Yolcu, Sayı:113

113. yolculuğuna çıktı Yolcu dergisi.  Ömer İdris Akdin’in Meseleye Notlar’ı ile başlıyor dergi.

“Gazze; Kalbinde okyanus saklayan coğrafya. Vuruşa vuruşa arındırdı üzerimizdeki kiri. Dublin caddelerinden Cape Town’un ıssız sokaklarına bir ezberi reddetti insan. Srebrenitza mavisi, Hiroşima’nın yeşili ile buluştu. Dünya doğal ahengini aldı. Çeroki yerlisinin dansı Aborjinlere ilham oldu. Hayır insanlık ikiye ayrılmadı. İki cephe mi? Asla! Maske sıyrılınca, makyaj dökülünce karşımızdakilerin yüzsüzlüğü, insansızlığı, hiçbir şeyliği ortaya çıktı.”

Sîmurg’un Kanat Sesleri

Gürgün Karaman, Feridüddün Attar’dan ve Manṭıḳu’ṭ-ṭayr’dan bahseden yazısı ile Yolcu’da .

“Yedi vadide öyküleme yöntemi ile irfani ve felsefi olarak aşkın metafiziği işlenmiştir. Biz burada sadece öykülerin bağrındaki aşkın metafiziği üzerine yaptığımız bazıyapısökümleri aktaracağız. Ama hakikat olan şu ki, bizim burada yaptığımız kısmiyapısöküm, asla öykülerin yerini tutmayacak ve o tadı, sevinci ve sarhoşluğu vermeyecektir. Bu nedenle Şeyh Attar’ın eserini okumak kaçınılmazdır.”

Yol Dediğin, İnsanlık Yoludur

İnsan hayat denen bir yolun yolcusudur. Yoldayken yolcular da çıkar karşısına. Hayat anlamlı hale geldikçe yol insanlık yolu olmaya başlar. Mustafa Everdi, yola, yolculuğa ve yol arkadaşlığına dair yazmış.

“Dünyayı büyülemek gibi bir çağrının aciliyetini ve coşkusunu hisseden yolcular. Yol varsa işte budur. Yolcuya yakışan böyle bir eylemi dünya gündeminde manşete taşıyan bir manifesto olmaktır. Zalime muğber olurken,yolcuya hayır dileyen insanlar. Geleceksoykırımı lanetlerken, bir daha böyle bir vahşet olmasın diye evrensel meydanlarda türküler yakan insanlar.”

Edebiyat ve Felsefe Üzerine

Konumuz edebiyat ve felsefe. Bir yanda Prof. Dr. Bülent Sönmez, diğer yanda Prof. Dr. Mehmet Çelik. Ortaya nasıl bir sohbet çıkacağını az çok tahmin edebilirsiniz.

“Kelam, malumunuz kelam, dişin ette bıraktığı ize denir. Dişin ette bıraktığı iz, sözün sende bıraktığı etki anlamındadır. Kelam aynı zamanda diken demek biliyorsunuz. Diken batmasıdır. Çünkü birçok zaman kadimin hadisle açıklanması sonucunda çok yara alırsın. Kelam olmayan bir problemi ortaya atar. Yokken o problemi büyütür.”

“Mesela Feriduddin Attar’ın Mantıku’t-Tayr kitabı bir şiir kitabıdır. Failatın, failatın, failatın, failin kalıbında yazılmış bir mesnevidir. Peki, onu edebiyat veya felsefe olarak neden ayırasınız? Bakın orada son derece güzel, son derece güzel şiirsel teşbihler, temsiller ve söz sanatları var. Ama aslında onun yapmak istediği sana şiir okumak falan değil. Ne yapıyor adam? Diyor ki, hakikat nedir? İnsan kendi hakikatini nasıl bulur? Mesela önemli bir müsaadeniz varsa, siz beni konuşturuyorsunuz, kendiniz konuşmuyorsunuz.”

Bir Kusur Beyanı Yahut Öykü Yazma Üzerine 10 Değini

Hasan Harmancı bir gencin öyküsüne verdiği 10 cevabı bir öykü atölyesi samimiyetine dergi sayfalarına taşımış.

Bir önemli başlık daha var, o da: “Öykü yazma sebebi.” Bu konu başlı başına bir mesele. Ama kısaca şöyle diyebilirim: Öykü yazmak, diğer edebi türlerde yazmaktan temelde farklı bir amaç taşımaz. Kendini aramak, bulmak, ifade etmek; sevgi ve nefreti açığa çıkarmak, insana ulaşmak amaçlarımız olabilir. Maddiyat da amaç olabilir elbette ama öyküde pek mümkün değil bu. Onu da açıkça söylemiş olayım.

Mücahit Gültekin ile Söyleşi

Mücahit Gültekin, Faik Öcal’ın sorularını cevaplamış. Gazzze’ye dair değinilerin olduğu söyleşinin merkezinde Gültekin’in Algı Yönetimi ve Manipülasyon kitabı var.

“Aksa Tufanısavaşında en fazla manipülasyonun yapıldığı ülkelerden biri de Türkiye oldu. Türkiye’deki manipülasyon iktidarın İsrail’le olan ilişkilerini gizlemek üzerine kuruluydu. İktidar ve iktidara entegre yapılar Türkiye’nin İsrail’le devam eden ticaretini yalanladı ve bunu ifşa eden gençleri “Mossad ajanı” gibi sundu. Bunun yanı sıra “İran ajanı”, “PKK’lı”, “FETÖ’cü” gibi damgalamalar da kullanıldı.Fakatsonradan soykırım sürerken İsrail’e pek çok ürün satıldığını Hükümet kendisi itiraf etmek zorunda kaldı.”

Gençlerin Sağlam Duruşlu Abisi; Asım

Cemal Balıbey, Asım Gültekin’i özellikle gençlere verdiği destekle ve onlara yol arkadaşlığı yaptığı özellikleriyle anlatıyor.

“O, hem güzel hem de dertli bir dava adamıydı; hep koşturan, hep üreten bir gönül eri… Bizi biz yapan değerleri yeni kuşaklara aktarmak için müthiş bir gayret gösterdi. Edebiyat, kültür, özellikle de yayıncılık ve ezgiler söz konusu olduğunda daima ön saflardaydı. Onu gördüğümde aklıma hep dergiler ve dergicilik gelirdi. Yayınevleri, edebiyat ve sanat çevreleri onun asli mekanlarıydı. Dolaşmadık yayınevi bırakmaz, bazen yalnız, ama çoğu zaman ise birilerini yanına alarak bizim yayınevimize uğrardı.”

İyiliği Çoğaltmak Gibi Bir Mecburiyetimiz Var

Kötülük dünyayı avcunun içine almış. Örgütlü bir şekilde kötülük tarafından kuşatılıyoruz. Müminin görevi iyiliği çoğaltmak ama derin bir sessizlik içinde kaybolup gidiyor inanç sahipleri. İman bir hakikattir ve olması gereken de iyiliği çoğaltmaktır. Yoksa kötülük her yerde gelip gelecek ve kimsenin bir bahanesi olmayacak.

“Kötülükle sarmaş dolaş olmuşinsanların çokluğu, iyiliğe niyetlenmişlerin suskunluğu hepimizi şaşırtsa da, Gazze’deki soykırımın yüreklerdeki fıtrat teline dokunması, vicdan ittifakına sebep oldu. Bu çok sevindirici ve gönüllerimize su serpen bir durum. Ancak örgütlü kötülüğün sesi ve etkisi hâlâ yüksek. Ulaştıkları sermaye ve teknolojiyle, ne yazık ki akla gelmedik hile, tuzak ve oyunlarla canımızı yakabiliyorlar.”

Kendimi Ararken Bulduğum Nihat Genç

Selçuk Küpçük, Nihat Genç’i anlatıyor. Derin bir iz bırakarak aramızdan ayrıldı Genç. Türkiye’ye dokunan etkisinin yanında birçok kişiye de bire bir etkisi oldu Nihat Genç’in. Bunu herkes söyleyemez ama durum bu kadar net. Küpçük kendi dünyasındaki Nihat Genç’i anlatıyor.

“1989 yılında Hakan Albayrak ile beraber çıkardıkları Çete dergisine ve hatta Sakarya Çay Ocağı zamanlarına yetişmek isterdim. Benim böyle, “keşke şu dergide yazsaydım” dediğim geç kalışlarım vardır. Üç Çiçek, Şiir Atı, Geniş Zamanlar, Argos, Gergedan, Nar dergileri gibi mesela. Çete her ne kadar salt bir edebiyat dergisi olmasa da bu isimlere zevkle eklenebilir benim için.”

Kendisi ile bir süre evvel yeni makalelerini topladığı vitrinlerdeki son kitabı Karanlığa Okunan Ezanlar isimli kitabı merkezli bir söyleşi yaparken de ilk sorum yeni bir romanının olup olmayacağı üzerine idi. O bize yerli kalarak etrafımızda olup biteni yeniden algılamamızı ve yorumlamamızı öğretmiş ve sivil bir alan aralamıştır. Bize düşen Cemil Meriç ile zemine oturan ve Nihat Genç ile bugüne gelen modern sürgünlük halini genç arkadaşlara bolca anlatmak”.

Vefa

Vefanın adı bile artık nostaljik bir öge olarak dolaşıyor aramızda. Kaybediyoruz içimizi onaran ne kadar güzellik varsa. İsmail Güçtaş, geçmiş zamanların kulağını çınlatarak vefadan bahsediyor yazısında.

“Biz böyle değildik evvel. Günün herhangi bir saatinde evimizde tükenen şekeri, bulguru, çayı bakkaldan önce komşumuzdan tedarik eden insanlardık. Birbirimizin acısını hafifletir, sevincini çoğaltırdık. Yük alırdık birbirimizin üzerinden, yük olmazdık. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olurdu önceden. Şimdi, birlikte bir fincan kahve içebileceğimiz bir dostumuz kaldı mı diye kırk yıl düşünür olduk.”

“Vefa hissi içten gelmeli ve doğal olmalı. Zorla güzellik olmayacağı gibi, insanları duygusal yönden başka türlü davranamamaya mecbur hissettirerek vefalı davranmaya zorlamak da kuşkusuz başka davranış bozukluklarına kapı aralayacaktır.”

Yolcu’dan Öyküler

Müştehir Karakaya – Urartulu Kadının Serzenişi

“Kafiledeki arkadaşlarım korkudan ne yapacaklarını şaşırdılar, kimi bayıldı, kimi fırsatını bulup kaçtı, kimi altına kaçırdı. Ben kaçamadım çünkü devtam da karşıma çıkmıştı. Hareketsiz kaldım. Ben nefes almadan durunca, dev üzerimden elini uzatıp arkadan kaçan iki arkadaşımı tutup birbirine çarptı, iki adam çöp gibi kırıldılar. Dev bizi toplayıp pişirmeye ve yemeye niyetliydi. Yetiştiklerini öldürdü, ben hâlâ yerimde duruyor, hareket etmiyordum. İsteseydim de hareket edemezdim. Kendi kendime işiteceğim kadar söylendim…”

“Ağladım. Çok ağladım. Çok çok daha ağladım. Anacığım diyor ki, SintiSumar’ı al. SintiSumar güzelkız. Nazik, nazenin, boylu boslu,krallara layık. Babası baba olsa saraya gelin gönderir. Babası ahlaksız, babası ırz düşmanı… Babamın ölümünden sonra anneme musallat olan adam… Amca demeye utanırım… Şamram’ı sevdiğimi nerden öğrenmiş?”

Murat Sayımlar – Sarmalı Kırmak

“Kendimi değerli hissetmemin bana öğretilmediği, hatta buna izin bile verilmediği zamanlarında, neredeyse çocukluğumun başlarından itibaren başladığını ve çeşitli dönemlerde, ortam ve vesilelerle pekiştirildiğini gördüm, hayalimde. Seninle olan tartışmalarımızın önemli bir bölümünün nedeni olan, benim dışsal onay talebim ve olmayınca ortaya koyduğum olumsuz tavırlarım da buradan başlıyormuş.”

“Geçmişte olanlar, geçmişte kaldı. Oradan çıkışla ve etkisiz yöntemlerle, denemelerle bu sarmalı kırabilmek ihtimali gözükmüyor. Meseleyi bu anda çözmek icap ediyor. Bir toplum kendinde olanı değiştirirse, Allah’ta o toplumu değiştirecektir.”

Ahmet Can-Sadece Bir Gelişti ve Gitti

“Sonra gitti. Bir ay. İki ay. Altı ay. Ve birsene. Bir daha ne haber aldım ne de o beni aradı. Sahaf dükkânını da zaten kapatmıştık. Ortak bir tanıdığımız olsa sorabilirve haber alıp en azından rahatlardım ama özel hayatına dair,yetiştirme yurdunda büyüdüğü ve anne babası olmadığı bilgisi dışında hiçbir şey bilmiyordum.”

“Evet, o zamanlar ona karşı hiçbirşey hissetmemiştim. Ama şimdi, bıraktığı intihar mektubunu, 20 yıl aradan sonra, 40 küsur yaşımda okurken gözlerim doluyor ve geç kalınmış bir pişmanlıkla onun ölü gerçekliğine âşık oluyorum.”

Tuğba Kişmiş – Şeyh Efendi ve İmtihanı

“Şeyh Efendi yatsı zikrinden sonra müritlerine Allah’tan hakkıyla korkmak konusunda sohbet ederken aniden rahatsızlanmış, postunun üzerine yığılıvermişti. Zavallı müritler önce bu durumu anlayamamış Efendi Hazretleri cezbeye geldi zannetmişlerdi, sonrasında Şeyh Efendi yerinden kıpırdamayınca odada bir telaş başlamıştı. Aşçıbaşı İhsan Efendi, “Şeyhimizvefat eyledi” diye feryadı basmış,yaka paça ağlamaya meyletmiştiki Medreseli Hüseyin Efendi, “Bre dur, hele olayı bir anla be adam. Bu ne edepsizlikşeyhin huzurunda.” diyerek ona engel olmuştu.”

“Şeyh Efendi yeniden başını yastığa koydu. Ellerinde ayaklarında garip bir yorgunluk hissetti. Gözlerini kapatınca gönlüne düşen korkuyu sezdi. Eğer emrihak vâki olursa müritleri geride ne edecekti? Teheccütlerde yarı uyur namaz kılan, safları yeterince düzgün yapamayan, zikirleri bir çekip bir unutan, nefsiyle mücadelede henüz fidan olan onca müride ne olacaktı? İtikat konuları yeterince talim edilmemiş, ilmihaller eksik…”

“Şeyh Efendi secdeden doğruldu, iki kürek kemiğinin arasında garip bir soğukluk hissetti. Sırtından birkaç damla ter aktı kuyruk sokumuna doğru. Ümitsizliğe düşürmek şeytanın en güçlü oyunlarından biriydi. Tüm yaptıklarını şeyh olabilmek için yapmamıştı ki boşa gitsin, amacı nefsini tanıyıp aşırılıklarını terbiye edebilmekti.”

Yolcu’dan Şiirler
Gazze’de
Her yeniyetmenin kulağında
Çınlayan bir ölüm gibi
Söylenmesi gereken bir şeyler var
Siz çocuklar
Göğümüzün acı çığlıkları
Ve dirice kasları toprağımızın
Susmayın sakın
Diri tutun dilinizi
Bu yüzsüzlüğe okkalı bir tokat atın
Mustafa Karaosmanoğlu

kırk ikindiye boz bulanık nehirken zaman
ateşten iğneyle yamalı bohça gönlümü
yaprağın suya hasret gönlümü
çekip al, busbulanık gam denizinde

ecelin elleri var mı, bembeyaz elleri
beni kapıp sana getiren elleri
kendimi tufandan kurtaracakken
Mustafa Işık

karmaşık sayıları anlatan öğretmenler gibi
bahsediyor haber sunucuları dünyadan
senden, sesinden, yerden kalkmayan gölgenden
boynu bükük rüzgar utancından
Fatih Tezce

Haziran dilimde sükût
Dağınık masam içim kalabalık
Odamı dolduruyor
Yangından arta kalan küllerin müziği
Rüzgâr sallayıp duruyor perdeyi
Çıkıp gitsem bir haziran gecesi
Ya da getirsen bakışlarındaki güneşi.
Bünyamin Doğruer

Çok bir ihtimal daha vardı Gazze’de,
Naylon pabuçlar, akan çadırlar, yıkıntılar arasında,
Hepsi ölmek mi dersin?
Amerika’yla savaşmayı göze alan Müslümana ne denir Google?
Dünyanın kasveti biraz fazla olmadı mı?
Ahmet Şevki Şakalar

İcimizde gezip duruyor bir ayak
Durgun suda gözlerimiz halkalanıyor
Güneşi soyup duruyoruz avcumuzda
Net bir fotoğrafımız yok
Yanmış filmler
Gölgeleri eksik hep sırtımızda
Başımızı ne tarafa cevirsek
Bir ceset
Yolculuk boyunca
Kafasını düşürüp duruyor sandığa
Sanki içi geçmiş bir hastalık
Tevarüs ediyor
Yirmi yaşından kırk üç yaşına
Sanki göz yanılsaması bir nehir
Akıp duruyor gecenin koynuna
Aykağan Yüce

Yitiksöz’de Cihan Aktaş Dosyası

Yitiksöz dergisi 30. sayısında kapsamlı bir Cihan Aktaş Dosyası ile çıktı. Derginin hazırladığı tüm dosyalarda bir mükemmeliyetçilik hemen hissediliyor. Bu da Duran Boz hocanın işine gösterdiği titizliğin bir göstergesi.

Cihan Aktaş her hali ile hakkında hazırlanacak dosya, özel sayı, kitap, belgesel, ansiklopedi ve daha fazlasını hak eden bir yazar. Onu sadece kadınlarla ilgili konulara ilgili bir yazar olarak tanımlamak tam anlamıyla haksızlık olur. Öykü, roman, deneme, şehir, sinema yazıları ve daha fazlası. Hepsinin de üstesinden gelmiş, yaşadığı coğrafyanın ve tüm dünyanın sesi olmak isteyen bir yazar var karşımızda.  Bu dosya onu daha yakından tanımak isteyenler için bir girizgâh olacak incelikte notlar barındırıyor. 

Cihan Aktaş Dosyasından

Münire Kevser Baş – Hakikate Sadakat ve Tutarlılık Hassasiyeti: Cihan Aktaş’ın Düşünme Metodu

“Mimariden, göç meselelerine, sinemadan, şehir yazılarına dek sosyo-kültürel dönüşümün pek çok cephesine ilişkin kendine özgü bir metodoloji ve yaklaşım biçimi geliştiren Cihan Aktaş, ele aldığı her meselede temel prensibinin zayıfların ve dezavantajlıların yanında olduğunu gösteren tavrını korudu. Hem edebî hem fikrî yazılarında, analitik düşünme biçimi, çok sesli yaklaşımı, sahih duyarlılığı, samimi eleştirelliği ile en çok da hakikate sadakati esas alan inşâi tavrı ile literatürümüze dikkat çekici bir katkı sundu.”

Hacer Yeğin Güneş – Cihan Aktaş’ta Mekânın Hafızası ve Sosyal Bellek

“Aktaş’ın şehir anlatıları, yalnızca bireyin kimliğini değil, kolektif hafızanın nasıl biçimlendiğini de irdeler. Walter Benjamin’in Pasajlar çalışmasında ileri sürdüğü gibi, şehir pasajları ve sokakları, bir belleğin taşıyıcısı değil, aynı zamanda onun üretildiği alanlardır (Benjamin, 2009: 64). Benjamin’in şehirleri zamanın izleriyle dolu metinler gibi okuma önerisi, Aktaş’ın metinlerinde mekânın nasıl bir anlam üretim aracı hâline geldiğini anlamamıza yardımcı olur.”

Bedia Kaoçakoğlu – Şeffaf Duvarlar, Gizli Bahçeler

“Cihan Aktaş Türk edebiyatının dinî duyarlılıklar ekseninde eser veren pek çok sosyal temaya bu bakışla yaslanan önemli sanatçılarındandır. Onun öykü ve romanlarında gerek kurgu gerekse kahramanların ruh dünyaları başka metinlerden alıntı ve göndermelerle güçlendirilir. Bu açıdan metinlerarasılık Aktaş eserlerinde gerçeği kuvvetlendirmek için kendine yer bulur.”

Funda Özsoy E. – Kızım Olsan Bilirdin

“Hastalıklar, sadece hastalar için değil, hasta yakınları için de bir sınavdır, çoğumuzun tecrübe ettiği üzere. Hele bu hastalık, şuuru karanlık kuyulara kapatan, insanı kendi olmaktan çıkaran alzaymırsa, hasta yakınlarının sınavı daha bir zor olacaktır kuşkusuz. Cihan Aktaş, bu sınavı kazanmak için uğraş veren Zehra’nın gözüyle yansıtırken hayatı; Sıdıka Hanım’ın da -o son derece kontrollü, dengeli, ailesinin toparlayıcısı kadının da- frenlerinin boşalışını, alzaymırlı birinin zihin karmaşasını yansıtan, sağlıklı bağlantılar kuramayan bakış açısını, zaman sıçramalarıyla çok başarılı veriyor.”

Hakkı Yanık – Sessizliğin Sesi: Cihan Aktaş

“Aktaş’ın eserlerinin yazılış dönem ve süreçleri de ilginçtir. Bana Uzun Mektuplar Yaz’ı üç ayrı ülkenin üç ayrı şehrinden -İstanbul, Bakü ve Tahran’da- ve okuldan ayrıldıktan 20 sene sonra yazar. Şirin’in Düğünü’nün yazılışında da Tahran ve Behzad’a ait Ferhat ile Şirin minyatürü etkili olur. Kızım Olsan Bilirdin’ialzaymır hastası annesinin hastalığının ilk evrelerinden ilhamla yazmaya başlar ve annesinin vefatından yıllar sonra tamamlar. Torununun doğumu için Seattle’a gider ve orada birkaç ay kalır. Bu sefer de Seattle Günlüğü’nü kaleme alır.”

Fatma Akdokur – Cihan’ın Kitaplığı

“İlk okumalarda Cihan Aktaş’ı kadın dilini ihsas ettiren anlatıma sahip bir erkek yazar diye düşündüğümü/zü, bir konuşma için Ankara’ya geldiğinde biraz şaşırarak ama çokça memnuniyetle yüzümüzün gülüp gönlümüzün coştuğunu hatırlarım. Aksine, ağabeyi Ümit Aktaş’ı nasıl da bize biraz sert, eril gelen bir dille yazan bir kadın yazar diye düşünüp değerlendirdiğimiz bir toyluğa sahip olduğumuzu da. Belki bu sözlerim de bugünün okurunu şaşırtıyordur; zaman ve iletişim araçları ve bunlar vasıtasıyla bilgi ve malumata erişme imkânları o kadar değişti ve gelişti ki şu kısacık ömrümüzde.”

Cihan Aktaş ile Söyleşi

Dosya kapsamında Ayşegül Özdoğan’ın sorularını cevaplamış Cihan Aktaş.

“Roman büyük bir sabır ve sistemli bir çalışma gerektiriyor. Bir romana başladığımda hemen her gün kısa bir süre için de olsa masa başına oturmaya özen gösteriyorum, hiçbir şey yazmasam bile romanın iklimine dâhil olmaya gayret ediyorum. Roman ağırlaştırıyor beni, bir program için yolculuk yaparken aklım masa başında kalıyor. Roman yalnızlaştırıyor, ilişkilerden feragat etmeye mecbur kalıyorsunuz yer yer, zaman zaman.”

“Sınıf körlüğü diye bir şey var. Metrobüse binmeyenler, insanların sabahları ve iş çıkışlarında yaşadığı güçlüklere kör, türdeşleriyle sitelere kapananlar da sokaklarda işlenen cinayetlere sağır. Bütün bunların eleştirel düşünceden yoksunlukla alakasını konuşmaya ihtiyaç duyanlar ise tuhaf suçlamalara maruz kalıyorlar. “Biz bize benzeriz,” diyerek avunmak bir yerde daha risksiz ve kolay geliyor.”

“Geleneksel anlatı biçimleri sinema ve dizilerle yeniden yorumlanıyor ama bu alandaki örnekler ülkemizde yeterli değil. Tarihî dizilerin çoğu günümüz olaylarını geçmişe taşıyacak ve bu şekilde mesaj verecek şekilde kurgulanıyor. Seyir veya dinlemeye dayalı anlatı biçimlerinin yeniden yorumlanması açısından dijital teknoloji bir fırsat sunuyor, ancak ekranlar da büyük ölçüde çok izlenme amaçlı zihni ve gözleri yoran, işgal eden programlarla kaplı.”

Hafızanın Ölümü / Hafıza Nedir ki

Hafızanın da zafiyet yaşadığı zamanları yaşıyoruz. Dijital ağlara teslim ettiğimiz hayatımızın en önemli parçalarından birini de hafızamız oluşturuyor. Kullandığımız kendi hafızamız değil, sanal bir dünyanın buluttan oluşan bilinmez bir dünyasını kullanıyoruz. Mehmet Narlı hafızanın ölümünden bahsediyor yazısında.

“İşitilenin, görülenin, dokunulanın, öğrenilen şeye dönüşmesi için işleyen bir hafıza temel gereklerden/şartlardan biri. İnsanlar, mekânların içindedirler, zamanların akışındadırlar, durumlar yaşarlar, nesnelerle ilişkide olurlar, duyularıyla algılarlar, sesleri işitirler, kokuları duyarlar vs. Böyle olduğu için de hafıza, mekânın, zamanın, durumun, nesnenin içine dağılır, oralarda uyanıklığı her an içinde taşıyan bir uykuya dalar. Öğrenme süreçleri, bir bakıma, tarihsel, mekânsal, deneysel, görsel hafıza sahibi olma süreçleridir.”

Akraba Okurlar

Aynı kitapların dünyasına girmek diye bir şey var. Birbirini tanımayan ama aynı kitaplarla kendine yol bulan insanlar vardır. Ortak nokta kitaptır. Merve Şener, akraba okurlar olarak tanımlıyor bu birlikteliği.

“Ancak ortak bir ihtimal vardır ki, muhtemelen hepsi metnin sessiz ama derin çağrısına kulak vermeyi seçmişlerdir. Gürültüye karışmak yerine, kendileriyle anlamlı bir bağ kurabilecekleri metinlerin izini sürmüşlerdir. Okumayı bir gösteri değil, bilinçli bir yolculuk olarak görürler. Çünkü bazı kitaplar yalnızca okunmak için değil, kütüphanelerin arka raflarında, sahafların bir köşesinde, yıpranmış ve tozlu ciltleriyle keşfedilmek için oradadır ve “akraba okurlar” bu keşfin yolcularıdır.”

Yitiksöz’den Öyküler

Yunus Develi – Devre Mülk

“O gün eve döner dönmez hemen telefona sarılmış -neden o anda, sıcağı sıcağına gidip sormadıysa- fakat bir türlü ulaşamamıştı aradığı numaraya. Tamam, yoğun olabilirlerdi ama yine de bu numara oraya ait olduğuna göre bir cevap verenin olması gerekirdi. Sonraki günlerde de aynıydı durum. Telefon uzun süre çalıyor ama bir türlü açılmıyordu. Oysa bu sorunu çözmesi gerekiyordu. Çünkü…”

“Kaçıncı arayışında duymuştu o sesi, hatırlamıyordu. Fakat, eğer bunda da cevap alamazsam kalkıp gitmekten başka çare yok, dediğini hatırlıyordu. Bu işi bir an evvel halletmesi gerekiyordu. Boşlukta gibi hissediyordu kendini. Yersiz yurtsuz, ortada kalacakmış gibi…”

Gülçin Yağmur Akbulut – Çekçekçi Amca

“Mümkün olduğunca dışarı çıkmamaya çalışıyor, küflü beton parçalar arasında vaktimi geçirmeye çabalıyordum. Dışarıya çıkmanın mecbur kaldığı okul saatlerinde havasını solumak zorunda olduğum muhiti fırtına misali geçmeye uğraşıyor; sarhoşun, berduşun naralarına kulaklarımı tıkamaya gayret ediyordum.”

“Sevmiyorum çarşambaları artık. Günlerden bir çarşamba günü okuldan eve dönerken mutsuzdum. Keyifsiz, korunaksız, hiç olmadığı kadar yalnızdım. İki buçuk yıl boyunca ilk defa yoktu okul bahçesi önünde. Duraladım, bozuldum, sağı solu aradım. Öteye beriye baktım, endişelenip kaygılandım. Çaresiz, başımı önüme eğip usulca yürümeye başladım.”

Süheyla Hanönü Karaca – Ceket

“İlk cümlem ne olmalı diye düşündü. Sonra düşünmekten vazgeçip sırt çantasına birkaç parça bir şey koyup ben memlekete gidiyorum, diyerek kapıyı çekip çıktı. Ortam buz kesti. Kapının ardından kızının sesini duyuyordu. Babam yine mi gidiyor anne, diyordu. Onun tek ailesi var o da kök ailesi, diyen karısının sesi kulaklarında asansöre bindi.”

“Bir babanın çocuklarıyla eşinin mezarını bayram sabahı ziyaret edişini anlatan hüzünlü bir şarkıdır aslında. Hikâye bu kadar hüzünlüyken şarkının bu denli kıpır kıpır, neşeli söylenmesini tuhaf bulmuştu ta ki bugün ablası ve yeğenlerinin ceketle kurduğu bağı görene kadar.”

Abdullah İpek – Görseydim Bilirdim

“Nasıl olmuşsa içlerinden birisi nereye gittiklerini öğrenmiş. Babam temiz kalpliymiş, herkesin sevgisini, saygısını kazanmış. Ben bilmiyorum diyenler öyle diyor. Ama ondan bana pek bir şey kaldığını söyleyemem. Kore’den getirdiği teyp haricinde.”

“Nereye gideceğimi bilmiyordum. Görseydim bilirdim, kimseye de muhtaç kalmazdım. İnsanlar acıyarak bakmazdı bana, onlar gibi olurdum. Ah, bir görseydim neler anlatmazdım onlara. Okumayı yazmayı öğrenir şiirler yazardım, kendime ait bir odam, evim belki eşim olurdu. Of! Parmaklarımdaki uyuşma yavaş yavaş bedenime yayılıyor. Ellerimin üşümesine aldırmadan yaptığım kartopunu cama fırlattım. İlki tutmadı, ikincisi de ama üçüncüsünde güüüüm diye bir ses geldi. Bu korku sana yeter lan mandalina çocuğu, dedim yüksek sesle. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm.”

İlk Kitap İlk Heyecan

Bu sayı ilk kitap heyecanını paylaşan isim; İbrahim Ercan. Kosmos Buradan Geçer kitabının hikâyesini paylaşıyor Ercan.

“Bu kitapta, Varlık dergisinde yayımlanan ilk şiirlerimle, son dönemde yazdığım metinleri bir araya getirdim. Şiirlerin çoğu kısa olmakla birlikte kendi içinde bir ritme, bir devinime sahip. Bazısı sanki içeriden konuşuyor, içsel bir sezginin dilini kullanıyor; bazısı dışarıdan bakan bir gözle daha uzak, daha geniş bir çerçeve çiziyor. Ama her biri zamanın kıyısında duran, geçmişin tozunu taşısa da şimdinin nabzını tutan bir sesle yazıldı. Her şiirin, okuyucunun kendi “mikrokozmos”unda yankılanmasını, bir aynaya dönüşmesini diliyorum. Belki o aynada silinmiş yüzlerini yeniden hatırlayacaklar; belki de henüz var olmamış bir “ben” ile karşılaşacaklardır.”

Yitiksöz’den Şiirler
pencereden gökyüzünü seyretmek çok hoş
ama mağarada çocuklar hâlâ karanlıkla besleniyor
oysa şair dediğin muştucu Cebrail’in çırağı olmalı
gece demeden gündüz demeden koşmalı
o mağarada hiç olmazsa bir kibrit yakmalı.
Faruk Uysal

çiçekleri solmuş minder
ılık zemzem sisli tavan
tükenmiş gövden ve
kör gözünde ilk damla…
bu son resmindi

sabahındilgenle dökülen sarısı geçti
geldi akşamın mor yelpazesi
Bünyamin K.

bir savaştan arta kalan
kılıç yaralarından ezberledim
avcıların unuttuğu
avın hiç okumadığı tarihi
tüfek duvarda paslandı
kılıç kınında
ve bunca geyik başının
duvar süsü olduğu zamanda
avcılara kimse sormadı
av olmanın ne menem bir şey olduğunu
Suavi Kemal Yazgıç

yaz, elimize vurduğumuz kına
alnımıza yazılmış eski bir yas gibi
ve nihayet camları açıyoruz
göğe asılı birkaç bulut
biraz toprak
biraz yalnızlık giriyor içeri
biliyorsun
yalnızlık da büyür bazen
açmayı bekleyen çiçekler gibi
Ayşegül Sözen Dağ

Hiç telâşa kapılmadan tamamladı
dünya hayatını Cahit Zarifoğlu;
bir kuyuyu kazar gibi; öyle girişken
büyüdükçe büyüyen ve büyüleyen
ve ama hep içine doğru;
takvimlerse o sırada
7 Haziranı ‘87’yi gösteriyordu

Seçkin bir kimse değildi
Bağışlanma diledi hepimiz gibi
Adem Turan

tut ki içine bakılmamış topraksın
hırpalanmış denizleri indirdin dizlerine
sahile varamazsın karşı kıyılara bağışlanmamış adın
kanından süt emecek koynunda beklettiğin yılan
incinmeye inan sonra çatlaktan sızan ışığa
kalbin orada yakaran bir çocuk olarak tam karşında duracak
Cengizhan Konuş

Hörgücünde taşıdığı mücevherden habersiz
Develerin toynaklarını yontan asfalt
Vitrinlere asılmış tişörtler, etekler
Dekoratif bir yalnızlık şimdi evlerimiz
Eskimiş kozalakların arasında gizlenir
İbrahim Gökburun

Seni sordum
zihnimin cüzlerini okudum ezberden
aklımın köşe bucağında ayetler
kendim için kanlı hatmiler topladım
kâr saydım kalbimin attığı günleri
oturup en baştan başladım susmaya

can sıkıntısının sanattan sayılmadığını
ölümlülerin kitaplarına girince anladım
Sinan Davulcu

Kefen dikmek görev tanımına girmez kimi terzilerin
Basılı evrak değil ki ölüm
Açıp da yüzünden okunabilsin
Geç kaldık lügatte sen zamirine dokunmakta
Koru bizi yer bildirimsiz kuyulardan
Kendiliğinden açılan gömlek düğmelerinden sonra
Hüseyin Çolak

Öpünce geçen bir şeydi hayat
Özendim kalbine çocukların, geçmedi
Senle bezenmiş kıyıları vardı dünyanın
Bekledim ömrün ömrüme değecek diye
Gelecek diye göçmen kuşlar turnalar
Hünerli bir ırmaktın aktın gözümden
Sen diye bekledim sen diye diye
Murat Engizek

ben gitsem hayat aynen devam edecek
ben gitsem hiç kimse üzülmeyecek
ben gitsem sevgili arkadaşım
öyle zannediyorum ki kader bu
bütün dostlarım halay çekecek
Cafer Keklikçi

Düşeyaz, Sayı: 35

Düşeyaz dergisi 35. sayıda poetika dosyası ile çıktı. Derginin yeni yayın döneminde yaşadığı değişimin bir yansıması olarak görüyorum bu dosyayı. Şiirde yeni ve çağdaş bir sesin ardına düşen dergi poetik metinlerle de bu süreci sağlam bir zemine oturtmuş oluyor.

Poetika Dosyasından

Ersun Çıplak- Neden Metapoetika?

“Kısacası, metaanlatıların sonu, paranın rakipsiz metaanlatısına yol açtı. Sonuç, merkezsizliğin kutsandığı ortamda hemen herşey tam olarak merkezin etkisinde: Gazze, Afganistan, Bosna, Ruanda, Ukrayna, İran… Geçmişi ihya etme çabası kar güdüsüyle paralel neredeyse.Çoğulculuk protesto edemeyen bireyler yarattı.”

Nimet Tekerek – Bir Poetik Karmaşa: Modern İmge ve Millî Romantizm

“Sanatta geleneği savunanlar ile modern bir dili savunanlar arasındaki tartışmaların en çetini, herkesin malumudur ki en fazla edebiyat ve özelinde de şiir ekseninde gerçekleşti, gerçekleşiyor… Batı dramaturyasında dram ve kaostan doğan destan kültürü yine belki de kendisinin devamı niteliğinde icat edilen roman türünde de kendisini aynı kaos temaları ile devam ettirmiş; genellikle işlenen, işleyen milletin iç meselelerine göre değişmesi kaydıyla, yeni hayat modeli içerisinde yeni dram ve travmaları konu almış; bizlerde kötünün özendirilmemesi adına söylenmediği, iyinin ise kişinin ruh tekamülüne göre katman katman aşikar edildiği imge ve zarafet üslubuna aykırı şekilde düşük hayatlar edebiyat hayatına girmeye başlamıştır.”

Merve Gözükara – Poetika

“Poetika, yalnızca estetik bir arayış değil; bir medeniyet iddiasıdır. Cahit Zarifoğlu’nun ruhsal derinliğinde, Erdem Beyazıt’ın umut yüklü seslenişinde ve Sezai Karakoç’un metafizik diriliş çağrısında vücut bulan Kahramanmaraşlı şairlerin poetikası, hem sözün hikmetle yoğrulmuş hali hem de İslami bir uyanışın edebi temelidir.”

Alpaslan Yurtseven – Poetika ve Psikoloji: Ruhun Yazılmamış Şiiri

“Belki hepimiz yarım kalan şiirleriz. Bir harfi eksik, bir kafiyesi bozuk. Belki her iç sıkıntısı bir dizeye dönüşmek istiyordur içinde. Ve her içsel sessizlik bir şiir kadar çok şey anlatıyordur. Şiir, ruhun gözyaşıdır kelimelerle. Ve psikoloji, o gözyaşının nereden aktığını sorar. Bu yüzden, her şiir aynı zamanda bir psikolojik rapordur: Adı konulmamış ama yaşanmış bir duygunun sanata dönüştüğü yer.”

Mustafa Köneçoğlu ile Söyleşi

Mustafa Köneçoğlu şair ve aynı zamanda şiire kafa yoran, şiir üzerine düşüncelerini paylaşan bir yazar. Dergide dosya kapsamında Köneçoğlu ile yapılan bir söyleşi yer alıyor. Sorular; Nimet Tekerek’ten.

“Modernliğin gelenekle ilişkisi hep sorunlu olmuştur. Çünkü modern insan geleneksel insandan itikat ve yaşama kalıpları açısından kesin hatlarla ayrılır. Modern insan, özellikle de Kant’ın “Bilmeye cesaret et.” sözünden sonra kendi kaderinin efendisi ya da öznesi olmayı hümanizmin temel düsturu haline getirmiştir.”

“Geleneksel estetiğe karşı çıkarak modern şiirimizde farklı bir kanal açmış olan Garip şiirinde insanın özüne dair bir arayış yoktur. Garip şiiri “basit, sıradan ve günübirlik insanı” şiire taşımasıyla ön plana çıkmıştır. Sığlığı nedeniyle yer yer farsa dönüştüğü de olur.”

“Modern döneme bakıldığında dünya edebiyatında çok büyük şairlerin dolayısıyla poetik hareketlerin var olduğu görülür. Mallerme, Rilke, Rimbaud ve Baudelaire gibi büyük şairler modern Türk şiirini de derinden etkilemişlerdir.”

“Dergiler, edebiyatın ve düşüncenin nefes aldığı canlı mekânlardır. Aynı zamanda şair ve yazarların ölçülerinin alındığı bir boy aynasıdır. Dergiler, estetik anlayışları yakın olan şair ve yazarları bir araya getiren bir okuldur da.”

Düşeyaz’dan Öyküler

Vedat Ali Kızıltepe – Güzelliğin Bedeli

“Öğleden sonra saat dört olmuştu. Balkonun önünü kaplayan asma dalları arasından batmakta olan güneşin ışıkları gözlerimize vuruyor, bu hâl tatlı bir nahoşluk veriyordu. Yere serdiğimiz kilimin üzerine birkaç minder atıp kırlentleri de duvara yaslamış, ayaklarımızı da uzatmıştık boylu boyunca.”

“İçeri geçtik. Evin uzunca bir koridoru, sağ ve sol taraflarında üçer odadan toplam altı odası vardı. Duvarlar beyaz kireç boyalı, tahta kapılar ardına kadar açıktı. Hemen hemen her odada bir topluluk vardı. Evet, biz biraz geç kalmıştık. Kız isteme faslı bitmiş, yüzükler takılmıştı.”

“Sultan Nine’nin gözleri dolu dolu olmuş, biraz sonra masmavi gözlerinden pınar gibi yaşlar akmaya başlamıştı. Annem de ona katıldı. Mavi oya işlemeli beyaz tülbendi ile sildi gözlerini.”

“Akşamüzeri saat altı olmuştu. Bahçe kapısının sesi ile o yöne döndük. Babam gelmişti. Sultan Nine müsaade istedi. Hürmetle ellerini öpüp gönderdik kendisini.”

Necdet Ekici – Gülbeyaz

“Gözlerim dolu dolu, içimde bir ağırlık. Dokunsalar ağlayacağım. Hâlbuki babam güvercinlerime ne kadar düşkün olduğumu, ne çok sevdiğimi görüyordu. Onlardan ayrılamayacağımı, bırakıp gidemeyeceğimi biliyordu. Durup dururken Çukurova’ya göç işi de nereden çıkmıştı?”

“Artık iyice anladım ki Çukurova’ya güvercinsiz gidecektik. Benimse aklım fikrim hep onlardaydı. Babamın ayak bağı dediği can kuşlarımda…”

“Eşi yoktu yanında. Yavruları yoktu. Diğer güvercinler gibi saçılan yemlere kıtlıkta kalmış gibi çökmüyordu. Kuşçu amcanın dili her zamanki gibi şefkatliydi, fakat ona karşı daha bir özenli…”

Ayşe Ünüvar – Ayrık Otu 1939

“Bir çeşme. Bir mescit. Bir ulu kavak. Bir küçük mezarlık. Taşlarına yaslanıp soluklanıyorum. Ay tabak gibi gökyüzünü süslüyor. Gülen bir yüz görüyorum yüzünde. Öpülen bir el öpen, bir dudak…”

“Fatma ayrık otlarını sırtına yüklenirken, yükünü düzeltme bahanesiyle kadının arkasına geçer Huriye ve ipi boynuna geçirir… Sıkar. Asılır yine sıkar… Gözü dönmüştür bir kere. Huriye’ye göre Fatma oracıkta ölmüştür ya! Koşar adımlarla, yalnız başına köye döner.”

“Kadın eli ne mahir ne gizemli ne enteresan ne kıskanılası şeydi! Diyerek sezgimin isinde aklımdakileri unutuyorum… Lambanın isi ise şekiller, resimler, umutlar, ayrılıklar, acılar çiziyor mescidin boyasız duvarlarına yeniden ve yeniden! Var ama yok gibi. Yok ama var gibi. Görene. Görebilene…”

Düşeyaz’dan Şiirler
-Kâğıttan kuşlar uçuruyorum…
Gagalarında;
Bayraklaşmış bir memleket ülküsü
Ve cıvıltılarında kutlu bir özgürlük türküsü.
Kavgamızın kömeğiyle yoğurdum
Terimizi kutsayan onca emeği
Ki bilirsin
Vaktiyle senden öğrendim
Direnerek beklemeyi.
Şehrimin haritasıdır
Göğsümdeki müzmin yaralar…
Hâsılı;
Kılavuzun olsun,
Sana doğru
Kuşladığım mısralar.
Banu Sancak

Teller, duvarlar, memnu harfler
Anneler baharda kardelen sanıp
Bizi yine ve yeniden doğursun

Vaktidir, can kılıcı ten kınında
Yaşatan soylu haberdir ölüm.
Mustafa Işık

sızıyor duvarların gözeneklerinden yankısız cümleler
ve biz, henüz icat edilmemiş harflerle
ölü bir zamanın duvarlarına isimler yazıyoruz
bir kırlangıç kanatsız ve silik karanlıklara doğru
tahtadan oyulmuş rüyaların üstünde dört yana kanat çırpıyor
o kuşun göğsüne sığdırdığı her anı
sol göğsümüzün iç cebine yerleştiriyoruz
Süreyya Şahin

göz iziyle yontulan harfin öfkesini
yakamozları çekiçle tenimde düzelttim
kuşkularım gün ışığı gibi hevesli gece doğururken
adımlarımla heceledim külün rengini
masamda kaktüs insan terleriyle sulanmış
ateşe tutulan hayale buradan başladım ritimsiz
Mehmet Mortaş

Rayları dikine teyelledim
Lokomotif sabırsız
Göğün ateşten gergefine işleyeceğim bu suyu

Tanrım
Küçük bir sorun var:
İstasyonda hâlâ yer çekimi var
Kazım Gök

Neyse dediğim çok şey var
Saatleri ileri sardığım birçok gün
Bozguna uğramış bir hâl var yüzümde
Çelişkilerin ortasındayım,
Ve içimde yankılanıyor bir sessiz çığlık.
A.Berkay Uçurum

Dörtnala koşan yılkı atlarının
Başı bağlı şimdi, ben gibi…
Gözlerimde kuraklık tütsüsü
Kırların bin bir rengine
Uzaktan bakıyorum, tutsağım…
İbrahim Gürel

Köşetaşı, Sayı:3

Köşetaşı dergisi Kastamonu’nun bereketi ve sıcaklığıyla çıkışını sürdürüyor. 3. sayısına ulaşan dergi dopdolu içeriği ile “İyi ki dergiler var.” temennimizi canlı tutuyor.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Ferhat Çiftçi’nin yazısından olacak. Çiftçi, Yalnızlık Sanatı kitabı üzerinden Cahit Koytak üzerine yazmış. Şairin şiir evreni, poetikası, şiirlerinden örnekler gibi detaylı bir yazı dergi okurlarını bekliyor.  Günümüz şairleri sayılırken ismini mutlaka ilk sıralara koymamız gereken bir şair Koytak. Dergilerde şaire dair yazılara sıklıkla yer vermek gerek.

“Koytak’ın kitapları, çoğunlukla ana temaya dair bazı epigraflar ve girizgâh şiiriyle açılır. Yalnızlık Sanatı da Allah’a seslendiği dua mahiyetindeki “Yüce Adınla Senin…” (s. 5-6) adlı karşılama şiiriyle başlar. “Tek katlı ve bahçeli bir şiir”i elde edene dek şair kalmak istediğini dile getirir şair. “Önünden gelip geçen”e “kurşun kalemle kazdığı kuyu”dan bir tas su vermek istediğini söyler. Ardından içine “yalnızlık ve yaşlılık sanatı”nı, “şiiri ve müziği”, “yalnızları ve yaşlıları”… sığdırıp Hz. Nuh’a “küçük marangoz atölyesinde” “kanatlı bir gemi” inşa etme isteği dile getirilir. Bu geminin şiirin kendisi olduğu ve sözün geçişkenliği üzerinden anlam bularak kadim gerçekliğe dahil olmak istediği söylenebilir.”

“Şairin yalnızlık üzerine belirlemeleri, kitap boyunca kendini farklı şekillerde gösterir. Her zaman uyum ve imkânlar içinde resmedilmez tabii ki. “Yalnızlığa Bir Yontu” (s. 36-37) şiirinde bu defa sancılar ve çekilen zorluklar yalnızlık elinden sunulur. Dikkat çekici benzetmelerden birisi de “Tanrı ağrısı”dır ki düşünsel çerçeveyi ele verir. Şair, kendini bu defa “yalnızlığın dibinde” “batık bir teknede” görür. “Yüzünde katman katman yosun” vardır. “Yanık zeytinyağı, kirli mazot, atık boya ve çürük tahassüsat” olan yalnızlığın suya karışıp gitmek bilmediğini söyler. “Erimek, çözülmek bilmeyen” yalnızlık “ölüm kaygısı gibi değilse de/Tanrı ağrısı gibi” bir şeydir.”

Filistin Direniş Öykücülüğünün Kurucusu; Gassan Kenefâni

Peren Birsayılı Mut Filistin edebiyatını her yönüyle tanıtmaya devam ediyor. Onun yazılarıyla artık günümüz edebiyatı Filistin edebiyatına aşina bir hale geldi. Köşetaşı’nda Gassan Kenefâni üzerine yazmış Mut.

“Gassan Kenefâni, tam da söylediği gibi hayatı boyunca sarp yollarda yürüyen bir yazardı. Her ne pahasına olursa olsun doğru bildiklerini söylemekten vazgeçmemiş ve kendine has karakteriyle eşsiz bir yerde durmuştu daima. Roman, şiir, hikâye gibi çok yönlü alanlarıyla bildiğimiz Filistin edebiyatının direnişçi bir karaktere sahip olmasında, Filistin ulusal kimliğini muhafaza etme noktasında kilit isimlerden birisiydi.”

Nasıl Yaşarsak Öyle Öleceğiz

Öleceğiz ve her şey yarım kalacak. Ne yaparsak yapalım yarım yaşıyoruz. Erteleye erteleye birikiyor yapılacaklar listesi. Ölüyoruz ve bir ağırlık yükleniyor sırtımıza. Zeki Bulduk, Peygamber Efendimizin “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz!.” Hadisinden ilhamla kaleme almış yazısını.

“Bir şeyleri ertelerken öleceğiz gibi geliyor bana.

Mesela kredi kartı borçlarını denkleştirirken,

bir dizi filmin izlemediğimiz bölümünü internetten indirirken

Aramayı ihmal ettiğimiz bir akraba ya da dostun telefon numarasına bakıp, sonra ararım, deyip bir mağazaya girerken

Üsküdar uncularda kafelerde ne çok kız var, derken, bu sene insanlar giyinmeyi unutup dışarı fırlamışlar, diye düşünürken”

“İtalo Calvino’nun o meşhur hikâyesindeki adamın, tam aydınlanmayı yaşayıp insanlara anlatmak için meydana indiğinde, aklında hiçbir şey kalmaması gibi; tam her şeyi anladım zannıyla göğe bakarken birden, bana ne ölenden, öldürülenden ben karnımı doyurayım hele, deyip etten, kemikten, işkembeden şeye dönüştüğümüz anda;

Ölmeyecek, yok olacağız.”

Keskin Nişancı Yolu

Süleyman Ceran, mazlum ve kardeş coğrafyaların sesi olmaya devam ediyor. Saraybosna’dayız. Keskin Nişancı Caddesi’nin çağrıştırdıkları ile soykırıma, mazlumlara, dünyada bitmeyen zulümlere göndermeleri olan yazısı ile dergide yer alıyor Ceran.

“Saraybosna’nın en hareketli caddelerinden biri olan ve Tarih Müzesi’nin de üzerinde yer aldığı Zmaja od Bosne’nin savaş vakitlerindeki ismi, yaşanan keskin nişancı saldırıları nedeniyle halk arasında “Snajper Alley / Keskin Nişancı Yolu” olarak söyleniyordu. Bosna’nın popüler savaş fotoğraflarında, duvarlarında “Welcome to Hell” yazan yoldu Snajper Alley. Bu cadde üzerinde nice sivil vuruldu.”

“Müslüman kıyımı yalnızca Bosna’da yaşanmadı. Bağdat’ı günlerce bombalayıp milyonla sabiyi babasız bırakanların, Felluce’de kimyasal silah kullanıp nesilleri imha edenlerin, Grozni’de taş üstünde taş bırakmayanların, Rakka’nın tümünü kuma çevirip enkaz altındaki naaşları sahiplerine yıllarca parayla satanların, Afganistan’ın başına üşüşüp mazlumları ailesiz, okulsuz ve yuvasız bırakanların, 15 Temmuz gecesi 251 eve kor düşürenlerin; dünya gözüyle hesap verdiklerini göremeyecek miyiz? Milyonlarca Müslümanın kanına giren pilotların, emir veren subayların ve işgalci liderlerin yeryüzünde böbürlenerek yürümeye hakları yoktur, olamaz, olmamalı.”

Seyfî Ahilik

Yusuf Turan Günaydın, seyfî ahilik üzerine yazmış. Çok da aşina olmadığımız bu kavramın detaylarını örnekler eşliğinde veriyor yazısında Günaydın.

“Muallim Cevdet İnançalp (1883-1935) tarafından ana kaynaklar taranmak suretiyle arka planı oluşturulmuş ve “seyfî terbiye” şeklinde kullanılmış olan kavram, Ahiliğin, ticaret-güvenlik ilişkisine dair uygulamalarını yansıtan yönüyle irtibatlıdır. Tarih içinde Ahilik zaman zaman ticaret erbabının kendi güvenliklerini kendilerinin sağlaması gerektiğinde aktif bir rol üstlenmiştir. Bu bapta, üzerinde en çok durulan örnek şüphesiz Ankara Ahiliğidir.”

“Seyfî Ahilik, tarih içinde daha çok fetret zamanlarında görünür olmuştur. En çarpıcı örneğini Selçuklu Devleti’nin tarihe karışmasından sonra Beylikler Döneminde Ankara Kalesi ve etrafında konuşlanan Ahilerde gördüğümüz bu vâkıaya, daha da önce Horasan bölgesinde “Gaziler”, “Çıplaklar (Cavlaklar)” gibi isimlerle de rastlanmıştı.”

Kara Kitap’ta, Jules Verne’in “İnatçı Keraban”ıyla İlgili Bir Değini

Ali Emre’nin Jules Verne’in Osmanlısı-İnatçı Keraban kitabını severek okumuş ve kitap hakkında yazmıştım. Emre, Köşetaşı’nda Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ında İnatçı Keraban ile ilgili yapılan değiniden bahsediyor.

“Pamuk’un, Kara Kitap’ta Jules Verne’in yanılma nedenlerinden biri olarak değindiği, “İstanbul” adlı kitabında ise “Boğaz manzaralarını konu edinen bütün Batılı ressamlar içerisinde görmenin ve seyretmenin zevklerini bana en çok tattıranı ve bana en inandırıcı geleni Melling’dir.” diyerek övdüğü ve bir bölüm ayırdığı Antoine Ignace Melling (1763-1831); hem seyyah hem de mimar ve ressamdı. İstanbul’daki çeşitli yapıların inşa ve restorasyonunu üstlenmiş ve ayrıca İstanbul’un çeşitli semtlerinden manzaralar içeren gravürler yapmıştı. Gravür tarzındaki eserleri ve bilhassa bahçe mimarisindeki ihtisasıyla ünlüydü.”

“Jules Verne, Lamartine’in oryantalist etkilerden büsbütün uzak olmayan, epeyce ses getiren ve 1834’te yayımlanan eserini okumuş ve bazı konularda yararlanmış olmalıdır. Zira Lamartine; Beyoğlu, Galata ve Tophane’yi de dikkatle gezip incelemiş, bu yönüyle, Jules Verne dâhil birçok yazarı etkilemiştir. Orhan Pamuk, bu esinlenme yahut etkilenmeyi daha da ileri götürmekte ve yazarı Tophane tasvirinde kendinden önceki vatandaşının satırlarını “olduğu gibi yürütmek”le suçlamaktadır.”

Köşetaşı’ndan Öyküler

İsmail Karabıyıkoğlu- Üç Yüz Koca Yürekli Çocuk

“Ezan vakitlerini iple çekiyorum. Hacı Bayram-ı Velî’nin bereketi beni de besliyor. Her namaz çıkışı, hayırseverlerin, ölmüşlerinin ruhuna sevap yazılsın umuduyla dağıttıkları lokma yahut atıştırmalıklar benim de imdadıma yetişiyor.”

“İzmir’i hiç böyle düşünmemiştim. Büyük bir köy gibi. Açıktan akan pis sulardan etrafa kötü kokular yayılıyor. Derme çatma evler, önümüzdeki yüksek tepeye üst üste yığılmış gibi duruyor. Yollardaki yıpranmadan oluşan kasisler, küçük küçük göllere dönüşmüş.”

“Dirayetli, karakterli bir öğretmen hanım ve üç yüz koca yürekli minik, bana hayatımın en büyük dersini verdi o gün. Doğruysa devam et, tekrar et.”

Ahmet Sarı – Asansör

“Vaaz da, hutbe de bitti. Kılınan namazlar tamamlandı. Ağır ağır cemaatle asansöre doğru ilerledik. Caminin içi çok kalabalıktı. Asansöre zar zor bindik. Tıklım tıklım sıkıştık. Son olarak da yaşlı, ayağı aksak bir hanımanne bindi asansöre. “Biraz daha sıkışalım lütfen. Ben de şuraya bir yere ilişivereyim. Ayaklarım ağrıyor” dedi. Onun binmesiyle asansör uyarı vermeye başladı. Fazla ağırlık oluşmuştu asansörde. Kapı kapandı. Yeniden açıldı. Kapı kapandı ve yeniden açıldı. Asansör çalışmadı. Fazla ağırlık uyarısı gelmeye devam ediyordu. Genci orta yaşlısı, tesettürlüsü açığı, yerlisi yabancısı hiç kimse asansörden aşağı inmedi.”

Gülnur Aşçı – Dikmedin

“Gösterilere aylar kala seçmeler başlamıştı. Duyduğum andan itibaren beni de seçerler diye her akşam Allah’a dua ediyordum. Ama önce, kimilerinin söyleyip durduğu gibi, kendimi göstermeliydim. Kendini göstermek nasıl olurdu, bilmesem de… Akşam anneme bu konuyu açacaktım ki, ablam benden önce davranmıştı.” 

“Tam karşılarına dikildim. Bütün ekip oradaydı. Onlarla oyun oynuyordum. En iyi yaptığım şey. Kamera kaydını alan amca beni sürekli itiyordu. Ben de ondan uzakta duruyordum. Öğretmenim beni görünce gülümsedi. Ona el salladım. Amcaya değil, öğretmenime… Bu kadının evi gülmekten yapılmış olmalıydı.”

Filiz Eneç – Mevsimsel Döngü

“Akşam üzeriydi. Evlerin balkonlarından sarkan çarşaflar, kapı önlerinde oynayan çocukların seslerini örtüyordu. Pencere önünde duran kızıl saçlı kadın, etrafı kısık gözlerle süzdükten sonra, kendinden emin bir şekilde, kalın perdeyi dünyanın yüzüne çeker gibi kapattı.”

Şahin Kurt – Ceket

“Canlı cansız cümle eşyanın bir ruhu olduğuna inanırım. Mekânların ruhu vardır. Bir ev diğer bir evden, bir şehir diğer bir şehirden mutlaka farklıdır. Zamanların da ruhu vardır. Mevsimler, aylar, günler ve dahi saatler birbirinden başka başkadır.”

“Yüze yakın öğrenci ve on kadar öğretmeniyle küçük bir okuldu. Sıcak ve samimi havasıyla herkes tarafından sevilecek bir yerdi. Ben de daha ilk günlerden gönül bağı kurmuştum bu eğitim yuvasıyla. Giyimleri özensiz, elleri ayakları çamur ama gözleri pırıl pırıl, yürekleri altın gibi bir sürü yürekle kısa zamanda kaynaştık.”

Köşetaşı’ndan Şiirler
yankıyı beklemeden sırtını dön dağa
avazını keskin kayalıklar bölüşsün
bir pay düşmez insana kendi sesinden
üşüşürken kuşlar parçalanan cümleye
A.Ali Ural

Adının harflerinde kaç hazine saklı Sahtiyan
Kuşların ahı tuttu bu şehri
Kar yağınca beyazlarını ödünç aldığın bu şehir
Baştanbaşa resital, festival ve karnaval müsellesi
Vaveyla değil bu tren kusmuğu
Mesafeler seri katil Sahtiyan
Hüseyin Çolak

Okulun bittiği yerde manolya zambak orkide
Saksıya su vermek için çekiştirip gül nazarı
Son bir avuç toprak gibi toplanmışlar çiçekçide
Dalında ölen bülbülün derdi neymiş sormak için
Açtılar göğe doğru derin kazılmış mezarı
Hüseyin Akın

Ben doğduğum güne
Bir kelebek ömrü ekliyorum kırk ediyor derviş
Hasan Özcan

Taşırdı incir çekirdeğini taştan sebepler,
Yabancısıyım beni taşıdığı bu yerin.
Aklım kısa kaldı boyum uzadıkça,
Ekleme yapma dediler dinlemedim;
Mekândan kayıptım, buldum zamanda.
Vildan Günaydın

bozbulanıktım
teşhis edilmemiş bir hastalığın
nekahet devrinde
yalın bir çift ayakla
serin marleylere bastım
unutmak istediğim şarkılar
kafamda susmak bilmiyordu
duvara yaslandım
bir çare beklercesine
sanki o tuğlaların
kendine bir hayrı mı var
dedim kendime
ve cevapsız bıraktım
cevabını zaten bildiğim
bu soruyu
cevapsız kalmış
önceki sorular gibi
bir de sorusunu unuttuğum cevaplarım var
o da başka bir şiirin konusu
Suavi Kemal Yazgıç

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir