Mustafa UÇURUM
Gökyüzünde bir ejderha belirir ve genç rehber Göksu’nun hayatı sonsuza dek değişir. O ana kadar şehrin tarihini anlatmakla geçen günler, yerini kadim bir mirasa bırakır. Sırtında beliren kelebek deseniyle başlayan bu yolculuk, onu ejderha izcilerinin bilinmez dünyasına çeker.
A. Erkan Akay, on yedi yıl boyunca selamlaştığı Takkeli Dağ’ın çağrısına kulak vererek yazmış Tulu Yayınları’ndan çıkan Göksu isimli romanını. Konya’nın taş duvarlarına, Meram’ın sularına, Alâaddin Tepesi’nin eteklerine sinmiş bir efsaneyi gün yüzüne çıkarıyor. Ejderhalar yalnızca mitolojik varlıklar değil; insanın içindeki yedi belanın—kibir, kıskançlık, öfke, tembellik, açgözlülük, şehvet ve oburluğun—cisimleşmiş hâli.
George Santana adında gizemli bir yabancı, ejderha için geldiğini söylediğinde Göksu’nun aklı karışır. Dedesinden kalan ahşap kutu, içinden çıkan gömlek ve sırtındaki kelebek… Her yeni gün, geçmişle gelecek arasında köprü kurar. “Ejderha göründüğünde hepimize birden görünür,” der George. “Tecrübeli bir izci diğerlerini fark edebilir.”
Roman, şehrin sokaklarında dolaşırken okuyucuyu da peşinden sürüklüyor. Mevlana Müzesi’ndeki keşkülden Loras Dağı’ndaki ejder inine, Tınaztepe Mağarası’ndan Derin Mavi Projesi’nin sularına uzanan bir macera… Yer ejderi Büke ile gök ejderi Luu arasındaki kadim mücadele, suyun peşinde birleşir. Çünkü su yalnızca su değildir; can suyudur, hayat suyudur.
“Büke seni hissediyor, senin farkında. Daha kötüsü; seni istiyor.”
Göksu’nun etrafında toplananlar yalnızca ejderhalar değil. Yunus’un masumiyeti, Hüseyin’in kılıçları, kelebeklerin sessiz gücü… Her karakter, bu büyük oyunda bir yer tutuyor. Şehrin delileri, meczupları, aslında görünmeyeni görenlerdir. Onların dilinde “kılış bolum”, “can soyo” gibi kelimeler, başka bir gerçekliğin kapısını da aralıyor. Her deli biraz da velidir aslında.
Başkan’ın sözleri derin bir anlam taşıyor: “Şu şehre bir bak. Büyük Sultan Alâaddin devrinde yirmi beş, otuz bin kişi yaşıyordu. Bugün bir milyondan fazla insan yaşıyor. Bu şehrin yaşaması için bazen görünen yetmez. Görünmeyenle de ilgilenmemiz gerekir.”
Ejder Çeşmesi’nden akan kırmızı su, Cambaz Osman Çeşmesi’ndeki benzerlik, obruklarda yükselen sular… Şehir, uyanışının sinyallerini veriyor. Topraktan denize, denizden göğe uzanan sonsuz döngü, yeniden kuruluyor. İnsanın kendini alt etmeden doğayı alt edemeyeceği gerçeği, ejderhaların dilinden fısıldanıyor.
A. Erkan Akay’ın üslubu, masalla gerçeği iç içe örmüş. Anlatımındaki ritim, bazen bir ejder kanadı gibi ağır ve görkemli, bazen bir pınar suyu gibi duru ve hızlı akıyor. Şehrin tarihî dokusu, mitolojik katmanlarla buluşuyor; her sokak, her çeşme, her taş, binlerce yıllık bir hikâyenin parçası hâline geliyor.
“Artık olağan dışına hazır olsan iyi olur. Dünyada olan biten, herkesin gördükleri ve yaşadıkları, dünyaya göre şekillenir. Sen sadece seçimlerini yaparsın. Ama burası senin evrenin ve burada her şey sana göre şekillenir.”
Ejderha izciliği, avcılık değil; izlemektir, anlamaktır. Göksu bunu öğreniyor. Luu’yla kurduğu bağ, onu dönüştürüyor. Sekiz gecelik döngü, dokuzuncu gecede tamamlanıyor. Ve o gece, şehrin kaderi değişiyor. Pervaneler dönüyor, sular yükseliyor. Kadim şehir, unutulmuş efsanesine yeniden kavuşuyor.
Bu roman, yalnızca bir macera anlatmıyor. İnsanın içindeki ejderhalarla yüzleşmesini, onları tanımasını ve dönüştürmesini anlatıyor. Su gibi akıp giden hayatın ortasında, durup dinlemeyi bilenlere fısıldıyor: Görünmeyen, görünenden çok daha fazladır. Ve herkes, kendi ejderhasıyla yüzleşeceği ana hazır olmalıdır.
A.Erkan Akay, Göksu, Tulu Kitap, 2025