Olağan Hikâye, Sayı:36

Olağan Hikâye dergisi 36.sayısı ile karşımızda.Dergilerdeki her türlü değişim eğer içeriğe de yansırsa olumlu bir adım olarak görülebilir. Süreli yayının aynı çizgide devam eden gidişatı bir süre sonra rutine dönüşür ve okuyucu için de sıradanlaşan bir hâl almaya başlar her sayı. Olağan Hikâye yeni bir yayın dönemine girdi. Yeni yayın kurulunun etkisi umut vadedecek birçok içtenlikle ulaştı okurlara. Derginin yenilenmiş yüzü günümüz edebiyat dünyasına bir umut aşısı olacak görünüyor. Bekleyip göreceğiz.

Ali Güney’in Giriş Yazısından

“İyi ile kötünün belirsizleştiği, bilimin-düşüncenin mutlak bir hale geldiği yeni bir dünya imler. Hatta eskinin kelimeleri bile yok olmaktadır.
Zannediyorum, yeniden benzer zamanlardayız.
İyiliğin ve kelimenin dönüştüğü.
Olağan Hikâye’mizin bu sayısında dönüşümü anlayabilmek için zengin bir muhtevayla karşınızdayız. Kelimeleri, hikâyeleri, dünyaları incelikle örebilelim diye.”

Başak Arslan’la Söyleşi

Başak Arslan ile yapılan bir söyleşi yer alıyor dergide. Arslan, yazmaya okur olarak başladığını, zamanla içinden gelenleri anlatmak için yazdığını ve bu sürecin hayatının bir parçası haline geldiğini anlatıyor. Öykülerinde sıradan hayatın içindeki küçük kırılmalara, sessizliklere ve eşyaların taşıdığı anlamlara odaklandığını; dilin sade, gösterişsiz ama karakterlerin duygularını öne çıkaran bir yapıda olmasına özen gösterdiğini vurguluyor.  Sorular: Feyza Kartopu’dan.

“Bir öyküyü bitirdiğimde karakterlerimin hayatlarının bundan sonrasını ayrıntılı biçimde düşünmüyorum ama onları bütünüyle geride bıraktığımı da söyleyemem.”

“Hepimiz aynı dünyanın, benzer ilişkilerin ve benzer duyguların içinden geçiyoruz. Beni diğer yazarlardan ayıran şeyin konu olduğunu düşünmüyorum. Aynı konu farklı yazarların elinde bambaşka metinlere dönüşebilir. Edebiyatın büyüsü biraz da burada başlıyor.”

“Kimi zaman bir karakter değişiyor, kimi zaman anlatıcı, kimi zaman da öykünün kendisi bambaşka bir yere evriliyor. Bazı öyküleri beş altı kez yeniden yazdığım oluyor. O yüzden benim için yazmak biraz da yeniden yazmak demek.”

Ali Işık ile Söyleşi

Ali Işık, Bir Şehre Vardım kitabına dair Kuddusi Demir’in sorularını cevaplamış. Işık söyleşide, romanını merkeze alarak; ideoloji, din, sanat, anlam arayışı ve mekânın (Viyana) karakterler üzerindeki etkisi gibi derin meseleleri anlatıyor. Yazar, romanın başkahramanı Erdem üzerinden Doğu-Batı çatışmasına, fetih anlayışına ve şehirle hesaplaşmaya dair alternatif bir bakış sunduğunu; öfke yerine vakarla ilerleyen bir iç yolculuğu tercih ettiğini belirtiyor.

“Sanat, dine göre daha taşıyıcı bir durumdadır. Sanatın insanı taşıdığı yerde insanın bir hakikatle karşılaşması, onu hissetmesi icap eder. Bu anlamak mıdır? Bir bakıma evet ama bir bakıma da tam manasıyla tamamlanmış bir anlamaktan söz edemeyiz. Sanat, anlam damarlarını açabilir.”

“Viyana’nın sesi Avrupa şehirleri arasında hep yüksek çıkmış. Müziğiyle, mimarisiyle, tiyatrosuyla, resmiyle ve birçok alanda Viyana’nın sesi hep yüksek çıkmış. Viyana konuşmaya devam ediyor ama şimdilerde kendini öyle eskisi gibi duyurabiliyor mu emin değilim.”

“Roman Viyana’da geçecekse mimari bir düzen oluşturmak, şehrin yapısını dikkate almak zorundasın. Yoksa roman Viyana değil de bambaşka bir şehirde geçer. Çerkez Dayı’yı merkeze alan bir roman da Viyana’dan başka bir yeri mekân tutamaz. Romanda mekânla metin arasındaki akrabalık ya da iç içe geçme birbirine girme durumu oldukça mühimdir.”

Çernobil: Görünmeyenin Ahlakı ve Yalanın Maliyeti

Abdullah Kasay, Chernobyl dizisini, nükleer felaketten çok hakikat ile iktidar arasındaki çatlak üzerinden değerlendiriyor. Dizinin, bireysel kahramanlık mitini ortak sorumluluğa dönüştürdüğünü ve görünmeyen tehdidi sinematografik araçlarla vicdani bir deneyime çevirdiğini belirtiyor. Ayrıca felaketin, yalanların kurumsallaştığı ve gerçeğin bedelinin insan hayatıyla ödendiği evrensel bir uyarı olduğunu ifade ediyor.

“Dizi yaralı bedenleri, terk edilmiş evleri ve ölüm görevine gönderilen insanları seyirlik bir dehşet olarak kullanmadığı ölçüde anlam kazanır. Bilimi de kolayca şeytanlaştırmaz. Asıl eleştiri, ölçebildiği her şeyi yönetebileceğini sanan ve kendi sınırını unutan insana yönelir. Bilim hakikate hizmet ettiğinde iyileştirici, iktidarın itibarına hizmet ettiğinde örtücü hâle gelir. Sanatın vazifesi ise bu örtünün altında bırakılan yüzleri yeniden görünür kılmaktır.”

Yerinde Kusurluluk

Anlatının ruh derinliğine sızan bir bölüm bu. “Mükemmel karakterler” üzerinden bir okuma –anlamlandırma denemesi yapılıyor.

Veysel Altuntaş: Otobiyografilerde yazar eksiklerinden, kusurlarından beri bir anlatım sergiler. Hatalarını anlatırken de üstü kapalı bir kibir taşır doğruyu söylemek gerekirse. Çünkü insan kendini anlatırken ister istemez maskelerin ardına saklanır. Hikâye veya roman yazarı da karakterlerini anlatırken bu duruma düşüyor bazen. Her yazar metinlerine kendi yaşam izlerini bırakır, bunda şüphe yok. Bunda hata da yok.

Kuddusi Demir: Mükemmel metin kusurludur, bilinçli kusurluluk ise mükemmele aşina. Edebiyat, mükemmele âşık yazar mezarlığıyla dolu. Mezar taşlarında ismi dahi belirgin olmayan. Unutulmuş. Çıraksız. Okursuz. Duasız. Kusursuzluk Tanrı’nın cennetinden. Oysa insan, ezelden, kalubeladan beri mükemmel ruhu unuttuğu için edebî metinlere tutunuyor. Yazarın içine düştüğü ızdırap, o ruhun farkına vardığı için taze, içten içe kaynıyor. Ve lavların yakıcılığı aktif yanardağı kıskandıracak düzeyde.”

Feyza Kartopu: “Yazarların bilgiyle ve teknikle sulanmış zihinlerinin, harika bir bilinçsizlikle zaman zaman bozulmaya ihtiyaçları olduğunu düşünüyorum. Bilinçsizlikle yapılan pürüzlerin, eksikliklerin ve sapmaların olduğu kusurlu bir hikâye belki de araçla amacın yerli yerine oturduğu gerçek bir hikâye sunar.”

Meltem Ortakcı : “Yazar kurgusuyla birlikte ister istemez dünyayı kavrayış biçimini de karakter üzerinden metne bırakır. Karakterine öyle ya da böyle kendi zihninden sağdığı bir şeyi söyletir ve karakter, yazarın imkânlarını devraldığı kadar sınırlarını da devralır. Bu kısımda aklıma hep Walker ve Derrida’nın çatışması geliyor. Walker’a göre yazar, yazarken kendinde değildir ve yazdıklarının konuşan karakterlerin ağzından bir medyum gibi yazılmış bir yaratma eylemiyle ortaya çıktığını öne sürer. Doğal olarak yazarın metin üzerinde hiçbir mesuliyeti yoktur.”

Olağan Dışı Sorular

“Olağan Dışı Sorular’ın konuğu Hüseyin Ahmet Çelik, olağan ekibin sorularını cevaplamış. Önce anlam girsin isterim fakat “o”, çoğu zaman kafasına göre takılır. Bile isteye, kast-ı mahsus ile yazdığınız da olur, bir çağrışıma kurban gittiğiniz de bir müziğin, şiirin, hatta sesin peşinden sürüklendiğiniz de.”

“Necip Fazıl kadar şiir, Sait Faik kadar öykü, Peyami Safa kadar roman yazmalısınız ki insanlar size dair bir fikre sahip olabilsinler. Çok yazmanın iyi yazmak olduğunu kastettiğimi düşünmemeniz için şunu söylemek mecburiyetindeyim: Bir Oğuz Atay cümlesini nerede görsem tanırım!”

Bir Yazar Nasıl Uluslararası Olur?

Şeyma Asker, bir yazarın uluslararası başarısının yalnızca iyi yazmaktan ibaret olmadığını, küresel edebiyat endüstrisinin seçim, çeviri, pazarlama ve temsil beklentileri gibi mekanizmalarla şekillendiğini anlatıyor. Metnin edebî değerinin yanında, hangi temaları taşıdığına ve hangi politik-coğrafi ihtiyaçlara cevap verdiğine göre de değerlendirildiğini, bu süreçte yerel seslerin çoğu zaman evcilleştirildiğini veya etnografik bir kimliğe hapsedildiğini belirtiyor.

“Bugün yazar sadece yazan değil, konuşan, röportaj veren, festival sahnesinde kendini konumlandıran bir performans sanatçısıdır. Bu da edebî özgürlüğü görünmez biçimde sınırlar. Yazarın uluslararasılaşması bir başarı öyküsü olduğu kadar bir pazarlama sürecidir. Yazar sesini korumaya, yayıncı onu ehlileştirmeye, politik atmosfer ise belli bir rafa yerleştirmeye çalışır. Okur ise bütün bu ambalaj katmanlarının içinden geçerek cevhere ulaşmak zorundadır.”

Olağan Hikâye’den Hikâyeler

Ahmet Yılmaz – Çalınmış Ceket

“Deri ceketimi çaldılar. Babamın terekesiydi; ondan bana intikal eden, tabiatımı tamamladığına inandığım, çocuğuma bırakacağım tek kıymetli eşya. Karakolda sözümü dinletemedim, hırsızların eşkâli aklımdan uçup gitmişti. Bir şekilleri var mıydı, neye benziyorlardı?”

“Karakola girerken gülünç ve acınacak bir hâldeydim, elmacık kemiğim kırılmış gibiydi; üst üste yediğim yumruklardan sersemlemiş, sendeleyerek yürüyordum. Beni fark eden kenara çekiliyordu.”

“Merdivenci kadın kolları sıvamış, tavanda dolaşan örümcekler bile neredeyse çamaşır suyu kokuyor. Abla fazla zorlama, birazdan o silip süpürdüğün çinilere tükürecekler. Çamurlu ayakkabılarını bastıra bastıra canına okuyacaklar. Al paranı, yan gel yat. Yarın yine üstten geçersin. Kafa çalışmıyor ki.”

Hamide Enise Aytekin – Tik Tak

“Her ne kadar gitmek istemesem de daha fazla oturmamın uygun olmayacağını düşünüp kalkmıştım. Beni kapıdan uğurlarken her zaman beklediğini tekrar tekrar söylemiş ve benim asansöre binişimle eve girmişti. Anca asansördeyken kolumda bir saat olduğu aklıma gelmişti. Yine de saate bakmamıştım. Sanki kolumdaki saate baktığım anda komşum ve anlattıkları saatimin kollarına tutunup zamanla bir yok olup gidecekler gibi gelmişti.”

Afide Nur Tonğa – Leylaklar Açardı Robot Süpürge Olmasaydı

“Ter ve ağız kokusu yükseliyordu. Burnunu ceketinin yakasına doğru indirdi. Kendi kokusunu soludu. Yavaşça nefesini bıraktı. Bir eliyle demirlerden birine tutundu. Evinin olduğu durağa gelince kapıya ilerledi. Kapılar fısss diye açıldı. Şimdi evde Gamze’nin dili de açılırdı. Bağlanıverse de az sussa diye iç geçirdi. Susmazdı. Ama dili şişerdi. Kapıyı, dizleri çıkmış pijaması ve çamaşır suyu değmiş tişörtüyle Gamze açacaktı.”

“Erhan sustu. Önündeki yemeği kaşıkladı. Ekmek kırıntıları masanın altına döküldü. Gamze gözlerini kaldırıp baktı. Erhan yere baktı. Sonra gözlerini Gamze’ye çevirdi. Kanepenin altından çıkan robot süpürge masanın altına girdi. Hır hır ortalarında dönüyordu. Erhan tek bir cümle söylemedi. Gamze masa örtüsünün ucunu iki parmağının arasına aldı, bırakmadı. Robot süpürge hırladı. Ekmek kırıntıları yerde kaldı. Erhan, yokuşun başındaki mor leylakları düşündü. Başını eğdi.”

Samet Şahoğlu – Nietzsche Okuyan Nakşibendi

“Şimdi şu kapıdan tanıdık bir sima girse ince bir tebessümle hafiften kızaracak olan bu beyaz solgun yüz onun maskesi. Hayır mürai olduğundan değil. Yaşama tutunmak için olduğu gibi görünmemeye çalışıyor, bu onu mahva götürür. Ama göründüğü gibi olmak için süreksiz bir çırpınış içinde.”

“Şimdi de bakıyorum öylece gözlerinin içine ve yüzünü görüyorum. Maske paramparça. Ama ne görüyorum, nedir gördüğüm? Bilmiyorum, yalnız içimde yine o ince sızı. Dostoyevski, Tolstoy, Batılılaşma, eğitimin geldiği… Hepsi ne kadar boş. Söylediklerimin manasızlığını anlayıp utanıyorum.”

Ömer Torlak – Yakındaki Uzaklıklar

“Nazikçe gözlerini hareket ettirdi ama özrü kabul görmemiş gibiydi. Bu dalgınlıkla bir sonraki durağın sesli anonsu ile kalktı. Karşı tarafa geçip bir durak tersine gitmek vardı. O anda hızlıca çıkışa yöneldi. “Yirmi dakika fazla yürümek iyi gelir.” dedi. Bu kez tersleyecek kimse de yoktu yanında.

Aklındakilerle yola revan oldu.”

Muhammet Sinan Kökcü – Gözedeki Adam

“Oldum olası huyluyumdur kulağımdaki uğultudan. Bir peri, efsunlanmaya dünden razı kalabalıklar dururken tutup bana seslenecek, kuruntularını beni deli etmek pahasına gaybın bilgisiymiş gibi ballandırarak fısıldayacak ya da nadiren de olsa insanı zayıf görüp çok fena şeylere beni zorlayacak diye ödüm kopar. İşitmeyeceğim, inanmayacağım ve yapmayacağım ama o uğultu işte, işkence görmeme yeter.”

“Hikâyenin dışından neye benzetilebilirim, ya da boş versene, hakkımda kimin ne düşündüğünü dert etmem en büyük delilik değil mi zaten, bütün bunlar, bir bir hepsi, harflerin dilinden az çok anlayan bir kaçığın sayıklamaları değil mi?”

Köşetaşı, Sayı:6

Köşetaşı dergisi emin adımlarla yürüyüşünü sürdürüyor. Her yeni sayı bir önceki sayının üstüne koyarak yeni isimlerle, bölümlerle çıkışını sürdürüyor. Dergi 6. sayısına ulaştı. Kastamonu’nun bereketini edebiyat dünyası ile sıcak bir selam içtenliğiyle buluşturuyor.

Şehir Bir Muallimdir

Metin Önal Mengüşoğlu’nun bir dergide yazıyor olması sadece dergi adına değil günümüz edebiyatı adına da büyük bir olaydır.  Vesile olanlar var olsun. Mengüşoğlu, çocukluğunun Harput’ta geçen anılarından yola çıkarak şehrin insana muallimlik ettiğini, kültürü, edebiyatı ve hayatı öğrettiğini anlatıyor. Kürt çoban Mamo’nun divan şiirlerini ezbere okumasını, Harput’taki Kürsübaşı sohbetlerini ve Cümle Kapısı gibi mimari detayları örnek göstererek kadim şehirlerin ilham verici yönünü vurguluyor. Günümüz metropollerinin ise bu anlamda kör ve sağır olduğunu, insanları edebiyat ve türküden mahrum bıraktığını belirterek şehirlerin yeniden bu muallimlik vasfıyla inşa edilmesi gerektiğini söylüyor.

“Vaktiyle Kapısı Mühürlü Şehirler diye bir sempozyum metni kaleme almış ve oturumda bu bahiste konuşmuştum. İnsana muallim olan şehirlerin sayısı artık azalıyor. Kentler ve metropoller yalnızca maddi kazanımlara dair kapılar açıyorlar. Oysa mesela Harput şehrinde iki teyzemin de gelin gittiği Küçükefendigiller’in konağında öyle muhteşem bir kapı vardı ki başlı başına bir hikâye konusu bile yapılabilirdi.”

“Sözün hülasası şudur, insanın, edebiyatın, ilmin, medeniyetin, hukuk ve ahlakın yaşaması, yaygınlaşması isteniyorsa Yorkları, Kentleri, Mega kentleri, Metropolleri yeniden Şehir formunda inşa etmeye, inşa ederken ibadet niyetiyle işe başlamaya ihtiyaç vardır. Aksi takdirde insanlar muallimsiz kalacaklardır, benden söylemesi. Vesselam.”

İğneyi Kendimize, Çuvaldızı Başkasına

Meftun Dallı, insan ve toplum olarak yaşanan sıkıntıların temelinde kötü huyların yattığını, bu huyların kişiden çevreye yayılarak topluma zarar verdiğini anlatıyor. Kötü huylardan kurtulmanın zor olduğunu ancak imkânsız olmadığını, bunun için kişinin önce kendini tanıması, eleştiriye açık olması ve irade göstermesi gerektiğini ekliyor.

“İnsanların çoğu da belki umursamadığı, rahatsız olmadığı için, belki korktuğu, çekindiği için, belki de farkına bile varmayacak kadar her şeyi kabullenmiş olduğu için, en yakın çevresindekilerin bile hatalarını, kötü huylarını, ahlâkî zaaflarını yüzlerine söylemekte tereddütlü davranacak, “neme lâzım” diyecektir.”

Hattat ve Şair Nâdî

Hamdi Nalbant, Kastamonu’daki Kurşunlu Han’da gördüğü bir kabartma yazıdan yola çıkarak hattat, şair ve münşi Ahmed Nâdî’yi tanıtıyor yazısında. Onun Urfa doğumlu olup İstanbul’da hat eğitimi aldığını, çeşitli devlet görevlerinde bulunduğunu ve Basra’da vefat ettiğini aktarıyor. Yazının sonunda Nâdî’nin Türkçe ve Farsça şiirlerinden örnekler sunuyor.

“İlim ve irfan tahsili için İstanbul’a gitmiştir. Nefeszâde Seyyid İsmail Efendi’den hat meşk ederek icazet almıştır. Güzel ve hızlı yazı yazması sebebiyle kâtiplik görevlerinde bulunmuştur. Sultan II. Ahmed devri sadrazamı Arabacı Ali Paşa’ya baş tezkireci olmuş, daha sonra Şam defterdarlığına atanmış, ardından Mısır’da birkaç valinin divan efendiliğini yapmıştır. Sultan III. Ahmed devrinde, 1127/1715 yılında Rikab Kaymakamı Mehmed Paşa’nın baş tezkirecisi olmuş, ardından Basra Valisi Ahmed Paşa’nın kethüdalığı görevinde bulunmuştur.”

Çatalzeytinli Recep Hoca

Ne yazsa okurum dediğim yazarlardandır Hüseyin Akın. Dayısını anlatıyor Köşetaşı’nda. Anılar, yaşanmışlıklar, özlemler ve geçip giden zaman…

“Recep Hoca’nın bakkalında ahilik geleneğinin bütün inceliklerini bulmak mümkündü. Acil işi olduğunda, kısa süreliğine bakkalın kapısını açık bırakıp gider ve n’olur n’olmaz diye hiç endişe etmezdi. Birbiriyle sırt sırta bakkallar, marketler, manavlar ve çay ocaklarının hiçbiri diğerinin varlığını kendisi için tehdit olarak görmez, kendilerine gelen müşterilerin bazılarını çevrelerindeki dükkânlara yönlendirirlerdi.”

“Biliyorum, anlatacak bir sürü şeyi vardı Recep Hoca’nın ama hiçbirini anlatmadan bu dünyadan gitti. O da bilirdi yalanın değişik ve zararsız renkler içerdiğini, ama hiçbir zaman ona tenezzül etmedi. Fetvası önceden hazır dedikodulara da hiç yanaşmadı. Az konuşmanın tadını çıkarmış olmalıydı ki iki cümleden fazlasını konuşmayı zait kabul ederdi.”

Aşk ile Yükselen Kalp

Mehtap Altan, aşkı bir insanın gözlerinde, sesinde ve avuçlarında kendini bulma süreci olarak anlatıyor. Beşerî aşkın, insanı önce kendine sonra Yaradan’a götüren bir köprü olduğunu, sevginin kalpte başlayıp ruhun sonsuzluğuna açıldığını belirtiyor. Aşkın insanı eksiltmediğini, aksine genişlettiğini ve hakikatin en eski yolu olduğunu ifade ediyor. Yazının her harfi bir şair kaleminden çıktığını hissettiriyor.

“Bir kalbin diğerine değmesinden doğan o ince, sızılı titreyiş… Belki de Allah’ın insana bıraktığı en güzel izdir ve şimdi biliyorum: Ben âşık olduğum için eksilmedim, aşkım için genişledim. Çünkü aşk, kalpte başlasa da insanı kendi sonsuzluğuna götürür. Çünkü aşk, koparttığı ipin en ince yerinden bağlar insanı hakikatin ipine!..”

“Hâsılı, o menzilde anladım ki insan âşık oldukça eksilmez ama kaybolur ve aşk, insanı önce kendine, sonra Yaradan’a götüren en eski güzergâh, en kıdemli yoldaş, en hakiki mihraptır.”

Türk Kültüründe Davul ve Kastamonulu Karayılan’ın Davulu

Prof. Dr. Eyüp Akman, davul kelimesinin kökeninden başlayarak eski Türklerdeki kutsal anlamını, savaş sembolü olarak kullanımını ve Şaman ayinlerindeki işlevini anlatıyor. Ardından Kastamonu davulunun malzeme, ölçü ve ses özellikleriyle diğer yörelerden farklılaştığını, Karayılan lakaplı Mahir Dağlıoğlu’nun bu davulla yaptığı gösterilerle ayrı bir kimlik kazandırdığını belirtiyor. Günümüzde Kastamonu’da davulun eğlence aracı olarak yaşatıldığını ve düğünlerde prestij sembolü olduğunu ekliyor.

“Eski Türklerde savaştan önce tuğa veya bayrağa saçı saçılır (kımız serpilir) ve kara boğa derisinden yapılmış davul çalınır. Davulun sesi savaşın başladığını haber verir. Mesela üç kez davul çalınca ordu harekete geçer. Davul sesi çeşitli anlamlara sahiptir. Zafer davulu (tabl-ı beşaret), sefer davulu, müjde davulu, yas davulu gibi çeşitleri vardır.”

“Kastamonu davuluna yöresel özellik kazandıran farklılıklarından birisi davulun malzemesidir. Çoğu yerde davul için ceviz, kayın, köknar, ıhlamur ağacı kullanılmaktadır. Kastamonu’da davul kasnağı çam ağacından, özellikle de sarıçam ağacından yapılır. Bu, hem ses, hem büyük davulun ağırlığının azalmasını sağlar.”

Köşetaşı’ndan Öyküler

Bilge Nur Bakırcıoğlu – Yokuş Yukarı Hayaller

“Kuştepe’nin rutubet kokulu sokaklarını bir nebze olsun güzelleştirmek için süzülen sabah güneşi, yer yatağında uyumakta olan Fazıl’ın otuz üç yıl önce açmış olduğu mavi gözlerine usulca değdi. Otuz üç yıl önce taşradaki derme çatma, soğuk bir evin en sıcak odasında açılan mavilikler; bugün İstanbul’un en yoksul, refah seviyesi en düşük mahallerinden birinde açılmıştı.”

“Eğilip Moda’dan bulduğu bez ayakkabısını ayağına geçirirken, içten içe, Moda gibi yerlerin o elit, Batılı zenginlerine karşı duyduğu öfkeyi bastırmakta güçlük çekiyordu. Zengin olmayı, yakasına yapışan yoksulluktan kurtulmayı öylesine çok istiyordu ki; bunu başaramadığı için, daha önce başaranlara içten içte haset ediyor, tarifi mümkün olmayan bir öfke duyuyordu.”

Harun Köksalan – Bir Yaz Günü

“Erzurum’dan bindikleri otobüs, nihayet on altı saat sonra birkaç otobüsün ve ilçelere gidecek kamyonların bulunduğu Samsun terminaline sabah saat yediyi gösterirken girmişti.”

“Üç saatlik yolculukla kamyon Gümelez’e, Celevit köprüsüne geldiğinde toz toprak içinde kalan Yusuf, Küplüağzı’ndan Haşim ve yanlarında oturan kasketli, kısa boylu ve yüzünde hayatın yorgun çizgilerini taşıyan adam indiler. Bu adam yolculuk boyunca ağzını açıp tek bir kelime bile etmemişti.”

Ali Emre – Cevap Vermeyen Dünya

Telefon çalıyordu. Bir odanın içinde değil, bir şehrin ortasında çınlıyordu ses. Kurşunların, sirenlerin, patlamaların arasından sıyrılıp gelen ince, kırılgan, titrek bir ses. Bir çocuk sesi.

– “Alo… Lütfen… Beni alın buradan…”

“Dakikalar koşturmaya başladı. Hava değişti. Kan kurudu. Bacaktaki ağırlık arttı. Minik bedenin yanındaki başlar, eller, kollar düştü. Sineklerin sayısı çoğaldı. Saatler geçti.”

Kız sustu. Belki gülümsedi. Belki başını cama yasladı. Belki gücünü toplayıp yanındaki cesetlere baktı. Belki birinin elini öptü, birinin saçını düzeltti, birine sarıldı. Belki ilk kez, kurtulacağını düşündü.

“Kız sustu.

Belki gülümsedi. Belki başını cama yasladı. Belki gücünü toplayıp yanındaki cesetlere baktı. Belki birinin elini öptü, birinin saçını düzeltti, birine sarıldı. Belki ilk kez, kurtulacağını düşündü.”

Köşetaşı’ndan Şiirler

amel defterimde
difenbahya yaprakları
kurumuş, kurutulmuş
parçalanmak üzere
nedense nehir isimleri listesi
kaynamış ve buharlaşmış
isimler, telefonlar, adresler
Suavi Kemal Yazgıç

hepsi düşüş
çünkü yazgı bizi böyle çağırır
feryat, kim feryat ediyor
bir yalnız kız çocuğu
bir yalnız anne
bir de çarkların gölgesinde yakası beyaz olan
neden peki açıklanamaz babalara
kız çocuklarının regl günleri
neden peki annenler hep içinde yaşar
nefret bir kelime midir
diğer adı kadın olan
Zeynep Karaca

Çarpışan bulutlarda gece
Karartı kaplıyor şehri
Mide kalkar, ayaklanır
Veba salgını, yaklaşma
Uzak dur, kolla kendini
Ya da hayatta kalması için çabala
Varlık veya hiçlik
Kim var kim yoksa
Yahut kim tutabilirse
Lordlar selam yollar,
Serfler için taka tuka tak
Rümeysa Asarkaya

Duymazdan geldim gördüklerimi
İzlerini emdiğim sütle sildim
Tutunarak yürüdüğüm benimdir
Fark etmez – yer çekimi, uzay boşluğu
Kulacım ölçü birimi hâlâ sevgimin
Vildan Aydın

Ben öyle bir pencereden bakardım ki dünyaya
Bakırcılar Çarşısında işlenirdim kalbinize
Çocukluğunuzu dağıtırdım Hisarardı’ndan
Gençliğinizi serperdim Nasrullah’a
Ömrünüzü toplardım Mahkemealtı’na
Bir dua gibi okşardım saçlarınızı Hepkebirler’de
Buruk bir tebessüm gibi geçerdim önünüzden
Ahmet Eren Gümüş

Yediiklim, Sayı: 437

Üzerinde; “Gönderen: Ali Haydar Haksal” yazılı gelen son dergiydi Yediiklim 437. sayı. Dostluğuna, abiliğine, samimiyetine şahitliğimiz tamdır. Ardında Yediiklim gibi bir şaheser ve onlarca kitap bıraktı hayırla yâd edilmesine vesile olacak. Hocamıza Allah’tan rahmet; yakınlarına, sevenlerine başsağlığı diliyorum.

Giriş Yazısından…

“Bir Adam Yaratmak gibi klasikleşmeyi başaran büyük sanat eserleri tüm zamanlara hitap eder. Kader, Allah’a iman, sonsuzluk, soyaçekim, birey- toplum çatışması, ölüm, fanilik, ihtiras, intikam gibi konular her dönem önem arz ediyor. Fakat şunu söyleyelim ki başta edebiyat olmak üzere, tiyatroda, sinemada ve sanatın her alanında bugünün sanatçılarının üzerine düşen sorumluluklar var. Sanatta esas olan kadim değerleri ve çağın problemlerini günün dili ve anlayışı ile yeniden ele alabilmektir. Sanat hayatımız yenilenecekse bu tarz çalışmaları bir son olarak değil bir başlangıç olarak değerlendirmek gerekir.”

Sanatın İşlevi

İsmail Kıllıoğlu, sanata dair yazılarınac devam ediyor. Bu sayı, sanatın işlevini anlatıyor Kıllıoğlu.

“Sanatın insanın duyarlık yetisi temelinde irdelenmeye çalışıldığı göz önünde tutulduğu için, bu yetinin dışa yansıtılması algılama ve eyleme şeklinde nitelendirilen iki öğeyi içkin bulunmaktadır. Algılamayı “imgeleme” biçiminde ifade etmek, sanat olgusunun kendine özgü içeriğinin gerçekleşmesinde ayrıcalığını, farklılığını ve önemini işaret eder. Dolayısıyla hayatın oluşumu, yerleşmesi, gelişimi bağlamında gerçekleşen zihni ve fiili eylemlerden farklı niteliğine ve özelliğine dikkat etme gereğini bildirir, belirtir, bir yönüyle de vurgular.”

Hilmi Yavuz’la Söyleşi

Hilmi Yavuz, Rüya Şiirleri kitabına dair Fatih Öğüt’ün sorularını cevaplamış.

“Evet, ‘rüya izi’ kitaptaki tüm şiirlerde ‘iz’Lensin’ istedim. Ama elbette bu ‘iz’ ‘aşk’ın sevgilinin yüzünde bir ‘fırtına ve meltem’i olarak, eşzamanlı yaşandığını da göstersin istedim.”

“Hayır, ama sadece bir koşulla: Gelenekle birlikte modern olan’ı da temellük ederek! Ayrıca, gelenek, tüketilen bir meta da değildir. Divan şiirimizden edinip yeniden üretebileceğimiz o kadar çok şey var ki…”

Sedat Umran’a Dair

İsmail Demirel, şiir balyasının yorulmaz hamalı olarak anlatıyor Sedat Umran’ı.

“Sedat Ümran da, ‘eşyaya hükmedemeyen, teshir edemeyen zamanın oyuncağı olur’ düşüncesinden yol alarak, eşyanın göğsünü delmiş ve görünenin ötesine geçerek ’iç’e, ‘öteye nüfuz edebilmiştir. Ümran, bir şairdir; eşyanın özüne, hakikatine, taşıdığı sırlara erişmeye çalışan bir şair. 0, her gün gördüğümüz, yanından yöresinden geçtiğimiz, dokunduğumuz, tanıdığımızı, bildiğimizi, aşina olduğumuzu zannettiğimiz eşyanın ‘iç’inde, ‘öte’sinde gezinerek ayrımına varamadığımız sırları ortaya çıkartır. Nesneler, onun kelimeleriyle yeniden canlanır ve konuşur adeta.”

İnsanın İnsana Ulaşması Neden Bu Kadar Güç?

Sulhi Ceylan, her insanın başkalarına kapalı karanlık bir odası olduğunu ve bu nedenle iki insanın birbirine tam olarak ulaşmasının neredeyse imkânsız olduğunu anlatıyor. İnsanların birbirine değil, zihinlerinde oluşturdukları imgelere bağlandığını, sevginin bile bu imgeler üzerinden şekillendiğini belirtiyor.

“İnsan ne olursa olsun bir başkası tarafından bütünüyle görülmek ve anlaşılmak ister. Yargılanmadan karanlık odalarında bir başkasını gezdirmek, dönüştürülmeye uğramadan odanın penceresinden dünyaya beraberce bakmak ister. Ama bunun imkânsız olduğunu her seferinde yargılanarak, dönüştürülmeye çalışıldığını fark ederek anlar ve hemen odasının kapısını kapatır. Bütün zorluklara rağmen insan, insana yönelmekten asla vazgeçmez. Vazgeçmez çünkü kendi varlığını, içine çektiği hava gibi hissetmek ister. Bir başkasının bakışlarında kendini arar. İsminin dillendirilmesinde varlığını koklar.”

Yediiklim’den Öyküler

Osman Koca- Şule

“Sen başın dik durur bununla iftihar edersin ne ki onlar seni dik başlı diye kurda kuşa yem ederler Şule. İşte nezaketi acziyet gören bunun gibi, böyleleri gibi barbarlara özenmek ne insana yaraşır ne insanlığa! İşte bunlar evet bunlar gücünü sözden alan kalem ve kelam ehlini, sözünü güçten devşiren cahil ve zorbalara tercih ettiklerinden beri ne mutlu olabildiler ne kutlu! Miracı özüne döndüren insan kalır Şule.”

“Düşmek İnsanî eylemdir. Kalkmak da öyle değil mi? Düştüğünde üstüne basıp göğsüne tekme vuran da insandır, kalkmak için sana yardım elini uzatan da!

Rabbim karşına dost tadında insanlar çıkara Sevgili Şule!”

Özcan Ünlü – Müştak Beyin Son Seferi : Matâf

“Müştak Bey’in dükkânı, dar bir sokağın gölgesinde, zamanın unuttuğu bir sığınak gibiydi. İçerideki halılar, yalnızca yün ve kök boyadan ibaret değildi; her biri, bakışın yönünü tayin eden, insanı dünyevî olandan çekip kutsal bir merkeze doğru sürükleyen sessiz birer rehberdi. Müştak Beyin elleri tezgâha değdiğinde, o sadece desen dokumazdi; inancının kalbindeki en kutsal mekânı, Kâbe’nin etrafındaki o İlâhîtavaf alanını, yani Matâfı halının ruhuna hapsederdi.”

“Ekranda konuşan adamın arkasındaki halılar, ilk bakışta herhangi bir ustanın işi gibi duruyordu. Renkler yerli yerinde, kompozisyon dengeli, desenler tanıdıktı. Ama Müştak Bey, ikinci bakışta, o tanıdı kliğin içinde kendine ait olan o küçük sapmayı, o ince kırılmayı gördü. Simetrinin tam kurulacağı yerde hafifçe eğilen çizgiyi, içine doğru çekilen o beklenmedik boşluğu, yalnızca kendisinin yıllarca arayıp bulduğu o tuhaf akışı.”

Sevgi Korkusuz – Gökyüzüne Mektup

“Sırt üstü yatıyorum. Avludayım. Son zamanlarda yazdığım mektuplara az sonra biryenisini ekleyeceğim. Bu defa aile fertlerinden birisine değil, koyu karanlık gökyüzünde bana göz kırpan yıldızlara ve aya yazacağım. Tebeşirle yazacağım. Onlara hitaben avludaki beton zemine tebeşir ile büyük harflerle yazacağım. Ayın okuyacağından eminim de yıldızlar da okusun diye biraz irice yazacağım. Koyu karanlık gökyüzündeki yıldızlar, ay, gezegenler, gece kuşları… Hepsi, hepsi okusun.”

“Mektup heyecanımı satırlara sayfalara sığdıramıyorum. Yazdıkça yazasım geliyor. Kime yazacağımın bazen pek bir önemi olmuyor. Sessiz ve karşılıksız mektuplar da yazıyorum. Bir gün mektup yazdıklarım da bana aynı dilden seslenir mi? Belki zamanla sevdiklerimden fiziki mektuplar alabilirim ama, ya koyu karanlık gökyüzündeki yıldızlar, ay… Olur mu dersiniz?”

Ömer Torlak – Geri Dönüşsüz “Keşkeler”

“Çok samimiydik üçümüz, Ali, Mahmut ve ben. İlkokula başladıktan sonra da hep birlikte oynardık. Arada başkaları da katılırdı oyunlarımıza ama nedense onlar yedek oyuncu gibi hissederlerdi. Biz pek alan açmazdık çünkü onlara. Çok sonradan anladım bunun sebebini. Bilmiyorum Aliyle Mahmut da farkına varmışlar mıydı? İlkokul sonrası biz epey uzağa taşınmıştık mahalleden. Şimdiki gibi haberleşme aracı da yok o zaman tabi. İşte arkadaşlıklar da olduğu yerde kalıyordu, kalanlar devam ediyor muydu bilemem ama gidenler şayet arayış içinde olmuyorsa artık başka arkadaşlıklar edinmek durumundaydı.”

“Nasılsa parası çok diyerek arkadaşından aldığı borcu ödememiş. Önce bir bahane söylemiş ve arkadaşı da iyi niyetle bunu olgunlukla karşılamış. Sonrasında birkaç kez daha erteleme tekrarlayınca borç veren arkadaşı paradan umudu kesmiş. Ancak, başkalarına iyilik yapma niyetimi olumsuz etkiliyorsun, bunun vebaline girme bari deyince, bu kez daha bir şımarıklıkla tepki vermiş. Arkadaşı ise lanet olsun deyip alacağının peşini bırakmış. Sonra yakın çevresinden bu kişinin benzer biçimde başkalarından aynı şekilde borç alıp ödemediğini duymuş. Üstelik oldukça pişkince yapıyormuş bunu. İşin ilginç yanı, başka çevrelerde de kendisini dürüst olarak tanıtma becerisi bile geliştirmiş.”

Yediiklim’den Şiirler

düşer kabuk yara tazelenir
kabuk durur mu o da tazelenir
yıkamaz be mostarseni kim yıkabilir
gökten bir çekiç gibi iniyor mazlumun inlemesi
aksinde köklenen ağaç
işte o kederli göğün çivisi
herkesin unuttuğu yerden hatırlar
unutmaz
neretva mavisi
Alper Gencer

sustuğumuzda bulunuyor harflerin maharici
konuştukça düşüyor kelimenin indiği yer
deniz seviyesine deniz ölüm örtmeyi ertelemiş belli ki
vakit dürülmeyi bir dağ başında unutmasa, asaydı kendine
ah nisyan, hatıraların tükettiği çelişki
yalnız sana açık kapı ama eşikten geçmeli
ezan yarım dua eksik bir dilin üstünde kulluk
her sefer yeniden içim gibi dingin memleket
duracağız orada
kuyuya sarkan çocukluk gibi duracağız
Ethem Erdoğan

Asma öğretmen diyordu ki:
bir gün geri dönerim diye çıktım evimden
hemen ardında koca binanın enkazında babam kaldı
her boş sıra işgalin bıraktığı gölge şimdi
her kopuk uzuv merhametsiz bir bomba izi
küllerinden doğacak bir ülke aradım durdum
çünkü öğretmenler bilir
bir halk önce alfabesini kaybeder savaşta
Serap Aslı Araklı

Gücüme gidiyor, sana gitmesi gereken yollar
Yorgunum, yürüyorum ayaklarımın arkasından
Bir kuşu şarkısından vuruyordu gördüm,
konduğu daldan yapılan bir sapan.

Sordu sarı çiçek; annen çok şükür, ya baban?
Erdem Arslan

Türk Edebiyatı, Sayı: 634

Türk Edebiyatı dergisi 634. sayısı ile yine vefaya, hayata, edebiyat tarihinin tozlu raflarına hassas dokunuşlar yapıyor. Yahya Akengin’e dair yazılar var dergide bu sayı. Bir tanesini buraya alıyorum, devamı dergide.

Fatih Yalçın-Gurbet Burcunda Bir Şair Yahya Akengin

“Modern şehir, Akengin’in dünyasında insanın kendini yitirdiği bir mekândır. Çünkü şehir sürekli hareket hâlindedir ama bu hareketin içinde insan ruhuna ait bir sıcaklık yoktur. Herkes bir yere yetişmeye çalışır fakat kimse gerçekten bir yere varamaz. Şairin şehirle kurduğu ilişki tam da bu nedenle huzursuzluk üzerine kuruludur. O, şehri dışarıdan hayranlıkla seyreden bir taşralı değildir artık; şehrin içine girmiş, onun ruhsuzluğunu yaşamış ve bu büyük yalnızlığı şiire dönüştürmüş bir şairdir.”

Kaybolan Şehirde Kaybolan İzler Yeni Mektep Eski Hayat

İsa Kocakaplan Yahya Kemal Beyatlı’nın 1889 yılında Üsküp’te başladığı Yeni Mektep’teki eğitim hayatını, okula başlama törenini, geleneksel mahalle mektebi deneyimini ve bu dönemin çocuğun hafızasında bıraktığı hatıraları anlatıyor. Yazı, aynı zamanda mektebin de içinde bulunduğu Sultan Murat Külliyesi ve Saat Bayırı gibi mekânların günümüzdeki durumunu, tarihsel bilgiler ve gezi gözlemleriyle birlikte aktarıyor.

“Yahya Kemal, Yeni Mektep’e devam ederken dikkatini en çok bu mekteple aynı avluda bulunan “Beyan Baba/ Beyhan Sultan Türbesi” çeker. Bu türbe, “Sultan Murat Camii avlusu içinde caminin güneybatı köşesinde yer alır. Halk arasında Beyhan Sultan, Bikiy Han ve Beyan Baba isimleriyle adlandırılır. Türbenin girift sülüs hatla yazılmış dört beyitlik kitabesinin tarih beytinden 964 (1557) yılında inşa edildiği anlaşılmaktadır. Beyhan Sultan’ın kimliği konusunda farklı görüşler vardır. Yahya Kemal onun II. Bayezid’in kızı olduğunu söyler.”

Aşk Eski Bir Spor!

Haydar Ergülen’in Eskişehir ve Eskişehir Spor sevdası onu tanıyanlar iyi bilir. Eskişehirspor’a duyduğu ömür boyu süren tutkulu bağlılığı anlatıyor ve bu aşkın kendisine yaşattığı acı-tatlı deneyimleri samimi bir dille paylaşıyor Ergülen. Takımın sadece bir futbol kulübü olmadığını, aynı zamanda şehirle bütünleşmiş bir dayanışma ve aidiyet simgesi olduğunu belirtiyor. Şairlerin futbola olan ilgisinden örnekler vererek kendi taraftarlık serüvenini ve bu sevdanın hayatındaki yerini anlatıyor.

“Eski bir şiirim vardır, 40 yıllık filan, o zaman da Es Es bizi hicrandan hicrana sürüklediği için yazmışım, adını yazacağım yalnızca “Haydarpaşa Eskişehir Ankara”. O şiirden beri hiçbir şey değişmemiş, değişmedi, hem niye değişsin? Aşkı özge kılan da ayrılığı değil midir? Ayrılıksız aşk olur mu, ona aşk denir mi, hele küskün olmayacaksan zaman zaman niye âşık olacaksın? Çok âşık oldum, ayrılık acıları yaşadım, nerdeyse aşkın karşılıksız olduğuna inandım, fakat Es Es kadar âşıklarına çektiren, inleten, deli eden, mahvı perişan eden, yerlerde süründüren başka bir aşk görmedim!”

Yavuz Bülent Bâkiler’in Şiirlerinde Analar ve Çocuklar

Kemal Deniz, Yavuz Bülent Bâkiler’inşiirlerinde “ana” temasını inceliyor ve şairin annesini sadece bireysel bir sevgi nesnesi olarak değil, aynı zamanda vatan, millet, inanç ve kültürel mirasın sembolü olarak işlediğini anlatıyor. Bâkiler’in şiirlerinde annenin; sevgiyi, sabrı, duayı ve Türk kültürünü temsil eden güçlü bir figür olduğunu, onun “Ana” imgesiyle bireysel duyguların toplumsal ve millî bir sese dönüştüğünü aktarıyor.

“Şair, en temiz duyguları taşıyan anaların, evlatlarının incinmesine asla dayanamadıklarını belirtiyor. Yan yana olmasalar da çocuğunun en küçük sıkıntılarını bile hisseden yine analarımızdır. Şair, öksüzlerin çilesini en derin duygularla paylaşırken annenin kıymetine paha biçilemeyeceğini de hatırlatıyor.”

“Analar ne kadar yorgun ve üzgün olsalar da çocuklarına daima gülümseyerek ve sevgiyle bakarlar. Bu bakış şaire göre her zaman güzeldir. Analar, geleceğimizin inşasını gerçekleştirecek yeni çocukları dünyaya getirirler. Bu da milletin, devletin, vatanın sonsuza kadar devamlılığı anlamına gelmektedir.”

Türk Edebiyatı’ndan Öyküler

Salim Nizam – Ters Lale

“Kızyeter, penceresinden baktı. Taş evlerinin Çıldır Gölü’nü gören tek gözlü penceresinden zemheri ayazında hayata tutunabilmenin güvenini yaşıyordu. Çıldır Gölü, yedi kat buz tutmuş, dışarıdaki amansız tipiye yenik düşmüştü. Çıldır Gölü’nün ardındaki karlı dağları görememek içini daraltsa da içerideki saç sobalarında tezekle birlikte yanan meşe odunları iliklerini ısıtıyordu. Kalın taş duvarlarla çevrelenmiş misafir odalarının taş penceresinin önündeki konserve kutusuna toprak dolduruyor, elindeki üç beş fasulye tohumunu, parmağıyla biraz eşelediği toprağa gömüyordu.”

“Kızyeter halı tezgâhından başını kaldırdı. Bütün kış boyunca koyun yünlerinden kardelenli, hayvan figürlü, allı güllü halılar dokumuştu. Nihayet karlar erimeye başlamış, o çok sevdiği kardelenler bayırlarda boy atmıştı. Kış boyunca Çıldır’a kızaklarla gidip gelmişlerdi. Artık köy yolları da açıldığında köy minibüsleri de çalışacak ve ilçeye rahatlıkla gidilebilecekti. Ve belki de o çerçi yine köye gelecekti.”

Yavuz Yılmaz – Sarı Gramofon

“O gün sabahın ilk ışıkları odamı henüz tam anlamıyla aydınlatmamıştı. Yarı açık stor perdelerin arasından solgun bir ışık hüzmesi sızmış, yerdeki Semerkant halısını ve çalışma masamdaki açık kitabı, belli belirsiz ortaya çıkarmaya başlamıştı. Gece boyunca yağan yağmur sonrası gelen toprak kokusu, henüz egzoz dumanına karışmamıştı.”

“Antikacı, evimin oldukça dik ve kısa sokağının ortasındaki dört katlı binanın giriş katındaki çıkıntıda çalışırdı. Titrediğini fark ettiğim elleriyle hepi topu beş metrekarelik dar bir alana sığdırmış olduğu eski radyoları, fincan takımlarını, şamdanları, sarı gramofonu ve onlarca kitabı tek tek siyah, nemli bir bezle silerdi. Her birini özenle eline alır, tozunu arındırır, sonra bir raftan diğerine yerleştirirdi.”

“Ertesi gün ağır bir uykudan sıçrayarak uyanmıştım. Gördüklerimin rüya olmasını çok istemiştim. Pencereye kadar giderek perdeyi çektim. Antikacı dükkânının önünde beyaz bir kamyonetten kasalar dolusu küçüklü büyüklü çiçek buketleri indiriliyordu.”

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler

Tortum’a doğru
derin gökyüzü cemresi
aşkların çıngılı vadisinde yeşermiş
bir keklik uykusuzluğu
dağlarda yankılanan Süleyman çağrılarından
bir hüdhüd konar kalbime

içimde
sükûnet ağacı
gölgesiyle göverir
Yasin Mortaş

vurduk
o kara kanatlarını
ankebut ipinden sökük
güneyin gözyaşını
ateşten öfkeyle çeliğe akıttık
gökte kuzgun keklik gibi
sana o hasis ağından içli
iflah olmaz bir şarkı bıraktık
Muzaffer Fehmi Şakar

Baş
Bilinmez nereye eğik
kim kimin nesine değik
Ha bire cıncık taşıyor
hırsı boyunu aşıyor
Kaşı gözü ağzı burnu
al yanağı gül dudağı
Geçmiş ölümlülüğünden
sanırsın sinsiz dünyada
ölümsüzlüğü yaşıyor
Nermin Akkan

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir