlerine bir gök dokunsun
Sümbülden alınmış vakti kaplasın gün tülü
Mehmet Mortaş
Alnımda sessizliğin puslu damgası,
Beni ağır bir sükûta çağırır.
Çatlamış sabahın yırtılan perdesinden,
Sen, eski bir mevsimin kokusuyla düşersin yâdıma;
Uyanır şehrin solgun erguvanları uykusundan.
Halil İbrahim Ünlü
evsiz melekler için bir dağda sabahladım
önce çiy değdi dudaklarıma
gebe bir gecenin omzuna yaslandım.
tam o sıra
gözüne kan yürümüş bir bebek gördüm
toprağa kusuyordu uğru dostlarını
iklim iklim saçıyordu
kötülük tohumlarını
Pınar Akyüz Atmaca
Şehir ve Kültür, Sayı: 145
Şehir ve Kültür dergisi 145. sayısını Niğde Alaaddin Cami ile açtı. Bu kapağı; Mehmet Kamil Berse’nin Nahita’dan Niğde’ye yazısı tamamlıyor.
“Ve nihayet yolum Niğde’ye vardı. On yıl aradan sonra Niğde’de dünürlerimin misafiriyim… Kaya ardı bağlarında sevimli bir bağdayım. Güzel torunum İstanbul bu bağda tatilde, benim için çifte kavrulmuş kısa tatil oldu. Torun “İstanbul” geleceğimi öğrenince heyecanla beni karşıladı kucaklaştık, ama sürprizleri vardı. Görebileceğim her yere o güzel yazıları ile pankartlar yerleştirmiş, odamı bizzat kendi elleri ile hazırlamış anneannesine yardım etmiş.”
“Niğde’de dostlarım çok, şükürler olsun: Yazarlarımız var; Alper Lütfi Göncü beyefendi ve eşi hanımefendiyle Konya’da buluştuk onları tatile gönderdim. Niğde’deki dostlarımdan arkeolog Mustafa Eryaman ilk günden itibaren birlikte idik, Niğde’nin hocası, toprağın altını ve üstünü en iyi bilen kişisi Mustafa Eryaman benim için büyük bir şanstı. Bir başka yazarımız Mehmet Baş dostumu da, İlim Yayma Cemiyeti Niğde eski ve yeni başkanları ile beraberce Alper Göncünün özellikle görmem için ısrar ettiği özel ofisinde çay sohbeti güzeldi. Alper Göncü’nün Ofisi küçük ama çok sevimli bir mekân.”
Türkmenistan’ın Parlayan Kalbi: Masalsı Başkent Aşkabat
Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak, Aşkabat üzerine kaleme aldığı yazısı ile dergide yer alıyor.
“Aşkabat’ın gerçek dönüşümü Türkmenistan’ın bağımsızlığından sonra başladı.1991’de Türkmenistan’ın Bağımsızlığı ile birlikte şehir, yeni devletin vitrini hâline geldi. Eski Sovyet yapılarının yerini beyaz mermer kaplı dev binalar, anıtlar, kültür merkezleri ve modern meydanlar aldı. Bugün Aşkabat’a gelen ziyaretçiler, çölün ortasında yükselen neredeyse gerçeküstü bir başkentle karşılaşır. Güneş ışığında parlayan beyaz mermer cepheler, şehrin her köşesine yayılan fıskiyeler ve altın kubbeler, Aşkabat’a benzersiz bir görünüm kazandırır.”
İlim İrfan Şehri Hive
Dr. İsrafil Kurulay, Hive’yi ilim-irfan yönüyle ele almış yazısında.
“Dar tarihi sokaklarda yürüyoruz. Saatler yavaş yavaş akşamı gösteriyor. Grup vakti güneş minareleri farklı bir renge büründürüyor. İçimden “bu heybetli minarelerin birinden güneşi batırsam ve Hive’yi bir de minare tepesinden görsem” diyorum. Fakat minareler çok yüksek gözüm kesmiyor. Çok sayıda kaleye, minareye çıkmış birisi olarak cesaretimi toplayıp arkadaşlara “Güneşi minareden batıralım” diyorum ama genç bir rehber dışında kimse cesaret edemiyor. Beni de caydırmaya çalışıyorlar.” Ya Allah Bismillah” diyerek aklımda yanlış kalmadıysa 120 basamaklı minarenin şerefe kısmına ulaşıyorum. Güneş batıncaya kadar çok sayıda resim çekiyorum.”
Aradığınız Duyguya Şu An Ulaşılamıyor
Canan Coşar, doğuştan getirdiğimiz sevgi ihtiyacı ile hayatın içinde karşılaştığımız güvensizlik, yanlış anlaşılma ve mükemmeliyetçilik arasında sıkışan insan ruhunu anlatıyor yazısında. Sevgiyi anlamanın ve yaşatmanın zorluğuna, bu uğurda kitapların ve eğitimlerin yetersiz kaldığı anlara değiniyor. Asıl meselenin, ulaşılmaz duyguların peşinde koşarken kendi varlığımızı ve çıkarımlarımızı sorgulamak olduğunu işliyor.
“Var olma çabası duyguların esiri yapabilirken hayatın içinde karşılaşmak yani bu tevafuk varsa ağrının acının içindeyken yangına su serpebilir. Sevgiye elçi olmak Anadolu topraklarında çocuk olmak sessiz çığlıklar ardında sevmeye sevilmeye direnmek dağları yolları arkadaş edinmek ulaşılamayan duyguların ardında bekleyiş…
Kitapların yetmediği anlar sarmaya başlayınca gece ve gündüzleri Yunus misali ömür geçirirsin doğru odun peşinde. Bugünün doğru odunları ne ola nereden bulunup çalına kapılar? Bugünün anksiyetesi, panik halleri, kusursuzluk, mükemmeli bulmak için terbiye yoludur tıpkı aşk gibi. Sahip olmaya çalıştığın şeye kölelik yapma gibi.”
Taşın Hafızası, Suyun Medeniyeti, Sofranın Hikmeti Gaziantep
Saniye Öztürk, Gaziantep şehrini tarih boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış, kültürlerin ve ticaretin buluşma noktası olarak tanıtıyor. Şehrin asıl ruhunu ise Fransız işgaline karşı verilen ve binlerce şehit verilen Antep Savunması’nda, halkın onur ve bağımsızlık mücadelesinde buluyor. Bugün kaleden müzeye uzanan mekânlarda, bu direnişin izlerini ve geçmişten gelen sanat ile medeniyet birikimini hâlâ hissedebildiğimizi anlatıyor.
“Hamam Müzesi, Sabun ve Pekmez Müzesi, Mutfak Müzesi, Peynir Müzesi, Evlilik ve Yaşam Kültür Müzesi, Kent Müzesi v.b. ise Gaziantep’in yalnızca büyük olaylarını değil; gündelik hayatını, üretim kültürünü ve şehir hafızasını muhafaza eden sessiz arşivler gibi.”
“Bazı şehirler tarihini müzeye kaldırır. Gaziantep ise tarihini yaşamaya devam ediyor.
Taş evler hâlâ nefes almaya, hanlar ticaret üretmeye, kasteller hâlâ medeniyet anlatmaya, mutfak hâlâ kültür taşımaya devam ediyor. İnsanlar ise bütün bunları gündelik hayatın tabii bir parçası olarak yaşıyor.”
Şehir ve Bisiklet Kültürü
Alper Lütfi Göncü, bisikleti yalnızca bir ulaşım aracı değil; özgürlük, hatıra, terapi ve çocuklukla bağ kuran bir yaşam pratiği olarak ele alıyor. Tarihsel gelişiminden Anadolu’daki ilk karşılaşma hikâyelerine, otomobil çağında unutuluşundan günümüzdeki geri dönüşüne kadar bisikletin toplumsal serüvenini anlatıyor.
“Günümüzde, içsel huzuru bulma yolunda büyük şehir insanının motosiklet ve bisiklete merak sardığını, kamp yapma, karavan alma hayalleri kurduğunu, kendini doğaya, dağa, bayıra vurma ihtiyacı duyduğunu bisiklet kullanımının yaygınlaştığını görüyoruz. Bisiklet sevdalıları, daha da ileri gidip Anadolu turuna, Dünya turuna çıkıyor; dağlar, ovalar, bayırlar aşıyorlar.”
Balkanlar’ın Kalbinde Bir İnanç Pınarı: Ayvaz Dede ve Beş Asırlık Miras
İdris Melik Berse, Bosna’daki Ayvaz Dede efsanesini ve bu efsane etrafında şekillenen geleneksel şenlikleri anlatıyor. Ayvaz Dede’nin, Bosna’nın fethi sırasında bölge halkına rehberlik eden ve duasıyla kayayı yarıp su çıkaran manevi bir önder olduğuna inanıldığını belirtiyor.
“Tarihsel Ayvaz Dede geleneği, yüzyıllar boyunca Bosna halkı tarafından yaşatılmış; savaş ve zorlu şartlarda dahi sembolik ziyaretlerle sürdürülmüştür. Ancak eski Yugoslavya döneminde, 1947 yılında şenlikler yasaklanmış ve bu yasak 1990 yılına kadar devam etmiştir. 1990 yılında yasağın kalkmasıyla yeniden düzenlenen ilk şenliğe merhum Aliya İzzetbegoviç de katılarak, geleneğin modern dönemdeki milli uyanışın bir parçası olmasını desteklemiştir.”
İstanbul’un Ses Medeniyeti
Mehmet Mazak, İstanbul’u kendine özgü ses katmanlarıyla yaşayan bir organizma olarak ele alıyor. 1880’lerden 2026’ya uzanan bir karşılaştırmayla, şehrin ezan, saka tıkırtıları, vapur düdükleri ve esnaf nidalarıyla örülü kadim işitsel hafızasını, günümüzün mekanik gürültüsü altında hâlâ saklı duran bir senfoni gibi betimliyor.
“Şirket-i Hayriye’nin o meşhur vapur filosu, Boğaz’ın iki yakasını sadece insanlarla değil, asıl seslerle birbirine bağlardı. O yıllarda vapur düdüğü, bugünkü gibi kulak tırmalayan, panik yaratan mekanik bir uyarı değil; vuslatın, ayrılığın ve zamanın habercisiydi. Her vapurun makine dairesinden ve bacasından yükselen kendine has bir düdük tonu vardı. Kadim İstanbullular, gözleri kapalı dahi olsa iskeleye yanaşan vapurun hangi vapur olduğunu, o derinden gelen, yankılı ve gümüşî düdük sesinden anlarlardı.”
Leyleklerin Kanadında, Marteniçkaların İzinde Bir Batı Trakya Sığınağı: Porto Lagos
Necla Dursun, Porto Lagos’u Yunanistan’ın bilinen turistik rotalarının dışında kalan, sakin ve dingin bir sığınak olarak tanıtıyor. Buranın, Vistonida Gölü üzerindeki Aziz Nikolaos Manastırı ile doğal güzelliğin, tarihi efsanelerin ve zengin kuş çeşitliliğinin iç içe geçtiği özel bir yer olduğunu belirtiyor. Ayrıca, baharın müjdecisi leylekleri görme geleneğiyle bağlantılı marteniçka ritüelinin burada yaşatılmasının, mekâna hem kültürel hem de duygusal bir derinlik kattığını anlatıyor.
“Göl içindeki irili ufaklı adacıklar, korunaklı sazlıklar ve çevredeki geniş kırlar tam bir kuş cennetidir. Uluslararası ornitoloji kaynaklarına göre bölgede yılın farklı dönemlerinde göç eden veya burada yerleşik yaşayan 300’ün üzerinde kuş türü tespit edilmiştir. Bu sayı Porto Lagos’u Avrupa’nın en önemli sulak alanlarından biri haline getirmektedir.”
Gölgesi Kendine Ağır Ağaçlar
İbrahim Yasak, hayatını sevdiklerine adayan, karşılık beklemeden veren ama kendi ihtiyaçlarını dile getiremeyen bir insanın iç dünyasını anlatıyor. Beklediği küçük ilgi ve anlayışın gelmemesiyle yaşadığı sessiz hayal kırıklığını, bu ihmalin ruhunda nasıl ağır bir enkaz biriktirdiğini ancak yine de kimseye yük olmadan, aynı cömertlikle yaşamaya devam etmesini betimliyor.
“Öyle değil midir? Bazen en büyük yıkımlar, en büyük fırtınalarda değil; beklenen tek bir kelimenin, en ihtiyaç duyulan anda gelmeyişinin bıraktığı sessizlikte yıkar geçer.
Yine de o enkazın altından kalkarken ne bir feryadı yükselir dudaklarından ne de sitemin karanlık gölgesi düşer yüzüne. Aynaya bakar, gözlerindeki buğulu kederi parmak uçlarıyla siler ve hayata kaldığı yerden devam eder. Kapıyı çalan bir dostun sesini duyduğunda, içindeki yıkıntıyı bir perdenin arkasına gizlercesine saklar. Yüzüne yerleştirdiği her zaman ki tanıdık, koruyucu tebessümle açar kapıyı.”