Muhit, Sayı:68
Muhit dergisi, 68. sayıda “Örgütlü Kötülüğe Karşı” dosyası ile çıktı. Son yıllarda yaşadığımız en onulmaz çıkmazlardan biridir kötülüğün dalga dalga yayılması. Hayırda ve iyilikte yarışılması gereken bir zamanda görüyoruz ki kötülük bir çağ yangını gibi sarıyor dört bir yanımızı. Dosyada reçete kıvamında birçok yazı yer alıyor.
Örgütlü Kötülüğe Karşı Dosyasından
Ahmet Edip Başaran – Kötülüğün Tahammülfersa Şeffaflığı
“Kötülüğün reklamcıları, yardakçıları çoktur. Kötülük fena hâlde yayılmacı ve yaygaracıdır. Kötülüğün gürültüsü ile iyiliğin sessizliği arasında gider geliriz. Kötülüğün sürekli olarak “haber değeri” taşıdığı düzlemde iyilerin sesini ve sessiz iyilikleri çoğaltmanın yolunu yordamını aramakla mükellefiz. İnsanın söz ve eylemlerindeki kötülük ancak gerçek iyilikle iyileştirilebilir.”
İbrahim Tenekeci – Örgütlü Kötülüğe Karşı
“Kötünün yükselişinde nice iyi ve çalışkan insanın alın teri, emeği, ahı vardır. Kötü, sıfırdan bir şey kurmaz, inşa etmez. O riski asla almaz. Hep var olanı, düzgün işleyeni, güzel gideni gözüne kestirir, hedef alır. Başkalarının çabasını, fedakârlığını zimmetine geçirir. Mutlaka bir yolunu bulup hazıra konar. Kötü, bu yönüyle meşhurdur. Geride sayısız mağdur ve pişmanlık bırakarak ilerler.”
Seyyid Ensar – Nasıl Bilirdiniz?
“Kötülük, kıvılcım olarak doğsa dahi onu harlayan ve yangını büyüten sebeplerin arasında cehalet ve hadsizlik de vardır. Kendimizi başka insanların kaderinde söz sahibi olarak görme cüretini göstermek, önlenemez felaketlere sebebiyet verebilir. Sınır ihlalleriyle insanlara müdahale etmemiz ve iyi niyetle yapılan kötülüklere hepimiz maruz kalırız. Allah, kuluna kâfidir.”
Zeynep Merdan – Kötülüğün Kibri
“Acının da kibri olur mu? Evet, olur. Hem de en incitici, en görünmez, en meşrulaştırılmış hâliyle. Çünkü her şey gibi acı da kibre bulaşınca başka bir forma dönüşür. Lüks acılar var. Egoist acılar var. Kibirli acılar var. “Acı etiği” üzerine düşünüyorum bir süredir. Çünkü artık insanlar yalnızca acı çekmiyor; acılarını vitrine çıkarıyor, yaralarını bir güç gösterisine dönüştürüyor.”
Gökhan Ergür – Kötülüğe Karşı İyilik
“Ahlâk kuralları konusunda altmış kültür ve altı yüz kaynak incelenerek yapılan bir araştırmada ahlâkla ilgili olmazsa olmaz maddeler şu şekilde sıralanmış vaziyette: Aileye destek, içinde bulunulan gruba yardım, iyiliğe karşılık vermek, mahremiyete saygı, cesur olmak, üstlere saygı, kaynakları adil dağıtmak.”
Harun Yakarer – Sonunda İyiler
“İyiliğin cevheri merhamettir. Dağa, taşa merhamet; kurda, kuzuya, kuşa merhamet; ağaca, çiçeğe merhamet… Nihayet insana ve kendine merhamet. Her şeye bir emanet gözüyle bakmak, ona karşı davranışlarımızı inceltecektir. Her insanı bir “can” olarak görmek, bir hatayla karşılaştıktan sonra o hatayı yapan kişiye karşı içimizdeki kızgınlığı söküp alacaktır.”
Said Yavuz Şiiri
Dergide bu sayı Said Yavuz dosyası var. Muhit, yol arkadaşlarına kıymet veren çalışmalara devam ediyor. Said Yavuz hemşerimdir, uzak diyarlardaki sesimiz soluğumuz olan şairimizdir. Böyle dosyaların tüm dergilere örnek olması dileğiyle.
Dosya, Ahmet Edip Başaran’ın Said Yavuz’a soruları ile başlıyor.
“Müslüman sanatçının nasıl durması gerektiğine en büyük örneklerden biri Sezai Karakoç’tur. İçinde yaşadığı aynı kuşak hareketi içinde bulunduğu ve fakat farklı ideolojilerin insanlarıyla nasıl bir iletişim kurdu, onların onu çekmek istedikleri yere karşı nasıl bir mevzi tuttu bunları iyi okumak gerek.”
“Şiir nefsin bütün mertebelerini temsil edebilme yeteneğine sahip. Kimi şiirleri okuyunca sahibinin nefs-i emmâresi zuhur ediyor orada. Benlik; kendini göstermeyi bütün davaların önüne koymak eylemi, ben ben ben. Bazı şiirler ise şairini gizliyor âdeta. Bir insan neyse şiir o.”
“Şiirin benden çıktıktan sonraki macerasını epeydir düşünüyordum. İçerdiği anlamlara göre hangi yüreklerde sabahlıyor? Nerelerde eğleniyor? Kimi teselli ediyor ve kime korku salıyor? Bunu izlemek bana durduğum yer hakkında bir işaret veriyor. Yazdığım bir şiir bende bıraktığı izi okurda da bırakıyor mu?”
Muzaffer Serkan Aydın – Ey Boş Bardağı Taşıran Damla
“Bir şair var; vezni kalp atışı şiirlerle bir söğüt gölgesi örüyor suya… İşte böyledir. Can verir ses kadar sus da. Zikr-i kalbî yahut ismiyle müsemma: Mutlu, Allah’ın rızası için pek gayretkâr ve güçlü. Kaşık dişlerin arasında, zeytinyağı kaşıkta, bahçe görülmüş. Hû.”
Harun Yakarer – Bir Müslüman Şairin Portresi: Yüzümün Çocukluğu
“Kimlerle birlikteysek onlar gibi oluruz. Kimlerle konuşuyorsak onlar gibi konuşuruz. İnsan doğduğu çevreyi kendisi seçemez ama arkadaşını, dostunu, düşmanını kendisi seçer. İşte Said Yavuz’un şiir evrenine dâhil olan isimleri gördüğümüzde de onun kimlerle haşır neşir olduğunu görürüz. Hz. Muhammed, Hz. Davud, Hz. Yusuf, Hz. Âdem, Hz. Süleyman, Hz. Hızır, Hz. Ömer, Mevlânâ, Şeyh Galib, Hâfız-ı Şirazi, Nâbi, Aziz Mahmud Hüdayi, Aliya İzzetbegoviç gibi isimler bunun göstergesidir.”
Rahşan Gürel – Kelime-İ Şehâdet Şiirleri Ya Da Said Yavuz’un Hayat Misillemeleri
“Said Yavuz’un kelimeleriyle ilkin imtihan kâğıtları üzerinde tanışmış biri, belki kelimelerin muhakeme gücünü daha derinden duymuş olabilir mi diye düşündüm başlarken. Tersi de mümkün tabii. Lakin insana dokunmanın, kelimelerine dokunmakla “sağlanma”sı gerektiğine kaniyim. Kelimesine dokunamadığın insanın garibisindir. “Hâr açılıp gül oldu”ysa ve sen insana kelimesinden dokunduysan bu kutlu kıran, dokunan ve dokunulan arasında kadim bir ünsiyetin işareti sayılmalı.”
Yağız Gönüler – Dervişin Duası: Üşüyen Eller Divanı
“Üşüyen Eller Divanı, şairin duasını sürdürüşüne tanık ediyor bizi. O yine samimiyetini korumak için mücadele ediyor. Veryansın yerine ferahfeza bir makam tutturuyor. Epigraf olarak Şeyh Gâlib Dede’ye ait “Hiç aşkdan özge şey revâ mı / sarf etmeye gevher-i kelâmı” dizelerinin seçimi, okuru hazırlıyor kitabın ruh dünyasına. Ne var bu dünyada? Kendimce şöyle ayna tutmak isterim: Yunus’umuz elbette gönlümüzü asırlardır yıkayan çeşmelerdendir.”
Çamaşırların Kurumadığı Yerde
“Bir zamanlar” dediğimiz zamanlardayız İbrahim Paşalı ile. Ne olursa olsun güzel zamanlardan geçmişiz dediğimiz günlerimiz olmuş. Bu bile şükür sebebidir.
“Karadeniz güneşi utangaçtır, nadiren yüzünü gösterirdi. Yağmurun kesildiği ender zamanlarda ortaya çıkan kertenkelelerin koşturduğu büyük kara taşlardan örülmüş duvarlardan ibaretti evleri; çatısı yoktu, kestane ağaçlarını kim kesecek, giyotin pencereleri kim bitirecekti. Bir yol olsaydı eğer, topal demeye dilinin varmadığı, bir ayağını sürüyerek yürüyen yeğeni Bayramali’yi -ailenin yeni reisi olarak- doktora götürebilirdi. Olmadı, olamadı.”
İki Çiftlik Hikâyesi: Kaşağı Ve Al Midilli
Mustafa Çiftci de bizi her zamanki gibi siyah beyaz günlere götürüyor.
“Peki, benim kafamdaki çiftlik nasıldır? Bendeki çiftlik; hikâyelerden, filmlerden kesyapıştır’la yapılmıştır. Bir kere içinde at olması lazım, içinden dere geçmesi lazım, çiftlik çalışanları olmalı, ayrıca hem bahçe bostan hem tarla hem de geniş meralar olması lazım. Böylesi çiftlik olur da çocuklar olmaz mı?”
Kars: Harakânî’nin makamında
Dursun Çiçek ile hikmetli yolculuklara devam ediyor. Bu kez Karstayız. Aşıklar, mescitler, camiler ve Harakani Hazretleri.
“İbn Sînâ okumalarım döneminde denk geldiğim hikâye, Harakânî’nin hayatıyla ilgili önemli bir anekdot. Birbirinin çağdaşıdır İbn Sînâ ve Harakânî. Rivayete göre İbn Sînâ, Harakânî’yi ziyarete gider ve evini bulur. Evine vardığında Harakânî’nin eşiyle karşılaşır. Harakânî’yi sorar. Dağa oduna gitmiştir Harakânî. Eşi onun “Sır sahibi olduğunu iddia eden bir deli” olduğunu söyler. “Ne buluyorsunuz bu adamda?” diye de ekler. Ancak İbn Sînâ dağa doğru yola koyulur. Karşılaştığında onun odunlarını bir aslanın taşıdığını görür ve Harakânî’nin arifliğine inanır. Hem ümmî hem üveysidir Harakânî… Beyazıd Bestami yoluna bağlıdır. Onun pınarından içer ve onun derdini taşır.”
Dilsiziz Demek Geçti İçimden
Konuşma yetimizi kaybettik desek yeridir. Az kelime ile bazen sadece sembollerle iletişim kuruyoruz. Mehmet Narlı bu durumu “dilsiziz” diyerek tanımlıyor.
“Dilsizlikle neyi kastediyorum? Yüzeydeki problem yeterince kelime bilmemekle ilişkilendiriliyor ve tuhaftır hemen her alanda uzmanlar da bunu tespit ediyor. Doğrudur elbette; az kelime kullandığımızdan dolayı varlıklar, düşünceler, kavramlar arasında ilişkiler kuramıyoruz. Kuramayınca da ifade edemiyoruz. Eğer öyleyse bunun nispeten daha kolay tamir edilebilir bir arıza olması gerekir.”
Muhabbetimiz O’ndan Gelir O’na Gider
Kâmil Yeşil, münacaat tadında bir yazısı ile Muhit’te.
“Muhabbetimiz Yaradan’dan gelir. Kaynağı O’dur muhabbetin. O sevdi diye severiz. O sevmiyor diye sevmeyiz. Yani sevmemek de sevmekten, muhabbet duyamamak da muhabbettendir. Allah hem seven hem sevilendir. (El-Vedûd) Biz de O’nun ruhundan, O’nun nurundan parça taşıdığımız için hem severiz hem seviliriz. Sevilirsek seviniriz. Muhabbetten dolayı ölürüz.”
Susunca Dile Gelen
Demli çay kıvamında yüreğe dokunan ve anı tadında bir yazısı Müslim Kılıç, bizleri bir zamanların huzur iklimine götürüyor. Sessizlik bazen insanın içini onaran bir dermandan başka bir şey değildir.
“Dünya gurbet yeridir. İnsan bir boşluğun içinde kendine yer arar. Gurbet uzakta değil, kalbimizin tam üstündedir. Ayrılıklar, kavuşmalar, özlemler, acılar, sevinçler… Bunlar insanın derin iç sarsıntılarıdır.”
“Çayın insanı teskin eden, huzurlu kılan bir yanı var. İnsan çayı yudumlarken bir ferahlık hâli yaşar. Ağırlıklarından bir an kurtulmuş gibi olur. Zaman durur, bir sükûnet hâli oluşur. Dünyanın karmaşasından, şehrin kalabalığından tenhaya çekilmiş oluruz ve kendimizi buluruz. Bu, insanın kendine ait olduğu en kıymetli andır.”
Muhit’ten Öyküler
Abdullah Harmancı – Manavıslı Profesör
“Babam İngilizce öğrenmek için kaç sene Tercüman gazetesinin dil öğreten kasetlerini dinledi. O küçük teybimizin içinden çıkan boğuk sesleri anlayıp da ezberleyene kadar kaç seneler geçti. Babam yurt dışı sınavlarını kazandı. Gitti uzak memleketlerde ateşelik yaptı. Ben üç çocuklu bir öğretmenim, demedi. Güzelim Manavıs’ta oturayım, demedi.”
“Ankara’ya tayinimi aldırmak için kaç sene uğraştım ben. Anadolu Lisesine öğretmen oldum. Teyzem geldi, okulu gördü, bayıldı. “Kızım bu nasıl okul, kaymak gibi beyaz, saray gibi büyük?” dedi. Sonra da yüzüme eğilip “Sen artık buradan emekli olursun hee?” demez mi? İlla evlendirecekler. İlla emekli edecekler… İlla umreye gönderecekler. İlla bir şekle sokacaklar.”
Sıddık Yurtsever – Agor
“Agor yerden göğe kadar Allah’ın. Dili olsa da konuşsa. Mührü Süleyman. Elbet bir gün konuşur. Pervazı çifte karat, âlemi gül ü rana. Bakan görecek. Gören anlayacak. Anlayan sırrını belleyecek. Mal sahibi, mülk sahibi. O’dur onun tek sahibi. Evvel Allah, ahir Allah. Mal da yalan, mülk de yalan.”
Mehmet Kahraman – Kendime Uyandığım Bir Sabah
“Annemle haber gönderiyor. Beni görmek istemiyor bugünlerde. Oysa çocukken Kelile ve Dimne’den masallar okur, sonra onlar üzerine sorular sorardı. Şimdi rastgele karşılaşsak yüzünü çeviriyor. Resmen küsmüş. Anneme söyledim. Ben ona bir saygısızlık yapmadım. Baba oğul arasında koydunuz beni, diye söyleniyor kadıncağız. Haklı ama bunda benim kabahatim yok. Ben netim biliyorsun.”
Muhit’ten Şiirler
büyük hayvanlar yer bulur eserde kaplan fil
yüceliğe kanat çırpan pençedir kartal ebabil
sineklerin tanrısı derler şeytana nispet ne hata
karıncalar bile simgedir saklı süleyman asasında
yumruk demişti goethe surata indiren nietzsche
simge çok işlevseldi sıfatlı parabol şiir evresinde
Hüseyin Atlansoy
Her sabah bir vedaya süslendiğimiz
herkesin sırtını döndüğü o pencerede
bir idam sehpasına benzeyen o pencerede
gökyüzünü önemserdik seninle
balkondaki sardunyayı, ıhlamur kokusunu
güler yüzlü olmayı önemserdik
Yunus Karadağ
tayların bakımsız yitiğin ırak
bana eczanı uzat
bir sancıya kavuştum ki önce avucumu sızlat
tanıştım toprak hâlâ yüce
hâlâ sıcak hatırlanan o ilk hatırlamak
benimle olacağın ancak fotoğrafta gülümsemiş olmak
Cengizhan Konuş
insan annesinden sonra -en fazla
bekleyişleri tütünle tütsüleyen
yarım bırakılmış sigara
anneden sonra insan
üç beş günlük izin
birkaç oda dolusu teselli
birçok dalgınlık
anneden sonrası zifiri bir gerçek:
yalnızlık
Emre Demir
Düşler hangi maddeden imâl
ve hepimiz ona mecburen katışık mıyız?
Hiç sanmıyorum çünkü bendeniz
gördüğüm her düşümden
birkaç kendim ötede zorla uyandırıldım.
Gecikmemek için eski kendilerime
es geçtiğim benleri beynimde kurşunladım.
Rıdvan Kadir Yeşil
Yediiklim’de Ali Günvar Dosyası
Yediiklim dergisi 425. sayısında Ali Günvar Dosyası ile çıktı.
Dosyadan
W. B. Bayrıl- Patikada İzler: Anthropomorp Hus’u Takip Ederken
“Ali Günvarın ilk kitabı Anthropomorphus yayınladığı dönemde çok dar bir çevrede ses getirmişti. Normaldi. Çünkü kitap gayet dar bir çevrede anlaşılabilecek bir içerik ve bağlam üzerinde yükseliyordu. Kitap üzerine neredeyse hiç yorum ve görüş çıkmadı. Zira o dönem Türk edebiyatçısı ve şairinin olay ufkunun çok dışında bir şiirdi.”
Ali Haydar Haksal – Zamandan Zamana ve Asıl Olana Yolculuk
“Ali Günvar için söyleyeceğimiz ilk söz hayatının bir bütün olarak şiirine dahil olmasıdır. Şiiriyle hayatı arasında doğrudan, bütün yönleriyle bir bağ bulunuyor. Bunu hayatının ve şiirinin seyri bakımından önemli buluyorum. Yılları bulan dostluğumuzun içtenliğinde bunu doğrudan yaşayan ve bilenim. Her ne kendisi kadar önemsemese de bu böyledir. Bu yargımı onun kendine özgü olan duruş ve varlığının seyrine dayandırıyorum. Zor ve gizemli tarafları da bulunuyor.”
Hüseyin Alemdar – Ali Günvar: Lorca Bereli Yaren
“Yaklaşık kırk yıldır şiiriyle uzak-yakın hep bir bağ kurduğum “Eyzan” şiirleri şairi Ali Günvar, uzaktaki yakınım olmuştur bana, Lorca bereli yaren. Gençliğimizde İspanya İç Savaşı’na birlikte katılıp daha bir duyarlılık kazanarak yurduna dönen iki sorumlu şair gibiyiz onunla, Orta Doğu yanımız ele verir ikimizi de. O ki, ilk gençliğinden beri bere taksa da “ideolojik kask” takmamıştır; çünkü her şeyden önce şairdir, insandır.”
Mahmut Babacan – Geleneği Yeniden Üretmek Ya Da Modern Şiir Anlayışıyla Na’t Yazabilmek – Ali Günvar’ın Na’tları Hakkında
“Ali Günvar’ın na’tlarında Divan şiirine ait bazı mazmunlar da yer almaktadır. Ancak bütün bunlar sadece geleneği sürdürme kaygısıyla yapılmamış olduğu kanaatindeyiz. Genellikle çok katmanlı bir anlatımı sağlamak ve okura daha yakın/uzak çağrışımları sezdirmek amacıyla yapıldığı anlaşılmaktadır. Günvar na’tlarında divan şiirinin mazmunları bu bilinci sağlamak için bir önemli bir araçtır diyebiliriz.”
Ethem Erdoğan – Ali Günvar, Şiirden Hakikate Yolculuk
“Ali Günvar şiirinin hinterlandı en basit ifadeyle doğu ve batı şiir birikiminin sınırlarıdır. Modern şiire ve klasik şiirimize derin bir vukûfiyetin göstergesini Soneler’den örneklemek mümkün. Kullanılan imgeler bazında bu şiirler incelendiğinde; divan şiirinden, tekke şiirinden, ilahi aşktan ve bütün bu yolculuğu oluşturan kapı ve makamların hatta bu kültürün şiir halinden bahsettiğimiz görülmektedir.”
İnsanın Mahçupluğu Kadardır İmanı
Mahcup olmak da insanın en onurlu yanlarından. Çünkü insan içinin sesine kulak verdikçe mahcubiyetini kuşanır. Erkan Kara, insanın mahcupluğuna dair yazmış.
“Şimdi, birey olarak toplumda var olmaya çalışırken, bir yandan da modernizmin dayattığı kurallara, kalıplara boyun eğmekle özgürlüğümüz kısıtlanıyordu. Çünkü toplum ve onun modernlik standartlarına karşı farkındalığımizyok, otomatik olarak yaşıyoruz. 0 vakit, sistem de, yoksul olmamak için size yoksunluğu dayatıyor, yani geçim derdi içindeki yoksulların hayatlarına sahip olamaması, ya da sürekli daha iyi bir noktaya çalıştığımız statü kaygılarımız, bize “insan”ımızı kullandırtmıyordu.”
Dokuz Soru: Mehmet Özger’den Dokuz Cevap
Yusuf Emir Çulha ve Yunus Berk Üstün Mehmet Özger’e dokuz soru yönetmişler.
“Yaz dönemi olduğu için daha önce okumak isteyip de okumadığım bazı romanları okudum. Ayfer Tunç ve İhsan Oktay Anar romanları okudum yakın zamanda. Sonra da Mesnevi okumaya başladım.”
“Her şey istemekle başlıyor ama sorun şu ki istemekle bitmiyor. İstememeyi öğrenince nasıl başladığının da nasıl bittiğinin de önemi kalmıyor. Orası yani istememeye varmak huzur gibi görünüyor gözüme. Ne varlığa sevinmek ne yokluğa yerinmek.”
Yediiklim’den Öyküler
Kamil Yeşil – Akan Yazılar
“Altmış üç yaşındayım.
Kırk beş-elli arası gösteriyorum.
Görenlerin aklından “Bu adamı yere çivi niyetine çaksan girer, o kadar sağlam” gibi düşünceler geçer.
Ama öyle değil işte.
Hastanedeyim ve yoğun bakımdayım.”
“Kimsenin uydusu olamam bu yaştan sonra. Bu zamana kadar hangi kariyerlere sahip oldumsa hep kendi çabam, kabiliyetim, mücadele azmimin eseridir. Tabiri caizse tırnaklarımla kaza kaza geldim bu günlere. Çanta taşıdımsa hocaların, ilmin çantasını taşıdım. Yüksek analiz kabiliyetim, analitik düşünme becerim, bitmek yorulmak bilmeyen okuma, anlama, yazma çalışmalarım sayesinde oldu bütün bunlar. Kimse bana doktora bahşetmedi.”
Mukadder Uçar Beyoğlu – /Hiçbir Zaman Çildi ramayacak Cengiz’in Hikâyesi/ İçimizden Biri
“Kapıyı kapatırken evdekileri uyandırmamak için elinden geldiğince ses çıkarmamaya çalıştı. Bu tür kapıları seviyor Cengiz. Ara ara yağlamayı ihmal etmezse kendi ağırlığından sessiz sedasız -neredeyse “tık” demeden- kapanıyor. Defalarca, bile isteye, gürültüyle, tekmeleyerek, çarparak; yılların öfkesini, acısını ondan çıkarmaya çalıştığı günler eskide kaldı. O günler evdekiler için daha dün gibi, Cengiz için uzak hatıralara karıştı.”
“Aklına çocukların bazen olağanüstü çevikliğe sahip olabilecekleri geldi ve zaman kaybetmeden arabaya geçip otopark çıkışına yöneldi. Zaten zeminin bir kat altında olmak içini daraltır Cengiz’in, kalbini ağrıtır. Bir an önce yukarı sürmek ve gün ışığı ile gökyüzünün hafifliğine kavuşmak ister hep.”
Sevgi Korkusuz- Zamanla İç Hesaplaşma
“Bir, iki, üç… Saniye saniye ilerliyor, dakikayı dakikaya bağlıyordu; saate erişebilmek adına. Amacı, saatte bir, dakikalık saadette erişmekti. Sadece bir dakikalık vuslat için değer miydi bunca telaşa? Saatin bir dakikalık randevusu için hiç durmadan ilerlemeye… Tam yakalıyordu ki, aşk ellerinden yine kayıp gidiyordu. Bir sevda bu kadar mı kara olur?”
“Yelkovan tarafından kandırılmış olmaktan, karşımdaki tarafından hislerimin tercüme edilmesiyle, anlamak ve anlaşılmak arasındaki köprüde tökezledim. Şaşkınım. Felsefi düşünce, edebi cümlelerle harmanlanıp önüme yığıldı. Kimselerin göremediğini düşündüğüm aşkın keskin varlığı üstü örtülen hislerimi deşeledi. Bakışlarındaki derinlikte çırpınmaya başladım. Hislerimi anlamasını bir kenara bırakıp onun derinlerine dalmıştım. Sanırım vurgun yedim. Düşüncelerim uyuşmaya başladı.”
Yediiklim’den Şiirler
hüznü bıraktık da yıllar boyu kargışlı sularda,
mâhur akşamlarla sessiz derilip geçti talanlar,
şi’re dâir bir karanlıkta dağıldı yaşananlar,
aynalardan yansıyan sesleri bezgin kutularda
Ali Günvar
Bir şair bir şairi meyhanede unutmuş diyorlar
Serzenişte bulunmuş unutulan şair diyorlar
Meczupların şaşkınların Abisi Müstakim Haksal
Gel bizde bir hayrı cemil ile bir seyri sefer ile
Şehrin bir ucundaki mübarekleri ziyaret edelim
Hele bir çıkalım yola hele bir ormanı geçelim
Uzun Evliya mı olur Akbaba Türbesi Camii mi olur
Oradan bir koşu gibi yokuşlardan Yuşa Tepesine
Sohbetin tadına doyalım bir güzel uzaklara bakıp.
Nurettin Durman
kendimizi seyreltelim
libaslarına bakıp ölülerin
ne ellerinde apse ne gözlerinde perde kalmadı pazen esvabında
kolsuz ve yensiz biçilmiştir çünkü hülle hicap
perdelerinde eksilendir
uçarı bir heves değil
değil akıl perdesi seyrandaki sihir
Ali Sali
yüzümü gördüm kötüydü ve anlamsız
artık toprağı oymak -ve övmekle- yetindim
mandalina bahçesi –çok savunmasız-
/-kül olmaya hazır -ürperti ve müptelalık-
-kaçalım artık böcekler film ister-
hem çok beyaz ayakkabılar giydim
—sakın kendini vurma—/
Yusuf Emir Çulha
böylece gördük ki bir halk yaşamak istiyor
ölümü korkuyla birlikte kefenleyen bu halk yaşamak istiyor
gazze’den bütün dünyaya saçılan haber
dört bir yandan görüldü varoluşun azmi, bu halk yaşamak istiyor
kendi kubbesinin altında gazze’de, kudüs’te, ramallah’ta
hak edilmiş sevinçler ve kederler kıskacında mağrur ve mütevekkil
düşmanın ve denizin arasında sıkışmış
zulmün ve duyarsızlığın arasında sıkışmış
kardeşleri tarafından, kuyuda ve yalnız başına
yalnız başına kalakalmış bu halk yaşamak istiyor
Ömer Hatunoğlu
Türk Edebiyatı’ndan Bahtiyar Vahapzade Özel Sayısı
Bahtiyar Vahapzade 100 yaşında. Türk dünyasının en büyük şairlerinden biriydi Vahapzade. Azerbaycan ile aramızdaki en sağlam köprülerden biri olarak da kültür- sanat çalışmaları başta olmak üzere birçok alanda önemli isimlerden biri olarak dopdolu bir ömür yaşadı. Onun adının anıldığı her yerde dostluk, kardeşlik, barış imgeleri hemen zihinlerde canlanmaya başlardı.
Türk Edebiyatı dergisi ile bağları güçlü bir isimdi Vahapzade. Ben onun birçok şiirini derginin sayfalarında okumuştum. Ahmet Kabaklı Hoca ile olan muhabbeti de herkes tarafından malumdu.
Şairin 100. yaşına özel sayı hazırlamak da Türk Edebiyatı’na yakışırdı. Dergi, uzun dostluğun bir nişanesi olarak tam anlamıyla arşivlik bir sayı hazırlamış.
Özel sayıda Vahapzade’yi yakın dostları, arkadaşları ve onu sevenler anlatmış. Bire bir tanışıklıkların ve şahitliklerin geniş yer tutması özel sayıyı daha çekici bir hale getirmiş. Ayrıca dergide Vahapzade’nin şiirlerinden örnekler de yer alıyor.
Bahtiyar Vahapzade Özel Sayısı’ndan
Anar – Muğama Defnedilen Şair
Bahtiyar Vahapzade’nin en güzel eserlerinden olan “Muğam” adlı şiirini ilk kez Gobustan toplusunda biz yayımlamıştık. Benim bu veda yazıma epigraf olarak koyduğum dizeler de o şiirdendir.
Bahtiyar Vahapzade, Bakü’nün mukaddes köşesine, Fahri Hıyaban’a defnedildi. Ama onun mezarı da şiirindeki vasiyeti üzere muğamın içindedir.
Büyük şair, Bakü’de muhteşem Muğam Bayramlarının kutlanacağı günlerin arifesinde Hakk’a yürüdü ama sadece”zabul segâhın” ifasında değil, bütün diğer makamların ifasında da uyanacak, dünyamıza yeniden dönecektir. O, yeni yazılan her güzel şiirle yeniden dirilecek, aramızda olacaktır.
A.Yağmur Tunalı – Ruhum Ateş!
“Bahtiyar Bey, elbette, bilinen ölçülerde bir siyasetçi de, önder de değildi. Son 20 senesi, bağımsızlık öncesi ve sonrası dalgalanmalarıyla geçti. Şiiri de, daha net çizgilerle bir vatan penceresinden gördüğü yıllardı. Bu yıllarda hep cephe eri gibiydi. 1990’ın 20 Ocak’ında yaşanan Azatlık Meydanı’nda yüzlerce şehit verdiğimiz, binlerce yaralı ve sakata mal olan kırgından bir gün sonra, onun erkek sesi kulaklarımıza ve yüreklerimize bir iman ateşi olarak doğmuştu.”
Yahya Akengin–Bahtiyarca Hatıralar
“Bahtiyar Vahapzade ile olan dostluğum ve onun açık sözlü tavırları hatıralarım arasında canlılığını korumaya devam etmektedir. Özellikle onun Türkçeye bağlılığı ve verdiği önem başlıca özelliklerindendir. Türkçe söz konusu olduğunda Azerbaycan’da Bahtiyar Vahapzade, İran’da ise Şehriyar bende güçlü çağrışımlar oluşturur. İkisinin de ruhları şad olsun.”
SabirRüstemhanlı – Şairin Ölümsüzlüğü
“Aziz Bahtiyar Hoca! Yaşlanmanın, hastalıkların getirdiği hassasiyeti, kırılganlığı ve herkesten ilgi bekleme duygusunu çok iyi anlıyorum. Ancak belli ki birçok büyük sanatçı gibi siz de Azerbaycan’da ve Türkiye’de ne denli büyük bir sevgiyle kuşatıldığınızın, hangi yüksek mertebede durduğunuzun farkında değilsiniz. Şairlerin millet tarlasına ektikleri fikir tohumlarının ebedî olması onların en büyük mutluluğudur. Şiir, ne bir defa alev alıp parlayan barut ne de bir kez hedefi vuran kurşun gibidir.”
Nizami Caferov – Milletin Şairi Bahtiyar Vahapzade
“Bahtiyar Vahapzade! İnsanı, cemiyeti ve milleti bütün değerleriyle tanıyan, derinlemesine tahlil eden, şair, filozof ve siyasetçidir… Azerbaycan halkının zihninde Bahtiyar Vahapzade sureti, her şeyden önce bir şair portresi olarak şekillenmiştir; akabinde filozof portresi, daha sonra ise siyasetçi portresi ortaya çıksa da Azerbaycan halkı onu öncelikle şair olarak tanır, sever… Aslında, Bahtiyar Vahapzade bir şair olarak ne kadar güçlüyse, filozof ve siyasetçi olarak da bir o kadar güçlüdür. Onun daha çok bir şair olarak sevilmesi ise Azerbaycan halkının tarihî karakteri ve zihniyetiyle ilgilidir. Azerbaycan halkının gözünde en büyük şahsiyet, hiç şüphesiz şairlerdir.”
Ejder Ol – Bir Başka Pencereden Bahtiyar Vahapzade
“Şair AğacavadAlizade Azerbaycan dergisinin şiir bölümünü yönetmektedir. Bahtiyar Vahapzade bir gün ona, dergide yayımlanması için yеni yazdığı şiirleri bir dosya hâlinde takdim eder. Adı pek duyulmamış olsa da ülkenin en köklü edebiyat dergisi olan Azerbaycan’da şiir bölümünün başına geçen ve burada bulunduğu makamdan dolayı Molla Kasımlık eden AğacavadAlizade, Bahtiyar Vahapzade’nin şiirlerini beğenmez, yayımlamaya değer bulmaz ve dosyayı müellife iade etmek için çağırır. Bahtiyar Vahapzade, dergiye geldiğinde tartışmaya başlarlar. Öyle bir an gelir ki öfkesini yenemeyen Bahtiyar Vahapzade, AğacavadAlizade’nin yüzüne okkalı bir tokat patlatır. Mesele devlet meselesi hâline gelir. Bunun üzerine o dönemki Azerbaycan Yazarlar Birliği Başkanı devreye girer ve onları barıştırmak ister. Sonunda Bahtiyar Vahapzade özür diler ve meslektaşı ile el sıkışıp onu yanağından öper.”
ElnareAkimova – Bahtiyar Olmak
“Bahtiyar Vahapzade’nin edebî yaratıcılığı Sovyet devrinde kasten kurban edilen tarihî hafızanın, kasten unutturulan dil hafızasının, kasten susturulan azatlık nidasının uyanışına imkân vermek amacına hizmet etmek için ortaya çıkmıştır ve bu durum belki de, onun boyuna biçilen başlıca şair misyonu olmuştur. Milletin ve halkın tarihî biyografisini şiirin hafızasına çevirme misyonu…”
Pervin Nuraliyeva- Şeki ve Bahtiyar Vahapzade
“Bahtiyar Vahapzade röportajlarından birinde denizi sevmediğini söylemiş, “orada bir mana görmüyorum” diye itirafta bulunmuştu. Şeki’de dünyaya gelen ve çocukluğunu orada geçiren, ilk eğitimini orada alan şairin denize dair bu samimi düşünceleri şaşırtıcı değildir. Zira gözünü açtığından beri dağların, çimenlerin, nehirlerin içinde büyüyen bir insan farklı bir tabiat olayını kabul edemezdi. Şüphesiz, deniz kıyısında doğup büyüyen bir insan da bunun tam tersini söyleyebilir ve bu, asla bir tartışma konusu değildir.”
Bahtiyar Vahapzade Şiirlerinden
Bu yollardan qatarötdü
Qulağımdasəsiqaldı.
Tükənsədə canda taqət,
Yaşamaqhəvəsiqaldı.
Dayazdagördüm dərini,
Xeyirdə gördüm şərini.
Ömrün yaxşıgünlərini
Yola saldım, pisi qaldı.
Dünyaya gəlmişəm, qanam.
Anladım,
Ürəyim od tutub yanar.
Bəli, əsəbiyəm, çünkiinsanam,
Mənimnifrətim var, məhəbbətim var.
Quzuya da bəli,
Qurda da bəli?
Deyirsən, olmasın baxışımmənim?
Nöqsanımbudursaəgər… deməli,
Ancaqnaxışımdır yanlışım mənim.
Saralırget-gedə çöl, çəmən, çayır,
Könülhərsaatıömürdənsayır.
Bir səsqulağıma hey pıçıldayır: –
Bəxtiyar, göylərdən en yavaş-yavaş!
Mahalle Mektebi, Sayı: 84
Mahalle Mektebi dergisi, 84. sayısıyla karşımızda. Yine dopdolu bir içerikle yaz sıcaklarını serinletecek bir içtenliğe sahip içerikler sunuyor dergi.
Bu sayının söyleşisi, Peren Birsayılı Mut ile yapılmış. Bu ismi duyunca artık zihnimizde; Filistin, Gazze, Kudüs canlanıyor. Ne güzel bir anılma. Mesaisini bu coğrafyanın dertleriyle hemhal olmaya vakfetmiş bir isim Mut. Dergide, kendisine yöneltilen Filistin edebiyatı üzerine soruları cevaplamış. Sorular; Ulvi Kubilay Dündar’dan.
“Filistin edebiyatı iki temel amaç etrafında ortaya çıkıyor. Ne yaklaşık 100 yıldan bu yana ortaya çıkan bütün eserlerin zemininde bu iki amaç var. Bunlardan ilki unutturmaya karşı çıkmak ve hafızayı canlı tutmak. Zira Siyonizm’in en temel hedeflerinden birisi unutturmaya başarabilmek ve Filistin halkını hafızasızlaştırmak aslında. Kimliğini, dilini, inancını, tarihini ve şehirlerini unutturabilmek. Filistin edebiyatı ise bunun önüne büyük bir set çekiyor. Ve kimliksiz bırakılmak istenmeye karşı çıkıyor.”
“Siyonist edebiyat, Yahudilerin Filistin topraklarında kendilerine bir yurt kurma amaçlarını ve Filistin’e yönelik kolonizasyon fikrini roman, öykü, şiir gibi edebiyatın çeşitli türleriyle destekleyen tüm metinleri kapsayan bir ifade. Bir metnin Siyonist edebiyat olarak nitelendirilmesi için İbranice dilinde yazılmış olmasına gerek yok. Bir roman, şiir ya da öykü İbranice yazılmadı diye onun Siyonist edebiyat kapsamına girmediğini söyleyemeyiz.”
“Biliyorsunuz Siyonizmin en büyük mottolarından birisi vatansız bir halk için halksız bir vatan mottosudur. Yani Filistin topraklarında bir halk olmadığını iddia ederler. Bu mottonun kaynağı da siyonist edebiyatta doğmuştur aslında. Örneğin Mark Twain Yahudi olmamasına rağmen, 1867 senesinde Filistin’e yaptığı seyahatin ardından yazdığı seyahatnamede burada bir halk olmadığını iddia etmiştir.”
Darbeler ve Kültürel Etkileri: Propaganda ve Toplumsal Hafıza
Darbelerin hayatın her alanına etki eden bir yapısı vardır. Toplumun her kesimi az ya da çok darbeden payını alır. Türkiye’nin yaşadığı darbe süreçlerinin sonuçlarını düşünce yaşananlar daha netleşecektir zihinlerde. Abdullah Kasay, darbelerin kültürel etkileri üzerine yazmış.
“80’e kadar uzanan sürecin elbette birçok detayı aktarılmalıdır fakat burada “tiyatro” bağlamında bir örnekle devam edecek olursak; sahnelenen çoğu oyunun bir denetim unsuru ile yeniden biçimlendirildiği görülmüştür. Zira oynanan oyunlar artık daha negatif bir çizgede ilerleyecek ve 1960 hareketi sonrası görünen bu yeni Türkiye perspektifinde, yaşanan toplumsal realite ile sistem arasındaki rasyonel fark giderilmeye çalışılmıştır.”
“Modern olanın geleneksel olanın karşısına konumlandırıldığı yeni dünya ikonunda, darbelerin de buna mukabil yeni hareket alanları üretmesi ve kitle kontrol mekanizmalarını yeniden biçimlendireceği mutlaktır. Bunun için elbette bir zihni hazırlık süreci bulunan darbelerin, daha uzun vadeli ve stratejik yönelimleri unutulmamalıdır.”
Fincanımda Kola Yok
“Fincanımda Kola Yok” sözünü okuyunca elbette aklımıza Sadettin Ökten geliyor. Ayşenur Sav da öyle yapıyor yazısında. Bir yitiriliş yaşadığımız muhakkak. Değerler bir bir elimizden gidiyor. Fincanda kola, yüzde sahtelik, sözlerde kibir ve riya. Fakat acı olan bunların hiçbirini kabul etmeden yaşamak denen bir sanrı kuşatıyor toplumun can damarlarını.
“Bir çağ düşünün. Kendi değerlerini unutmaya yüz tutmuş, hafızasını kaybetmiş, kendinden olana yabancılaşmış ve aldanmış… Aldanmak ki “inanmak” artık eski ve yobaz bir gelenek haline gelmiş. Bir nesli kendi özünden koparmak için önce onun inancını zedelemeniz gerekir. Çünkü düşünmek, inanmakla başlar.”
“Yürüdüğümüz bu yolda kalbimizin ve fikirlerimizin içine habersizce giren öyle çok esrar var ki… Biz hiç farkına varmadan gelip yerleşmişler içimize. Onlar bizi tatlı bir zehirle öldürmeden sözde aydınlardan değil özde aydınlardan olmalı ve Meriç gibi sormalı: Ben kimim, demeli. Düşünmeli ve iman etmeli.”
Çarpık Dinleşme
Dinin değerleri ve kaideleri de yeniçağın ayak oyunlarına uydurulmaya çalışılıyor. Ahmet Fevzi Kibar bu durumu çarpık dinleşme olarak ele alıyor yazısında.
“Müminin inşası; proje, sabır, ruh ve estetik ister. En iyi proje Kur’an, en iyi mimar ise Rasûlullah iken nasıl bu çarpık ruhlar ortaya çıkıyor? Kul hakkı yiyen, yetime merhamet göstermeyen Müslümanlar… Demek ki projeyi yanlış okuyup hatalı uyguluyoruz ki çarpık ruhlar ortaya çıkıyor. Bu ruhların kuracağı medeniyet de onlar gibi kısır ve tatsız oluyor.”
Yakın Okumalarda; Osman Cihangir, İsmail Kılınç, Hümeyra Yargıcı ve Dilek Ülker var
Yeni çıkan kitapları üzerine bu sayı dört isimle yapılan söyleşiler yer alıyor dergide.
Osman Cihangir Söyleşisi – Sorular: Fatma Nur Uysal Pınar
“Başımıza gelen bir olayı başka birine anlatmaya başladığımız an o olayı hikâyeleştiririz. Artık bir mahkeme tutanağından bambaşka bir noktaya doğru yol alır anlattıklarımız. Sorulan soru aslında yazar, okur ayırmaksızın herkesi muhatap alıyor. Başımıza gelen olaylar ister istemez yazdıklarımızda kendini buluyor ve bunu çoğu kişi bilinçsizce yapıyor. O olayın aktörlerinden biri öyküyü okuduğunda kendisine bir başkasının gözünden bakmanın ürkütücü yanına kapılıyor ya kabul ediyor ya da inkâr ediyor yazılanları, onu özgür ya da mahkûm kılıyor.”
İsmail Kılınç Söyleşisi – Sorular: Nihan Özebeoğlu
“Düz insanlar olduk. Gökyüzüne bakmayan, çiçek koklamayan, çocuk neşesine ortak olmayan, telaşları kapışırken göz göze bile gelemeyen insanlardan gına geldi. Detayları kaçırıyoruz. Üzerimize toprak atılmadan önce ruhumuza ferahlık veren detayları yakalamak derdindeyim.”
Hatip Çiçek Söyleşisi – Sorular: Hümeyra Yargıcı
“Şiir yazım sürecimde bir başlangıç olarak değerlendirebileceğim ilk adım şiirimin dergilerde yayımlanması olmuştur. Dergiler, şairin kalemini kavi kılması açısından şüphesiz çok kıymetli bir alanı kapsar. Şairin motivasyon bulması ve kendi şiir sesini oluşturması açısından da başat bir role sahiptir.”
Dilek Ülker Söyleşisi – Sorular: Selver Yavuz Demir
“Halihazırda ana odağımız çocuk edebiyatı çünkü çok hassas bir nokta burası. Ancak ilerleyen süreçte dijital içerikler ve oyunlar konusunda da birtakım çalışmalar yapmak hedeflerimiz arasında. Yayın Dedektifi ihtiyaçlar doğrultusunda esneyebilen, gelişime açık bir yapı. Uygun koşullar oluştuğunda yeni alt ekipler kurularak bu ihtiyaca vermek hep aklımızda yeter ki o alanda yetkin ve gönüllü bireyler bize ulaşsın.”
Mahalle Mektebi’nden Öyküler
Emine Acar – Cevahir Hanım’ın Fotoğrafları
“Ev sahibi Nazende Hanım otuzların sonunda, bakımlı bir kadın. Nuh dedi peygamber demedi, istediğinin bir kuruş da altına inmedi. Dayalı döşeli, güney cepheli, 2+1 şirin ama eski bir ev. Bizim haytaya çok bile. Yılmaz, Konya’ya yakın küçük bir şehirdeki pek de gelecek vadetmeyen bir bölümü tutturunca babasının da benim de gönlümüz olmadı gitmesine.”
“Evdeki hesap çarşıya uymaz, demiş atalar. Ertesi gün uyandığımda büyük kızımın gece gönderdiği mesajla karşılaşıyorum. Acele dönmemi, erkek tarafının hayırlı işleri hızlandırmak istediğini yazıyor. Birkaç kap yemek yapıp dolaba koyuyorum. Belki bir dahaki gelişime kadar alınır, düşüncesiyle salona girip bütün fotoğrafların fotoğrafını çekiyorum. Yılmaz gelene kadar banyoyu temizliyorum. Oğlumla yemek yedikten sonra ver elini Konya…”
Fatma Nur Uysal Pınar – Arım Balım P.
“Kırılmalar, dünyanın düzenini baltalıyor benden söylemesi. Duygularım, sabit bir yol izlerken ayırıcı yüzeye denk gelmiş olmalı ki otuz üç yaşından sonra yön değiştirdi. Mesela dürtülere olan direncim hemen kırılıveriyor ve ben her defasında kendime kızıyorum. Elime bir şey geçmiyor diyeceğim, güleceksiniz.”
“Kaybolan her şeyden beni sorumlu tutmayı bırakır mısınız? Eskidendi onlar. Kolumu kıpırdatacak hâlim mi var, beni anlarsa Şermin anlar. Çağırın gelsin. Gelmez, küs bana. Kolum uzunmuş, çalınmadık eşya bırakmazmışım. Kimim kimsem yokmuş da derdimden heder olup yarım aklımla milletin huzuruna göz dikermişim…”
Ümit Polat – Kahvaltı Masası
“Kahvaltı masasındayız. Kafe, Belediye’ye ait. Bizim dışımızda üç beş masa dolu. İyi ki erken gelmişiz. Hanım, çocuklarla konuşuyor. Benim gözüm hep aynı yere kayıyor. Bize servis yapan delikanlı… Ne kadar da özverili. Kendi işi gibi… Liseyi yeni bitirdi. Belki dün üniversite sınavından geldi. Bir yerden kurtulmanın, bir işi kıvırmanın sevincini taşıyor geniş omuzlarında. Özgürlüğün mührü var kumral saçlarında. Birkaç sene kazanamamanın ilmeğini söküp atmış damarları çıkmış boynundan.”
Rabia Kısa – Karasinek Öldü mü?
“İyi oldu böyle! Emekli olduğum çok iyi oldu. Çalış çalış nereye kadar. İnsan yoğrulduğu toprakları istiyor be Salih. Hele belli bir yaştan sonra çocukluğunda yediği keşkeği, haşhaşlı çöreği, muşmulayı, kuşburnunu, dut ağacını istiyor insan.”
“Neyse! Uyumam lazım. Hem döngü bu, ne yapalım güçlünün zayıfı yediği, büyüğün küçüğü ezdiği bir dünyada yaşıyoruz, dedi. Böyle düşündüğünde kendisini çok güçlü hissetti. Karısı Safiye sık sık, bu kadar yufka yürekli olma, azıcık vurdumduymaz ol, psikolojin zaten bozuk, demez miydi? Derdi. Gaza geldi iyice. Amaan karasinek bizi ısıracağına, örümcek onu ısırsın, dedi.”
Tuğba Boz – Silsile
“Altın günlerine zorla götürülüyordu. Evine döner dönmez üzerine eski bir şeyler giyip tarlaya koşuyordu. O gün yine “çok Boşnak” olan bir akrabanın evinde konuşulan, gülünen ne varsa (hatta konu yine onun ne kadar az Boşnak olduğuna geliyordu) alınıp verilen tarifler, herkesin birbirinin kıyafetlerini incelemesi ve kapanışın eve dönerken dedikoduyla yapılması, bunları elektrik yükü almış gibi toprağa boşaltmak istiyordu.”
Mahalle Mektebi’nden Şiirler
Kim görse beni eski bir bahar
Doğuyor sanırdı gözlerimden
Zan olup kaldım bu metruk kadınlarda
Adamlarda
Kırılgandım koşa koşa anneme
Anlatacaklarım vardı fakat
Kötürüm bırakıldığım sonradan geldi aklıma,
Vural Kaya
Nereye isabet edeceğini bilmediğim evler
Uzaklaşarak geçmezdi öyle görünürde
Hangi evin önündeyse nükseden doğululuğum
Bu evler olmasa kömürün tadını teğet geçerdim
Üstelik cumartesiler de dahil olmazdı
özenilecek günlere
Sedanur Yolcu
ölü poşetler, bütün legokentlerin kanlarına bulanmış
demirkumsallarda zihinlerini boşaltırken uyananlar
babaları, gülüşleri, kendileri ve fotoğraflarıyla
şehrin kayalarını öğütüyor parmak uçlarında
Zeki Altın
İkindiyi kılmadan Allah’ı unutamazsın
Taşlar gibi düşünemezsin kendini avluda
Yüzünü sürmediysen ağaçlara ve toprağa
Yüzünü nereye sürsen durduramazsın
Kadir Korkut
amerika’da mutsuzlara güvenmezler
üzüm bağı sahiplerine ve aşırı iyimserlere
sense kendinden emin, bir yığıntı taşıyorsun ilahlara
sotheby’s temsil ediyor seni, primler tavan elbette
bir papa olamazsın tabi lakin esamen okunuyor
sana hak veriyor nazlı kızlar bile
tövbe etmek kaba bir fenomen
düşüş şeklini beğenmediğinde
Kemal S. Sayar
Bûtimar, Sayı:24
Bûtimar dergisi 24. sayısına ulaştı. Genç ve dinamik içeriği ile okuyucularına dergi okuma zevkini tam anlamıyla yaşatıyor dergi.
Bûtimar’ı özel yapan birçok ayrıcalığı var. Özgün bir ses ortaya koymaya çalışıyor dergi. Bunu yaparken de hassasiyetini: öğretmekten, yol göstermekten yana kullanıyor. Hikâyemin Hikâyesi bu bölümlerden biri. Bu sayı Turhan Yıldırım anlatıyor hikâyesinin hikâyesini.
“Aslında tüm hikâye işten evime dönerken kullandığım, yaklaşık altı yüz metrelik yürüme yolu olan geniş caddenin kaldırımında bir yavru kediyi görmemle başladı. Onun gözlerinin içinden bir başka âleme düştüğümü hayal ettim. Yuvarlandığım yer İlhan Berk’in Mısırkalyoniğne’siydi.”
“Paragraflar arası farklı konulara değinmekten bahsederken öykünün başlangıcını ilk alıntıda göstermiştim. Mesela ikinci paragrafsa, “Kabil’in göz bebeklerinde bir alıcı kuş belirdi,” diye başlamaktadır. Burada anlaşılacağı üzere Habil ve Kabil’in hikâyesinden yola çıkılmaktadır.”
Yorgun Savaşçı ve Kurt Kanunu Romanlarında Milli Mücadele İzleri
Büşra Temel, Türk edebiyatının iki başyapıt romanı – Yorgun Savaşçı ve Kurt Kanunu- üzerinden milli mücadele konusunu işliyor yazısında.
“Kurt Kanunu romanı, İzmir Suikastı ile başlar ancak romanda sadece İzmir Suikastı’na yer verilmez. Yapılan inkılâplar, halifeliğin kaldırılması, saltanatın kaldırılması, medeni kanunun kabul edilmesi, şapka kanunu, İzmir İktisat Kongresi, İttihatçılık, İstiklal Mahkemeleri, tekke ve zaviyelerin kapatılması ve yeni takvimin kabul edilmesi gibi devrimlere de romanda şu şekilde yer verilmiştir.”
“Yorgun Savaşçı romanında tarihi gerçekliklerden alıntılar vardır. Bu tarihi gerçekliklerden alıntılar da romanı tarihi roman kategorisine sokmaktadır. Romanın adının Yorgun Savaşçı olması bile tarihi bir gerçekliktir.”
Söyleşiler Geçidi
Derginin 24. sayısında üç isimle yapılan söyleşi yer alıyor. Yıldız Ramazanoğlu, Ercan Yılmaz ve Hatice Nisan ile yapılan söyleşiler var. Sorular Şeyma Subaşı’dan.
Yıldız Ramazanoğlu Söyleşisi
Ne yazsa okurum dediğim yazarlardandır Yıldız Ramazanoğlu. Onun yazdığı her cümlenin yüreklerimize gönderilmiş bir mektup olduğuna inanıyorum. Kayıtlar kitabına dair soruları cevaplamış Ramazanoğlu.
“Umut imandandır. Bütün halkların hikâyelerinde farklı ve başka olanla, komşu ya da ötekiyle barış ve selamet içinde bir arada ya da yan yana yaşama anları vardır. Bu iyilik hali öyle doğallıkla ve sessizce yaşanır ki, bunlardan söz etmeye gerek görülmez, yaşanır ve aktarılır gelecek kuşaklara.”
“Gece ile gündüzün birbirini kovalaması gibi iyilik de karanlığın üstesinden gelecek, insanın özündeki ahsen-i takvim pırıltısı açığa çıkıp, bomba ve kan medeniyetini silip süpürecek bu dünyadan. Aslolan kötülük değildir, zalimlikle bir yere varılamaz ve kötülük ilânihaye sürdürülemez.”
Ercan Yılmaz Söyleşisi
Ercan Yılmaz’ın yazı dünyasına doğru uzun bir yolculuğa çıkıyoruz. Şiirlerinden denemelerine uzanan bir serüvene şahitlik ediyoruz Yılmaz’ın.
“Hilmi Yavuz ‘akşam ve Nûrusiyâh’ şiirinde buluşturdu Nerval ile Gâlib Dede’yi; ben Nerval, Gâlib Dede, Çelebi ve Hilmi Yavuz’u buluşturmayı denedim ‘nûrusiyâh’ta. Ama çıkış noktam Şebusterî idi.”
“Ben, ustamın dediği gibi dünyayı kalbinin kâğıdına geçirmek isteyen ve “bir gülü kendi güvenliği için bir sevdâ şiirine dönüştürmeye yargılı bir şair”im. Kendimi, evet, bir ‘uzun-ân-âşığı’ olarak tanımlayabilirim. Bir ‘özge temâşâ’nın peşinde, ‘nâmütenâhî lirik durumda’ olan bir şair…”
“Pandeminin ilk günlerinde kıyamet geldi ve hepimiz öleceğiz evlerimizde diye düşünmüştüm, nefes almakta zorlanıyordum. Sonra kütüphaneyle çevrili olduğumu fark ettim evde. Her gün bir metin yazarsam kurtulabilirim belki bu duygudan diye düşündüm. Denedim. Çok şükür kurtuldum.”
Hatice Nisan Söyleşisi
Hatice Nisan, Hoşça kal Vardiyası kitabına dair soruları cevaplamış.
“Nisan kelimesinde temsili olarak insan ve mevsim arasında birbirine dönüşen bir çaba var. Şiir bize bunu, aynı anda hem insan, hem mevsim, hem de bu ikisinin temas ettiği her şey olarak tahayyül etme imkânı veriyor. Bana öyle geliyor ki aslında yaşarken de ruh bunu böyle katmanlı yaşar; ama gündelik hayat bu algıyı budarken, şiir bu algıyı ilk temas ettiğimiz özüne doğru çoğaltma imkânı sunar.”
“Kayıplardan sarsıcı ama yaşamın özüne sadık şiirler doğduğunu, bugüne kadar bize ulaşan şiirlerde de görüyoruz. Kayıpları, parça-bütün ilişkisini, zıtlıkların öğreticiliğini ve yaşamın tamamlayıcı unsurlarını fark ettirmesinden yardım alarak şiire yansıttığımı zamanla fark ettim.”
Şiirlerin Hikâyesi
Şiirlerin Hikâyesi’nde Deniz Schwarzwald şiir yolculuğunu anlatıyor.
“Kalemimin ucuna gelen kelimeler mürekkeple çirkinleştiğinde bunların farklı bir dünyanın fısıltıları olduğunu varsayıyorum ve onları daha çok çağırıyorum seninle sessizliğime…”
Sevgililerimiz var ama hepsi mi değişebilir? Strasbourg sokaklarında bana sevdiği ağaçların renklerini anlatan birini hatırlıyorum. Hayallerimizin gökyüzünü su kanallarına soktuğumuz günlere geleceğimizi düşünemezdim. Sana bundan yeni bir sigara markasını denerken bahsettim.
“Sevgililerimiz var ama hepsi mi değişebilir? Strasbourg sokaklarında bana sevdiği ağaçların renklerini anlatan birini hatırlıyorum. Hayallerimizin gökyüzünü su kanallarına soktuğumuz günlere geleceğimizi düşünemezdim. Sana bundan yeni bir sigara markasını denerken bahsettim.”
Bûtimar’dan Hikâyeler
Seçil Kırıkka- Özlemek Kaybolmaktır
“Özlemek, acının en insanca halidir.” Yusuf, o gün yine yalnızdı. Mahallede çocuklar koşturuyor, top oynuyordu ama o kenarda, eski duvarın dibinde sessizce oturuyordu. Elleri dizlerinde, gözleri yerdeydi. İçindeki boşluk, annesinin yokluğuyla her geçen gün daha da büyüyordu. Ve bir anda… Hiç kimse onu görmüyordu artık. “Top Yusuf’un yanına gitti!” dedi bir çocuk.
“Yusuf mağaranın girişini gördüğünde içi ürperdi. Tıpkı rüyasındaki gibiydi. Kayaların arasında, sislerin sakladığı o yarık hâlâ oradaydı. Babası öne geçti, elini taşlara sürdü. “Burası… değişmemiş.” “Gerçekten daha önce geldin mi?” “Annenle birlikte bir kez. Ama o zaman içeri girmemiştik. Sadece bana varlığını göstermişti.” İçeri girdiklerinde, taş sunağın üzerinde defterin izi hâlâ duruyordu.”
Yasemin Bahar – Kara Delik ve Yangın
“Mus’ab, isminin sözlük anlamını biliyor sadece. Başka bir açıklaması, isminin bir hikâyesi olduğundan bihaber. Sorduğunda ise bir cevap alamıyor. Sadece bir kez denk gelmiş konuşmalara; Hasan dedesinin önerdiği Mus’ab ismini, üç tarla karşılığında koymuşlar! Annesi bu durumdan hoşlanmıyor. Ne isminden, ne de o ismin hikâyesinden.”
“Yolculuk devam ediyor. Mus’ab heyecanlı. İlk defa görecek dedesi Hasan’ı. İlk defa ziyaret edecek babasının köyünü. Fırsat bulursa belki isminin hikâyesini de öğrenecek. Çünkü isminin sadece sözlük anlamını değil, o ismi dedesinin koyduğu gerçeğini de biliyor artık.”
Bûtimar’dan Şiirler
Eğer bugün ölmeseydim
Aklımı sıvazlardım geceler boyu
Hiçbir iktidara inanmazdım
Sözlerinin artıkları yumuşatmazdı beni
Kanımdan düğümler bağlamazdım dilime
Nemrut’u da tanımazdım Firavun’u da Nero’yu da
Gevşek ağızların sahte merhamet sözleri değil
Bir özgürlük şarkısı dindirirdi göğsümdeki ağrıyı
Atike Çiçek Atsız
Bir baba işten eve çamaşır dizerken
Trafik ışığında asılsızca bir kadın
Doğum yaparken çığlığıyla
İçimiz açılmalı rahata ermeli
Açan yeşile mırıldanışlar
Daha çok morumuzla kendini vermeli
Şevval Yılmaz
Gül bahçesinde İbrahim. Çokça serin..
Yalvaç. Sadece seni isterim, Rabbim!
Adımım karınca kararınca. Bir damla
Dünyanın en ucu gibi. Yalnız- uzak..
Taptaze, basılmamış bir ses. Ap ak.
Mustafa Işık
Büyüdü ya insan urganları birikti ellerinde
Boğazına takılan düğümü geçirmeyen sesler
Yaşarken aldığı nefesi hesaba çektiği
Eşya lekesi birikir ışık vurmaz mağaralara
Uykusunda ağlayan bir çocuğun rüyasına
Hüzzam makamında ağıtlar yakılır.
Süleyman Karaca
üzeri değiştirilmemiş onlarca şair için
kusur sayılmış kelimeleri mart sabahında
şimdi replika bir yaz sıcağında giydirdik caddelerimizi
rezonans bakirelerinin ölüler katında kokuttuğu rüzgârla
Zeki Altın
vedalaştığım münferit hisleri topluca karşılıyorum
çiçeklerinle döllenen meralara doğrular aşılıyorum
iktifâ etmedi ufak tefek yalanlarla aldanış
bir kız çocuğunun içimi taşıran neş’esi ile
anımsıyorum, adına yaşamak diyorlar
yüreğimde yer etmiş ölümsek aşk
yokuşuna koşan muhabbet kuşu
var mı haberin ölümlerden?
Muhammed Fatih Kutlu