Ayasofya’dan Toprak, Buğday, Bereket Dosyası

Ayasofya dergisi, 41. sayısında hazırladığı “toprak, buğday, bereket” dosyası ile karşımızda. Güzel ve özgün bir konu. Dosya konularını bu türden çok fazla işlenmeyen temalardan seçmek ufuk açıcı çalışmalara da kaynaklık edebiliyor. Hayatın içinden temalarla edebiyat ve düşünce dünyasını buluşturmak da yeni düşünce oluşumlara zemin hazırlayabiliyor.

Dosyadan…

Dosya Editörleri: Hacer Yeğin Güneş – Harun Yakarer

Prof. Dr. Güngör Karauğuz- Eski Çağ Anadolu Uluslarından Hitit Toplumunda Toprak ve Buğday

“Hitit yasaları, ekin tarlalarını kasten yakan kişiyi, kendine ait olan iyi tarlayı mal sahibine vermekle cezalandırmış olduğu bu olgunlaşan ekinlerin biçimi, Anadolu’nun iklim şartları nedeni ile muhtemelen haziran ayının başlarında başlatılmış olmalıydı. Bu eylem “ele orak almak” ifadesi ile karşılanır ve ekinlerin biçilmesi için hasat zamanında erkekler gibi kadınlar bile kiralanırdı.”

Nefes mi İstersin Buğday mı?

“Buğday; kendi yokluğuyla beslediği bu anlamsal çoğalmada insana varolmanın sabit kalmak olmadığını; değişmenin, köklenmenin, çözülmenin ve yeniden kurulmanın varoluşun bir parçası olduğunu söyler. Duyabilirse insan, buğdayın sesi tanıdık bir türkü söyler: Ben senin aynanım. Sen benim yansımamsın. Çünkü insan, buğdaya sandığından daha çok benzer.”

Abdullah KasayHakikatin Toprağına Yolculuk: Semih Kaplanoğlu’nun “Buğday”ı

“Filmin temel sorusu olan “Nefes mi, Buğday mı?”, insanın önündeki en büyük ontolojik ikilemi temsil eder. Nefes ruhu, yaşamı ve hakikati; Buğday ise maddeyi, bedeni ve dünyevi yaşamı simgeler. Erol Erin, bu ikilemde ruhsal bir seçim yapmak zorundadır ve bu süreçte akademik kimliğinden sıyrılıp buğday tarlasında cenin pozisyonunda yatarak yeniden doğuşu simgeler.”

Zeynep Sayman – Buğdayın Sonsuzluğu

“Söz konusu toprak ve buğday olunca karamsar olmamak da gerekiyor. Özellikle pandemi sürecinden sonra yavaş yavaş da olsa tersine göç başladı. Kentin kısır döngüsü, insanın o döngüde kendini bulamaması, varoluşsal kaygıları onu yeniden toprağa döndürmeye başladı. Toprak; canlılıktır, umuttur, berekettir. Yeniden doğuşun, yeniden varoluşun simgesidir.”

Ömer Erdem – Ak Toprak ve Buğday Tüfü…

“Cennetteki yasak meyve buğdaydı ve benim genzime konan bu tüf kokusu o yangından kalmıştı. Ak toprak ise hikâye devam etsin diye içine koku salınmış ve insana emanet edilmişti.

Şimdiki hayatlarımızın ne ak toprak ne de buğday zarının yaydığı kokuyla bir irtibatı yok. Fakat bir kere hafızada yuvalanan şey ömür oldukça tütüşünü sürdürür. Bende şiire çıkan nice sapakta bu kokularla buluşmanın mutluluğu da vardır.”

Fadimana Yetiş Meşe – İnsan Toprak Oldukça Çoğalır

“Toprak dönüşümdür, dönüştürür. Tasavvufî ahlakta varlık, durağan değildir. Sürekli değişen dönüşen, gelişim gösteren bir süreçle şekillenir. Bu dönüşümün en net şekilde görüldüğü yerdir toprak. Bir yaprağı düşünün, dalından kopup toprağa düşer. Toprağa karışır, toprak onu bağrında saklar çürütür. Bir gübreye dönüştürür. O gübre başka bitkilere hayat olur. Dalından kopmayla başlayan son, toprakta çürümeyle yeni bir yaşama dönüşür.”

Bülent Özdaman – Sinemada Toprak, Buğday ve Bereket

“Türk sinemasında 1960–70’ler, toprağın yoğun biçimde mülkiyet ve sınıf üzerinden ele alındığı dönemdir. Bu damarın edebî arka planında Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Fakir Baykurt bulunur. Uyarlamalarda toprak; ağa–köylü gerilimi, emek–sermaye çatışması, adaletsiz bölüşüm üzerinden görünür kılınır. Bu okuma, dönemin toplumsal gerçekliği açısından güçlüdür fakat toprağı çoğu zaman iktisadî bir nesneye indirger. Buna karşılık bazı yönetmenler bu çerçeveyi genişletir: Metin Erksan’da toprak, yalnızca mülk değildir; tutku, kader ve kimliktir. Susuz Yaz’da su üzerinden kurulan çatışma bile aslında toprağın sahiplenilmesiyle ilgilidir ama mesele ekonomik olmaktan çıkar, insanın hırsıyla yüzleşmesine dönüşür.”

Yusuf Emre Şen – Topraktan Buğdaya Yûnus Emre

“Hayat hikâyesi menkıbevi hâle dönüşen Yûnus Emre, toprağa ekin eken yoksul bir çiftçi olarak tarihî kayıtlarda yer edinir.4 Yaşadığı dönemde oluşan bir kıtlık neticesinde Hacı Bektaş-ı Veli’nin meşhur sorusuna muhatap olur. Hayatının dönüm noktası işte burasıdır. Önce buğdayı tercih etmesi, onun ailesine karşı olan dinî sorumluluğunu yansıtır. Ancak geri dönüş yolunda tefekkür edip verdiği cevaptan pişman olmasıyla esasında hem buğdaya hem de nefese kavuşur. Temiz ve örnek olan hayatı, belki de zor bir sorunun hakkından geldiği için millete mâl olmuştur. Allahuâlem.”

Beyazıt’ta Bir İlim ve Sohbet Âramgâhı: Marmara Kıraathânesi

Yusuf Bilal Aydeniz, sohbet ve muhabbet kültürünün insanın bilgi ve gönül dünyasını beslediğini anlatıyor yazısında. Marmara Kıraathanesi’nin ilim, fikir ve edebiyat insanlarını bir araya getiren önemli bir buluşma mekânı olduğunu ifade ediyor. Günümüzde bu kültürü yaşatan kıraathânelerin azalmasını eleştiriyor ve yeniden böyle mekânlara ihtiyaç duyulduğunu dile getiriyor.

“Marmara Kıraathânesi müdavimlerine/gediklilerine Marmaratör ünvanı verilmiştir. Bu ünvanın veriliş hikâyesinde iki farklı rivayet vardır: Birincisi Özer Revanoğlu, Mehmet Çavuşoğlu ve Necip Kunt’un delâletiyle Marmaratör ünvanının ilk defa Ahmet Nuri Yüksel’in kullandığına dairdir. İkinci rivayet ise, malum olduğu üzere 27 Mayıs 1960 tarihinden sonra Türkiye’de senato ve millet meclisi adında iki meclis vardır. Eski senatörlerden biri olan Mehmmet Feyyat kendini senatör diye takdim ederken, Marmara Kıraathânesi müdavimlerinden biri olan Reşat Şen de buna karşılık “Ben de Marmaratörüm!” ifadesini kullanmıştır.”

Çağdaş Dünyada Müslümanca Yaşama Arayışı

Fatma Salim yazısındamodern çağın Müslümanların düşünce ve yaşam anlayışını değiştirdiğini anlatıyor. İslam’ın temel değerlerine, sünnete ve ahlaka bağlı bir hayat sürmenin önemine dikkat çekiyor. Müslümanların birlik, ilim ve güçlü bir temsil anlayışıyla çağın sorunlarına cevap vermesi gerektiğini ifade ediyor.

“Müslümanların zihninde ve hayatında meydana gelen bu değişim ve dönüşümün bir veçhesi batıya özenmekse şüphesiz diğer veçhesi de geleneğin inkâr edilmesi yahut bertaraf edilmeye çalışılmasıdır. Oysa Polonyalı sosyolog Zygmunt Bauman’ın da dediği gibi “Gelenek, geçmişin mesajıdır.”2 Bizden önce yaşamış olan insanların mesajını alabilmek için o dönemin dinî, tarihî, sosyal ve kültürel birikimini haiz olmak gerekir.”

Beğenilme Arzusu

Ayşe Altıntaş, beğenilme arzusunun insanın temel ihtiyaçlarından biri olduğuna değiniyor yazısında. Sosyal medyanın bu arzuyu güçlendirdiğini, özellikle gençlerde görünüş kaygısını ve estetik yönelimini artırdığını ifade ediyor. Gerçek özgüvenin ve sağlıklı benlik gelişiminin sosyal medya yerine gerçek hayat içinde kazanıldığını söylüyor.

“Günümüzde insanlar tarafından onaylanmak daha da önemli bir hâle gelmekte ve eksiksiz bir insan imajı sunmak baskın bir davranış olarak göze çarpmaktadır. Elbette ki kadın ya da erkek tüm bireyler beğenilmek ve kendilerini iyi hissetmek isterler. Fakat bu durumun kadınlarda erkeklere kıyasla daha dikkat çekici olduğu söylenebilir.”

Gündüzle Gece Arasında Bir Yıldız: Mesut Özil

Mehmet Akif Bıyıklı, yazı serisine devam ediyor. Bu sayının konuğu; Mesut Özil.

“Artık seçimini yapan Mesut, ilk millî maçına 11 Şubat 2009 tarihinde Norveç karşısında çıktı. 2010 Güney Afrika FIFA Dünya Kupası kadrosunda yer aldığı turnuvada, ilk golünü Gana ağlarına bırakmış ve Almanya ile dünya üçüncüsü olarak kupayı tamamlamıştı. Güney Afrika’daki Dünya Kupası onun vitrini oldu. Bu turnuvadaki futbol resitaliyle, Altın Top ve Ballon d’Or ödüllerine aday gösterildi. Werder Bremen’de geçirdiği muhteşem sezonun ve Dünya Kupası’ndaki etkileyici performansının neticesinde, yıldız futbolcuya Madrid yolu görünmüştü.”

Ayasofya’dan Öyküler

Nazife Turan- Figüranın İstifası

“Şehir, henüz uyanmamış bir devin boğazından gelen hırıltılarla güne başlıyordu. Burhan sabahları, komodinin üzerindeki saatin alarmıyla değil kahve makinesinin o çiğ metalik tıslamasıyla uyanırdı. Haftalık olarak sıraya dizilmiş bilek kısımlarına düşen koyu gri gölgeler olmasa birbirinden ayırt edilemeyecek gömleklerinden birini apar topar giydi.”

“Burhan, ipliği parmaklarının arasında çevirirken bir şey fark etti: Yıllardır bu şehri bir harita gibi kullanmıştı a noktasından b noktasına gitmek için. Hiçbir sokağa “Burada ne var?” diye bakmamıştı. İpliği cebine, kalbinin hizasına koydu. Eve gitmekten vazgeçti. Kadının her sabah geldiği yöne doğru tünelin çıkışındaki merdivenleri tırmandı. Dar, rutubetli ara sokaklara daldığında yağmur şehre usul usul sarılmaya başlamıştı.”

Duygu Yüksel – Harf

“Kamış kalemi eline aldı. Rabbi yessir’in ra’sını yazacaktı. Neden bu rengi seçmişti ki! Yeni başlanılan bir işte atılan ilk adım daha sade olmalıydı. Kalemi hokkaya batırdı. Sevgilinin yay kaşına benzetilen o harfi bakalım nasıl yazacaktı! Kâğıda yaklaşırken elleri titriyordu. Bu hâline acıdı. Koca adam, bir harf yazacaksın alt tarafı. İçi oyuk, boynu bükük bir harf. Senin gibi. Neyse şimdi sırası değil. Hocaya göstereceğin kâğıtta gözyaşı lekesi istemezsin.”

Olağan Hikâye’de Yeni Dönem

Olağan Hikâye dergisi 35. sayısına yenilenen kadrosu ile giriş yaptı. Derginin kaptan koltuğunda artık Ali Güney var. İşinin ehli insanların samimiyeti yaptıkları işlere de sirayet edince ortaya çok güzel işler çıkıyor. Olağan Hikâye dergisi zaten günümüz edebiyatında önemli bir noktadaydı. Dergi bundan sonra da çıtayı daha yükseğe çıkaracak diye ümit ediyor, dergini yeni yayın kuruluna başarılar diliyorum.

Yazar Niçin Yazdığını Bilir mi?

Mehmet Kahraman, yazmanın çoğu insan için bilinçli bir tercih değil, insanın içinden gelen güçlü bir ihtiyaç olduğunu anlatıyor. Yazının, insanın iç dünyasındaki boşluğu, huzursuzluğu ve varoluş arayışını dile getirme çabasına dönüştüğünü söylüyor. Pek çok yazarın yazmayı bir meslekten çok, hayatını anlamlandıran vazgeçilmez bir gereklilik olarak gördüğünü ifade ediyor.

“İnsanın en büyük yükü varoluşundan kaynaklanır, yazının çıkış noktası da bu varoluştur. İnsan kendi varlığından kaynaklanan gerekçelerle yazıyorsa bıkmadan devam ettirir çabasını. Yazmak sanıldığı kadar kolay olmadığı için ciddi bir güdülenmeye ihtiyacı vardır kişinin. Maddi beklentiler gerçekleşmediğinde motivasyon kaybına uğrar ve yazmayı bırakır. Oysa o içsel güç olduğu sürece asla pes etmez. Metnin yayımlanıp yayımlanması, çok okunup okunmaması umurunda olmaz; yapması gerekeni yapar. Yazmasa ya Yunus misali ölecektir ya da Sait Faik gibi deli olacaktır.”

Emin Gürdamur ile Söyleşi

Dergide Emin Gürdamur ile yapılan bir söyleşi yer alıyor. Söyleşinin soruları Kuddusi Demir’den.

“Sözü kaybettiğimizde aslında distopyayı bile distopya olarak tanımlayamadığımız bir hiçliğe yuvarlanırız. Allah korusun. Korur da. Son tahlilde O’nun uçsuz bucaksız hükümranlığında oyunlar oynuyoruz. Sahipsiz değiliz. Yazının geri çekilip sesin kalması, bizi hikâyenin en başına götürür belki, bilemeyiz bunu. Bence şu konuda hemfikiriz: Bu hikâyenin sonu başından iyi gitmiyor. Öte yandan novellamda kelimeleri gömme eyleminin daha bireysel kasıt taşıdığını söyleyebilirim.”

“Aşk karanlıktır. Bizi onun karanlığı çeker. İki insan birbirini aydınlıkta tanır, sever ama eğer aşktan yani o dehşetengiz kalp tutulmasından söz ediyorsak düpedüz karanlığa dair konuşuyoruz demektir.”

Dijital Çağda Kayıp Hafıza ve Şefkat Edebiyattan Video Oyunlarına Bir Ebeveynlik Okuması

Dijital çağın edebiyata, okumaya, yazmaya dair notlarını büyük bir keyifle Ahmet Melih Karauğuz’un kaleminden okuyoruz. Konuya vâkıf bir isimden istifade etmek hem dergi için hem de bizler için büyük bir kazanç. Karauğuz dergide; “Dijital Çağda Kayıp Hafıza ve Şefkat Edebiyattan Video Oyunlarına Bir Ebeveynlik Okuması” isimli yazısıyla yer alıyor. Yazıda; dijital oyunların günümüzde yalnızca bir eğlence aracı olmadığını, insanların aile, aidiyet ve sevgi ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştığı duygusal alanlara dönüştüğünü anlatıyor. Modern hayatın zayıflattığı insan ilişkilerinin, oyunlar aracılığıyla farklı biçimlerde yeniden kurulmaya çalışıldığını söylüyor. Teknolojinin, eksik kalan bağları ve hatıraları taşıyan yeni bir zemine dönüştüğünü ifade ediyor.

“Edebiyat, yarım asırdır bu çöküşü melankolik ve uyarıcı bir dille kayıt altına aldıysa video oyunu endüstrisi de bugün aynı çöküşün enkazı üstünde yeni bir psiko-sosyal barınak inşa etmektedir. Pragmata ve Resident Evil Requiem gibi yapımlar yazılım ürünleri ya da ticari kâr kapıları değildir. Çağdaş bireyin “ebeveynlik, hafıza aktarımı, aidiyet ve karşılıksız koruyuculuk” gibi en köklü ontolojik ihtiyaçlarını gidermeye yarayan duygusal protezlerdir.” 

Olağan Dışı Sorular’da Erhan Genç Var

Erhan Genç ile Olağan Dışı Sorular bölümünde bir söyleşi yapılmış. Öyküye, yazmaya dair kısa, sıcak, kuşatıcı bir söyleşi dergi okurlarını bekliyor.

“Sonradan anladım ki bizim dışarıdan takip ettiğimiz ve haklarında “bozulmuş” öyküler diye ileri geri konuştuğumuz öyküleri yazanlar aslında öykünün bozulmamış hâlini çok iyi bilen ve öyküyü bu sıkışmışlıktan kurtarmak ve bu anlamda birtakım denemelere girişen kalemlermiş.”

Olağan Hikâye’den Hikâyeler

Naime Erkovan- Basit Bir Tıraş Meselesi

“Tıraş makinesinin mırıltılı sesi doldurdu evi. Bana bu işi emanet etmekten hiç hoşlanmadığını biliyordum ama berbere gidecek kadar genç ve sağlıklı değildi artık. Berberin eve gelmesine ve “Borcumuz ne kadar?” diye sorduğumda her seferinde yeni bir rakamı gözümün önünde düşünmesine tahammül edecek kadar da ben sabırlı değildim artık.”

“Makası kullanmak daha kolay ve rahattı. Ne de olsa kaçıp başına buyruk davranamıyordu. Babam, bir kontrolör gibi elinde tuttuğu aynada eserimi kontrol ediyordu. Şurası, burası derken itiraz edecek bir yer kalmamıştı.”

Abdullah Kasay – Bir

“Kütüphanenin en üst katında, tavandan sarkan tozlu bir lambanın altında üç kişi oturuyordu. Masanın üzerinde tek bir kitap vardı: Ne başlığı okunabilen ne de yazarı bilinen bir kitap. Sayfaları sararmış, cildinin deri kaplaması çoktan aşınmıştı. Ama üçü de bu kitabı aramaya gelmişti buraya. Her biri farklı bir nedenle.”

“Leyla, otuz beş yaşında bir etnomüzikologdu. Anadolu’nun köylerini dolaşmış; ağıtlar derlemiş, türküler kaydetmişti. Ama onu asıl peşinden koşturan şey sayılardı. Üçler, yediler, kırklar… Her türküde, her masalda, her kutsalda karşısına çıkan bu sayıların ardında bir düzen olduğuna inanıyordu. “Evrenin bir şifresi var ve o şifre sayılarda gizli.” Bu kitabın, o kadim bilginin bir parçası olduğunu düşünüyordu.”

Müzeyyen Çelik Kesmegülü –Mümkün Bir Sabah

“Yirmi dakikadır doktorun kapısındaydı. Bu randevuyu on yedi gündür bekliyordu. Doktora neler söyleyeceğini kafasında yüzlerce kez prova etmişti. Tıpkı çocukluğundan şimdiki yaşına kadar, canını sıkan herkesle konuşma provaları yaptığı gibi. Hiçbiriyle konuşamamıştı o da ayrı mesele. Kafasında bitmek bilmeyen diyaloglar dönüp duruyordu.”

“Doktorla daha uzun ve derin meseleler konuşacağını düşünen İlke üç dakikanın sonunda odadan çıkmış, kafasında kuracağı yeni diyaloglar ve savaşlar için malzeme bulmuştu. Muayene süresi resmiyette on beş dakikaydı. Zaten beş dakikasını kafasını uzatan kadın işgal etmişti. Doktor da çocukluğuna falan inmeden ilacı dayamıştı. Bu kadar.”

Büşra Aslan – Har

“Hatice kadın elinin tersiyle alnının terini silerken diğeri ile vakti erişmiş karnını tutuyordu. Sabah beridir adam etmeye çalıştığı bahçeyi şöyle bir süzdü. Eskiden böyle miydi buralar? Rahmetli nenesi her yıl emek emek işlerdi bu bahçeyi. Yaprağı mis kokulu domatesler, zerdaliler, yer elması, salkımda üzümün hasreti ile kaldı.”

“Nihayet bahçedeki işler toparlanmıştı. Hele bir de şu yavan otları tutuştursa inekleri yemleyecek, altlarını çekecekti. Önceğine elini attı. Kibrit kutusunu çıkardı, çaktı kibriti attı. Ateş harlandı turuncu, kırmızı. Otlar yanarken ateşin çıtırtısında bir can havli vardı. Otlar kül olmuş, kıpırtı bir süre devam ettikten sonra durmuştu. Hatice kadın yaklaştı, baktı. Meğer otlar minik bir yılana yangın olmuştu. Yaprağını güz vurmuş dal gibi kalmış, derisi ateşten pulçumuş âdeta kömür olmuştu. İçi cız etti, karnımdaki yükümle bir hayvana sebep oldum diye.”

Esranur Kırbaş – Çarşı

“Konuştuklarımın ellerini düşündüm. Baş parmağı olmayan var mıydı? Yoktu. Ayaklar? Ayaklar da düzdü. Kartviziti burnuma götürdüm, enfiye kutusu gibi kokuyordu. Dilimde hâlâ içtiğim şerbetin karanfilli, güllü rayihası vardı. Deli de değildim demek henüz.”

“Çakır ağabey gözlerimin ta içine bakıyordu, ona bakmaya cesaret edemediğimden beyaz sakallı yaşlı adama döndüm. Kalbim gümbürdüyordu; dilim, zihnimin bilmediği saklı bir şeyi bilir gibi sor, diyordu bana. Üstünlük taslıyordu. Pusulayı onun eline verdim. Ne de olsa insan dediğinin daima kaybolan yanları vardır ve soracak bir şeyleri de.”

Vural Kaya- Yaşam Tüneli

Tren uzun bir tünele giriyordu.
Işığın ne zaman görüleceği hakkında hiçbir yolcunun bir tahmini yoktu.
Kör bir yolcu hariç
.

Oğuzhan Çoban – Elma Şekeri

“Nefes alamamaya başladım. Göğsüm sıkışıyor, sesler ve kahkahalar kulağımı tırmalıyordu. Keşke ailem yanımda olsaydı. Keşke diğer çocuklar gibi ben de o sıraya girip onların bana elma şekeri almasını bekleseydim. O elma şekerini yerken onların heyecanlı yüzlerini, “Dikkat et, üstüne dökme,” diyen seslerini duyabilseydim. Ben tüm bunları düşünürken yorulmuştum. Renkler kaybolmuştu; o kırmızılar, beyazlar gözümde griye dönmüştü. Bunları daha fazla yaşamak istemiyordum.”

Cins Haziran Sayısı

“Dünyayı mekân olarak değil de zaman olarak değerlendirdiğimizde soru geçerliliğini koruyor. Gerçekten insanın ne işi var burada? Kelime kökünün ‘alçak yer’ olduğu söylenen dünyayı, zamanda bir iniş olarak düşünebiliriz. İndiğimize göre önceki pozisyonumuzun yüksek olduğunu anlamak mümkün. Düşük bir pozisyonda bulunduğumuza göre ödevimiz yükselmek olmalıdır. Geçtiğimiz ay idrak ettiğimiz Îd-i Adhâ’dan öğrendiğimize göre insanın ölmediğini de biliyoruz. Kanları ve etleri, adına kesilene ulaşmadığı, bizzat adına kesilen tarafından bildiriliyor bize. Ölen, sadece hayvan çünkü.” diyerek giriş yapıyor Haziran sayısına Cins dergisi.

İnsanın Kendini Anlaması da Bir Tesellidir Kendinden Kaçması da

Mert Mevlüt Gökçe, zamanın hızından yakınmanın çözüm olmadığını, asıl meselenin insanın zamanı algılayış biçimi olduğunu anlatıyor. Sürekli yetişme telaşının insanı kendinden ve ilişkilerinden uzaklaştırdığını söylüyor. Kontrol etme isteğinin gerçek duyguları gölgelediğini, hayatın ancak akışına izin verildiğinde anlam kazandığını ifade ediyor.

“Zamanın süratinden yakınmak, kundakçılar daha kurnaz ve becerikli hale geldiği için itfaiyecileri giyotine götürmeye benzer. Mesai saatleri, mutsuzluğunun altını çizerek onu daha okunaklı hâle getirirler. İstifa fikri ne zaman yoklasa seni, geçen zamanın acımasızlığıyla yüzleşiyorsun. Yine de iş rutinlere geldiğinde radikal bir sofusun sen. Ellerin zamanlarla dolu değil. Ellerin sana ne kadar kirlendiğini söyleyen bir itiraf mektubu. İtirafların seni özgürleştirmiyor ya da daha doğru şekliyle; henüz özgürleştirmiyor. Bil ki asla şu ya da bu değilsin; bir derlemesin sen. Kravat takarak hayatını düzene sokamazsın. Ciddi olmanın daha doğru olmak anlamına gelmediğini öğren artık.”

Yeniden Cahil Olma Çalışmaları

Samed Karataş, öğrendiği bilgilerin hangilerinin hayati hangilerinin gereksiz olduğunu sorguluyor. Sanatçı olma nedenini ve şiirin kendisinde uyandırdığı güzellik ve güvensizlik duygusunu yeniden düşünmeye çalışıyor. Farklı iş ve insan deneyimleri üzerinden “düz insan” dediği yalın yaşam hâlini gözlemliyor ve entelektüel bilginin sınırlarını fark ediyor. Edebiyatın bugünkü hâlini sorguluyor ve sade, yalın ve içten metin arayışına yöneliyor.

“Bildiklerimi unutmaya çalışıyorum. Edebiyatın o kadar ilgi çekici bir şey olmadığını itiraf edecek tek kişi ben miyim? Edebiyat güzeldir de şu anki formunun o kadar bizi cezbetmediğini söylemek. Hayır o paylaştığın metne bayılmıyorum. Dostum da olsan kötü bir şiir yazmışsın. Kaç kişinin beğendiği umurumda değil. Diktiğim ağacın meyve vermesi hissini aşabilecek bir metin arıyorum. Tüm iyi metinler gibi. Yalın ve sade.”

Özgür Taburoğlu ile Söyleşi

Sorular: Eray Sarıçam

“İlk dönem cep telefonu tanıtımlarını hatırlıyorum. “Sevdiklerinize geç kalmayın”, her yerde birbirinize yetişin şeklinde bir vurgusu vardı. Bilkent Üniversitesi’ndeydim o zamanlar. Biz burslular için bir laboratuvar oldu pek çok açıdan. İlk cep telefonları kampüsle okul arasında gidip geldiğimiz servis otobüslerinde çalmaya başlamıştı. Türkiye’nin o zamanlar tek özel üniversitesiydi ve en varlıklı aileler çocuklarına her an her yerde ulaşmak istiyorlardı. Zaman içinde bu mutlak erişim herkes için amacına ulaşsın diye, zamanını telefonu başında oyalanarak geçiren bir kitlenin parçası olduk.”

Geç Kalmanın Asaleti

Sinan Yılmazlar, geç kalmayı yalnızca bir düzensizlik olarak görmüyor, insanın kendi iç ritmini ve duygularını koruma çabası olarak değerlendiriyor. Bilinçli hayatın zaman kurallarına karşı, bilinçdışının zamansız işleyişini anlatıyor. Geç kalmanın bazen insanın arzularıyla ve gerçek benliğiyle hareket ettiğini gösteriyor.

“Ben yani kendime has bir biyolojik ve ruhsal ritmi olan bir varlık; bir başkasıyla sözleşirim ve bunun için mekanik ya da suni bir aygıt ya da düzenleme (saat ya da takvim) kullanırım. Bu harici faktörler benim aslında ne kadar zor bir eyleme giriştiğimi en başından gösterir. Eğer geç kalıyorsam, başkasının ritmine karşı hâlâ kendi ritmimi koruduğumu ve o ritme göre hareket ettiğimi, bunun yanında mekanik ya da suni gereçlerin bu ritmi boz(a) madığını ispatlamış olurum. Dolayısıyla, bütün bu bozulmuşluk, çürümüşlük, kokuşmuşluk içinde hâlâ sahih bir insan olarak kaldığım ortaya çıkmış olur.”

Batı Üstün mü?

Savaş S. Barkçin, Batı’nın üstünlüğü düşüncesinin önemli ölçüde algılar ve propaganda yoluyla beslendiğini anlatıyor. Batı’nın maddi başarılarının mutlak üstünlük anlamına gelmediğini söylüyor. Doğulu toplumların kendi değerlerini küçümseyerek bu algıya teslim olduğunu ifade ediyor.

“Aslında Batı, bu iki çelişik mesajı işin başından beri veriyor. Hem “Biz biriciğiz, bize benzeyemezsiniz.” havasında, hem de “Ha gayret, siz de bizim yaptıklarımızı yaparsanız bize yetişebilirsiniz.” diyerek başkalarına örneklik taslıyor. Oysa üstünlüğünü kurarken başvurduğu sömürgecilik ve kölecilik gibi insanlık dışı yöntemlere yaslanmadan elde ettiği maddi başarıya ulaşmak mümkün mü?”

Takvimler ve Manzaraları

Can Acer, Batı’nın üstünlüğü düşüncesinin önemli ölçüde algılar ve propaganda yoluyla beslendiğini örnekler eşliğinde paylaşıyor yazısında. Batı’nın maddi başarılarının mutlak üstünlük anlamına gelmediğini ve Doğulu toplumların kendi değerlerini küçümseyerek bu algıya teslim olduğunu ifade ediyor.

“Dinin determinist etkisi, fıtraten kurulmak istenen kök ilişkinin dışına çıkma ihtimalini sonlandırması; gün içinde durumların geçip gidişi saatlerle tanzim edilirken tabiatla ahenk içinde düzenlenişinden kaynaklanır daha çok. Müslüman saati ve tabiatın saati sabah aydınlığının bereketinde aynı anda vurur.”

Resimde Bir Anadolu Şehzadesi: Ahmet Yakupoğlu

Ömer Erdem, bu sayı Ahmet Yakupoğlu’nu anlatıyor. Yakupoğlu’nun sanat anlayışını, kişiliğini ve kültürel birikimini örnekler  eşliğinde veriyor. Onun resim, musiki ve yaşadığı şehirle kurduğu bağı ele alıyor. Sanatını kendi kimliğinden ve değerlerinden besleyerek özgün bir yol izlediğini söylüyor.

“Ahmet Yakupoğlu üç halden oluşur: Konuşmasına maya katan Kütahya ağzındaki yerellik, Süheyl Ünver ipeğinden sağılan İstanbul ile tasavvuf ve Halil Dikmen ufkundan devşirilen musiki nimetleri. Resim, minyatür, renk, çizgi bir kalendermeşrep öznede iktidar tutkusunu toprağa gömmüş zarif bir şehzadenin gözyaşıyla can bulur daima. Listen to Me Marlon ne kadar kalbe dokunursa Yakupoğlu’nun hayatı kadar eserleri de aynı işlevi görür.”

Koleksiyonerlik Saplantı mıdır?

Koleksiyonerliğin sadece eşya biriktirmekten ibaret olmadığını, insanın kendi eksiklikleri ve duygularıyla ilişkili bir arayışa dönüştüğünden bahsediyor Eray Sarıçam. Koleksiyon yapmanın bazen kişiyi zenginleştirdiğini, bazen de takıntıya dönüşebildiğini söylüyor. İnsanın, biriktirdiği nesneler aracılığıyla kendisini tanımaya çalıştığını ifade ediyor.

“Yani koleksiyonerlik -en genel haliyle ama romantizmden tamamen uzak bir şekilde- insanın kendine tuttuğu aynadır. Ne aradığını, neyi tamamlamaya çalıştığını, neyi eksik bıraktığını yavaş yavaş gösterir. Bazen biriktirdiğin şeyler çoğalır, bazen de insan, o şeylerin arasında kendini aramaya başlar.”

Osman Özbahçe ile Kütüphanede Bir Gün

Kütüphaneden bir günün bu sayıdaki konuğu Osman Özbahçe. Kütüphanesini, kuruluş sürecini, kitapları, yazarları anlatıyor Özbahçe.

“Benim iskeletim kitaplar değil, yazarlar. Tuttuğum yazarları bir bütün olarak okurum, edinirim. Kütüphanem de yazarlara göre düzenlenmiştir. Örneğin, Sezai Karakoç’un, İsmet Özel’in bütün kitapları, Cahit Zarifoğlu’nun bütün kitapları. Bazı kitapları da ikişer üçer tanedir, değişik baskılar, ilk baskılar olarak. Örneğin Âkif’le ilgili gördüğüm ve bende olmayan her şeyi alırım.”

Cins’ten Öyküler

Arslan Karadayı – İbrahim Nerede?

“Geçenlerde dalgınlıkla yanlış duraktan, yanlış trene binmişim. Vakit doğruymuş ki trende eski bir tanıdıkla tevafuk ettim. Ondan öğrendim: Tatar İbrahim yıllar önce, su getirdiği dağa gitmiş ve dönmemiş. Ne ölüsüne ne izine rastlanmış. Malûmu gayb’a kalmış. “İbrahim nerede?” diye aramışlar ama bulamamışlar. Çocuğu yoktu. Şimdi yeğeni Murat, tek başına onun “vatan”ında yaşıyormuş. Atölyeyi ney atölyesine çevirmiş. Murat, civardan topladığı kamışlarla ney imal edip satarak geçiniyormuş.”

Betül Nurata – Hepsi Yalan

“Tam bir yıldır geliyorum buraya. Aşağı inen merdivenler yosunlu. Duvarlar ıslak parkeler ıslak. Zemin kat hususi seçim. Elektrik kaçağı var cızır cızır. Söndü sönecek zavallı titrek mumlar. Bitti bitecek bir kandil. Tükendi tükenecek piller, fenerler.”

“Kahvesinden bir yudum, poğaçasından bir ısırık alıyor anı avcısı, karnını sıvazlıyor: Bana güven Mavi. Hepsini toparlıcaz. Emin ol her şeye çözümüm var. Kaybolan günlere çözümüm var.

Tam bir yıldır geliyorum buraya.

Nezaketen kıvranıyorum.”

Cins’ten Bir Şiir

arada bir hava değişimi sanki dünyada ölesiye sevmek
içinde saklı hem araf hem cehennem hem de cennet
çıtırtısını hoş gör sevdiğim gülerken sesinde incelen
sende incele incele görünmez kılınan eğe kemiğimin

çarşı izni bitsin herkes artık hangisi ise
salise sekmeden dönecek memleketine
Hüseyin Atlansoy

İskele dergisi, Sayı:7

Yıl:2 Sayı:7 diyerek yoluna güzellikler sunarak devam ediyor İskele dergisi. Derginin duruşu ilk sayısından itibaren yerelden genele bir kuşatıcı ruhu da besliyor. İskenderun’un kalemlerini günümüz edebiyatı ile buluşturmak gibi özel bir yanı da var İskele’nin.

Dergi bu sayıda; Eylemsiz merhamet ve Hatay’da Çok Kültürlülük konularını dosya olarak işliyor.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım; Yusuf İskender Özsarı’nın Kudüs isimli yazısından olacak. Özsarı, Kudüs merkezinde bireysel tavırların dünyayı hemen değiştirmese de insanın vicdanını ve karakterini şekillendirdiğini anlatıyor. Etik ve ekonomik tercihlerin sorumluluk bilinciyle yapılması gerektiğini söylüyor. Merhametin, adaletin ve hakikatin yanında durmanın insanı dönüştürdüğünü ifade ediyor.

Bana kalırsa olaylara tavır koymanın en büyük gücü sonuç garantisi değil ahlaki tanıklıktır. İnsan bazen sonucu göremese bile tarafını belli etmek zorundadır. Kudüs için, Gazze için, Havana için ya da dünyanın başka bir yerinde zulme uğrayan herhangi biri için alınan küçük tavırlar; insanın kendine “Ben gördüm ve görmezden gelmedim.” diyebilmesidir. İşte bu cümle, günümüzün uyuşmuş vicdanı içinde hâlâ nefes alabilen en sahici insanlık belirtisidir.

Aytmatov’un Eserlerinde Yıkılmayan Son Kale: Vicdan

Hira Nur Önder, Cengiz Aytmatov  merkezinde vicdanın içimizdeki sessiz ama sarsılmaz sesini anlatıyor. İnsanın, dış dünyanın gürültüsüne rağmen bu sesle yüzleşmek zorunda kaldığını, asıl mahkemenin kendi vicdanımızın önünde kurulduğunu hatırlatıyor.

“Gün Olur Asra Bedel’de yasaklanmış mezarlar, silinmek istenen geçmişler vardır. Ama insan hafızası, her sansürün ötesine geçer. Hafızayı diri tutmak, aslında bir duruş biçimidir. Unutmaya direnen her insan, yaşanmışlığı geleceğe taşır. Çünkü hafıza sadece hatırlamak değil hatırladıkça onurlu kalmaktır.”

“Benim inandığım şey şu ki insan, yaşadıkları kadar içindeki hesaplaşmalarla da var olur. Bazen en zor mahkeme, başkalarının değil kendi vicdanımızın önünde kurulur. Çünkü vicdan, yalnızca yaptıklarımızı değil yapamadıklarımızı da hesaba çeker. O suskunluklar, o ertelemeler, o gizlediğimiz gerçekler…”

Kendine Merhamet

Özgü Gülmüş, yazısında insanın en çok başkalarından beklediği şefkati ve anlayışı önce kendine göstermesinin öneminden bahsediyor. Zorluklar ve acımasız dış dünya karşısında kişinin kendiyle kurduğu ilişkiyi sorguluyor, kendine sarılıp sarılmadığını ve kendini tanıyıp tanımadığını soruyor.

“Kendine merhamettir bireylerin kendisini korumasını, daha güçlü bir iradeye ve benliğe kavuşmasını sağlayan. Güçlendirir o bireyi ve sorunların üstesinden gelmesini de sağlar. Merhametin birey üzerindeki en önemli desteği ise yaşanan ve yaşanabilecek pek çok nedene karşı kendine psikolojik olarak en iyi koruyucu kalkan olabilmesidir.”

Doç. Dr. Ahmet Evis ile Postmodernizm Üzerine Söyleşi

Sorular: Mukadder Beyoğlu

“Postmodernizmin felsefi arka planını anlamak için önce onun neye itiraz ettiğine bakmak gerekir. Aslında postmodernizm, modern dünyanın “her şeyi açıklayabilecek tek bir doğru vardır” düşüncesine duyulan güvenin sarsılmasıyla ortaya çıkar. Özellikle 20. yüzyılda yaşanan savaşlar, ideolojik yıkımlar ve toplumsal krizler, insanların ilerleme, akıl ve bilim gibi kavramlara eskisi kadar kesin biçimde inanmasını zorlaştırır.”

“Her akımda olduğu gibi postmodernizm de başka bir akıma tepki olarak ortaya çıkar. Bu akım da temelde modernizmdir. İsmi her ne kadar onu devam ettirdiği anlamına gelse de özünde modernizmden mutlak kopuşu arzular. Bu doğrultuda postmodernistlerin geliştirdiği temel argümanlar modernizmi alaya alan, ciddiyetini sarsan türdendir.”

“Büyük anlatılar son mu buldu? sorusu postmodern edebiyatın ortaya çıktığı andan itibaren muhatap olduğu en köklü sorulardandır. Hatta bu soru zaman içinde post modernizm sanatın sonu mu? şeklini aldı. Bu soruya verilen cevaplar daha çok postmodern tavrı benimseyen ve reddedenler etrafında felsefi düzleme çekildi.”

İskenderun Yer Adlarının Evrimi Üzerine Etimolojik Bir İnceleme

Fahreddin Osmanca, İskenderun ve çevresindeki yer adlarının tarih boyunca geçirdiği değişimleri ve bu değişimlerin ardındaki kültürel, siyasi ve coğrafi etkenleri inceliyor. Kentin isim serüveninin Fenike döneminden Osmanlı’ya, Fransız Mandası’ndan Cumhuriyet’e uzanan çok katmanlı tarihini, haritalar ve arşiv belgeleri eşliğinde gözler önüne seriyor. 

“İskenderun örneğinde görüldüğü üzere, bir şehrin hafızasını korumanın yolu sadece anıt eserleri muhafaza etmekten geçmez. Mahalle isimlerinden meydanlara, derelerden geçitlere kadar uzanan bu sözlü ve yazılı mirasın korunması da en az fiziksel kültür varlıkları kadar önemlidir. Çünkü yer isimleri kaybolduğunda yalnızca bir kelime değil; o kelimenin taşıdığı tarih, hatıra, toplumsal aidiyet ve kültürel süreklilik de kaybolmaktadır.”

Bayır Bucak Türkleri

Ahmet İlikçi, Suriye’nin Bayır-Bucak bölgesinde yaşayan Türklerin tarihsel varlığını, bu toprakların kadim Türk yurdu oluşunu ve bölgenin Hatay’la olan kültürel bağlarını anlatıyor. Türklerin bölgeye gelişinden, Osmanlı sonrası dönemde sınırların çizilmesiyle bu akraba topluluğun nasıl yurt dışında kaldığına kadar uzanan süreci, Mustafa Kemal’in telgrafları ve Nuri Aydın Bey’in hatıraları üzerinden aktarıyor. 

“Bayır-Bucak Türklerinin acı kaderi, dünya Türklüğünün parçalanmasına ve hatta bir kısmının esarete düşmesine sebep olan 1. Dünya Savaşı sonunda başlamıştır. Osmanlı Devleti için bir idam fermanı olan 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi, bölgenin İngiliz ve Fransız işgaline zemin hazırladı.”

İskenderun’un Kalbi Kütüphanemiz

Nebil Özdemir,  İskenderun Halk Kütüphanesi’nin şehir için taşıdığı derin anlamı ve tarihsel önemini anlatıyor. Kütüphanenin sadece kitap okunan bir yer olmadığını, toplumun her kesimine eşit kültürel ve akademik fırsatlar sunan, insanların ders çalışmaktan internete erişmeye, fikirlerini beslemekten hedeflerine odaklanmaya kadar her ihtiyacına cevap veren bir merkez olduğunu belirtiyor.

“Kütüphane müdürü bir baba ve kütüphane memuru bir annenin oğlu, kütüphanede doğmuş ve ömrünü kütüphanelerde geçirmiş biri olarak yukarıda saydıklarıma ve daha fazlasına bizzat şahidim. Kütüphane toplum nazarında kitap okuma ile özdeşleştirilir genel olarak. Hâlbuki çok daha fazlasıdır.”

İstiklal Marşı’mızı Neden Doğru Okuyamıyoruz?

Evet, böyle bir sorun var maalesef. İstiklâl Marşı’nı doğru okuyamama sorunu toplumun her kesiminde karşımıza çıkabiliyor. Mustafa Duran, bunun sebeplerini örnekler eşliğinde anlatıyor.

“Aslında hepimiz aynı sorunu yaşıyoruz. Millî ve manevi duygularımızın en yoğun olduğu o anda, ülkemizin genelinde kullanılan o meşhur “Sol Minör” tondaki İstiklal Marşı kaydı devreye giriyor. İçimizden gelerek, göğsümüzü kabartarak, “Korkma!” diye yeri göğü inleterek başlamak istiyoruz. Ama bir şeyler ters gidiyor…”

“Peki, ne yapmak lazım? Aslında çözüm o kadar basit, o kadar elimizin altında ki… Eğer ülkemizdeki bütün okullarda, stadyumlarda ve resmî törenlerde kullanılan kayıtlar  “Re Minör” tonuna çekilirse her şey bir anda değişecek. Re Minör, hepimizin sesine tam oturan, kimseyi bir oktav alta kaçmaya zorlamayan o ideal tondur. Eğer kayıtlarımızı bu tonda yenilersek, ne sporcumuz ağzını oynatmakla yetinir ne de biz stadyumlarda uğultu korosu oluruz.”

İskele’den Öyküler

Deniz Uyğur – Beni Affet İnsanlık

“Yürüyorum. Nereye, hangi amaçla olduğunu önemsemeden gidiyorum. Kafamın içindeki hücrelerin her birinde cevaplanması gün geçtikçe daha da karmaşıklaşan sorular… Cevap bulabilsem iyi. Bulamadıkça sorular kazanında boğulmak, zihnimi yavaş yavaş öldürüyor.”

“Yürümeye devam ediyorum. Çok şükür, her şeyin iyi olması için duamı da ediyorum. Yürüdükçe vicdanımın yükünü de bir köşeye bırakıyorum sanki. Ama hâlâ anlamlandıramadığım bir ağırlık var üzerimde. En iyisi şu herkesin öve öve bitiremediği mekânda kahvemi yudumlarken biraz daha dinleneyim. Sanırım içimdeki bu yükten dolayı daha çabuk yoruluyorum.”

Gamze Turgut – Çekmecemdeki Telefon

“Domates dikmek bir tutunma ritüeli. Kaybedilen kişiyle bağı sürdürme ihtiyacı. Sağlıklı bir yas davranışı ama aynı zamanda Rıfat’ın kimin için yaşadığını gösteriyor. Karısı için yaşıyor. Oğlu için değil çünkü oğlu için yaşamak bir karşılık gerektiriyor. Karşılık gelmeyince insan kendini o beklentiden korumayı öğreniyor.”

“Bazı babalar böyle yetiştirildi. Güçlü ol. Şikâyet etme. İhtiyacın olduğunu belli etme. Bu değerler bir nesle kimlik oldu. Ama kimlik bazen hapishane olur. Rıfat o hapishanede oturuyor, kapısı açık ama çıkmayı bilmiyor.

Aramalar seyreldi. Haftada bire, on beş günde bire, ayda bire.”

Ebru Dikmen – Ellerimde Senin İzlerin

“Gecenin en sessiz saatinde, loş bir ışık beşiğin üzerine düşüyor. Perdeler hafifçe sallanıyor, rüzgârın fısıltısı odanın içinde dolanıyor. Küçücük bir beden, battaniyenin altında huzurla uyuyor. Nefesi öylesine hafif ki duyabilmek için eğilip yakından bakmak gerekiyor. Başucunda, gözlerini bir an bile ondan ayırmayan bir anne…”

“Minnetle doluyor içi. Annesine… Onu büyüten, koruyan, seven, hiç bırakmayan annesine… O güne kadar hiç böyle anlamamış meğer onun sevgisini. Sessiz uykusuzluklarını, içten ettiği duaları, gözlerindeki şefkati…”

İskele’den Şiirler

sarhoş gemisin belki o tekinsiz limansın
ateş olmayan yerden tüten ketum dumansın

üç gün batar karşıda bir ay bakar yukardan
kıyılarda beyhude harcanan son zamansın
Orhan Oğuz

Boylamasına açılmış peçeteler var etrafta
Sanki şiirlerle temizlenecek dört ayrı hayat
Her satırda katlanıyor düşünceleri hokkanın
Her sırıtışında kıvrılıyor dudakları kaderin
Omuzları parlıyor insan içen hecelerin
Yol varacağı durağı arıyor
Ali Gezmen

Ah mimoza
Bilmez misin sensizlik izleri vardır her kapıda
Öksüz kalmış saat çın çın öter duvarda
Neftî bir yalnızlık sallanır salıncakta
boşluğu dövercesine
Bir çürümüşlük kokusu çalar şehrin tüm sokaklarını
Bir kez daha pişmanlık yaraları sarılmak istenir
Havva’nın kızları “evet” dediler.
Saniye Tetik

Hiçliğim açar mavi gülünde
Kanatan dikenim yok
İmkânsızı mümküne çeviren hayalimdir
 Sen ki elden ele kanayan yara

Vazgeçtiğim dünden bugüne köprü
Tarihsel gerçekliğim
İki savaş arası anlaşmada
            Sen ki ısrarla konuşmadığım bir dilsin.
Mukadder Beyoğlu

Hanzala!
Sırtını dünyaya dönen çocuk 
Tut elimden 
Kaldır beni düştüğüm gayya kuyusundan 
Kurtar beni sele kapılmış çöp olmaktan
Beraber dönelim yüzümüzü 
Lâ diyerek 
Reddedelim bütün tağutları, ilahları, bel’am ve endadı
İllallah diyerek teslim olalım bî-endad ilahımıza
Ahmet Gül

Basit bir günde
Bir mutfak masasında
Hiç olmuş beklerken
Komşu balkondan gelen
Çay karıştırma sesinin
İçini dağıtmaya nasıl yettiğini
Gözle burun arasındaki
O incecik titremenin
Yüzünü ne denli değiştirdiğini
Bilirsin…

Telafisi var da yanlışın
Doğru anlamak ne kötü…
Ferda Tosun

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir