Mahalle Mektebi, Sayı:87

Mahalle Mektebi dergisi 2026’yı 87. sayısı ile karşıladı. Öyküleri, şiirleri, kitabı yeni çıkan isimlere ayırdığı sayfaları ve düşünce yazıları ile aranan ve beklenen bir dergi olma özelliğini bu yılda da sürdürdü dergi.  

İbrahim Nasrallah ile Söyleşi

Derginin bu ayki söyleşisi İbrahim Nasrallah ile yapılmış. Fatma Zehra Aydemir’in sorularını cevaplamış Nasrallah.

“Kilimanjaro’nun Ruhları romanı siyonist saldırılar neticesinde uzuvlarını kaybetmiş Filistinli çocuklarla yaşadığım bir deneyimden ilhamla yazıldı. Bu çocuklarla birlikte on altı günlük bir tırmanış gerçekleştirdim. Bütün zorluklara rağmen, nihayet Kilimanjaro Dağı’nın zirvesine ulaştım. Arazi zorluydu. Özellikle son iki gün sıcaklık eksi on beşlere kadar inmişti. Fakat biz başardık.”

“Yazmak insanların kendi içlerinde göremediklerini açığa çıkarır. Aslında insanlar dağınıktır, yazı bu dağınıklığı toparlar. Parçaları birleştirir. Gerçek hayatta bu karakterlerden bize yansıyanlar küçük parçalardır. Yazıda ise her şey bütünüyle ortaya çıkar. Ya da tam tersi olur.”

“Kitaba başlamadan önce en büyük kaygım dağ tırmanışı üzerine nasıl bir hikâye kuracağımdı. Çünkü dağ tırmanışı hakkında pek çok roman var ve sadece Kilimanjaro hakkında çekilmiş 46 film… Benim için büyük bir meydan okumaydı. Kilimanjaro’nun Ruhları’nı farklı kılacak fikre ulaştığımda ise, işte o noktada yazmaya başladım.”

Kaybolan ve Bulunan

Cebrail Öz, insanın iç bütünlüğünü kaybettiğinde hayatın öznesi olmaktan çıktığını anlatıyor. Ruhun dağılmasıyla birlikte dış dünyadaki dengenin de sarsıldığını, kişinin içindeki boşluğu fark edemediğini dile getiriyor.

“Ruhun ahengi, rüzgârla hareket eden yapraklar gibidir; ne çok sıkışırsa kırılır, ne çok serbest kalırsa dağılır. Tam dengeyi bulduğu anda ise bir yapraktaki ses ahengi sağlanır. İnsan, kendi varlığının sadece kendine değil, bir bütüne ait olduğunu fark eder. İşte o farkındalık, ruhun yeniden ahenk bulduğu andır.”

Konya İç Kale ve Şehir Surları

Anadolu dergilerinde şehre dair yazılar görmek mutlu ediyor beni. Çünkü bu dergiler bir nevi şehrin dışa açılan kapısı olma özelliğini de taşıyor. Sultan Akdoğan, Konya İç Kale ve Şehir Surları isimli yazısında Konya’yı tarihin gizemli sayfalarının arasında anlatıyor.

“Konya İç Kale günümüzde Alâeddin Tepesi olarak bildiğimiz alanda yer almaktaydı. Bu alan, yerleşimin başlangıcı olarak kabul edilebilecek M.Ö. 2000’li yıllardan günümüze uzanan süreçte çeşitli medeniyetlere ait arkeolojik ve mimari izleri bünyesinde barındırmaktadır. Friglerden Lidyalılara, Perslerden Roma ve Bizans’a uzanan bu uzun zaman dilimi, Konya’yı katmanlı bir şehir hâline getirmiştir. Her uygarlık, tepenin üzerine kendi izini bırakmış; şehir, zamanla bir medeniyetler haritasına dönüşmüştür.”

Afet Ilgaz’ı “Başörtülülerle” Anmak

Vildan Kınalı, Afet Ilgaz’ın 1960’larda kaleme aldığı “Başörtülüler” öyküsünden yola çıkarak başörtüsü meselesine farklı bir açıdan yaklaşıyor. Öyküdeki karakterin cami ve cemaatle olan ilişkisini, iç dünyasındaki çatışmaları ve aidiyet sorunlarını inceliyor. Karakterin aslında dinden değil, dini temsil eden insanların tavır ve davranışlarından uzaklaştığını ortaya koyuyor.

“Başörtülüler” bundan altmış yıl önce yazılmış bir öykü. Bireyin iç dünyasını ele alırken bunu içinde bulunduğu toplumla birlikte yapmış. Dinle bireyin arasındaki mesafenin temeline toplumu yerleştirmiş. O zamandan bu zamana yaşanan en büyük değişim, toplumsal rollerde oldu. Başörtülüler kamusal alanda yer almaya başladılar ve konumları camiden plazalara kaydı. O zamanın, evlerde mukabele, sohbet ortamlarına daha az rastlanır oldu. Yazarın meleklik atfettiği kadın tipi ender görülür hale geldi.

Egzistanyalizm

Melek Ninovaoğlu, bu çağın insanlar arasındaki iletişimsizliğine ve merhametsizliğine dikkat çekiyor. Kendi yalnızlığını, var olamama hissini ve dünyaya ait olamama duygusunu derin bir iç hesaplaşmayla anlatıyor. İnsanlarla arasındaki mesafeyi, onlara duyduğu yabancılık hissini ve kalbindeki kırgınlıkları dile getiriyor. Yaşama tutunma çabasını, anlam arayışını ve varoluşsal sancılarını samimi bir dille okuyucuya aktarıyor.

“Senin yenilgin bile yeri gelir bir zafer. Şartlar değişince. Hayır! Şartlar düzelince insan değişir. Hiçbir şey yapmasam en ağır cümleye de razıyım ama yutkunmayı unuttum, neyi yutacağım ve neyi unutacağım? Çok kırgınım, bana en çok kırgın olduğumu hatırlattılar. Kendimden soğuyorum, kendimden soğutuyorlar. Bir kere duygumun benim yanımda bir anlamı yok çoğu zaman. Bir duygudan ibaret hayat, eğilip alamayacak kadar soyut ve soysuz! Ve zaten duyguların pençesinden kurtaran bir el gözükmedi. Çünkü herkes gidebilir, çoğu zaman onurlu insanlar kalır, savaşmadan kazanırlar.”

Yakın Okumalar

Mahalle Mektebi’nin Yakın Okumalar bölümünü çok önemsiyorum. Şairlere, yazarlara ses olmak bnim nazarımda bir dergiyi çok kıymetli bit yere koyuyor. Yakın Okumalar’da bu sayı; Fatma Nur Uysal Pınar, Mustafa Soyuer, Hande İkbal, Nihan Feyzi Lezgioğlu ile yeni kitaplarına dair söyleşiler var.  

Fatma Nur Uysal Pınar- Sorular: Abdullah Kasay

“Öykü anlamı ne kadar çoğaltırsa o kadar yeniler kendini. Bunu önemsiyorum. Küçürek öykülerin önermesi birden fazla olmalı, yazarken de okurken de bunu arıyorum. Dışlar, diyalogların olduğu bölüm. Muhatap var, dışa karşı kendini savunma, ikna etme, cevap verme… İçler, kendi kendine sorup cevaplamaların olduğu bölüm. Monolog tarzı diyebiliriz. Karşıda sadece ayna var.”

Mustafa Soyuer- Sorular: Fatma Nur Uysal Pınar

“Yeniliğe asla kapalı değilim fakat gelenekle bağımı da koparmam. Gelenek bizi toprağa bağlayan kökse, yenilik onun dallarıdır. Gelenek kâğıtsa, yenilik pdf; gelenek dolma kalemse, yenilik klavyedir. Biri olmadan diğerinin anlamı eksik kalır.”

Hande İkbal – Sorular: Mustafa Uçurum

“Elbette, edebiyat çatışmasız ve meselesiz olmamalı. Suya sabuna dokunmayan vıcık vıcık bir romantizm, öykü anlayışıma aykırı. Okur sonuçta en kıymetlisi olan zamanını ayırıyor bana ve yazdıklarıma. Orada kendine yahut çevresine dair bir meseleyi görmediği sürece bağ kuramaz. Dolayısıyla süregelen bir kadın, toplum, gelenek açmazını anlatabileceğim en doğru mecra olarak düşünüyorum öyküyü. Kısa ve öz, bam bam. Öykü kısa oluşu hasebiyle hareket kabiliyeti güçlü bir yazın türü. Kolay manevra yapabiliyorsunuz.”

Nihan Feyzi Lezgioğlu – Sorular: Nihan Özebeoğlu

“Okuduğum birkaç kitapta, mükemmeliyetçi ebeveyn ve boşanan kadınlara rastlamıştım o dönemde. Romanları birbirleriyle kıyaslama imkânım da olmuştu böylelikle; “şurası eksik kalmış, şöyle daha iyi olurdu, bu hikâye daha gerçek” gibi. Öyküyü, romana uzanan bir basamak olarak görenlerden değilim ben, öykü yazıyor olmaktan da çok memnunum ama bunca kitap üst üste gelince bir de ben deneyeyim bu konularda yazmayı, deyiverdim. Ortaya da Çatlaklar Eşikler Avuntular çıktı.”

Mahalle Mektebi’nden Öyküler

Sedat Cereci – Gaybûbet

“Gaybubet bu olsa gerekti. Akşam ne zaman olmuştu, güneş ne zaman batıp da, dinlenip tekrar doğmuştu. Ne âlimlerin ilmi yeterdi anlamaya, ne akıl almaz efsunlar yapan efsuncuların. Cümle kâinat bir araya gelmiş onu seyrediyordu sanki, cümle mahlûkat ona dikkat kesilmişti. Ancak o, kendinden habersizdi; haberi olsun da istemiyordu zaten.”

“Dalıp gittiği düşüncelerle, bazen vehimlerle, değişik âlemlerde gezinip dururdu her zaman. Aslında psikiyatrik vakaydı, ancak bunu hiçbir zaman düşünmek istemezdi. Soykari Gudubetyan, sokağın başındaki çağ ocağına gelip, ağacın altındaki isfendan masaya oturdu. Öyle itinayla biçilmiş ve çakılmıştı ki masanın parçaları, kendini ıskarmoz bir gemide hissetti, umman boyunca yol alan. Dirseğini masaya dayayıp, uzun uzun Daylikana Yellozova’yı düşündü. Derinden iç çekti.”

Tevfik Can Küçükşahin – Dördüncü Kat

“Kiremit çatılı evi dolanan asma yaprakları bir anda titremeye başladı. Kendini bile taşımaktan bezgin yaz rüzgârının işi değildi. Yarım saate yakındır miskin miskin caddeyi seyrettiğim koltuktan doğruldum. Gözlerimi kısarak kendimce bir netlik sağlamaya çalıştım. Sanki mümkünmüşçesine… Yoğun yeşil yaprakların arasında isimsiz bir kıpırdanıştan başka bir şey yoktu.”

“Benim yorumlarım bitene kadar sirenler duyulmuştu bile. Çok geçmeden iki polis arabası bir de ambulans apartmanın kapısında durdu. İndiler içlerinden, daireye çıktılar, polis önlerinde sağlık görevlileri arkada, ellerinde bir sedyeyle birkaç dakika sonra tekrar göründüler. Gürkan’ın babasıydı sedyedeki…”

Şeyma Çiçek – Şarkı Söyle Bana

“İşte yine sesler. Ne oluyor? Ne zamandır buradayım? Karanlık hiç bu kadar siyahlaşmadı. Çıkmak istiyorum artık. Beni ne tutuyor böyle sıkı sıkı? Neredesin? Sen de mi çok sıkıldın? Neden sesin geliyor ama yoksun? Sesin ne güzel. Sen bensin ama ben öyle şarkı söyleyemem. Sesin de benim. Çok sıkıldım. Şarkı söyle bana.”

Mahalle Mektebi’nden Şiirler

dünya gılgamış’ın trampetiyle halay çeken bir veba
şiva davuluyla sahura kaldırıyor göz bebeklerimizi
iştar tapınağında kuran dağıtıyorum akşam vakti girmek üzere
seksenlerde bu kadar pagan değildi sosyoloji
ruha dokunurdu akşamları haşr suresi
saflar sık ve temiz laflar çıkarsız ve rahman
o halde rabbimizin hangi nimetlerini yalanlayabilirdik ki
bir yol ayrımında kaybettik kazandığımız tüm ışıkları
zafer diye avuçladığımız parmak aralarından süzülen bir yanılgıydı
Eser Tokaş

Yola çıkar erkenden serçelerle beraber
dünyayı uyandırır uykulu adımları
ne zaman aklından bir çocukluk geçirse
yürüyüş kararıdır kalbinin saydıkları
Mustafa Köneçoğlu

Sana baktım
Bir çiçek sessiz sessiz kanarken
Patlarken dağda bir sarışın tomurcuk
Yüzüme çarpılırken kapılar bir bir
Düşerken ve ayağı kalkarken ayağa baktım
Tan yerim yönüm değilsin, tüm yüzüm
Burhan Sakallı

İnceldiği yerden göğe hep bir yama kambur acılardan
Masalın yalan pas tadı kaplıyor meydanları şehrin şimdi
Göz hizasında duruyor onca şey nasıl ellerinde ellerinin yokladığı her şey
Yüzümle yıkanan ellerin parmaklarını saydı bir parmak eksik
Kabartarak dalgınlığımdan çekti ellerini gül boyu üstünden dünyanın hep kesik
Burhan Tuz

Bir Nokta, Sayı: 289

“Olumsuzlukların, kötülük ve çirkinliklerin devrinin kapanma zamanı başlamış, umut ve arkadaşı direnç bir kez daha ahitleşmiş, çünkü on bir ayın sultanı ramazan ayı gelmiştir.” diyerek, Mürsel Sönmez’in gönüllere dokunan sözleri ile giriş yapıyor Bir Nokta dergisi 289. sayısına.

Kendini Ameliyat Etme Ameliyesi

Hasanali Yıldırım, insanın dünyaya gözü kapalı gelen hayvanlardan farklı olarak, asıl meselenin fiziksel gözleri açmak değil, gönül gözünü açabilmek olduğunu anlatıyor. İnsanın büyüdükçe gözünün açıldığını ama bu göz açıklığının çoğu zaman gönül kapalılığına dönüştüğünü ifade ediyor.

“Doğrusunu söyleyelim, tarih boyunca kendisini kendi elleriyle ameliyat edip gönül gözünü açanlar yerine bu ameliyeyi -mış gibi yapanlar daima baştacı edilmiş vaziyette. Gözükapalı gelinen bu dünyada, yaşadıkları neticesinde kendi elleriyle kendi gözünü açmaya cesaret edenlerin ve bu muameleyi yarıda bırakmayıp bihakkın tamamlayanların sayısı, öylesine mahdut ki kemmiyet utanır. Öylesine çetin ve müstesna bir fiilden bahsediyoruz.”

İstemem Eksik Olsun

Edmond Rostand’ın Cyrano de Bergerac oyunundaki “İstemem! Eksik olsun!” tiradından yola çıkarak sanatçının özgürlük tutkusunu ve şiirsel duruşunu ele almış Fatih Öğüt. Bu tavrın sadece Fransız edebiyatında değil, Türk edebiyatında da güçlü yansımaları olduğunu anlatıyor. Nazım Hikmet’in şiir anlayışından Tarık Buğra, Kemal Tahir ve Samim Kocagöz gibi yazarların roman karakterlerine kadar pek çok örnekte bu fedakârlık ruhunu görüyor.

“Fransızların şövalye ruhu şeklinde seslendirdikleri, bizdeki karşılığı efekâri olabilecek yüksek tavrın en güçlü ifade sunağı; yazın vadisinde bulunan tiyatro şahikasıdır. Tabii o şahikaya şiirin rüzgârını sırtınızda hissetmeden çıkmazsınız. Rostand da öyle yapıyor. “ Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak” sadece isyan etmekle kalmayıp başkalarının aldırmadığı çirkinliklere kafa tutan, dünyayı bir dizesiyle değiştirmeye cüret eden şairin manifestosu.”

Modern İnsanın Görünmez Yükü

Yavuz Osmanoğlu, Modern İnsanın Görünmez Yükü olarak ele almış kibir kavramını. Bunu daha farklı bir zemine oturtarak “mikro kibir” olarak ifade ediyor.

“İnsanı düşüren kibir değildir sadece; onu yoran, tüketen ve iç huzurunu bozan da yine kibrin bu görünmez mikro hâlidir. Çünkü mikro kibir, insanın kendisiyle hakiki ilişki kurmasını engeller ve çeşitli roller oynamasına sebep olur. Kişi kendi acısını, ihtiyaçlarını, zayıflıklarını bile inkâr eder. Oysa insan, kendini tanıdıkça, zayıflığını fark ettiği anda güçlenir; acizliğini kabul ettiği anda dengelenir, ihtiyaçlarını gördüğü anda kendine şefkatle yaklaşır.”

Bir Nokta’dan Öyküler

Ahmet Yılmaz – Rıfkı’nın Son Yarışı

“Geçen yıl bir AVM’nin merdivenlerinde kalp hastası Salim amcayla yarıştığına pişman olalı bir daha insanlarla rekabete girmemiş, aklının ucundan bile geçirmemişti Rıfkı. Yaşlı adam hastanelik olmuş, yakınlarına belli etmeyen Rıfkı iki gün boyunca müşahede odasının kapısında nöbet tutmuştu. Allah’tan adam tez vakitte toparlanarak taburcu olmuş, bizimkinin sırtından ağır bir yük kalkmıştı.”

“Rıfkı, ayaklarını sürüyerek geçiyordu telaşlı ve bereketli sabahlardan, gövdesine Eros’un oku kazınmış meşenin gölgesinde pineklediği havuzlu parkta yosun ve çerçöpten dibi görünmeyen suyun altında günden güne sayıları azalan süs balıklarından habersiz, saçına düşen aklara şaşarak. Etrafını sarmış çınlamalardan, silahsız dövüşlerden, silahlı barışlardan, fırtınanın aparıp önüne koyuverdiği ama hiç umursamadığı kımıl kımıl çerçöpten.”

Şeyma Çiçek – Hicret

“Bir ele tutunsam alemleri avucuna alan, dünyadan geniş kollarında uyusam. Fena olmaz değil mi? Olmasın fena, geçip gitmesin. Olmaz mı? Peygamberime bir sarılsam. Gazze’de ölüyorlar. Ölmesinler diyorum, olmuyor. Hayat pamuk iplik. Ölmeden olamaz mıyım ben de? Bilmez mi insan, kadrini kıymetini, fena bulmadan?”

“Şimdi iliştiririm birini ötekine, toplarım cam kırıklarımı, çok yapboz yaptık, olsun o kadar. Bozmasın kimse rüyalarımı, bu kendim böyle iyi. İliştirmesinler adıma O’nsuz kelimeler.”

Behçet Gülenay – Kapı

“Kapıya baktı. Aralık mıydı yoksa dün geceden kalan bir yanılsama mıydı, ayırt edemedi. Kapılar bazen açık ya da kapalı olmaktan çok kararsız kalırdı. İnsan gibi…”

“Dışarıdan sabah sesleri geliyordu. Uzakta bir çocuk güldü. Bir kadın kocasını uğurladı. Bir kapı kapandı. Hayat, her şeyden habersiz akmaya devam ediyordu.”

“Sadece bekledi.

Çünkü umut, çağırmaz. Kapının eşiğinde durur ve insanın kendisini fark etmesini ister.”

Bir Nokta’dan Şiirler

Biliyorum hiçbir şey alamayacağım yanıma
Ne yazdığım şiirler, ne kitaplar
Ne felsefe, ne iddialı cümleler
Ne de masamı süsleyen unvanlar
Allah’ım sana inandım yalnızca, diyeceğim
Ve yalnızca Resulüne olan muhabbetim var.
Süleyman Çelik

Dalgınlığımıza geldiğinde kalbimizin atması
Dillere düşmüş puslu bir bağır aramızda kalan

Yelkovanı gök katlarına asıyorum bundan gayrı
Akreplerin yağmurudur ertelenmiş saatlere boşalan

Ey büyük heves, ey kendini ağlamış saymalarım benim
Sensin gözümüzden düşüp gönlümüzde oyalanan
Sinan Davulcu

taşa tapınanlar çarşısında göz kırpmadan susturdum onları
yalan yonttukları tezgahı kırdım başlarında
kanıyla boyadıkları banknotları yırttım
korkmadım hiç kafama dayalı iftiradan
yılmadan yıktım iblis evlerini
ifratlarını gömdüm yüzlerine
ölesiye öldürdüm kof gerekçelerini
gıkları çıkmadı

yani
bu muydu sizin medeniyetle övündüğünüz milat
ben hiç yenilmedim
övündüğünüz övüncü yıktım başınıza
Yasin Mortaş

dinle gölgenin güneşe uğultusunu,
narenciye ıslığının Türkçesini.

dinle uçurumda
kanadı kırık müezzinin kuş fısıltısını,
yaralı kopuzun yankısını.

bilincin yalanını,
sönen dilek fenerinin karanlığını,
dinle mızrakla kanatılmış gülü.
Kazım Gök

Söz, kem vardiyada ıslık çalar bazen.
Bazen yelken yoklamasında martı avlar.
Ölü balıklar şairine liman mı kurdular,
Haberim yok.
Belki burçlardan Zühre’yi çektim,
Marut’tan, bir kandil içinde palazı.
Kim bilir hangi mısrada, kimle
Ölüme, niyetçiden yaşam çektim.
Ahmet Serdar Oğuz

Hararet, Sayı:10

Hararet dergisi 10. sayısı ile edebiyatın hararetini almaya devam ediyor. Dergi, işlevinin sadece edebî ürünler yayınlamamak olduğu bilinciyle çıkışını sürdürüyor. Bu bilinç önemli. Çünkü insan dünyada duruşuyla yer tutar. Dergiler bunun en önemli zeminini oluşturur. Bir zamanların topluma yön veren ahenk katan dergileri düşünülünce derginin tavrı daha iyi anlaşılacaktır.

Faruk Sarıkavak’ın Takdim’inden…

“Birileri her ne kadar batının yardakçılığını, yalakalığını yapmaya devam etse de; adaleti, iyiyi, doğruyu ve güzeli savunan Türk’ün olduğu yerde, tarafımız daima onun yanıdır ve öyle olmalıdır. Kaldı ki Türk, bin metreden sezilen bir bilincin yansımasıdır. Nasıl ki kedi kıyafeti giyen biri kedi olmuş olmuyorsa, başka milletlere özenen ve onlar gibi davranan bir Türk de Türklüğünü kaybetmiş olmaz. Olsa olsa bir yanılgının, aldanmanın içindedir.”

Acının İki Rengi: Ressam Frida ve Nazmi Usta

Yusuf Ertuğrul Erdem, Frida Kahlo’nun geçirdiği kaza sonrası yaşadığı fiziksel acıları resimlerine dönüştürme süreci ile Adapazarı’ndaki bir bisiklet tamircisinin gençliğinde yaşadığı bir aşk acısını hayatı boyunca taşıma biçimini karşılaştırıyor. İki farklı coğrafyada, iki farklı insanın acıyla nasıl başa çıktığını anlatıyor. Nazmi Usta’yı ben de tanırım. Bisikletçisi evimizin çok yakınındaydı. Bisiklet kiralardık, babamın bisikletini tamire götürürdük ama o zamanlar onun yaşadığı acılardan habersizdik.

“Nelerimi çalmadılar ki benim” der hep. Belki de en büyük kaybı, fotoğraftaki Belgin’i bir daha bulamamak. O günden sonra herkese gösterdiği öfke, belki de en çok kendisine yönelttiği isyandı. Frida acısını tuvale dönüştürürken, Nazmi Usta bisikletleri onararak ve fotoğrafları saklayarak yaşadı. İkisi de nesnelerle kurdukları ilişkide kendine bir dünya kurdu. Frida sevdiğine kavuşsa da ihaneti yaşayarak göçtü bu hayattan. Nazmi Usta ise, bir fotoğraf uğruna aldığı ömür boyu müebbetle hâlâ yaşıyor. Hayat ona hep acıyla direnmeyi öğretti. O yüzden, yenilmemek için, her şeye rağmen, mızrak gibi dimdik duruyor. Frida’nın dediği gibi; günün sonunda, düşündüğümüzden daha fazlasına dayanabileceğimizi anlıyoruz. Belki de bu yüzden, Frida fırçasını, Nazmi Usta ise anahtarlarını hiç bırakmadı.

Lüks Tükenim

Kelimelerle oynamayı seviyor Hande İkbal. Bunu, yazar ve şair kimliğiyle yapıyor. Deneme türündeki yazılarında şair-öykücü yanının gücünü rahatlıkla görebiliyoruz. Lüks Tükenim’de Hande İkbal, insanların hayatta hak etmedikleri acıları yaşadığını ve “herkes layığını bulur” anlayışının sorgulanması gerektiğini anlatıyor. Modern çağın hızına, tükenmişliğe ve hakikatin önemsizleştirilmesine dikkat çekiyor. İnsanın iç dünyasındaki çatışmaları, aidiyet sorunlarını ve yabancılaşmayı ele alıyor. Her şeyin çok hızlı tüketildiği bir dünyada asıl zararın insanın kendinden kendine olduğunu ifade ediyor.

“Keşke toprak mı olsaydık? Şikâyet yok, yaşanacak bu ömür. Yazılacak bu amel defteri. Beden elbisesi sağından solundan dikiş atsa da zaman zaman potluk yapsa da taşınacak ruhça. Ömrün geri kalanı iyimser bir şiir. Asıl olan ise bir ömrün lüks tükenimi. Ocak ayı ilk taksiti vergisinin, temmuza çıkarsak ikinci taksit. Hele bir bak ne istiyor aynalar, günü günden başka gösteriyor yansısı. Hakikatin sonrası budur belki. Bilmediğimiz başka dilleri de vardır kuşların, doğanın başka renkleri. İnsanın başka halleri. Evet, evet inanıyorum. Çok lüks tükenmekteyiz lakin zararımız kendimizden kendimize.”

Diriliş Yolculuğunda Bir Yıldız; Sezai Karakoç

İbrahim Gürel, diriliş merkezinde Sezai Karakoç’u anlatıyor. Verilmek istenen mesaj, hedeflenen adımlar gibi birçok yönden ele alınıyor diriliş kavramı.

“Karakoç dirilişi ifade ederken evrim, Rönesans gibi Batılı deyimleri bir kenara ayırır. İslami bir bakış açısıyla Allah yolunda ayağa kalkma, öze dönme ve kaybedilen ne varsa geri kazanma olarak görür. Ancak bu değişim olmazsa olmaz bazı dinamiklere bağlıdır. Bunlar: zihniyet, irade, sevgi ve dindir. Bu dinamikler aynı zamanda İslam’ı layıkıyla yaşamak isteyen Müslüman toplumların da benimsemesi gereken kavramlardır. Sezai Karakoç’a göre Müslümanlar ancak ümmet ve medeniyet olarak ayağa kalkabilirler ve insanlığı kurtarabilirler. Bilinçli ve gerçek anlamda inançlı Müslüman özlenen medeniyet için umuttur.”

İslami Bakış Açısı İtibariyle Feminizm

Sudem Metin, feminizmin tarihsel gelişimini ve farklı dalgalarını anlatıyor. Batı kökenli bu hareketin Türkiye’ye Cumhuriyet döneminde geldiğini ve kadınların iş hayatında daha görünür hale geldiğini ifade ediyor. Yazının ikinci bölümünde ise İslam’ın kadına bakışını ele alıyor.

“Doğrudan kadını ve dolaylı olarak da kültürü etkileyen bu hareketlenmeyle birlikte her kesimden ve yaştan kadının aklında feminizm düşüncesi yetiştiği sosyolojik çevrenin etkisiyle -o fark etmese de- farklı şekillerde yer bulmuştur ancak temelde yatan düşünce aynıdır: “Kadını erkek esaretinden kurtarmak.” Kadının kendi kendine yetebileceği, ihtiyaçlarını karşılamak için bir başkasına gerek duymayacağı, kendi ayakları üzerinde durabileceği, özgür ve bağımsız olması gerektiği fikri zamanla beyinlere kazınmıştır. Bu bağlamda ülkemizde ve dünyada pek çok faaliyetler düzenlenmiş, yürüyüşler yapılmış, protestolar edilmiştir.”

Yüz Yıllık Tezvirat: Batılılaşma Tezahüratı

Taner Teber, Osmanlı’nın son dönemlerinden başlayarak Cumhuriyet tarihi boyunca devam eden Batılılaşma sürecini eleştirel bir bakışla ele almış. Islahat hareketlerinin zamanla Batı’nın yaşam tarzını taklit etmeye dönüştüğünü, bunun da Türk-İslam kültürüne zarar verdiğini örneklerle anlatıyor.

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yani Batı Türk Devleti, hem Turan halklarının hem de Din-i İslam’ın yolbaşçısıdır. Selçuklu İmparatorluğu ile başlayan, Osmanlı İmparatorluğu ile zirveye çıkan ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile “yeniden başlıyoruz” denilen nizâm-ı âlem i’lây-i kelimetullah davası hâlâ Kızılelma’mızdır. Bugün yatağımızın içine kadar giren, aklımızı uyuşturan, gönlümüzü bulandıran Batı çirkinliğini kanıksadığımız, normalleştirdiğimiz müddetçe o elma ancak cep telefonumuzun, taşınabilir bilgisayarımızın marka logosundan öteye geçemeyecektir.”

Dünyayı Yönetemeyen Aileler Ve “Dintelektüeller”

Bozulan bir düzenin parçası olarak aile yapısına dikkat çekmek istiyor Faruk Sarıkavak. Dünyayı yöneten aileler kavramından yola çıkarak Türk aile yapısının bilinçli olarak bozulduğunu anlatıyor. Aile olmanın sadece kan bağı değil, aynı zamanda bir bilinci ve geleneği sürdürmek olduğunu ifade ediyor. Binlerce yıllık Türk aile bilincinin medya ve çeşitli araçlarla yozlaştırıldığını, değerlerin kasıtlı olarak aşındırıldığını dile getiriyor.

“Yıllardır alışageldiğimiz dini öğretilerin yerine, dini eğitim olarak yeterliliğini bilemediğimiz veya ölçemediğimiz kişiler tarafından çeşitli iddiaların ortaya atıldığı ve birden nedense her şeyi sorguladığımız bir döneme girdik. Bu önce sahabenin hayatını “değersizleştirmeyle” başladı, sonra sünnetleri, sonra peygamberi, sonra hadisleri ve şimdi de Kur’an ayetlerine geldi. Yani halkayı giderek daralttılar ve şimdi merkeze indiler. Ne sahabe hayatı ne sünnetler ne de peygamberin hayatı bizim bildiğimiz gibi çıkmadı(!).”

Hararet’ten Öyküler

Efe Berke Saptar – Beyaz Kalp

“Her şeyin başladığı yere geri döndüğümde seksen beş yaşındaydım. Üstümden koca bir zaman geçti. Ben de kendi evimden vazgeçtim. Tekrardan aynı sokaklarda yürüdüm, yağmurlu bir gece yarısı kampüsün göbeğinde duvara bakan kuru ağaç gövdesi aradım ve ömrümde hiçbir yere yaslayamadığım sırtımı nihayet yasladım… Bunların hepsi sis dolu bir sınıfta beyaz tahta aramak gibiydi. Belki de hiç iyi bir fikir değildi geri dönmek.”

“Ya ölecektim ya da öldürülecektim. Bağırdım. Dağın en tepesinden hayatım boyunca bağıramadığım kadar çok bağırdım. Bulunduğum noktadaki düşük atmosfer basıncının oluşturduğu ses dalgasının frekanslarını çığırıyordum. Çünkü boğazımın damarlarında köpüren kanın gürültüsü haricinde başka hiçbir şey hissetmiyordum. Ne canım yanıyor ne de canım istiyordu. Sadece hava moleküllerimi daha sıkışık hale getiriyordum, o kadar.”

Sümeyye Baştürk – Elif Gibi

“Başörtümün kenarını yukarı doğru çekip yüzümü kapatıyorum. Bir tek gözlerim gözüküyor. Elim hâlâ başörtümde. Açılıp düşmesin diye ağzımın üstünde elimle tutuyorum. Kayınpederimse yemeğine iştahla devam ediyor. Biz birkaç kadın öylece yemeğini bitirmesini ve bize yemek sırası gelmesini bekliyoruz. Bu sahne çocukluğumda hep kötü rollerde oynayan Erol Taş’ı hatırlatıyor bana.”

“Hep yoğundu ne zaman davet etsem. İçim burulurdu, müsait değilim, dediğinde. Ne düşündü acaba o günden sonra diye içim içimi yedi hep. Vayyyy beee Sibel, sana ne olmuş. Havalı diye insanlar seninle arkadaşlık kurmaya bile çekinirdi, ne hâle gelmişsin, diye söyleyip bir de kahkaha patlattıysa ardımdan?”

Çağ Kılınç – Teğet

“Bulutlar çökünce gecenin karanlığına, kapanıyor dört odacığımın perdeleri. Senin gidişin en çok da devrimci yağmurları sızdırıyor kalbime. Damarlarımdan kan değil gözyaşları akıyor. Senin gidişin sanki azap verdi tüm evrene az önce. Yolunun benim yolumla birleşmemesine, tüm bu isteksizliğine, nasip dedikten sonra dilime isminin gelmeyişine, âzama beni emanet etmene öylesine hakikatsiz olan vakûr duruşunla ve üzgünüm ahım var seni kabul gören tüm yollara….”

Hararet’ten Şiirler

deli poyraz kanatırken yokluğunun sızısını
gurbet düşleri uyanırdı ellerimde
birer birer açılırken unutuluşun kapıları
esir alırdı zihnimi bilinmez bir koku sağanağı
ıhlamur mu iğde mi gül müydü /sesin
derin bir boşluğa düşerken şehla gözlerin kara
sevgilim uyan
Akif Dut

Sen aşktan ne anlarsın, ibn-i selam.
Senin gibilerin bildiği
Gelin kervanında kefenli Leylalar taşımaktır.
Çarpıntılı bir yaşamak
Ve adı sevmekten geçen ne varsa
Ebter diye bir zehir olmak,
Beter olmak elinde.
Zehra Yenen

Söyle Abdullah güllerin nerede?
Neden vurdular ayağından söyle?
Düşmanın sinsice durduğu yerde
Nemrut olup bir gün ateş yağacağım

Kirletir havayı kara yüzü düşmanın
Bu çürük ipliğin söyle neresinden tutayım
Talan olmuş bu gül bağının
Söz olsun arkını da ben kazacağım.
Mücahit Danabaş

Bana bir din yaratın alışılmış dışında
Hem biraz gök tanrılı hem biraz putlu olsun
Tedbirsiz yakalandım 26 kışında
Otuz dördüncü yaşım böyle mi kutlu olsun?
Faruk Sarıkavak

Yolcu, Sayı:115

Yolcu dergisi 115. sayısına, sözün gücünü işaret eden “sükût suretinde çok koyu düşer ses…” dizeleriyle giriyor.

Ömer İdris Akdin’in Meseleye Notlar’ından

“Dünya; uyku ile uyanıklık arasında bir sayıklama… Sa’y hali… Gidip gelen, çalkalanıp duran bulanık su; nefs. Ruh sabit, ol tevhid! Menzil belli: Dışımız şeriat ise içimiz hakikat. Erenlerden İbn Arabî “İnsanın” der,“doğduğunda ilk rü’yâsı başlar. Sonra her gün, her gece rü’yâ içinde rü’yâ görür.” Gerek ki gördüğü son rü’yâ kabus olmalısın. Bizden geriye biz kalmaz eğer ‘bize’ düşkün bir söz söylesek. Biz ‘ben’e dönüşür hafazanallah; ben, içinde Yusuf olmayan kuyu. Elbette Yusuf görmemiş kuyunun gaflet çukurundan başka manası mı var? Ki ‘ben’ böyle bir şey. Cümle âleme nizamat vermeye çalışmanın beyhude çabası. Şu halde Garbın gelip kıyısında sendelediği uçurum gibi. Şark desen yardan düşerken tutunduğu dal ile oynaşıp duran rakkas. Burada duralım. Ben söz konusu ise vakıa çetrefilli.”

Mevlana İdris Ufkuna ‘Vay Canına’ Dedirten Bir Bakış

Ümran Kaya, masallar tadında bir yazı ile anlatıyor Mevlana İdris’i. Güzel bir buluşma diyebiliriz buna. Mevlana İdris de hayatı bir masal kahramanı gibi yaşadı ve ayrıldı aramızdan. Rahmet dileklerimle…

“Mevlana İdris Zengin eserleri, bir tutam hüzün ve bir hayli felsefe içerir. Derdi olan bir yazardı ve derdinden yazdı. Sessizce biriken kelimeleriyle direnişi, umudu, unutulmaması gereken sorumlulukları inşa etti her dem yeniden.”

“Mevlâna İdris’in temel kaygısı duygu mu tefekkür mü? Yani merhamet mi önceliği yoksa eleştirel duruş mu? Bu soruları bir araştırma izleği için değerlendirmek mümkün ancak cümlelerinin ulaştığı okurun hem düşünce hem hayal dünyasına katkı sağladığı aşikâr. Metinlerinde dünyada var olan ne kadar sorun varsa onlara dikkat çekiyor. Bu vurgularla bir taraftan zihinlerde bir çatışma yaratıyor. Lakin dönem çocuklarının tercihi sanki bambaşka bir çatışmadan yana.”

Saf Bilincin Mitolojisi ve Toplumsal Gerçeklik Bilincin Masumiyetini Kaybettiği Yer

İsmail Esti, bilincin toplumsal, tarihsel ve maddi koşullardan bağımsız olamayacağını anlatıyor. Fenomenoloji ve liberal hermeneutiğin bilinci apolitik ve saf bir alana hapsederek mevcut iktidar ilişkilerine hizmet ettiğini söylüyor. “Saf bilinç” ya da “tarafsızlık” gibi kavramların, aslında ayrıcalıklı sınıfların bir lüksü ve iktidarın muhalefeti etkisizleştirme tekniği olduğunu ifade ediyor.

“İnsanın toplumsallığı, sonradan eklenen bir katman değildir. İnsan, daha anne karnında iken toplumsal ilişkilerin maddi izlerini taşımaya başlar. Beden, ideolojiden önce gelmez; ideoloji bedene yazılır. Beslenme koşulları, stres, yoksulluk, savaş ve emek rejimleri; bilincin gelecekteki ufkunu daha doğmadan şekillendirir.”

“Tarafsızlık iddiası, eşitsizliğin olduğu bir dünyada fiilen güçlüden yana olmaktır. “Taraf tutmamak”, mevcut düzenin tarafını tutmanın en güvenli yoludur. Saf sanat çağrısı, sanatçıyı toplumsal çatışmalardan çekmeye; saf şiir talebi, dili politik yükünden arındırmaya; tarafsız düşünce çağrısı ise eleştiriyi dişsizleştirmeye yarar.”

Mustafa Everdi ile Söyleşi

Mustafa Everdi, Selçuk Küpçük’ün sorularını cevaplamış. Birbirini çok iyi tanıyan iki ismin söyleşisi olunca ortaya keyifle okunacak bir eser çıkıyor. Everdi ve Küpçük’ün söyleşisine de bu bağlamda bakılabilir. Yapılan çalışmalar, yeni çıkan kitaplar ve daha fazlası var söyleşide.

“Yaşıyor olmanın görkemiyle ihya olamıyoruz. Boş muhabbetler, materyalist hasbihaller, içimize zehir atıyor, boşlukla yaşıyor, boşlukta kalakalıyoruz. Anlamı olmalı diye yaşadığımız hayat, sürekli eksi bakiye bildiriyor. Maruz kaldığımız bu hikâye içimizde değişir belki diye yazıyorum.”

“Kimlik daima bir inşadır, hatta katıksız fantezidir; özne yoktur, insanın etrafında dönmeyen dünyada, hayat izine rastlanmaz. Gelenek dilimizde pelesenk ama modernizmin vahşi yıkıcılığını sahiplenmek kimsenin umurunda değil. Savaşları göze alıp,savaşteknolojisini edinmek için ülkelerin kıt kaynaklarını seferber ediyoruz ama insanın bir değer olduğunu görmeden batıyışeytanlaştırmaya çalışıyoruz.”

“Şaşırmak ve hayrete düşmek dururken düşünmek, gördüklerimizden hayata dair çıkarımlar yapmak çıplak gerçeklerimizle aynada gözlerimize bakabilmek neden uzak bizlere? Portreler kitabım buna dair izlenimlerveriyor. Aynı zamanda yıllar içinde benim insanlara bakışımı, beklentilerimi, bendeki değişimin izdüşümlerini görecekler bu kitapta?”

Osmanlı’dan Günümüze Bir “Böntürk” ya da “Karabudun” Çocuğunun Öyküsü

Selçuk Küpçük, söyleşinin ardından bir yazı ile de detaylı olarak anlatıyor Mustafa Everdi’yi. Söyleşi, Aydın Hız’ın ve Selçuk Küpçük’ün yazısı derken mini bir Mustafa Everdi dosyası Yolcu okurlarını bekliyor.

“Mustafa Everdi, kurduğu yayınevive kendisine aitkitapları ile kuşkusuz güçlü bir entelektüel profili ortaya koyuyor ama şahsen ben onun mizah dergisi çıkarmasını ayrıca ehemmiyetli bulduğumu söylemek isterim. Ki, Everdi’nin kopup geldiği mahalleyi dikkate aldığımızda Dinazor isimli mizah dergisi çıkarması kanaatimce onun sahip olduğu eleştirel aklın bir uzantısı.”

“Mustafa abi, işini halletmeye gelen kişilerle onların unutamayacakları bir diyaloğa kapı aralıyordu. O günlerde mizah özel sayısı yapan bir dergi için onunla Dinazor’u merkez alan bir söyleşi de yaptığımı hatırlıyorum. Ve 2012 yılında çıkan Dava Kıran romanı üzerine bir de yazı yazdığımı. Dava Kıran’da mahallemizle ilgili benim de tanıklık ettiğim epeyce tema bulduğumu belirteyim. Zaten kitabını okur okumaz beni yazmaya iten motivasyon bu gerekçeyle şekillendi daha çok.”

Kök

Faik Öcal, şiirsel bir dille, bir insanın ölüm, yalnızlık ve geçmiş karşısındaki varoluşsal hesaplaşmasını anlatıyor. Kişi, kendini köksüz ve kimsesiz hissederek devrilmiş bir ağaç metaforu üzerinden içsel bir çöküşü, yaşamın geçiciliğini ve hatıraların acısını tasvir ediyor.

“Bir dost yüzüne bakarsın eski bir hüzünle, kan ağlar için, için için ağlarsın. Bu kadim bir sözdür, göğe fırlayan ilk şarkının kökünden, acısından, sızısından. Dost dostun aynasıdır, hele ki bu dostlar hakiki manada iman etmişse. Sözler bir başka dökülür dillerden, bir başka hüzünle konar kalplerin ıssız ormanlarına, bir başka buğulanır aynalar.”

Samuel Bendeck Sotillos ile Söyleşi

Samuel Bendeck Sotillos, Bülent Sönmez’in felsefe, psikanaliz ve daha fazlası üzerine sorularını cevaplamış.

“İnsan varlığını metafizik ölçütler olmaksızın anlamaya çalışma girişimi, modern yaşamın tüm yönlerinin patolojikleştirilmesine yol açarak küresel ruh sağlığı krizini derinleştirdi. Bilincin “dikey” ya da metafizik bir kavrayışı olmadan, parçalanmış bilişimizin zararlı uzantılarına esir hale geliriz.”

“Bu çıkmazdan tek çıkış, dinin kutsal temellerine geri dönmektir. Ancak o zaman içimizde var olan üçlü yapıyı Ruh, nefs/ psişe ve beden ayırt edebiliriz. Böylece psişe, ontolojik hiyerarşide ilahi kıvılcımın altında, doğru yerine yerleştirilebilir. Manevi geleneklerin kutsaldan arındırılmış dünyada kendi zorlukları olsa da, karanlık zamanlarımıza rağmen kaynağa dönüş için elimizdeki tek güvenilir yol onlardır.”

Pazar Ahlâkı

Mustafa Everdi,  doğunun kapalı çarşıları ile batının modern alışveriş merkezlerini karşılaştırarak farklı pazar ahlâklarını inceliyor. Doğu çarşısında pazarlık, mahremiyet ve fiyatın gizemi ön plandayken, batı mağazasının sabit fiyat, şeffaflık ve vitrin cazibesi üzerine kurulu olduğunu anlatıyor.

“Doğu’nun çarşısında başka bir ahlak hüküm sürer. Fiyat belirsizdir, pazarlıkla şekillenir. Satıcı fiyatı sır gibi saklar. Mallar arasında baştan çıkarıcı bir mahremiyet havası eser. Sanki mallar onun kalabalık ailesiymiş gibi kol kanat gerer üzerlerine. Pazarlık bir çekişme mücadelesine dönüşür.”

“Batı’da ise mağaza ahlakı şeffaflıkla tanımlanır. Etiketli fiyat, sabit ve karşılaştırılabilir. Güven sağlar bu şeffaflık. Alışveriş bir sözleşmeye dönüşür. Vitrinleriyle cazibe yaratır büyük mağazalar. Müşteri merkezlidir. Modern çağın pazar ahlakı budur. Kaldı ki AVM’ler iki olguya imkân tanır: 1. Fiyatına göre alınan malların kalitesi. 2. Bir malı almadan önce fiyatını görmek ve kıyaslamak imkânı.”

Uçurumları Yüreğinde Gezdiren Şair: Mustafa Uçurum

İsmail Güçtaş, Mustafa Uçurum üzerine yazdığı yazısı ile Yolcu’da. Her bir cümlesi için teşekkürü hak eden samimi bir yazı kaleme almış Güçtaş. Var olsun.

“Mustafa Uçurum soyadını ve onun derinlikli çağrışım gücünü bir kavram olarak kullanmayı seviyor eserlerinde. Ünlü öykü kitabına “Uçurumda Bir Gömü” adını vermesi, “Boyumu Aşan Ömür” kitabındaki bir şiirine “Biriktirdiğim Uçurum” demesi hep bu sebeple. Şair uçurumların kenarında dolaşmayı seviyor bile isteye. Çünkü insanı hep tetikte ve diri tutan bir yanı var bunun. Sürekli bir dikkat hâli gerektiriyor bu yakınlık.”

“Yakama takılan sadece çiçek değil / İçimi titreten Büyük Türk Şiiri” mısraları onun Türk şiirinin meselelerini kendisine dert edindiğinive bunu çiçeklerden oluşan birsorumluluk rozeti gibi gururla yakasına taktığınısöyleyerek, eylemindeki bilinçli olma halini göstermiş oluyor. ”Büyük Türk Şiiri” tamlamasının her sözcüğünün büyük harflerle yazılması bir matbaa hatası olmasa gerek. İçinin titremesi belkisevgiden, belki de Büyük Türk Şiiri diye dikkatlerimizi çekmeye çalıştığı şiirimizin seviyesinin günümüzde hoyrat ellerde giderek irtifa kaybetmesine duyulan kederden.

Yolcu’dan Öyküler

Müştehir Karakaya- Suriyeli Aile

“Çöpten topladığı çürük yiyecekleri koyduğu poşeti sol elinden sağ eline aktardı, boşta kalan sol elini kaldırıp gözüne siper etti. Güzel bir çocuktu. Saçları gür ve kumraldı. Ona biraz daha baktım. Eprimiş elbiseleri neredeyse lime lime olacaktı. İkinci kere görüyorum dedim ya! Gerçekten on gün önce, kırmızı ışıkta beklerken bu ve iki akranı duran araçların camlarını silmek için, trafik akışının içinde tehlikeli bir şekilde yarış halinde idiler.”

“Hemen eve koştum, fazladan bir piknik tüpümüz vardı, onu aldım. Biraz öteberi, yiyecek, soğan, patates, artık ne buldumsa, hatta bir battaniye ve yastık aldım getirdim onlara. Eve de tembih ettim, sık sık uğrayın, ihtiyaçlarını karşılayın. Belediyede çalışan bir arkadaşımı aradım, böyle böyle bir aile var, sahip çıkın diye.”

Tuğba Kişmir- Sürpriz

“Adnan Bey kahveye gideli bir saat ya olmuştu ya olmamıştı aradı hanımını. Sesi mutlu bir haber verecekmiş gibi neşeli çıkıyordu. “Sana bir sürprizim var Hatun. Sen de beğeneceksin.” diyordu.

-İlahi adam, ne sürprizi, çatlatma insanı. Söylesene.”

“Adnan Bey Gülten Hanım’ın mengene gibi kolundan kurtulup vitrinin önünde onu bir başına bırakmıştı. Üç gün küsmüştü Gülten Hanım eşine. Bileziği alamadığına değil de öylece bırakılmasına içerlenmişti.”

“Yol boyunca Adnan Bey ser verdi sır vermedi. Mecburen Gülten Hanım manzarayı izleye izleye hayaller kurmaya başladı. Bari karanlık odası olmasa, diye geçirdi içinden. Önü açık, balkonları geniş, ebeveyn banyolu bir eve hiç de hayır demezdi. “Ne edeceksin bu yaştan sonra ebeveyn banyosunu.” dedi içindeki ses. İçten içe kızdı ona, “Daire dediğin ömürlük değildirki ölünce çocuklara kalır. Oğlanın işi iyi, güzel kazanıyor ama damat? Damat tembel çıktı.”

Yolcu’dan Şiirler

Hay’dan gelip Hû’ya gitmeye
toz bulutudur belki. Savrulan.
Bir atın terkisinde dünyanın evi
hevesi. Kendi kendine insan

Bir ağaç bildim. Tanrım
kollarında Havva’nın kuşları,
yağmur giymiş zaman gömleği
‘Adem’i kıtalar aratan
Mustafa Işık

Söyledik
Mutlu çocuklar gibi
Muşambanın soğuğuna içerleyen zamanlarda
Modern kırılmalarını tamamlayamadan
Ateş ve çocuk bunu tam anlayamadan
Sessizliğin kar tanelerinde gizlendiğini anlayamadan
Ve sessizliğin moda olmuş bir şarkıdan çalındığını
Anladık bütün babaların avuçlarına kan dolduğunda
Fatih Tezce

Anlamıştık devrimdi bu
Biliyorduk artık bu yorgunluk
Gülerken gözlerimizi kısıyordu
Bırakıvermiştik sancılı günleri
Bir zeytin ağacının altına
Çölleri aşmıştık ve iftarı bekliyorduk
Yaşamak artık kulağa hoş geliyordu
Yaşamak ve yaşatmak!
Rüveyda Özdemir

Yediiklim, Sayı:431

Şubat 2026 sayısına, “Doğal Toplumsal Otoriteler” giriş yazısı ile başlıyor Yediiklim dergisi.

“Hâsılı, hiçbir pratik sonuç beklemeden onlarca yıl toplumun bilgi, düşünce, ahlâk, bakış açısı ve estetik vasatına hizmet edenlerin, bilimi, sanatı, estetiği kendi standartlarına uygun şekilde yükseltmeye gayret edenlerin, bu vasatı yukarılara taşımaya çalışanların öncelikli amacı toplumun okumuş evlatlarından yine toplumu sağlıklı şekilde selamete çıkaracak, topluma umut ve güven aşılayacak, yerine göre topluma “hakikat” eksenli uyarılarda bulunacak doğal toplumsal otoriteler çıkarmaktır. Bütün mesele keyfiyet, ehliyet ve erdem sahibi öncüleri, kadroları yetiştirme meselesidir. Tüm çaba buna matuftur. Hasbî bir çaba olması dolayısıyla da takdire şayandır.”

Teslimiyet

Osman Koca, kelimelerin gizemli dünyasındaki yolculuğuna devam ediyor. Bu sayı “teslimiyet” üzerine yazmış. İnsanın teslimiyet anlayışını ve bu yolda karşılaştığı zorlukları anlatıyor. Toplumun dayatmalarına rağmen kendi inancı ve duruşuyla var olmayı sürdürüyor. Adalet, samimiyet ve merhamet gibi değerlerin önemine işaret ediyor. İnsanın kendi doğasına ve yaratılış gayesine uygun yaşaması gerektiğini, her zorluğun içinde bir çözüm olduğunu dile getiriyor. Gerçek teslimiyetin, kişiyi özgürleştiren ve olgunlaştıran bir süreç olduğunu ifade ediyor.

“Yüce gönüllülerin sofrasında bulunmak ne büyük nimet, saadet vesilesidir. Onlar ki kendi kapılarındaki çöpü temizlemeden sokağa çıkmadıkları gibi başkalarının kapısına asla ve kata kem gözle bakmazlar. Nazarlarında iltifat, iltifatlarında nazar bulundurduklarından güzeldirler.

Mütevazı insan çiçeği incitmekten çekinedursun, asiler güruhu şehri yağmalamaktan zevk alır. Asalet giysisi her bedene, adalet terazisi her ele yakışmaz. Gitmekle kalmak arasında bocalayanların hatırına döner dünya. İnsan coğrafyasında zıtlık olmayaydı yaşam bulunmazdı.”

Hüseyin Alemdar Şiirinde “Hikmet Nakaratı”

Mahmut Babacan bu sayı Hüseyin Alemdar’ın “Hikmet Nakaratı” şiirini Behçet Necatigil’in “Şiir Burçları” teorisi çerçevesinde detaylıca inceliyor. Necatigil’e göre bir şairin geçtiği üç aşamadan (gurbet, hasret, hikmet) en yükseği olan “hikmet burcu”nun Alemdar’ın şiirinde nasıl karşılık bulduğunu ortaya koyuyor.

Yazı, Alemdar’ın şiirindeki “zaman”, “kalp”, “ayna”, “benler” gibi sembollerin anlamlarını çözümleyerek şairin Allah’a teslimiyetini ve hikmet yolculuğundaki olgunlaşmasını anlatıyor. Ayrıca şiirde geçen Dağlarca, Necatigil ve Hilmi Yavuz gibi usta şairlere yapılan göndermeleri açıklayarak, Alemdar’ın bu isimlerle kurduğu şiirsel bağı ve onlardan nasıl beslendiğini gösteriyor.

“Hüseyin Alemdar şiirlerinde giderek ağırbaşlı ve bilge kişilere mahsus bir özlü söz, özdeyiş şeklindeki söyleyişe sahip olduğunu da gözlemlemekteyiz. Yer yer mistik duygulanmaların hissedildiği şiirlerinde Alemdar, usta şairlere “atıf ve göndermelerle” ilerler. Örneğin “Yas, VI” şiirinde olduğu gibi: “(…) /bu şiir bu ağrı hüseynik ömrüme dağ görgüsü Cemal Süreya yadigârı köstekli saat gülcemal menevişli/[…] (Akatalpa, Sayı 217, Ocak 2018, sf. 1). Bu bakımdan Hüseyin Alemdarın Yedi İklim dergisinde yayımlanan (Nisan 2025, cilt 39, Sayı: 421, sf. 11) “Hikmet Nakaratı” isimli şiiri, şairin son yıllardaki şiir anlayışını ortaya koyan önemli bir örnektir.”

Eksiklikten Kemâle: Amaç

Sulhi Ceylan, insanın “nakıs” yani eksik bir varlık olmasını ve bu eksikliğin farkında oluşunu, insanı diğer canlılardan ayıran temel özellik olarak ele alıyor. Bu farkındalığın insanı amaçlar edinmeye ittiğini, amaçların ise geleceğe yönelik birer imkân ve şimdiki zamanı anlamlı kılan unsurlar olduğunu anlatıyor.

“İnsanın hakiki gayesi, bir boşluğunu doldurmaktan öte bütünleşmek ve anlama ermektir. Hem felsefe hem de irfan geleneği böyle söylüyor. Bu anlam geçici hazlarda kendini göstermez. Kalıcı değerlerde, iyilikte, adalette ve hakikatte belirir. İnsan ancak bu yüce amaçlara yöneldiğinde, eksikliğini zayıflık olmaktan çıkarıp yükseliş için merdiven kılabilir.”

Modernite ve Hakikat Yanılgısı

Tahsin Gülhan, modernitenin insanı hakikat ve anlamdan kopardığını, varlığı maddeye indirgeyerek ruhsal bir boşluk ortaya çıkardığını anlatıyor. Bu durumun insanlığı manevi çöküntüye, mutsuzluğa ve umutsuzluğa sürüklediğini belirtiyor. Modernitenin tek boyutlu materyalist paradigmasını eleştirerek, bunun insanı “sahip olma” hırsına mahkûm edip “olma” boyutunu yok saydığını ifade ediyor. Weber, Fromm, Adorno, Schumacher gibi düşünürlerin görüşleriyle bu eleştiriyi derinleştiriyor.

“Modernite, Avrupa’da tarihî süreç içerisinde yaşanan büyük toplumsal müzminlikler ve çalkantıların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Baskın karakteriyle modernite, gelenekten kopuk bir şekilde ekonomik ve toplumsal organizasyonun sonucu yaşanan büyük ve köklü değişimlere karşılık gelen bir oluşumdur. Diğer bir ifadeyle modernite, ontolojik olarak varlığın hakikatine; epistemik açıdan ise kadim değerlere köktenci bir şekilde karşı duruş sergileyerek materyalizme evirilmenin bir hikâyesidir. Bu kapsamda modernite aklı ve insanı merkeze alarak, bireysel ve toplumsal yaşama seküler bağlamda refah, haz ve mutluluk vadinde bulunur.”

Yediiklim’den Öyküler

Mukadder Uçar Beyoğlu – İsimsiz ya da Aynalı Pasta

“Zifirî karanlık hâlâ böyle hissettiriyor sana. Gecenin en koyusunun çöktüğü o zirve anında günün başlayacağı yanılsamasına düşerdin hep. Karanlık olmasa aydınlığın, aydınlık olmasa karanlığın yabancısı olunacağına dair inancına da. Başka zaman olsa -çok eskiden- şafak “sökecek” diye düşünür, “sökecek” derdin ama artık birçok şeye şüpheyle bakıyorsun. Hiçbir şeyden tam olarak emin olamıyorsun uzun zamandır.”

“Kim bilebilirdi bunları? Hangi sağlık personeli görüp okuyabilirdi o satır aralarını? İnce, kalıcı kaşları olan; dudak, burun ve elma gibi yanağının doğduğundan beri aynı dudak, burun ve yanak olduğundan da şüphe duyduğun küçük hemşire mi? Genç eşini ve çocuklarını başka şehirde bırakıp kariyeri için bir süre bu hastaneye katlanmayı göze alan şu dikkati dağınık doktor mu?”

Yunus Berk Üstün – Bu Tatlı Bir Tatlı Değildir

“Bu tatlı bir tatlı değildir. Her şeyden evvel bir ışık hüzmesidir telefonumda. Sonra, alıp da yenecek bir şey hiç değildir. Tatlı fotoğrafı da değildir. Gördüğümde aklıma gelen ilk şifreleme kesinlikle “tatlı” oluyor. Bu her şeyiyle yenebilen kusursuz bir taklit de olsaydı yine de bir tatlı olmazdı. Zaten sosyal medyada tatlı paylaşmayı da sevmem. Düpedüz görmemezlik. Bu olsa olsa verilen bir sözün tutulmayışının postmodern bir yansımasıdır. İşin ucunda felsefe var, yoksa yediğimizi paylaşacak kadar yüksek bir dağdan inmedik evelallah.”

Serpil Özlem Uçar – Sadece Bir Dakika

“Duş başlığından ılık ılık akan su, ayaklarını gıdıklarken çocuk gülüyordu. Kadın ise elindeki telefona eğilmiş, yüklü uygulamada hangi filtreyle daha genç göründüğünü düşünüyordu. Bazı sabahlar sessizce doğar. Usul usul gelir. 0 gün de öyleydi. Sanki şehir bile uykusunu tam alamamış gibiydi. Turuncuyla sarının karışımı günışığı, beşinci kattaki dairenin banyosuna vuruyordu. Fayanslar parlaktı; yeni silinmişti. Küvet neredeyse dolmuştu. Su ılık, köpük hafifti. Oyuncak bir dinozor, suyun üzerinde başıboş yüzüyordu.”

“Takipçi sayısı: 1426
Canı sıkıldı. Bu kadar takipçiyle hiçbir iş yürümezdi. Takipçiyi artırmanın yollarını bulmalıydı.
Bu sırada su sesi azalmıştı. Küçük çocuk bir an sessiz kaldı. Suyun içindeki dinozor ters dönmüştü. Ama kadın fark etmedi. Çünkü ekran titredi. Yeni bir bildirim. Yeni bir takip. Yeni biri daha…”

Yediiklim’den Şiirler

hastane odalarında ölüm iftar,
taburcu olmuş sabırladır yaşamak
genciyiz doluyla yaşlanmanın,
yağmurla uslanmanın
odamıza astığımız resmin ihtiyarıyız
madem ömür küsecek kadar kısa
ve bıçaklanmışsa affetmeniz
siz durmayın gidin, biz
bizi sizsiz de temin ederiz
Alper Gencer

Akdeniz kalabalık
Bütün gemiler orda, suları mavi diye
Yaktırdığı gemilerle Bin Ziyad bile
İskandil funda
Orada boğulmuştu Andrea D’orya
Bazı yıllar küçülüyor bazen büyüyordu dalgalar
Dalgaların üstünde asırlar, kadırgalar
Zaferler paslanır tuz basılır tarihe
Akdeniz hatırlıyor her şeyi diye
Karanlığa batırılır her gece
Zincir seslerini gizler gölgeler
Kurban taşları mercan kayaları gibi diplerde
Yeni ayinleri beklercesine
Bedri Mermutlu

Yani ey kırgınlık zamanlan ey korkulu günler sağanağı
Biraz durun yahu biraz nefes alın biraz dinlenin şöyle
Kendinize biraz gül bahçesi biraz lalezar bağışlayın ki
Anlayabilesiniz dünyanın yaşamak tarlası olduğunu
Geçici mekân olduğunu var oluşun nedeni olduğunu
Yetmez mi insana bunca zulüm ettiğin ey insan.
Nurettin Durman

Rabbim içimdeki yanardağı söndür
Kararan ruhumu ak güllerle ağart
Düş görmekten iştahım yoruldu
Ayaklarımdan düştü dünya: Âmenna
Ne mümkün attığın yerden vurmak
Dünya çekilmiyor bir türlü hesaba
Kıyametine gidiyor her gün batımı
Ertelenmiş hayal gibiyim: Beklenen
Alarm zili çalıyor kurduğum saatin
Mehmet Sertpolat

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir