Cins, Sayı: 131

“İnsan hep vaktinden önce ölür.” diyerek giriş yapıyor 131. sayısına Cins dergisi.

Giriş yazısından…

“İş vardır, okul vardır, akşam eve dönme çabası vardır. Mağazalar vardır, vergiler vardır, müdürler vardır, kışlar vardır, gökyüzü arada bir güzeldir ama ona bakmaya “vakit yoktur”. İnsan, sadece bütün bunların, bu hengamenin içinde, şimdi ve sonranın arasında bazı şeylerin yerini değiştirir. Hiçbir şeyi tam edemez. Bu da faniliğin yasasıdır.”

Cins Defter- Cemal Şakar

Cins Defter’de Cemal Şakar, şahitliklerini not etmeye devam ediyor. Göç ve yıkım görüntülerinin dolaysızlığını ve çıplaklığını ele almış bu sayı. Bu görüntülerin, tüm dolayımları iptal ederek insanı aidiyetlerinden soyutlayıp yalın bir tanıklık nesnesine dönüştürdüğünü anlatıyor. Sanatın bu şoku ancak dolaysız bir biçimde gösterebileceğini, çünkü görüntünün yoruma kapalı olarak kendi varlığıyla yetindiğini belirtiyor.

“Yıkıntılar altında kalmış birisi, kendi yalınlığında, çıplaklığında görüldüğü için kendi saflığında bir insandır sadece… Herkes bu saflığa bakarken yoğun bir acı duyar, duyduğu acı saflığa düşen kendi lekeleri nedeniyledir.”

Tedavi, İyileşmenin Artçısıdır

Mert Mevlüt Gökçe, toplumsal yapmacıklıktan, pragmatizmden, tüketim odaklı mutluluk anlayışından ve öznenin kendi iç çelişkilerinden duyulan yaygın bir bıkkınlığı anlatıyor. Tüm bu sayılanların ortasında, yazarın sıkılmadığı tek şeylerin ilahi olana, meraka ve ölümlülüğün içindeki saf güzelliğe dair olduğu göze çarpıyor.

“Sıkıldın işte. Kaderini değiştirmek için sürtmeden alev alan kibritlerden sıkıldın. Sessizlik sana meleklerden bir hediyedir. Ama artık istemediğin, açmaya tenezzül etmediğin bir hediye. Tenezzül etmediğin hediyelerden sıkıldın. Bütün duyguların ruhu önemsemektir. Önemsemenin ağırlığından sıkıldın. Hayır diyememekten sıkıldın. Hayır’ın her zaman ve sadece hayır anlamına gelmemesinden sıkıldın.”

Cinsiyetler Savaşı

Savaş Ş. Barkçin, feminizmin tarihsel eşitlik davasından koparak kadını ayrıcalıklı, erkeği mağdur kılan ve aile kurumunu çökerten bir cinsiyetler savaşına dönüştüğünü anlatıyor yazısında. Bu ideolojinin geleneksel bağları zayıflatıp bireyleri yalnızlaştırarak aslında devlet ve sermaye odaklarına hizmet ettiğini, Türkiye’deki ithal uygulamaların ise bu yıkımı derinleştirdiğini belirtiyor.

“Bu savaşın doğal bir sonucu olarak insanlar artık evlenmekten kaçınıyor. Evlenme yaşı gecikiyor, evlilik dışı ilişkiler artıyor, çocuk sayısı düşüyor, yalnızlık ve buna bağlı rahatsızlıklar çoğalıyor, evlenen çiftler baştan itibaren boşanma lafını dillerine doluyorlar. Boşanma süreci kadın ve erkek arasında kanlı-bıçaklı, çocukların şantaj aracı olarak kullanıldığı bir zulüm sürecine dönüşüyor. Bu gidişle evlenecek erkek bulmak giderek zorlaşacak.”

Yayıncılık Üzerine Söyleşiler

Dergide bu sayı dört söyleşi yer alıyor. Yayıncılık merkezli bu söyleşiler gelen yayın yönetmenleri ile gerçekleştirilmiş. Enis Batur, Furkan Çalışkan, Mustafa Kirenci ve Mustafa Küpüşoğlu Türkiye’de yayıncılığın hallerini anlatıyor. İki örneği buraya alıyorum. Devam Cins’te.

Enis Batur ile yayıncılık merkezli bir söyleşi yer alıyor Cins’te. Sorular; Eray Sarıçam ve Rıdvan Tulum’dan.

“Sözgelimi bizim dönemimizde Yapı Kredi Yayınları’nın özelliklerinden biri de çevirmenlere olağanüstü ücretler önermesiydi. Çünkü olağanüstü eserlerin çevrilmesi bekleniyordu. Türkçeye henüz kazandırılmamış temel kitapların çevrilmesi için bu işe zamanını ve emeğini verecek insanların karşılığını gerçekçi biçimde alabilmesi gerekiyordu. Yayın işine yatırım yapan kişiyle yayıncının bu konuda uzlaşması çok önemliydi.”

“Örneğin Mustafa Irgat’ın bir şiir kitabıyla Harry Potter’ı edebî değer açısından kıyaslayamazsınız. Ama maddi koşullar açısından düşündüğünüzde Harry Potter, Mustafa Irgat’ın elli, yüz, belki de bin katı gelir getiriyor. O tür kitapları yayımlayabilmek için arada bu tür çok satan kitapları da yayımlamanız gerekiyor. Böylece sermaye sahibine de onu enayi yerine koymadığınızı göstermiş oluyorsunuz.”

“Mesela Sezai Karakoç’un böyle bir lüks baskı merakı olduğunu sanmıyorum. Onun yayıncılık tercihleri daha çok etik sebeplere dayanıyordu. Ama Asaf Hâlet Çelebi bu konuda çok titizdi. İlk iki kitabı hem sınırlı sayıda basılmıştır hem de son derece özel baskılardır. Özdemir Asaf da öyle. Kendi matbaası vardı.”

Furkan Çalışkan ile Söyleşi- Sorular: Rıdvan Tulum

“Kanon, bir iki kitapla ya da tek bir yazar veya külliyatla oluşmaz; bir katalog tutarlılığıyla ve bu tutarlılığın uzun yıllar devam etmesiyle mümkün olabilir. Fakat ticari gerçekler ve Türkiye ölçeğindeki kitap ticaretinin zorlukları bunu neredeyse imkânsız kılıyor. Sürecin sürdürülebilir olması için yayınevlerinin ticari opsiyonları devreye sokması ve planladıkları kataloğun dışına çıkması gerekebiliyor. Ekseriyetle durum böyle.”

“Netice itibarıyla dünyadaki birçok büyük yayıncı neredeyse yüz yılı aşkın bir tarihe sahip. Bu tarihin içerisinde, kendi oluşturdukları habitat çerçevesinde birçok hikâye meydana gelmiş. İlk akla gelen Gallimard, Suhrkamp veya Einaudi gibi yayınevleri ya da Amerika’daki New Directions bu şekilde öne çıkıyor.”

Kitap Kurtlarıyla Birlikte Ulumak

Kitap kurdu diye bir tabir var. Hayatımıza yerleşmiş bir paye bile diyebiliriz buna. Mustafa Armağan, Aristo’dan Marx’a, Kâtib Çelebi’den Borges’e kadar tarihteki büyük kitap kurtlarının okuma ve biriktirme tutkusunu örnekleyerek, asıl derinliğin okumaktan çok seçkin metinleri elle kopya etmekten geçtiğini anlatıyor.

“Adam Smith kitap zenginiydi; ölümünden sonra arkasında binlerce kitap bıraktı. Adını tarihe yazdıran Milletlerin Zenginliği adlı kitabını yazarken yüzlerce yıllık tarihî belgeleri, devlet raporlarını ve klasik metinleri adeta bir dedektif gibi satır satır taradığını biliyoruz.”

“Walter Benjamin’e göre kitap okuyan kişi hayallere dalmış bulunan zihninin özgürce uçuşunu takip eder. Halbuki kitabı kopya eden kişi “uçmaz”, aynı mesafeyi “yürüyerek kat’ eder”. Bu bir bölgeden uçakla geçmek ile araziye inip yürümek arasındaki fark gibidir.”

Yazılmamış Şiir

Ahmet Ölmez, Cenap Şahabettin’in ilk Türkçe sone olan “Yazılmamış Şiir”ini meta-şiir olarak değerlendiriyor, şairin ulaşılamaz ideal bir şiir arayışını ve yazdıklarının o ideale yalnızca tanıklık ettiğini anlatıyor. Ahenkteki ustalığına karşın imge ve tema dünyasının daraldığını, bu şiirin dönemi ve şairi hakkında ipuçları barındırdığını, esas anlamına ancak zamanla erişilebileceğini de belirtiyor.

“Cenap Şahabettin de Türkçenin ilk sonesini kaleme alırken belki de Türkçede hem saf şiir hem de modern şiir anlamında ilk kısık sesli manifestoyu yazmış olabilir. Bu şiirde Cenap Şahabettin; kısaca şairin esasında tek bir şiir yazmak istediğini, yazdığı her şiirin bunun kötü birer kopyası olduğunu, o gerçek şiiri de ruhunu parçalamadan ve toprak olmadan asla yazamayacağını iddia eder. En sonunda her şairin böyle yazılmamış bir şiiri, duyulmamış bir fikri olduğunu söyler ve soneyi bitirir.”

Cennet Vatanda Dile Gelmeyen Kelimeler: Hustling

Ali Oturaklı, bilardo dolandırıcılığı anlamındaki “hustling” kavramını bir metafor olarak kullanıyor ve bu oyun düzeneğini devlet, siyaset ve kurumlar arasındaki ilişkilere uyarlıyor. İngiltere ile Türkiye arasında ekonomik sıkıntılar, kurumsal dönüşümler ve tecrübeli siyasetçilere yeni adres bulma alışkanlığı açısından benzerlikler kurarken, devletin koruyucu söyleminin altında aslında benzer bir kandırmaca ve çıkar hesabı yattığını sezdiriyor. Sonunda, bu oyunun farkında olan anlatıcı, “hustling”i devletin kalbine yerleştireceğini söyleyerek işin içindeki konumunu da ortaya koyuyor.

“Biz yıllardır ‘Büyüme var ama geçim zor.’ cümlesiyle yaşarken, İngilizler de yavaş yavaş aynı cümlenin etrafında dönmeye başlamış. Starmore’un şansı, Liza Tress gibi piyasaları birkaç haftada ayağa kaldırmış bir hatıra bırakmamış olması. Şanssızlığı ise iktidara geldiği gün kendisini bekleyen defterin boş çıkmaması. Kamu borcu, sağlık harcamaları, sosyal yardım tartışmaları, enerji fiyatları, konut krizi, göç meselesi… İngiliz devletinin o meşhur serinkanlı dosya düzeni içinde bile hepsi birbirinin üstüne yığılmış duruyor.”

Cins’ten Öyküler

Güray Süngü – Kılıfı Çalan, Kılıfa Uyacak Bir Minare Çalmak Zorundadır

“Gazetelere verilen bu ilan nedeniyle bir anda adı bütün televizyonlarda, ana haber bültenlerinde anılır oldu; tartışma programlarında her şey hakkında fikri olan adamlar ve kadınlar tarafından konuşuldu, tartışıldı, yorumlandı; sosyal medya hesaplarında alakalı alakasız herkes bu acayip dürüst adam hakkında fikirlerini arz ettiler ve birkaç ay gibi bir sürede Ekim İşinibilir’in ülkenin en dürüst ve dolayısıyla en güvenilir insan olduğu gibi bir genel kabule ulaşıldı.”

Nihayetinde iki görüş de Ekim İşinibilir’e müthiş bir para akışına sebep oldu. Birkaç yıllık bir sürecin sonunda sıradan insanların hesap etmekte bile zorlanacağı bir servet elde eden Ekim İşinibilir, televizyonlara çıkıp şu ana kadar topladığı paraları ne yaptığını açıklama müjdesi verdi. Bu haber büyük bir heyecan yarattı, insanlar program için gün saymaya başladılar ve program saati geldiğinde de ekranlara kilitlendiler. Ekim İşinibilir programa çıktı ve herkes nefesini tutarken kısacık bir açıklama yaptı: “Ben bir dolandırıcı olduğumu söylemiştim, bana bağışladığınız bütün parayı yedim.”

Arslan Karadayı – Çoban, Yıldız, Faiz: Ben Batanları Sevmem

“Yıllar sonra, yani birkaç gün önce bankada gişe sırası beklerken o yıllardan sonra pek görmediğim gençlik arkadaşım Rıza ile karşılaştık. Rıza ile Firuz, o zamanki bizi biraz da cahil görüp birbirilerini daha çok severlerdi. Öyle ki yıllar sonra birlikte şirket kurana dek gitmişlerdi. Fakat şimdi Rıza ile Firuz mahkemelik olmuşlar. “İşler büyüdükçe, Firuz’la biz uzaklaştık. Daha kötüsü, faize de bulaştık.” dedi Rıza… Çok şaşkın ve üzgündüm. Hem şaşkın hem üzgündüm. Peki biz Rıza ile neden burada karşılaştık?”

Dil ve Edebiyat, Sayı: 212

Dil ve Edebiyat dergisi 212. sayısına medeniyet ve dil vurgulu giriş yazıları ile başlıyor. İki hassas noktayı daima gündemde tutmakta fayda var.

Ekrem Erdem – Mensubu olduğumuz inanç ve kültür coğrafyasında medeniyetin özü ve temeli, derin bir irfana yaslanan sohbettir. Sohbet; yalnızca iki insanın yan yana gelip kelam etmesi değil; mütalaa, müzakere ve okunan metnin hayatın içerisine sızdırılarak büyük bir manaya bürünmesidir. Bugün insanımızın ve özellikle gençliğimizin içine sürüklendiği en büyük modern girdap, “bireyselleşme” adı altında sunulan yalnızlaşma ve yabancılaşmadır. Sosyalleşemeyen, odalarına ve ekranlarına hapsolan ruhlar ancak kitapların aydınlığında ve o kitapların etrafında örülen müzakere halkalarında şifa bulabilir. Nitekim bu yıl gerçekleştirilen 150 binden fazla kitap müzakeresi, sadece entelektüel bir egzersiz olarak basite indirilmemeli, aynı zamanda toplumsal bir kaynaşmanın, ünsiyetin ve birleştirici gücün sembolüdür.

Özcan Ünlü- Dil, bir milletin var oluş şifresi, tarihî hafızası ve medeniyet iddiasının en önemli taşıyıcı unsurudur. Kavramlar ise o hafızayı geleceğe aktaran sağlam sütunlardır. Türkçenin ve edebiyatın daralan koridorlarda nefessiz bırakılmaya çalışıldığı, dijitalleşmenin getirdiği hızlı tüketim dalgasında derinliğin unutulmaya yüz tuttuğu bir dönemde dergiler, birer fikir kalesi, edebiyat ise aşılması imkânsız bir mevzidir.

Mazmun ile İmge Arasında Bir Cevelan

Namık Açıkgöz, dilin basit bilgi aktarma işlevinden duygu aktarma işlevine evrilmesini ve bu süreçte şiir dilinin kelimeler arasında renk, şekil, mahiyet gibi ilişkiler kurarak imgeli bir anlatıma ulaştığını anlatıyor. Bu imgeleme eyleminin, klasik Türk şiirindeki mazmun geleneğinden modern şiire kadar şair ve okuyucuda keşif heyecanı uyandırmak için kullanıldığını belirtiyor.

“Şiirde imge, yalnızca estetik bir unsur değildir; aynı zamanda anlamın kurucusudur. Özellikle modern şiirde okuyucu, şiiri çözmek için imgeler arasında bağlantı kurmak zorundadır. Bu durum şiiri pasif bir okuma nesnesi olmaktan çıkarır ve okuyucuyu şiirin üretim sürecine ortak eder.”

“Klasik Türk şiirinde “kelimenin zımnı”na müracaat edilerek yapılan dil işlemine genel olarak “mazmun kullanımı” denmektedir. Bu “zımn”da, yukarıda saydığımız şekil, renk, muhteva, mahiyet, fonksiyon, gönderge ve fonetik-kaligrafik ilişkiler vardır. Yani iki kelimenin ortak paydası bir “zımn”da birleşmelidir.”

Yaz Bağçesi

Adem Turan kıştan sonra yazın güzellikleriyle buluşturuyor bizi. Bir hayalin gerçekleşmesine şahitlik ediyoruz.

“Burası yaz bağçesi. Yaklaşık 2 ay kadar önce diktiğimiz birkaç kök biber, salatalık ve domatesin ayakta kalmaya çabaladığı yaklaşık 20 metre karelik bir alan; evin güney cephesinde. Oyalanmamız için yetiyor bize. Bir adım ötesiyse şair dostumuz Tunay Özer’in arsası; geçtiğimiz Ocak ayında almıştı yanılmıyorsam. Kuzeye doğru giderseniz 200 metre sonrası boğaz. Boğaz deyince, İstanbul Boğazı gelmesin hemen aklınıza; Çanakkale Boğazı’ndan bahsediyorum. Karşı tepeler Gelibolu toprakları; Çanakkale Savaşları’nın yapıldığı yerler; biz bu yanda, Anadolu yakasında kalıyoruz, Lapseki sınırları içinde.”

Ercan Topçu ile Su Müzesine Dair Söyleşi

Özcan Ünlü, İstanbul’un güzide mekânlarını bizlerle buluşturmaya devam ediyor. Mekâna dair bir söyleşi ile konuya tam anlamıyla vâkıf oluyoruz. Bu sayıda İstanbul Su Müzesi Kurucu Başkanı Dr. Ercan Topçu ile yapılan bir söyleşi yer alıyor dergide.

“Koleksiyon eserlerini özellikle Anadolu, İstanbul, Karadeniz, Trakya ve Çanakkale yörelerinden seçtik. Anadolu kültürünü yansıtan eserler koleksiyonumuzda çoğunluktadır; Avrupa kültürünü yansıtan su kaplarını bünyemize dâhil etmedik.”

“Müze ziyaretlerimizde öncelikle suyun önemi ve fiziksel özellikleri üzerine konuşuyor, ardından konuyu “Su ve Yaratılış” felsefesine getiriyoruz. Çocuklarla oldukça interaktif bir sohbet ortamı oluşturuyoruz. Onlara “Ve canlı olan her şeyi sudan yarattık” êyet-i kerimesini hatırlatarak; bitkilerin, hayvanların ve insanların aslında sudan yaratıldığını, dolayısıyla hepimizin birer “Su Kardeşi” olduğunu anlatıyoruz.”

Dijital Mahremiyet: Bilim Kurgu Bitti, Kayıt Başladı

Bora Durmuşoğlu, akıllı cihazların hayatı kolaylaştırırken ev, beden ve çocuk odası gibi en mahrem alanlardan sürekli veri topladığını anlatıyor. Bu dijital kuşatmanın bilim kurguyu geride bıraktığını, kişinin kendi hayatı üzerindeki kontrolünü zayıflattığını ve özellikle çocukların geleceğini tehdit ettiğini belirtiyor.

“Modern çağda mahremiyet, sadece sakladıklarımızla ilgili değil. Farkında olmadan açığa çıkardıklarımızla, önemsemeden kabul ettiğimiz izinlerle, okumadan geçtiğimiz sözleşmelerle, kolaylık uğruna verdiğimiz tavizlerle ve beğenilmek için gönüllü olarak sergilediklerimizle ilgili.

Sosyal medya bu sürecin en görünür yüzü oldu. Başlangıçta insanlara kendini ifade etme alanı gibi sunulan platformlar, zamanla hayatı belgeleme, sonra hayatı sergileme, en sonunda da hayatı onaylatma araçlarına dönüştü. İnsanlar artık özel anlarının yanında evlerinin içini, çocuklarının yüzlerini, tatil planlarını, yemek masalarını, aile buluşmalarını, başarı belgelerini, öfkelerini, kırgınlıklarını ve kimi zaman en mahrem duygularını da dijital kalabalıkların önüne bırakıyor.”

Perdeye Düşen Bir Dava veya Mesut Uçakan

Erbay Kücet, Aşina Çehreler’de bu sayı Mesut Uçakan’ı anlatıyor.

“Muhafazakâr çevrelerle kurduğu ilk güçlü bağlardan biri ise Lanet filmi olmuştu. Galasında yükselen sloganlar, dönemin ruhunu yansıtan sahneler olarak hafızalarda kaldı. Müjde Ar’ın “Çok geç Mesutcuğum, çok geç…” sözü ise yıllarca anlatılan bir hatıraya dönüştü. Yıllar sonra Sevda Kuşun Kanadında dizisini izlerken karşıma çıkan “Zafer Erbay” karakterini görünce gülümsedim. Demek ki yıllar önce bana verdiği rol sözünü böyle yerine getirmişti. Sonradan bunun sembolik bir karakter olduğunu söyledi ama ben yine de o küçük latifeyi üzerime alınmayı tercih ettim.”

Dil ve Edebiyat’tan Öyküler

Mehtap Altan – Topyekûn

“Derenin kıyısında, yorgunluğunu ve susuzluğunu gideren atın yelesine karışıyordu kağnı sesleri. Tepelerin ardından hücum gibi geliyordu kağnının gölgesine bayrak bayrak biriken kadınların yürek sesleri… Erkekleri cephede, onlarsa yetişebilecekleri her yerde vatan savunmasına katkı sağlamaya çalışıyorlardı. Büyük taarruz öncesi bu kutlu koşturuşa şahit olmak, benim için büyük bir şanstı ama o coşkuyu görebilecek miydim; bilinmez! Damarlarım çekiliyordu; rengim soldukça kırıklarımda kendiliğinden bedenimi parçalayacaktı, biliyorum…”

“Tenim toprağa değdiğinde, un ufak olacağım anın yaklaştığını hissetsem de şu an burada olan ve olacakları iliklerime dek yaşayıp görmek istiyordum. Ahmet onbaşının yanında çömelmiş olan Çerkez Ali, diğer kahramanlardan daha düşünceli ve daha sessizdi; hemen sol yanımdaydı. Ellerini ovuşturmaktan yorulmamış mıydı? Onların lisanını bilsem, soracağım ilk şey buydu sanırım. Saatlerdir onlarlayım, hatta geceyi de birlikte geçirdik. İki gündür bir akış var ve sadece Çerkez Ali aynı ayrıntının avlusunda sessizliği ile hemhâldi. Harita üzerinden stratejilerini konuşurlarken bile mimikleri ile eşlik ediyordu onlara.”

Hande İkbal – Uzaktan Daha Uzağa

“Ben biliyorum o penguenin nereye gittiğini. Sürüyü terk edişini, dağa doğru giderken neyi aradığını biliyorum. Diğerlerinin ona bakışlarındaki acayipleyici tavrı da. Tüm dünya nereye gittiğini soradursun ey kâri, ben nereden geldiğini bile bilmekteyim ki sonsuz beyazlığın üşüten rüzgârları arasında manasını yitirmiş, manasızlık içinde yaşamın yalnızca üşümekten ibaret olmayacağını düşünmesinin beyanıdır. Kuştur. Akıl düzeyi tartışıladursun ben onun hislerini biliyorum ey kâri. Sorulacak asıl soru “nereye gitti, neden gitti” değil.”

“Yürürken farklı canlıların arasından sürüsüz geçtiğinde bir avantajı vardı. O civarda ilk kez görülmüş, yabancı bir canlı olmak. Saldırgan mıydı? Etçil miydi? Var mıydı kesici, parçalayıcı dişleri ya da zehirli miydi? Pençeleri olmadığı kesindi bu acayibül mahlûkun. “O zaman başka bir numarası var,” diye düşünmekteydi etrafındaki bakışlar. Hatta dere içindeki balıklar bile onun ne olduğunu anlamak için durup seyre daldıklarında ona yem olmuştu. Soğuk denizlerin balıklarına göre lezzeti daha fazla ama yağları daha azdı. Damağı ufaktan alışmaktaydı değişikliklere. Korkmamayı bu şekilde ufak ufak öğrendi.”

Sedat Sayın- Cemal Süreya, Mimar Sinan Ve Kokoreççi

“Bu dizeleri daha önce okumuş ve yeni modernleşmenin ince mizahını ne güzel de yapmış demiştim derslerimde. İroninin en güzel örneği… Şimdi karşımda kitaptan ve her gün anıt eserlerini gördüğüm iki büyük insan bir canlı abide gibi önüme dikilmişti bu heykel olmuş kişinin zatında. Kalabalık gittikçe artarken bu yaşlı kokoreççi, adamın üzerine yürüyüp küfürler etmeye devam ediyordu. Cemal Süreya’nın dizelerini gösterip etraftaki insanları kışkırtmaya çalışıyordu. Yediği kokoreçlerden olsa gerek ensesi yağlı, yüzü tombuldu, epey iri kıyım bir adamdı. Mimar Sinan heykeli olmuş adam da kırk yaşlarında ince, uzun boyluydu. Kibar, estetik bir edası vardı.”

“Bunları burada anlatarak öykünün akışını başka bir yana döndürmenin ne âlemi var öykücü! Bu anlatacakların bir başka öykünün konusu. Derinlikli bir yalnızlık öyküsü olacak zülf-ü yâre dokunacak imgeler biriktirdin acılı hayatın patikalarında… Tıpkı bu sanatçının kırıldığı gibi kırıldın kalbinin en saf yerinden.”

Dil ve Edebiyat’tan Şiirler

taze ıtır çiçeklerinin kokusunu çekip
tohumların serpilişini gördün mü
asma dallarının gölgesinde serinleyip
ekinler üzerinde uyudun mu
çiftçiler nasıl mutlu bereketli tarlalardan
Şakir Kurtulmuş

kuşların kanat izini hatırlar mıyım ölürken
hatırlar mıyım dalgın akışını seyretmeyi
hatırlar mıyım çeşmelerin susuzluğunu?

bulutlar geçiyor. kınnabıma dolanmış hevâtır
kimsenin yoktu kara saçlarını kesmeye vakti!
Yaşar Bedri

Kim karışır ki diyeceğim ama karışan oluyor işte
Sözün gerisine düşse de bir bildiğinin olduğunu
Her işmarında ne yapıp noktasıyla serpiştirip araya
Bu halimi nereye taşısam mutlaka bir mâni çıkacak
Bir yokuş kesecek önümü kederimi de alıp yanıma.
Nurettin Durman

Bir Nokta; Sayı:295

“Varlık konumlamasını hakîkate ayarlı olarak gerçekleştirmiş ve sorumluluğun insan olma önşartı olduğunu kavramış ve böylelikle özgürleşmiş olan bir sanatçının yazıp söylediği her şey, dış şartlarla yaralanmış ve zaten varlık gurbetinin acısını şiddetle duyumsayan insan için bir muştu, daralan göğüslere “nefes”tir.”

Mürsel Sönmez’ingiriş yazısından bir bölüm. Sözün hakikati kuşanmasının önemini çok iyi anlatıyor bu ifadeler. O kadar çok konuşan, yazan var ki… Bunların içinde bize nefes olacak sözün ardına düşmek gerek. Bunun yolu da hakikatten geçiyor. Hakikati kuşanarak sözü kuşananlara selam olsun.

 Tespitat

Hasanali Yıldırım, çağdaş insanın hakikati kavrama çabasından uzaklaşıp bilgiyi istif etmeye saplandığını, asıl değerin hikmet ve irfanda gizlendiğini söylüyor. Acı ve imtihanın insanı olgunlaştıran temel araç olduğunu, tarih ve bilginin ise anlamaktan çok tahayyül meselesi sayılması gerektiğini ekliyor.

“Hangi inançta, hangi dünya görüşünde ve hangi zaman diliminde yaşanırsa yaşansın, iki insan biraraya geldikleri ânda, beşeriyetleri icabı aralarında bir rekabet tezahür eder. Bu rekabetin illâ ki bir tenakuza, mücadeleye veya müsademeye taşınması gerekmez. Yine de ortada bilkuvve bir muarazanın varlığından sözetmek mümkün.

İki insanın aralarındaki muhabbetin rekabet taşıma derdinden sıyrılıp bu elim yükten kurtulmasına dostluk diyoruz. Tek taraflı dostluğun nihayetlenmesine ise ihanet.”

Ercan İriş ile Söyleşi

Ercan Ata’nın bu sayıdaki konuğu Ercan İriş. Yazma serüvenine, çalışmalarına, kitaplarına  dair soruları cevaplamış İriş.

“Şiir işçiliğini aslında her şair kendine göre ifade etmiştir. Bunu, ilhamın geldiği anda oturup şiiri yazmak, sonrasında ise ona kendi tekniğine ve sanat anlayışına göre şekil vermek olarak düşünebiliriz. Tabii ki işçilik olmalı; fakat şairi sadece ‘şiir işçiliği yapan kişi’ olarak tanımlamayı doğru bulmuyorum. Şair, hayatı farklı algılayan bir kişiliktir; doğuştan gelen bir farklılığın olması gerektiğine inanıyorum.”

“Sultanbeyli’de edebiyat adına çok güzel şeyler oluyor. Bir yandan şiir ve edebiyat festivalleri düzenleniyor, bir yandan Teferrüç dergisi çıkıyor. Diğer taraftan, ‘Aydos Şiir Akşamları’ ismiyle iki yıldır yeni bir program…”

“Şiir yazmaya başladığım zamanlar ileride bir kitap çıkarmayı hiç düşünmemiştim; ancak zaman içerisinde süreç kendiliğinden gelişti ve kitabımız yayımlandı. Başlarda şiirden başka bir türde yazmayı, şiire ihanet etmek gibi görüyordum. Fakat zamanla hayatta şahit olduğum olayları kaleme almaya başladım; bunların içine sanatsal bir estetik de katınca kendiliğinden hikâyelerin oluştuğunu fark ettim. Şimdiye kadar böyle yaklaşık on üç, on dört tane hikâye birikti. Henüz kesin bir karar vermedim ama ileride belki bir hikâye kitabı çıkarmayı düşünebilirim.”

İçsel Tıkırtılar

Abdurrahman Adıyan İçsel Tıkırtılar isimli yazısında insanın toplumsal baskılardan ve başkalarının dayatmalarından sıyrılıp özüne dönmesi, kendi düşüncesini ve sevgisini temel alması gerektiğini söylüyor. Kendi iç yolculuğunu tamamlayan kişinin hem yaşarken hem de ölüm anında dik durarak insanlık onurunu koruyabileceğini ekliyor.

“Gizemlerle dolu bu insanî eğitimde; sen insansın mutlak hedeflerin olmalı. Ey insan, bir deryasın, yüzeysel dalışlarla sözüne mana verilmez. Sen aklını, sen özünü, sen sözünü bir tutansın. Sözünün erisin; sen, senden gayrı yaşayamazsın. Sen, özünsün, senden gayrı nasıl yaşarsın? Kelimelerle seni anlatmaya gerek var mı, en yüce varlıksın. Ey insan, sen bensin! Bırakmam seni ellere, tacım sultanımsın, desen. Özünü, özüne davet eylesen fena mı olur?”

Bereketzâde Camii Şerif

Nidâyi Sevim, Galata’daki Bereketzâde Camii ve çeşmesinin fethi izleyen dönemdeki kuruluşunu, 20. yüzyılda uğradığı yıkımı ve arsasının otoparka dönüşmesini anlatıyor. Uzun bürokratik engellere rağmen bir avuç gönüllünün ve İSTED’in gayretiyle caminin yeniden inşa edilerek 2007’de ibadete açıldığını, böylece unutulan bir kültürel mirasın gün yüzüne çıkarıldığını belirtiyor.

“Bereketzade Camii Şerifi’nin kıble yönünde bulunan sivri kemerli, küçük ölçekli çeşme sonradan yapılmıştır. Küfeki taşından klasik tarzda inşa edilen bu çeşmenin abidevi ayna taşı muhtemelen bir hanım mezar taşından dönüştürülmüş. Bereketzâde Çeşmesi’ni ilk yaptıran yukarıda da belirttiğimiz üzere Bereketzâde Hacı Ali Bin Hasan’dır. Zamanla harap olan çeşmenin yerine 1732 senesinde, Sultan I. Mahmud zamanında halkın su ihtiyacını karşılamak üzere, Defterdar Mehmed Efendi tarafından yeni bir çeşme yaptırılmıştır.”

Bir Nokta’dan Öyküler

Ahmet Yılmaz – İdrak

“Kitabımı okuyan çok yoruldum, hırpalandım diyor. Yazarken de ben yoruldum, ruhumla bedenimle. Yorulmadan olmuyor ki. Öyle değil başka türden bir yorgunlukmuş. Öykülerin uzunluğuyla, dilinin ağırlığı ve yoğunluğuyla açıklanamayan; farklı, acayip bir müşküllük. Peki bana bir misal verir misin herhangi bir bölümden, diyerek şaşırttım birini. Beklemediği yerden vurulmuştu. Sayfaları hızla çevirmeye başladı, fosforlu kalemle üstünü çizdiği cümleleri beğenmiş olmalıydı. Bazı boşluklarda çıkmalar, özetler vardı. Soru işaretlerinden birini yakalayınca gözleri parladı: Bak işte şu kısmı anlayamadım. Bende mi sorun, yazar mı bilerek anlamı karartmış emin olamadım.”

Eslem Ayşe Kılıç – Dolabın İçinde Mavi

“Mavi kapının girişinde, kırmızı zemin üzerine sarı yıldızlı bir bayrak asılıydı. Çivilerle o kadar sıkı, o kadar acımasızca sabitlenmişti ki ahşaba, kapı sanki bu yabancı ağırlığı taşımak istemiyormuş gibi her açılıp kapandığında inlercesine gıcırdıyordu. Gökyüzünün o güzel, hür mavisini örten bu kırmızı bez parçası, mahalledeki her evin alnına çakılmış bir mühür gibiydi. Küçük kız, kapının gıcırtısını duyan askerlerin arkasından bakışlarını hissetmenin huzursuzluğuyla içeri koşar adımlarla girdi.”

“Küçük kızın nefes alışverişleri hızlandı, ciğerleri daraldı. Titreyen, buz kesmiş elleriyle dolabın kapağını yavaşça araladı. İçeriye bakmadan önce derin bir nefes almak istedi ama kapak biraz daha açılınca odaya yayılan o keskin, ağır, genzi yakan koku etrafını sardı.

Bakmaya gücü yetmedi Ayçiçek’in. Gözlerini sımsıkı kapattı. Dolabın kapağını aynı hızla, sanki içerideki acıyı kilitlemek istercesine geri kapattı ve sırtını ahşaba yaslayıp yere çöktü.”

Bir Nokta’dan Şiirler

Bize şimdi
bir yanda çok yanık o keman sesi,
öbür yanda o nazenin sazın kopuk bam teli
sordukça soruyor; ikametgâh adresi…
Allah’ım! Biz, nereliyiz; müzik, nereli?

 Bir gül tebessümü; ne kadar,
 ne vakte kadar açar
 sıhhatin bahçesinde?
Murat Çeşme

acının karnında kaç cenin büyür
ve kaç kere küçülür ki ağrısı yalnızın
bakın toprağa ilişmedi cemre
bakın kırkıncı kapısı açılmadı sevincin
genç bir coğrafyada sayfalarca açlık
içime döküldü son yazı insanlığın
Yasin Mortaş

Hiç rüşvet almadığımdan
Bilemedim
Ne kadar bükülür zaman
saatlerce çalışan yelkovan
o tembel akrebe nasıl tahammül eder
Saniyelerce nefes alanların hakkından
Gelemedi cebime travmatik çorba paraları
g-özlük hakkı, vesair bilmeceler
Balla tutuşan parmak, tadımlık öykünmeler
Şeyma Çiçek

düşlerimde yüzlerce çocuğun
körebe oynayarak koşuşturduğu
yorulunca beyaz çarşafla örtünerek
beyaz sayfalarda uyuyan siyah şekillerin
uyanınca yanı başında kardeşlerini gören
ama kıskanmayan kalemin çocukları
Adnan Berber

İhtilal, Sayı:33

İhtilal dergisi, 33. sayısı ile karşımızda. Heyecanından, özgünlüğünden ve gayretinden dolayı büyük beklenti içinde olduğum dergilerden biri İhtilal. Bunların çoğunu 33. sayıda gördüm diyebilirim. Hatta gelecek sayılarda çok da iyi ve ses getiren bir dergiyle karşılaşacağımıza dair inancım tam. Yeni isimler ile dergilerden aşina olduğum isimlerin harmanlanmış görüntüsü dergiyi mektep dergi çizgisine de çekiyor. Böylelikle dergi, sesini bulmak isteyen gençler için de bir mecra olma özelliğini taşıyor.

Hayatın Masalı ve Mandalina Kokulu Hayaller

Canan F. Çavdar, hayatı önümüze sürekli bombalar (zorluklar, engeller) bırakan bir savaş alanına benzetiyor ve insanın bu koşullar altında masallar ve hayallerle var olma mücadelesi verdiğini söylüyor. Asıl masalın, her güne “yokmuş” gibi başlayıp “varmış” olarak sona erme çabası olduğunu, bu çabanın tek başına değil başkalarıyla birlikte anlam kazandığını ekliyor. Bu arada; mandalina kokusunun insana huzur veren bir yanı olduğu doğrudur.

“Attığınız her adımda hayatın önünüze atom bombası bıraktığını düşünün. Bütün bombaları kalple göğüslemek daha kolay değil mi? Oysa âşıklar, birbirlerine ister yakın ister uzak mesafede olsunlar, insanlığı her daim Kalpsizler Kıracak Şimdi Bizi isimli bir durakta beklerler. “Umut insandadır” derler, oysa masal için aradığımız umut değildir, umudu getirecek insandır. Hayatın önümüze koyacağı bombaları böyle bir durumda kim yok edemez ki? Bu yüzden Kaptan, sen şimdilik bizi Hayaller Fora durağında unut ve git.”

Zulmün Karşısında Kaç Nota Var

Gazze, insanlığın gündeminden düşmemeli. Her fırsatta, her mecrada konumuz Gazze olmalı. Halil Ecer, zulmün insan doğasında “biz” ve “öteki” ayrımıyla temellendiğini, bu ayrımın hakikati bölüşmek yerine ötekini yok etmeye yöneldiğini söylüyor yazısında. Sistematik zulmün modern teknoloji ve iktidarla birleşerek yok etme amacına evrildiğini, zalimlerin kendilerini asla zalim görmediklerini ve mağduriyet tanımının dışarıdan yapıldığını ekliyor. Metnin sonunda bu anlattıklarının güncel bir yansıması olarak Gazze’ye işaret ediyor.

“Zulmü kategorilere ayırmak da mümkündür. Birincisi insanın doğasında olan zulüm, ikincisi ise sistematik zulümlerdir. İnsanın doğasında olan zulüm, imkân bulduğu ölçüde kendisini göstermekte ve çoğunlukla bireyin bireye yaptığı zulümdür. İkincisi ve tehlikeli olan ise sistematik zulümdür. Bir şey sistematik ise anlamı şudur; düşünülmüş, tartışılmış, tasarlanmış, uygulanmaya hazır hale getirilmiş ve uygulamadan sonrası da göz önünde bulundurulmuştur. Ayrıca sistematik zulümde yetkililer ve halk el ele vermiştir. Yeri geldiğinde otorite ve halk birbirine moral vermiş, en ‘harika zulüm’ için bütün bileşenler tamamlanmıştır.”

Şiirin Türk’ü Türk’ün Şiiri

Dergilerde sürekli görmeyi arzuladığım yazılardandır poetik yazılardan. Bu yazılardan bizlere şiirin yol işaretini sunan önemli bir delildir. Muhammed Talha Pelit, şiiri insanı anlamın ötesine taşıyan, ruhun damarlarında gençlik pınarları akıtan ve herkese ayrı anlam katan bir deneyim olarak beliriyor. Türk şiiri binlerce yıldır halktan saraya, destandan gazeteye kadar her alanda varlık gösteriyor, dili ve milleti birlikte dönüştürüyor; şiir ile Türklük birbirini besliyor, ne kadar Türk kalınırsa o kadar şiir, ne kadar şiir olursa o kadar Türk kalınıyor. İnsanın, güzel bir şiir okuduktan sonra “Yaşasın Türk şiiri” diyesi geliyor.

“Türk şiiri, Türkler var olduğundan beri, binlerce yıldır bizlere çok şey anlattı. Milletin ve Türkçenin içinden çıkan şiir, milletin ve dilin dönüşümüyle gelişti ve serpildi. Şiirin varlığı, usulü ve üslubu değiştikçe de dil ve millet etkilendi. Türk şiiri, toynakları kıvılcım saçan atlar üzerinde söylenip tüm cihana yayıldı. Aklın ötesine geçip bizi gönlümüzden tuttuğu gibi, bizimle kurduğu bağ da bu yolla oldu.”

“Şiir ötelerden haber veren bir varsıl mı yoksa ulak mıydı bilinmez; ancak Görklü Tanrı’nın Türklere bir armağanıdır. Aprın Çor Tigin ile başlayan bu adanış ve av, zaman ile mekânın ötesindeydi, tarih boyunca bizlere acıyı, kederi anlattı; seviyi ve zaferi muştuladı. Böylece şiir, insanı en olmadık anda avlamaktadır. Milletin ve insanın gönlünde ne varsa o saçıldı bu topraklara, saçılan şiirdi. Tohum atıldı, yazın rüzgârın dansa kaldırdığı altın sarısı ekinler gibi, şiir de hasat verdi.”

İhtilal’den Öyküler

Derya Tiryaki- Eşik, Gitmek ve Kuyu

“Ceketini alıp çıktı. Evin duvarlarını üzerine giyer gibi giydi ceketini. Adamın -üstelik babaysa- giydiği ceket, evin duvarları olur. Dönebilmenin ancak evin tüm duvarlarını giyip giderek olabileceğini düşündü. Giderken düşünür insan, neresinden sancır bir yara diye… Ardından bir çift göz bırakabilmek ne cesur davranış. Çünkü bir ah, kaç hikâyeyi söndürür, bilmiyordu. Adam, bilmemenin cesuruydu. Beklemek; ve bekleyen hep orada -o duvarsız evde- duracaktı. Bırakılmanın ağırlığını saç diplerine kadar yaşadı kadın. Sofrasını hazırladı, çiçekli elbiselerini giydi, taze kokusunu sürdü ve mütemadiyen aynasına baktı.”

Kadın türkü yaktı. Seslendi. “Zaten benim gönlüm hep ırağa yazılmış. Belki bir kaldırım yolu belki de kilometrelerce… Gitmek senin işindi. Benimse zaman zaman ‘oy dünyam oy’ zaman zamansa ‘bat dünyam bat*’ diye diye varmaya çalıştığım yeri, bir türlü edinemeyişimdi. Sırf bu yüzden her kapıdan çıkmayı kendime meslek edindim. Benim işim kapı eşiklerindeydi. Tüm bu gitmelerin ayak sesinde, hevesi hep kursağında.

Celaleddin Ceyhan – Düğüm Günü

“Bir düş gördü; uzun sakalına aklar düşen adam. Bir çember çizip kelimeleri buğday tanesi gibi saçtı, yorulmak nedir bilmeden… Bu kelimeler, daralan yüreğine su serpmedi. Önce çemberden bir kelime çekti, sonra sol elini iyice sıkıp yumruk yaptı.”

“Gökyüzü tenhaydı. Ne göçmen kuşları ne sığırcık sürüsü ne bir güvercin… Ne de avının peşinde süzülen bir atmaca. Adam, arafta kalmışçasına kıvranıp duruyordu. Horoz eşindi, kanatlarını açıp en keskin sesiyle öttü. Mümtaz bu kez rüyada değildi. Yakıp kavuran bir ateş tepesine çöreklendi. Harabe ve terk edilmiş bir damdan kırkikindi yağmuru gibi gelmişti, kara haber dedikleri. Bu haber, kimine göre yas kimine göre ise dünya sürgününün bitmesiydi.”

Galip Çağ- Yara Bandı

“Belediyenin, yakınlarda yenilediği kahverengi bankta otururken, diz üstü düşen çocuğu fark etti. Çakılla doldurulmuş havuzun kenarındaki bu çıkıntı, tuzak gibiydi zaten; o da bu tuzağa düşmüştü. Hamle yapmak istedi ama -annesi olduğunu düşündüğü- kadın, çok daha hızlı davranmıştı. Söylene söylene geldi, söylene söylene kaldırdı ve durmaksızın temizledi; en fazla dört yaşındaki, kısa saçlı çocuğun üstünü başını.”

“İşini bitirince çantasından cüzdanını çıkardı, içindeki paraları biraz karıştırıp bir tane banknotu ona uzattı. Beklemiyordu bu hamleyi, şaşırdı, göz bebekleri büyüdü. Eliyle bir reddedişten sonra, “gerek yok” dedi. Ama kadın ısrarcıydı, poşeti gösterip “Satıyorsunuz sanırım, olmaz öyle. Zaten kutuyu açtınız, geri kalanı da alayım, bunun yüzünden lazım oluyor.” Bunun yüzünden derken çocuğu gösterdi göz ucuyla, o da gülümsedi çocuğa. “Yok, satmıyorum, hem kutunun gerisini veremem, özür dilerim” diyerek banktan aniden kalktı. Poşeti, parktan çıkarken çantasına yerleştirdi.”

İhtilal’den Şiirler

dönen şeyler seher vakti odaya doluyor
seher vakti bilmek
döndüğümüzü
tutulduğumuzda bilmek
çarpmıyor dönen şeyler -her ne iseler- birbirine
tutulduğumuzdan bilmek
dönerken döndüğümüzü unutunca
pervane cama ben dünyaya çarpıyorum
çürüyen yerleri acıyor dirseğimin
ezberden ayetler okuyorum
Asel Mehlika Selim

Baktığım yerlerde amansız kopuşlar
Bir dağ mavisi sitemi ne yöne baksam durur.
Dolanan zihnimde, duvarlara çarpan gerçekliği görmek
Yanmak ve geride kalmak
Öyleyse tekrar edilsin:
Yanılmak ve ziyan olmak insana zimmetlenen.
Şüheda Tahmaz

Aşk olacak, kıyametler yerle bir edecek bizi
Her şeyin mümkün olduğu bir şehirdir burası
Gölgem bile kimlik taşır, suskun ifade verir
Bir kent düşlüyorum, kanıyor ve titriyor
Bir aşk düşlüyorum, kırılgan ve direngen
Kavganın, aşkın yeri illa bura mıdır kardeşim
Evet, buradır, öyleyse buralıyız biz artık
Sen de yine gel, gelişlerini anlatmalısın
Bir hülyanın içinde ziyan ettim ömrümü
Karlı, işlek bir kentte karşıma çıkmalısın
Leyli Behram

allah’ın çiçekleri bahçe değiştiriyor
uğurluyor ümmet gözlerinden öperek
kâbe’yi bekleyen entarili beyler ile
mutanın mucitleri suskun
hınca hınç dolu kahve dükkânları hâlâ
ve çıtı çıkmıyor karamelmakiyato severlerin
allah’ın çiçekleri bahçe değiştiriyor
çiçeklerin rengine muhalif makosenli demokrat
otuzyedibinüçyüzdoksanaltı, ne uzun sela
sağır eder, etmeli çiçeklerin selası oysa
hava yine sin, hava yine kaf
Taner Teber

Al işte, ellerimde zamanın tüm sökükleri;
Taşsın takvim,
Varsın devrilsin.
Dokuma tezgâhtan ötesi değil iplikleri
Ve sonra bir gün bir renk ve bir gökse
Yaşama değen bir denklemse
Bunca yaşıma sinen bir gölgeyse adın.
Adın.
Dönüyorum yüzümü, göğe düğüm attığım yere.
Bir nişane gibi
Yaranda.
Esrahan Karasoy

sular beziyorum saçlarına sevgilinin
sular harita, sular çizildi
çocuk ellerinde lıkır lıkır içtiğim sular
yürürdüm geçtiğin yerden
pusulam şaştı sevgilim, yön ver gözlerime
bulunduğun, bulunduğum yerden
Yasir Tiryaki

gözlerinde okuduğum ayetlerden
beş vaktimin göğsüne oturan çaresizlikten
seni biliyorum

seni biliyorum
hû sesimin yedisinde korkunun istilâsıyla
ezilen çiçeklerin koynundan öpüyor kelâmın
bir derviş dolanıp duruyor sakallarında
ifratım
ayaklarınla af makamına gitmek içinken
kırkı doluyor zamanın
Züleyha Selçuk

Olağan Şiir, Sayı:51

Olağan Şiir dergisi, yeni kadrosu ile yayınına başladı. Şiirin ciddiye alınması gereken bir duruşu olduğunu özellikle dergilerin sık sık vurgulamasında fayda var. Şiirin ağırlığı kaldıramayanların tekelinden şiiri kurtarmak gerekiyor. Dergiye yeni katılan isimler, bölümler günümüz şiiri adına güzel şeyler düşünmemizi sağlayacak ipuçlarını veriyor bizlere.

M. Burak Çelik’in Giriş Yazısından…

“Şiir, dolaşım alanı bakımından şimdiye kadar olmadığı kadar geniş imkânlara sahip. Artık yalnızca dergiler, fanzinler ve kitaplar yok; dijital mecraların hızlı akışı da var. Bu durum, okurun şiirle kurduğu ilişkiyi dönüştürürken emek, kalıcılık, zaman ve nitelik gibi kavramları yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Fakat bütün bu genişleme, şiirin varlığını aynı ölçüde belirginleştirmiyor; aksine onu zaman zaman daha da muğlak bir hâle getiriyor. Şiirin varlığı belirsizleşirken, onun mülkü kime ait?”

Balkan Şiirleri

Balkanlardan yükselen şiirin sesine kulak vermeye davet ediyor hepimizi Mumin Ali. Konu hakkında kısa bir bilginin ardından Özlem Kurt’un bir şiirini paylaşmış.  Bu seri devam edecek. Şiirin coğrafyaları aşan sesiyle buluşmak için güzel bir vesile olacak bu yazılar.

“Bugün Makedonya Türk şiiri, yalnızca geçmişin mirasını sürdüren bir edebiyat değil çağın meseleleriyle hesaplaşan, modern insanın yalnızlığını, aidiyet arayışını ve toplumsal kırılmalarını yeni söyleyiş biçimleriyle dile getiren canlı bir alanıdır. Geleneksel lirizmin yanı sıra ironiye, eleştirel bakışa ve gündelik hayatın görünmez çelişkilerine açılan bu yeni yönelim, Balkan Türk edebiyatının gelişen estetik ufkunu göstermektedir.”

Olağanüstü Oturumlar

Şiiri merkeze alan ve şairlerin konuştuğu bir alan olarak dergide yeni bir bölüm başlıyor; Olağanüstü Oturumlar. “Şiir Neden Herkesin Mülkü Olmamalı?” üzerine A.Samet Atılgan, Merve Yaylacık, Muharrem Demirci ve Muhammed Koç konuşuyor. Moderatör; Mahmut Hatunanaoğlu.

Muharrem Demirci: Mülk diyince aklımıza bir metalaşma geliyor. Şiirin metalaştırılması, alınıp satılabilen, ticareti yapılabilen bir şey olması… şayet şiir böyle metalaştırıldığında herkesin olabilir. Çünkü metalaşan şiir asliyetini kaybedebilir, bu sebeple de ilgili ilgisiz, derdini çeken çekmeyen herkes bu metanın sahibi olabilir.

Merve Yaylacık: Biz şiiri Heidegger sebebiyle bir varlık evi olarak düşünüyorsak her binaya ev diyebiliriz. Belki. Ancak şiiri yuva olarak anlamlandırabilmemiz için bir süreçten geçmesi gerekir. O binanın, bir anlama kavuşmuş olması lazım. “Dil, varlığın evidir; bu ev milyonlarca kişiyi ağırlayabilir. Burada şairlerin mülk olarak anlamlandırması dili kullanma becerilerinden geliyor.

Muhammed Koç: Şiir nedir? Herkes nedir? Bence bunları biraz oturtmak lazım. Çünkü mesela şiir herkesin mülkiyeti olmamalıdır. Bu görüş Cumhuriyet sonrasında Türkiye’de sol kesimin bir dönemki görüşü ve bunlar şöyle düşünüyorlar: Şiirin mülkiyeti belli bir grubun elinde olmalı falan filan. Yani bu bence eleştirilecek bir şeydir. Bunu tersine çevirip de işte şimdi de şiirin mülkiyeti bir grup sağcının elinde olsun demek de sıkıntılı bir şeydir.

A.Samet Atlgan: Şiirin bu kadar kolay yazılabiliyor olmasının da şiirin kendi has mülkiyetine zarar veriyor bana kalırsa. Bu anlamda bence herkes şiire elini sürmemeli. Burada bir ayıklamaya gidilmeli. Onlar mülkün dışında bırakılmalı. Şiir mülkün dışında bırakılmalı. Bir de bu açıdan olaya yaklaşabiliriz.

Şiir Versus Kanon

Ali K. Metin, şiir üzerine kafa yoran bir şair.  Dergide yer alan yazısında edebiyat kanonu ile şiir arasında modernitenin ürettiği bir gerilim olduğunu ve bu gerilimin, kanonun “biz” inşası ile şiirin “ben” merkezli ontolojik özgürlük arayışı arasındaki temel çatışmadan kaynaklandığını tartışıyor. Kanonik aklın estetik, ideolojik ve siyasi baskılarına karşı şiirin tekinsiz ve ihlal edici doğasının daimi bir direniş alanı oluşturduğunu belirtiyor. Sonuçta iki aklın (kanonik ve poetik) birbiriyle bütünüyle örtüşmediğini, şiirin değerinin kanonik ölçütlerle değil, kendi sahicilik ve özerklik arayışıyla anlaşılabileceğini ifade ediyor.

“Kanonik akıl siyasî, ideolojik, hatta kültürel hegemonyaya ödün verecek bir edilgenliğe maruz kaldığı nispette estetik değerin hakimiyetinden söz edemeyiz. Yanı sıra, estetik özerkliği eleştirel hakkaniyetle tekemmül ettiren saygın, güvenilir, nitelikli bir eleştiri kültürüne ve pratiğine ihtiyaç vardır. Aksi halde resmi kanona olduğu gibi, ideolojik, kültürel isterlerle oluşturulmuş “sivil-toplumsal kanon”lara da her zaman belli bir mesafe ve şüpheyle bakmak gerekir.”

Dijital Çağda Şiirin Yeni Yurdu

Merve Yaylacık, dijital çağda şiirin yok olmadığını, sekiz temel varlık koordinatı (dil, bellek, mekân, topluluk, gelenek, maddesellik, zamansallık, otorite/yazarlık) üzerinden yeniden konumlandığını anlatıyor. Bu koordinatların platform algoritmaları, veri kapitalizmi ve yapay zekâ gibi yeni unsurlarla dönüşüme uğradığını, şiirin geleneksel estetik derinliği ile dijital hız ve görünürlük rejimi arasında bir gerilim yaşadığını belirtiyor.

“Şiirin yurdu, birbirinden bağımsız unsurların rastgele toplamı değil; sekiz temel varlıksal koordinatın (dil, bellek, mekân, topluluk, gelenek, maddesellik, zamansallık ve otorite/yazarlık) bir arada ve eş zamanlı işlemesiyle oluşan dinamik bir ağdır. Şiir tarihi boyunca, sözlü kültürden yazılı kültüre, el yazmasından matbaanın icadına kadar aracı ve taşıyıcı mekanizmalar sürekli değişmiş ve şiirin yurdu her defasında yeniden kurulmuştur. Fakat dijital çağı ayırt eden özellik, bu sekiz koordinatın tamamına daha önce görülmedik bir eş zamanlılık ve yoğunlukla nüfuz ederek onları merkezi olarak dönüştürmesidir.”

İyi Değil Gerekli Şiir

Kadir Tepe, şiir ortamında oluşan ilişki ağlarının, dedikodu, çıkar hesapları, görünürlük kaygısı ve küçük iktidar mücadelelerinin şiirin kendisini geri plana ittiğini, metnin yerini şairlerin kişisel çekişmelerinin aldığını anlatıyor. Bu nedenle “iyi şiir” kavramının yetersiz kaldığını, asıl ölçütün beğeninin ötesinde hakikatle kurulan ilişkiye işaret eden “gerekli şiir” olduğunu belirtiyor.

“Bana kalırsa şairi şiire yaklaştıran şey kusursuz bir hayat sürmesi ya da örnek gösterilecek bir kişiliğe sahip olması değil; kendi içindeki çatışmayı saklamadan taşıyabilmesi, çelişkileriyle yaşamayı göze alabilmesi, yerleşik olanı rahatsız edebilmesi ve herkesin doğal kabul ettiği düzenin hangi eksiklikler üzerine kurulduğunu yeniden sorabilmesidir. Şiir tam da bu yüzden uzlaşmanın değil gerilimin, konforun değil arayışın, kesin cevapların değil, bitmeyen soruların alanıdır. İnsanı diri tutan da bu gerilimdir.”

Kâhinler, Şairler ve Putlar: Cahiliye Dönemi Şiirinin Teolojik Matrisi

Mehmet Zana Özgenç, cahiliye dönemi Arap şiirini estetik bir etkinlik olarak değil, sözün büyüsel ve kutsal bir güç olarak algılandığı, şairin kâhinle büyücü arasında konumlandığı teolojik ve sosyolojik bir matris olarak ele almış yazısında.

“Mensubu oldukları kabilelerde kabul görmeyen şairler kelimelerinin gücü nispetinde zengin koruyucuların himayesine girerlerdi ve nüfuz sahibi hamilerinin gölgesi altında o kabile için şiir söylerlerdi. Bittabi bu söz cümbüşünü arz ederken aldıkları hazzın yanı sıra keselerinde biriken altınlar da önemliydi. Her ne kadar metinlerin tamamı yazılı olarak arz edilmese de şairin şiirini kendine has sesi ve özgün hitabetiyle söylemesi toplulukların kendilerine temayülünü güçlendiriyor ve izzet ü ikramlarını arttırıyordu.”

Kemal S. Sayar ile Kerteriz Üzerine Söyleşi

Kemal S. Sayar ile yapılan bir söyleşi yer alıyor dergide. Şiirine, kitabına dair Oğuz Ertürk’ün sorularını cevaplamış Sayar.

“Ölçüsüz, saf bir niyetle hakikate ulaşmamız mümkün mü peki? Bence değil. Hakikat aramak ve bulmak kavramları da bana zaten çok sentetik geliyor. Ne biz iki yaşında bir puanteriz ne de hakikat bir kutsal geyik. Ayrıca ben “saf niyet”e de tam manasıyla güvenemiyorum.”

“Keçi imgesi, tahmin edersiniz ki titizlikle yerleştirilmiş bir imge. Her iki şiirde de bu imge farklı boyutların birer yansıması. Örneğin “Keçi Yolunda Parandeler”de keçi, modernliğin alnına yazılmamış bir yaratıktır. Keçi yolu düz değildir, asfaltlanmamıştır. Eğimli, çakıllı, dardır ama tam da bu sebeple parende atmayı öğrenilecek en doğru yerdir.”

Olağan Şiirden Şiirler

ben ölünce şiir çıksın her yanımdan
ayak parmaklarımın arasından
tüylerimin dibinden kulaklarımın arkasından
aralık kalmış dudaklarımın sessizliğinden
Ömer Erdem

eyleşmedim suriçine yürüdüm
vakit dar yedi servi geçtim
ve soykası karılmış kurnalar

acemî bir ruh gezer ikindide
beni kör kuyularda
unuttun der iç döker
sesi döş cebime sığar
Bünyamin K.

derdimi suya anlatayım diye eriyor buzullar
atımı yaralarıma sürüyorum dörtnala kan revan
şairin ilahi aşktan bahsetmediği yerdeyim, kimse yok
tağutla kafes dövüşü var göğsümün içinde
uçkuruna dolamış gökkuşağını
yeşiller içindeyim renk körlerinin gözünde
son halim nefret edenlerimi de şaşırttı
Mahmut Hatunanaoğlu

habire bastırıyor sırtımıza gökyüzü
tek mahsulümüz olan aşkla
gecenin papatya dolu ağzıyla
son yağmurunu tutan bir bulut gibi
kurban ediyoruz cenneti
kızıl bir mendile dönüşüyor her şey
ve o mendilde yaşlanıyoruz
Yunus Karadağ

kendine yaralı bir bıçak gibi
çocuk gözlerini ellerine takar
kalbi yaslanarak gözyaşı evinde
ezberindeki çiviye bakar
her halükârda diyerek mümeyyiz
önemli formüller arasında numuneyiz
yaşlı doğup çocuk ölen insanlığımız
bütün çıplaklığıyla ortaya saçılır
Bilal Can

selamsızca geliveren başkalaşıma teslim
şimdi yalnız kayaları oymak, deltalar kurmakla kalmadı
değişti coğrafyaları gezen tavuklar metamorfozla
kara tavuk ak tavuktan rûz-ı mahşerde alacaklı
kil tablet, papirüs, birinci kalite kuşe kâğıt
yazgı değişir mi fark eder mi neye yazdığın
kader kaleminin nereye değdiğinin ne önemi var
Hande İkbal

faize bulaşmamış bir adamı
buruşuk, kirli bantlı paraya değmiş elleri
temassız bedel ödemeyi
ayın 15’i pazar tezgahında yüzünü çevirdiği meyveyi
hatırına bir gülen gözleri

katlayıp koydum
koydum cüzdanımın içine
neyse ne her şeyi harcadık işte
M. Hüseyin Özer

Ben hilâli gördüm ey insanlar
Gördüm ve tuttum sımsıkı ağzımı
Kanlar akıttım dilimi ısırdım da
Kendimi emin belledim onun altında
Ne varsa bildiğim feda ettim görmeye
Yarama tütün bastım yeniden doğsun diye
Takvimlere ilendim ve astronomiye
Varsın büyük ve anlamlı bir hayat arzulayanlar
Beni yönsüz, beni yazısız, beni hesapsız sansınlar.
Rıdvan Kadir Yeşil

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir