Muhit’te Dursun Çiçek Dosyası
2026 yılına Dursun Çiçek dosyası ile giriş yaptı Muhit dergisi. Dursun Çiçek demek; göğe yükselen dağlar, uçsuz bucaksız bozkır, gönüllere dokunan hikmet demek. Yazan, okuyan, yaşayan, gözünün ve gönlünün gördüğünü objektifiyle buluşturan bir gönül insanıdır Çiçek.
Dursun Çiçek Dosyasından…
İhsan Fazlıoğlu – Dağ, Türkü ve Kitap: Dursun Çiçek
Biri kalkıp bana dese ki “Dursun Çiçek bir türküdür”, inanırım. Nitekim onun varlığı idrak tarzındaki en önemli iki unsur, dağ ve türküdür. Hatta türkü onun için dağın sırrıdır. Dağ konuşur bir ozanı vasıta kılarak, o konuşma işte türküdür. Bu nedenle dağ; hikmetin, Anadolu irfanının köklendiği, türkü ise dile gelip seslendiği bir vasattır. “Dursun Çiçek’in neşesi” derken kastettiğim tam da budur.
İbrahim Tenekeci – Dursun Çiçek’in Gayreti
“İnsan doğup büyüdüğü toprakların hem yerlisi hem yabancısıdır. Yerlisidir çünkü o beldenin dilinden anlar, kültürünü bilir. Öte yandan yabancıdır ve bunun nedeni neredeyse bellidir: Bir insanın gayretinin neye karşılık geldiğini ve başarısını en son kendi ortamı kabul eder. Muhtemelen Dursun Çiçek de bu tatsız durumun sonuçlarına maruz kalmıştır. İnsana dert olan şeylerden biri de söylemek istediklerini söyleyememesidir. Böylece onun yerine söylemiş olduk.”
Bayram Bilge Tokel Türkünün Ötesi’ne ve Neşet Ertaş’a Dair
“Dursun Çiçek dostumuz, Türkünün Ötesi adını verdiği kitabında üstadın şiirlerinden hareketle daha çok bu arifane yönü üzerinde yoğunlaşır. Yani her biri halk şiiri geleneğimizin seçkin örneklerini oluşturan Garip (Kul Garip, Garip Bülbül) mahlasını kullanarak yazdığı şiirleri… Bu şiirler, aynı zamanda olağanüstü güzellikteki sesi ve sazıyla çalıp okuduğu türkü, bozlak ve deyişlerinin de güftesi.”
Yusuf Yerli – Öteleri Kurcalayan Adam
“Çiçek’e göre mekânlar, hafızanın temkin ederek teskin bulduğu yerlerdir. Zihinde kurulamayan bir şehir, ona göre zeminde de tahakkuk ettirilemez. O, mekân/Medine okumalarını belirli kılavuzların rehberliğinde yürütür: Mimar Sinan’ın duldasında, Turgut Cansever’in rehberliğinde ve Âkif Emre’nin izinde…”
Mustafa İbakorkmaz – Kitap Gibi Adam
“Akabe’nin şüphesiz en bilinen müdavimlerinden biri Dursun Çiçek’ti. Onu kenardan sohbet dinlediğim günlerde tanıdım. Ben onu tanıyıp hayranlıkla dinliyor olsam da onun dikkatini çekmem sanırım bilgisayar üzerinden gerçekleşti. İkimiz de şehirde pek az insanın kullandığı bir markayı kullanıyorduk. Hatırlayanlar olacaktır; geçmişte minibüsçüler arasında Fordçu-Magirusçu çekişmeleri olurdu. Tam da buna benzer şekilde iki farklı marka taraftarlığı vardı ve Dursun Çiçek’le aynı tarafta olmanın keyfini yaşardık.”
Halı Yıkamak Artık Yasak Değil mi Melahat?
Mustafa Çiftci, gelecekteki su kıtlığı tehdidini ve toplumun bu konudaki duyarsızlığını ele almış bu ayki yazısında. Mühendislerin ve uzmanların çözüm önerisi olarak yalnızca “tasarruf” demekle yetinmesini, pratik bir çözüm üretmemelerini eleştiriyor her zamanki üslubuyla. Halı yıkama geleneğini de konuya ortak ediyor.
“Geçmiş zamanda da suyu hoyratça kullandık biz. İlk aklıma gelen halı yıkamaktır. Anneler, gelinler, kızlar bahar gelince evi baştan aşağı silkelemezlerse rahat edemezler. Kendileri rahat etseler bile komşular laf söz eder. “Falanca ev bahar temizliği görmedi” derler ve mahallede adınız çıkar. Bir kadının adı “pasaklı”ya çıkana kadar canı çıksın daha iyi. Ev hanımlarının temizlik yaptığının en bariz belirtisi ise halı yıkamaktır.”
Rüzgâr Kırdı Dalımı
Hasan Kaçan yazısı okuyorsanız her şeye hazırlıklı olmalısınız. Mizah, acılar, hüzünler, hayatın gerçek yüzü ve daha fazlası. Hayatı kalbiyle ve gözüyle temaşa eden bir bakış açısı vardır onun zihninde. Sanatçılığının gücü de oradan geliyor. Rüzgâr Kırdı Dalımı yazısında askerden dönüş yolunda, soğuk bir İstanbul gününde ailesini ziyarete giderken yaşadığı duyguları ve çocukluğundan kesitleri anlatıyor. Özellikle babasının berber dükkânına olan özlemi, askerlik sırasında ailesiyle iletişim kuramamanın pişmanlığı ve babasıyla karşılaşma anının duygusal yoğunluğu üzerinde duruyor.
“Askerden beri ne aramış ne sormuş ne iki satır bir şey yazmışım. Az sonra göz göze geldiğimizde “Sadece bana gene sessizce bakacak, bakışları içime işleyecek” korkusu yaşadığım babamı bu defa göremediğim için bir korku yaşıyorum. Dükkânın önüne geldim. Kapı kapalı. Hâlâ çocukluğumdan kalan mavi boyalı bir dükkân. Yer yer kabarmış, dökülmüş boyalar. Alttaki ahşap da çürümüş artık. Kapıdaki kilit bile çocukluğumdaki eski kilit…”
Umuda Yer Açmak
Erol Göka, modernleşme sürecinde dünyanın büyüsünün bozulduğunu ve her şeyin hızla değişip buharlaştığını (sıvılaştığını) anlatıyor. Bu durumun insanı yalnızlaştırdığını, anlamdan uzaklaştırdığını ve teknoloji-medya (teknomedyatik) dünyasının sunduğu sunilik ve sanallık içinde otantik insan varoluşunun tehdit altında olduğunu savunuyor. Tüm bunların karşısındaki “umut” kavramının varlığını anlamlandırmak için örnekler veriyor yazıda.
“Artık “iyi hayat” sorunuyla ilgilenmiyoruz; kaderimizi mühendislerin eline bırakmış durumdayız. Ama galiba bunların kökeninde de suniliğin sahih olana baskın çıkması var. Yaşantımızdan çıkardığımız sezgisel, pratik bilgilerin değerini bilmiyoruz. Hikmet ve irfan kavramlarının anlamlarının yanından bile geçmiyor zihnimiz. Bilime en çok inananlarımız bile her fırsatta falın, büyünün, new age inançların kuyusunda astral seyahat yapmaya bayılıyor.”
Sumud’un Vicdanında: Gazze’ye Yolculuk
Said Ercan ismini yanına ne kadar olumlu sıfat yazsanız eksik kalır. O, dünyayı vicdanıyla kucaklayan bir yüreğe sahip. Muhit’te Sumud filosunda yaşananları, izlenimlerini anlatıyor. 2025 yılında Gazze’ye insani yardım götürmek amacıyla yola çıkan Sumud Filosu’ndaki kişisel deneyimlerini ve bu yolculuğun manevi anlamına da değiniyor Ercan. Arapça bir kavram olan Sumud’u sadece bir direniş değil, zulme karşı onurlu bir duruş ve bir yaşam biçimi olarak tanımlıyor.
“Benim için Sumud, sadece Filistinlilerin değil, tüm insanlığın ortak vicdanıdır. Çünkü zulüm karşısında susmamak, yalnızca onların değil, bizim de sınavımızdır. Ve bu sınavda tarafsız kalmak, zalimin yanında saf tutmaktır.”
“Teknede drone nöbeti tutarken çok düşündüm. Gazze’de bir çocuk şu an ne yapıyor olabilir? Belki annesinin elini tutuyordur. Belki bir un kuyruğunda bekliyordur. Belki de gökyüzüne bakıp “Acaba bu gece bombalar yağacak mı?” diye düşünüyordur. İşte biz, o çocuğun yalnız olmadığını göstermek için yoldaydık.”
Endişe Çağında Yurt Tutmak
Selim Cerrah, dünyanın ve insanlığın kurtuluşunun ancak kişinin kendi kalbini ve ahlakını düzeltmesiyle başlayabileceğini savunuyor. Modern çağın getirdiği kimlik krizi, dijitalleşme ve küresel tehditlere karşı; tevhit, adalet, istikamet gibi kadim değerlere dönülmesi gerektiğini vurguluyor yazısında.
“Sosyal medya yoluyla büyüyen anlam boşluğunu doğru tebliğ ve düzgün temsille dolduralım. Dünya yaşanılır bir yer olmaktan uzaklaşıyor. İnsanlık kimlik krizi içindedir. Bunun neticesinde toplumları etkileyen dört büyük tehlike zuhur etmiştir: Hafızasızlaştırma, iradesizleştirme, itibarsızlaştırma, cinsiyetsizleştirme. Bu hastalıklara karşı güç birliği yaparak mücadele edecek kurumlar oluşturmalıyız. Dünya sistemini yöneten ve insanlığı ifsat etmeyi esas alan şer güçlerin oyunlarını bireysel çabalarla boşa çıkarmak mümkün değildir.”
Boşluğun Hakikati
Murat Erol, boşluğun sadece bir “yokluk” değil, aksine düşünceyi derinleştiren ve insanı kendi hakikatine yaklaştıran bir imkân olduğunu anlatıyor Boşluğun Hakikati yazısında. Erol, insanın doğası gereği boşlukları doldurmaya meyilli olduğunu, ancak bu sessiz ve boş alanların bizi dış dünyanın gürültüsünden kurtarıp kendi iç sesimizle buluşturduğunu belirtiyor.
“Boşluğun hakikati, bize başka bir mesaj, anlam veya başka bir ileti taşımayarak bizim kendimizle kalmamızı, kendi hakikatimizi harekete geçirmemizi ve kendi hakikatimizle anlamlandırma çabasına girişmemizi sağlar. Onun hakikati böyle imkânlara da sahiptir. Kendi sesimizi duymaya başlarız, kafamızın içindeki dünyaya ait tüm sesleri susturarak. Gözlerimizin sürekli değişen görüntülerden, sayısız renk ve görsellikten çıkıp kocaman bir beyazla muhatap olması boşluk olarak düşünülür tarafımızca. Oysa bu renk, yakınında olduğu veya parçası olduğu bütüne dair, kendimizle ve kendimize özgü düşünme imkânıdır.”
Muhit’ten Öyküler
Muhsin Macit – Ses
“Gecikirsem merak etmesin diye anneme eski bir arkadaşımla buluşacağımı söyledim. Bütün arkadaşlarımı tanıyormuş gibi hangisi olduğunu sorup durdu. “Cem” dedim, “Benden adını duymuşsundur belki ama hatırlamazsın.” Kekremsi bir güceniklikle söylenmeye devam ettim. “Kendini hatırlatacak hiçbir şey yapmadı ki! İz bırakacak kabiliyeti varken hep iz sürerek yaşadı” deyiverdim.”
“Dört yıl geçti aradan. Şimdi annemin külüstür telefonu, saatleri bende. Telefonu çekmecemde, tıpkı annem gibi ebedi uykuda. Saatlerden biri fakültedeki ofisimde, diğeri evde çalışma odamda. Tik tak tik tak tik tak … Bense hayat sınavında Cahit Sıtkı’dan kopya çekmiş gibiyim.”
Mustafa Uçurum – Sessizliği Dağıtan Rüzgâr
“Sonbaharın son demleri. Yapraklar, dallardan kopup toprağa süzülürken hafif bir hışırtı dışında ses yok etrafta. Kalktı, yüzünü soğuk suyla yıkadı. Aynada kendine bakmadı; uzun zamandır da bakmıyordu. Mutfakta, ekmek sepetinde kalan son dilimi aldı, üzerine biraz peynir sürdü. Çay demlenirken radyoyu açtı. Spikerin neşeli sesi, odanın ağır havasına yabancıydı. Kapattı radyoyu, odayı sessizliğine bıraktı.”
“Satırlar akmaya başladı; yalnızlığın gölgesinde geçirdiği yıllar, kaybettiği insanlar, sustuğu kelimeler, arkasında bıraktığı şehir, keşke dedikleri… Yazarken sanki sessizlik biraz olsun dağılmaya başlamıştı. Rüzgâr vardı dışarıda. Ahşap panjurlara dokunan bir rüzgâr. Sevdi bu rüzgârı. İçeri girmeye çalışan bir şevk vardı her hâlinde.”
Muhit’ten Şiirler
İnsanlıktan çıktı mı aşka girer yal’nayak
Lügati paralamış yürek ki hâlâ dilsiz
Niyet edip yattığı düşlerde onu sorar
Öyküsünü arayan bozkırlarda marşandiz
Etimesgut, yetmiş beş, babam yoksul yorgunu
Sarp gündüz ışıkları dörde bölmüş zamanı
Kimsenin mecali yok aşktan yana düşmeye
Yaklaştıkça büyüyor köyün tozlu yolları
Süleyman Unutmaz
Geçmişten geleceğe yer değiştiren endişe
burada duruyorum – sev diye uğraşmıyorum
Sabaha dayanamaz bulunmadan atların
karıncalar dönüyor adım adım, yaşamaya kıyamadın
Ey derler duydun mu yeniçeri
biraz yüreğiniz büyümeli
İlker Nuri Öztürk
Dağsız o dümdüz coğrafya
Dersiniz ki nasıl yetiştirmiş böyle yüce dağları
Denizsiz o kupkurak toprak
Nasıl yetiştirmiş ırmak gibi akan kalpleri
Koymuş adamların göğüslerine
Dersiniz ki dudak çatlatan güneş, nasıl
O güzel yüzlere yerleşmiş ikiye bölünerek
Said Yavuz
Kalbini bir başkasıyla değiştirmeyi
Düşün dedim, dayanmak zor geliyorsa
Bir ceset gibi karşındayım şimdi
Tuttuğum yasın parçası ellerinde
Geçmeyecek, biliyorum
Benim rengimle yıkandı gözyaşların
Kalbini terk etsem ne olur?
Güneş nerdesin gel yüzüme dokun
İlk sorusuyla karşılıyor beni ölüm
Bunca yanılgıda kaçtığım senmişsin
Tayfun Doğan
Çiçekler dururdu göreyim diye
Rüyaymış meğer nasıl inandım?
Dilim dönmüyor yazarken bile –
Anlatsam kim anlar, kardeşler olmaz
Yalnız ölümdür atadan miras.
Bugün bir kuşa akıl danıştım
Değmez mülküne diyor dünyanın.
İbrahim Tenekeci
Bir Nokta, Sayı: 288
Bir Nokta dergisi 2026’yı 288. sayısı ile karşıladı.
Mürsel Sönmez’in Giriş yazısından
“Bırakın uzun bir cümle ya da paragraf okumayı, bir bir-buçuk dakikadan uzun video bile izleyemeyen ve benliği cürûfatla dolu olan çağ insanına bir edebiyat dergisi ne söyleyebilir? Tesellî edici sözler söyleyebiliriz ama bu teselli cümleleri şu gerçeği değiştirmiyor: Okuyanı yazanıyla edebiyat uğraşı veren bir azınlığız. “Azınlık” huyuna da sahip değiliz çünkü azınlıkların dayanışması sağlamdır ve safları sık olur. Yaşanılan ve umut kıran bu ortamda dünyayı kendi eksenimiz etrafında dönüyor sanıyor ve kendimizden başkasını görmüyor, ürettiklerimizin bereketini devşiremiyoruz. Herhalde çağın sanatçıya da sirâyet eden bencillik illetinin işi bu.”
Matematik Şiir Düzleminde Faruk Uysal
Şiire sayıların dünyasından bakmanın ustasıdır İbrahim Eryiğit. Bir Nokta’da Faruk Uysal şiirine matematiksel düzlemde bakıyor Eryiğit.
“Sonuçta, Faruk Uysal’ın Hypatia şiiri yalnızca tarihsel bir ağıt değildir. İnsan aklının göğe uzanma çabasıyla, kalabalıkların korkuya tutunan yeryüzü bakışının çatışmasını anlatır. Hypatia, gökyüzünün geometrik sessizliğinde hâlâ vardır; çünkü düşünce öldürülemez. Göğe bakan Hypatia’nın sessiz sorusu kulaklarımızda çınlar: “Sen, bugün göklere bakmaya devam edenlerin yanında mısın, yoksa hâlâ kalabalıkların arasında mısın?”. Hypatia hâlâ göklere bakıyor. Ve gökler hâlâ matematiğin evidir.”
Hamurun Hakikati
Hasanali Yıldırım, insanın hakikati tüm çıplaklığıyla idrak etmekteki acziyetinden ve zihnini korumak için çoğu gerçeği görmezden geldiğinden bahsediyor. Bilginin ham bir veri olarak kalmayıp; ilim, tefekkür, felsefe ve sanat gibi süreçlerle yeniden yoğrulması gerektiğini savunuyor.
“Hâlbuki ilmin sahası, bırakalım hakikatin kendisini, zahiri hakikatin dahi pekazını kuşatabilecek bir kudrette. Hiç öyle olmasaydı, ilmin vetirelerinden ve neticelerinden hareketle, hem usûlen, hem iddia ve imkân zaviyesinden, hem de ıstılâhi zaviyeden onun sahasından geniş bir çeperde at koşturup ilmin ulaşamadığı netice ve kaidelere varma imkânı arzeden tefekküre ihtiyaç hissedilir miydi?”
Gönül Coğrafyasının Arşivcisi: Mehmet Aycı
Ethem Erdoğan, nesirden ve şiirlerden paragraflar açarak geniş bir Mehmet Aycı portresi ile Bir Nokta’da. Aycı’yı anlatmak için bazen kelimelerin yetersiz kalması mümkündür. Çünkü tüm kelimeleri Aycı; şiirinde, türküsünde, yazısında keyfince kullanır. İyi de yapar.
“Mehmet Aycı’nın şiirleriyle nesirleri arasında bir duvar yoktur, bir kapı vardır. Birinden diğerine geçildiğinde ton değişir ama öz aynı kalır. Her iki tür de aynı kökten; insana, toprağa ve zamana karşı derin bir duyarlılıktan; beslenir. Aycı, Saimbeyli’nin, Adana’nın, taşranın kokusunu şiirine taşır. Bu yerellik, folk dışındadır, evrensel bir hissin, yalnızlığın sahnesidir.”
Bir Nokta’dan Öyküler
Engin K. Demir- Mezar
“Güneş bulutsuz gökyüzünde ışıldıyor. Şehrin içerisinde bir ağırlık yükseliyor. Gecenin kaybolduğu sokaklarda insanlar yürüyor. Gökyüzünün altında uçan kuşlar binaların arasında süzülüyor. Kıyıda köşede kalan birkaç ağacın dalları sallanıp yaprakları havalanıyor. Bazıları tutundukları ağaçtan kopuverip yere, aşağı doğru düşüyor. Kimi kediler çöp kutusunun içinden sıçrayarak kaldırımın kenarından, park halindeki arabaların altında gizlenip göründükleri gibi ansızın kayboluyorlar.”
Ayşe Özdin – Umudun Bilinmez İzleri
“Bütün bu yaşantılar, onun kişiliğini adım adım şekillendirdi. Annesinin derin sabrı ona empatiyi öğretti; babasının ağırbaşlı, sağlam duruşu ona direnç kazandırdı. İki farklı dünyanın çocuğu olmak, iç dengesini bulmanın en büyük armağanıydı. Hem duyguların dilini hem de hayata karşı sağlam bir duruşu öğrendi.”
Ali Can- Bir Parça Ekmek, Bir Avuç Mercimek
“Sıcak bir günün sabahındayım. Toprağın üzerine serdiğim eski örtünün üzerinde gözlerimi açtım. Yıkılmış, harap olmuş şehirden başka ne bekliyordum ki… Bombaların sesi, insanlığın sessizliğine rağmen her sabah umutla uyanıyorum. Zira Allah ümidinizi kesmeyin, dedi. Kızım -küçük narin çiçeğim- yanımda lakin bedeninde bir kuruma bir incelme hali var. Baktıkça yüreğim yanıyor ama belli etmiyorum. Çünkü yeteri kadar üzüldük, kahrolduk.”
“Kalabalıkları görüyorum. Hepimizin gayesi aynı. Bir hedefe yürüyoruz. Bir parça ekmek bir avuç mercimek… Onları sormayın. Hepsi yorgun hepsi bitkin. Ne sorsanız aynı cevabı alırsınız ne deseniz aynı cümleleri duyarsınız. İnsanlık ölmüş!”
Bir Nokta’dan Şiirler
Üstelemek yetmiyor
üstüne bir şey de eklemeli
suya kar yağar gibi sessiz
kalbe kor düşer gibi sesli
Kalbinde kuş besleyenin üzerinden
gökyüzü eksik olmaz değil mi?
Mustafa Köneçoğlu
Bir teşekkür ve bir veda, dünya dediğin enflasyon, iki gün
Yarım gitti gidenle, bir tebessüm dudaklarda, kapı aralığında
Yedi döndüm, bir tavaftı, yüz bin sevap, işim gücüm hesap kitap.
Kime niyet kime kısmet neye nasip eyvah ne akla hizmet?
Şahmeranın kuyruklu yıldızla/yalanlarla izdivacı ah hezimet.
Yasemin Kapusuz
Ne olacak içimde sakladığım varoluşçuluk?
Namazlarda birşeyler düşünmemem
Elmalardan çıkıp yiyen o çocuk
Ellerimin içinde toz, kahvelerde şebnem
Musa Kamil Ağra
Filistin…
Orada bir komutan var…
Adı Huzeyfe, lakabı Ebû Ubeyde,
Ordusu Hamas ile
Aman vermez İsrail’e…
Allah’ın arslanı yaralanınca,
Onlar dediler “Biz onu öldürdük”,
Halbuki yine ortaya çıktı,
Yalancının yalanı…
Mustafa Ömer Geçer
bir rüyanın kıyısında uyuyan gölgemdi kudüs
bir daüssılanın bağrında uyumuş güzelin gülüşüydü
sessizliğin ardına gizlenmiş nur yüzlü bebek şavkıydı
düşlerin gülünde yenilmeyen hep yenilenen umut ve dirilişti
zamanın ince ve inci yara gibi büyüttüğü ödevdi
her adımda mutlanan, direnen, bilenen dağın kelamıydı
kalbimdeki dev çınarda yuva yapan bülbül gibi y/asım şehriydi
yüzyıldır, direnişi, dirilişi bağrımızda canlandıran devrim şehriydi
kendimize dönüşün kıblesiydi, ekber aynasında
Hayrettin Taylan
Düşlersen, Sayı: 9
İlk sayısından bu yana takip ettiğim bir dergi Düşlersen. Kendini sürekli geliştiren, yeni isim ve bölümlerle daima zenginleşen bir yapıyla yoluna devam ediyor dergi.
Dergi, Seyyid Ensar ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Şiire, şiir yolculuğuna, kitabına dair Yunus Varlık’ın sorularını cevaplamış Ensar.
“Şairlik, bir karar neticesinde elde edilen bir kimlik midir; bundan emin değilim fakat ilk şiirlerimi okul defterlerime ya da ajandalara yazdığımı hatırlıyorum. Bir gün, İbrahim Tenekeci’nin söyleşisinde verdiği bir yanıt üzerine ilk şiirimi dergiye gönderdim. Cevabı hatırlıyorum. Kendi hâlimde, bilgisayarımda kimsenin okumayacağı metinler yazmaya devam etmektense hiç yazmamak daha iyiydi. O ilk şiir, Ölüme Yakışmak idi. Sonra kaderin beni getirdiği yerden hoşnut olduğumu gördüm. Şair olayım, diye bir iddiam yoktu.”
“Kırıkkale’de yaşarken de günümüz imkânlarından fazlasıyla istifade ediyordum. Her fırsatta İstanbul’a geliyor ve her gelişimde de İbrahim Tenekeci, Mustafa Akar, Haşmet Babaoğlu gibi kıymet verdiğim büyüklerimle yahut kendi kuşağımdan Muzaffer Serkan Aydın, Soner Karakuş, Gökhan Ergür gibi dostlarımla görüşebiliyordum. Onların düşünceleri benim için çok kıymetliydi. İstanbul’a ilk yerleştiğim dönemde daha az görüşür olduk çünkü şehrin kendine ait bir ritmi var ve herkes ister istemez buna kapılıyor bir şekilde.”
“Yalnızca Müslüman kimliği taşımakla değil insan olmakla da en mühim meselemizin bu zulmü durdurmak olduğunu düşünüyorum. Nitekim her milletten, dinden, yaştan ve cinsiyetten insanın hâlâ bir yerlerde bu konuda çaba gösteriyor olması önemli ama yeterli değil. Adil olmak iyi bir insan olmaktan, iyi biri olmak da yardımsever olmaktan daha önceliklidir. Burayı tahkim etmemiz gerekiyor.”
Anlamın Kıyısında
Hülya Çelik Sevim, insanın modern dünyadaki anlamsızlık ve boşluk hissiyle başa çıkma çabasını ele almış yazısında. Kişinin kendi ördüğü alışkanlık ve sahte kimlik duvarlarını yıkmadan gerçek hakikate ulaşamayacağından bahsediyor. Öğrenmeyi yeni bilgi edinmekten ziyade, ruhun derinliklerinde olanı hatırlamak ve gölgelerin konforundan vazgeçip hakikatin ağır yükünü sırtlanma cesareti olarak tanımlıyor.
“Hakikatin izinde olan bizler ve gördüklerimiz bir yanılsamadır. Hiçbirimiz saf suretler değiliz. Manayı görmek istersek kabuğu sıyırıp atmalıyız. Böyle bir açılım gerçeklerimizi en savunmasız hâlimizle yüzleştirir. Görünenden öte bir gerçeğin izini taşır. Anlaşılması imkânsız bir sır gibi durur. Bilinmeyeni sessizce fısıldar. Bu çağrı alışıldık olanı terk etmeyi gerektirir. Bu yüzden ürkütücüdür. İnsan kendini oyalayan personasından sıyrıldığında özüyle baş başa kalır. Karşımızda bir bıçak sırtı gibi dümdüz uzanan iki çizgi belirir. Tercih burada da devam eder. Ya sıradanla kalacağız ya da perdeleri sıyırıp gerçeğe ulaşacağız.”
Dijital Çağda Edebiyat Dergiciliği Soruşturması
Yunus Varlık’ın hazırladığı soruşturmaya birçok dergi editörü katılmış. Günümüz şartları düşünülünce edebiyat dergilerinin ahvaline dair önemli notlar var soruşturmada.
Mustafa Uçurum
“Dijital çağın edebiyat dergiciliğini yok ettiği değil, onu yeni bir mecraya taşıdığı kanaatindeyim. Basılı dergi geleneği, dijital imkânlarla birlikte yürüyebildiği ölçüde güçlenecek çünkü edebiyat hem kök isteyen hem de yeniliğe açık bir sanat dalıdır. Derginin geleceği de bu ikisini bir araya getirebilme becerisinde saklıdır.”
Mehmet Kahraman
“Son olarak, teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin insanın anlatma ihtiyacı bitmeyecek. O yüzden esas mesele, nitelikli eserler kaleme almak. Yazar her daim iyi eserlere, derinlikli düşüncelere, nitelikli yazılara ve estetik duyarlığa alan açmayı sürdürebilmelidir.”
Enver Aykol
“Henüz üniversite sıralarındayken bir e-dergi tecrübesiyle dijitalin hızlı dünyasına temas etmiş, sonrasında ise matbu dergide yer almış biri olarak her iki mecranın da imkânlarını ve açmazlarını bizzat tecrübe ettim. Aslında araçlar değişse de insanın o kadim anlam arayışı baki kalıyor. Ancak okur ile metin arasındaki bağ, zaman içerisinde biçim değiştiriyor. Bugün en köklü matbu dergiler dahi seslerini duyurabilmek, okura temas edebilmek için dijitalin o gürültülü meydanına, sosyal medyaya inmek mecburiyetinde. Bu, çağın kaçınılmaz bir dayatması.”
Hülya Çelik Sevim
“Teknoloji yaşamımızı birçok alanda kolaylaştırdı lakin dijitalleşmenin olumlu yönlerini yadsıyamayacağımız gibi olumsuz etkilerini de göz ardı edemeyiz. Her şey bu kadar hızlı akarken indirilen görüntüler, ekran bağımlılığını besliyor ve basılı yayınların bu akışa direnmesi giderek zorlaşıyor. İşte bu haz ve hız çağında her şey bir anda yok olup gidebilirken özellikle matbu dergiler, arşivlenebilirliğiyle kültürümüzü muhafaza etmeye devam ediyor.”
Hikâyesi Olan Sesler
Rabia Arslan Durak müziğin ve özellikle türkülerin insan ruhu üzerindeki derin etkisini, kelimelerin yetmediği yerde sese sığınılması üzerinden ele alıyor. Müziğin sadece bir eğlence aracı değil, bedene yazılan bir dil ve insanın yaralarına dokunan bir şifa kaynağı olduğuna dikkat çekiyor. Günümüzdeki hikâyesiz ve uçucu gürültü kirliliğine karşı; yaşanmışlık barındıran türkülerin insanı kendi özüne, geçmişine ve toplumsal bağlarına döndüren asıl güç olduğunu ifade ediyor.
“Bazen hüzün, bir gölge gibi çöker insanın içine; o anda dil kendiliğinden bir ezgi hatırlar. O ezgi, acıyı azaltmak için değil, acıya eşlik etmek için akar dudaklardan. Mırıldandığın türkü, birinin hikâyesi gibi görünür aslında içindeki yaralara dokunur ve sessizce seni kendinle buluşturur.
Kısık bir sesle söylenir, çünkü kırılgan taraflarımız yüksek sesten hoşlanmaz. Türkü de bunu bilir; sesini inceltir, hissettirmeden gelip içimizin en sessiz köşesine oturur.”
Düşlersen’den Öyküler
Süheyla Genç- Hatırlama Defteri
“Dün yine kanepede sabahladım. Sağa sola dönmekten uyuyamadığım gibi bir de belim tutulmuş. Ne mutfaktan çatal, kaşık sesi geliyor ne de odalardan bir seda. Kahvaltısız işe gitmek mesele değil de gecikmeseydim. Alarm kurmam ben. Hep Neriman uyandırır. Akşam olanlardan sonra kaldırmadı da tabii. Bu daha kısa bir kesit desem yeridir. Yüzüme bile bakmaz üç beş gün. Neymiş efendim, tanışma yıldönümümüzü unutmuşum. Hatırlamıyorum, ayıp mı yani?”
“Gittin Neriman. Sen gidince eksildim ben. Renkleri çekildi gökyüzünün ve yeryüzünün. Kaç kere yazdım, oynadım bu oyunu. Her sabaha küs uyandım sensizlikle. Bahaneler buldum yalnızlığıma, cümleler sana dairdi. Özel günlerin bir anlamı yok artık. Unutmazdım da yaşadığım ihaneti, aklım da terk etmeseydi senin gibi. Düşündüm de iyi ki hatırlamıyorum Neriman.”
Beste Bektaş – Sabahın Sisleri Arasında
“Adını zihninde telaffuz ettiği anda içinde bir şeyler kırıldı; ince bir cam parçasının yere düşüşü gibi sessiz ama keskin bir acı yayıldı göğsüne.”
“Yanından bir çocuk koşarak geçti; kahkahası havayı doldurdu bir an. Ardından koşan genç kadın—belki annesiydi—gülümsüyordu. Hayat sürüyordu demek ki. Başkaları için, başka yerlerde. Ama Kemal’in hayatı o gün, o bankta durmuştu. Saatle birlikte.”
“Masanın üzerindeki saate bir kez daha baktı. Durmuştu. Tıpkı onun hayatı gibi. Ama yarın yine uyanacaktı. Yine o bankta oturacak, yine gelmeyen birini bekleyecekti. Çünkü insanın kaderi belki de buydu: gideni beklemek, olmayanı aramak, bitmiş zamanları yaşamaya devam etmek. Ve saat, hiç ses çıkarmadan, hep aynı dakikayı göstermeyi sürdürecekti.”
Düşlersen’den Şiirler
Vücut kırıklığı ve gönül kırgınlıklarıyla
Aşkın ılık ve nemli suları geri geliyor sonra
Şimdi sen görüş mesafemde uzakta ve naçar
Ellerimiz arasında incecik patikalar var
Umarım bu medcezirde
Kalbimize hep bu ılık yağmur yağar
Ve ben oturup kan çiçekleri dikerim yaralarımdan
Sen beni sevesin diye
İyi günde ve kötü günde
Aşkta ve kederde.
Dilara Ayşe Akdeniz
Güneşin pervaz pervaz
Elveda telgrafı
Ulaştığında minarelere
O küçük kız çocuğu özlediğinde babasını
O sıcacık ellerini
Kargaların dahi uzak durduğu
Kitaplıklı ayraçlı kalemli mürekkepli merdivenlerle
Yükselince sonbahar dumanı
Ankaralı evlerden
Mia dirilir Mia ölür şairlerle
Fatih Çınkı
biz ne yaptık yiğidim?
ha deyince koparırdık,
elmayı dalından, yıldızı yerinden.
kudret ne ki, durur mu karşımızda?
sahi farkında mıydık imkânsızın?
hadi gidelim,
şimdi Keskin beter bir sonbaharda.
deli bir eylül var,
Kayalak Solaklısı’nda, hele duralım,
Gara Gazi Çeşme başında,
cebimizde kırk mermi var, kırkını da atalım
Ercan Kesal
Mat; Yıl: 1 Sayı:1
Dergi dünyasında en sevdiğim ikilidir yıl:1, sayı:1. Umuttur, heyecandır, hızla çarpan kalptir bu başlangıç. Sözün gücünü gösterir, yarına gönderilecek adressiz mektupların hâlâ var olduğunun işaretidir yıl:1 sayı:1
Mat Sanat ve Yaşam dergisi çıkageldi karlı bir vakitte içimizdeki kuşları havalandırırcasına. Derginin kaptan koltuğunda kim var; Muhammed Münzevi. Mahfel demek, şiir demek, şehre bodoslama dalan şair demek ve daha da önemlisi dost demek benim için Muhammed Münzevi.
Şimdi de Mat ile karşımızda. Derginin sayfalarını çevirdikçe görüyoruz ki ilk çıkardığı Mahfel’in, yayıncılığının, edebiyat dünyasına hakimiyetinin tüm izlerini samimi bir yürekle dergisine yansıtmış. Ben Mat’a emeği geçen herkese teşekkür ediyor uzun soluklu bir yolculuk diliyorum.
Muhammed Münzevi’nin Ön Söz’ünden…
“Biliyoruz ve artık kabulleniyoruz dergimizin tirajının düşük olacağını. Çok sayıda bastırıp bedava dağıtarak işin değerini düşürmektense az sayıda bastırıp daha az ve nitelikli okuru hedeflemenin en doğru karar olduğu kanaatindeyiz. Bu satırları okuyorsanız ya nitelikli bir okursunuz ya da nitelikli bir okur adayısınız. Evet, bunu biz tespit ettik. Çünkü Türkiye’de ‘dergi okuru’ dediğimiz bir kitle vardı ve pandemi ile birlikte bu okur türü öldü. O dönemleri sağlıklı bir şekilde atlatan kaç kişi kaldıysa onlarla buluşmak istiyoruz. Buluşup aslında ölü olduğu düşünülen bu okuru tekrar ayağa kaldıralım ve dergiciliğin şair ve yazarların okulu olduğunu sizlere hatırlatalım.”
Sokağın Anlamı
Ahmet Karpınar, şair.Gerçek şair. Dergide bir denemesi ile yer alıyor Karpınar. En iyi denemeleri şairler yazar tezimin bir kez daha doğrulandığını görmek elbette beni mutlu etti. Sokağın sesine kulak veriyoruz şair ile birlikte. Hem de şiirler eşliğinde.
“Aslında sokaklar şehirlerin büyük mekânlarıdır. Ne yaşadıysak onu fısıldar kulağımıza. Ta ki ruhumuzdaki kentsel dönüşüm başlayana kadar. Sokak kavgasını, sıcak sokak sohbetlerini, sokak eğlencelerini -özellikle çocukluk dönemi- sokak yemeklerini hep burada bulduk o lezzeti. Çünkü bu lezzet, dijital çağın müsaade ettiği kadarıyla yürünerek, yaşayarak hissedilir ve insana bağımsızlık verir.”
Behçet Necatigil’in “Dönme Dolap”ının Yeni Eleştirisi
Sevde Nur Ceylan, Behçet Necatigil’in Dönme Dolap şiirini yeni bakış açısıyla ele almış. Böyle bir eleştiri tavrına gerek var mı ? Evet, şiir ne zaman yazılırsa yazılsın tüm zamanlara hitap eden bir geniş zaman duruşuna sahiptir. Bu sebeple yeni bir üslupla şiirleri incelemek şiirin ruhunu da yaşanan çağa uygun olarak ortaya koyar. Ceylan, tam da bunu yapmış.
“Şiirde bir ritim mevcuttur ve bu ritmi oluşturan ögeler vardır: Bir lunapark, bir konser, bir gösteri ifadeleri, her dizenin sonunda tekrarlanan ‘Zaten ben geldiğimde’ ifadesi, sürekli karşımıza çıkan soru ifadeleri ve fiiller bu ritme ayak uydurmaktadır. Bu ritim hareket hâlindeki bir şeyi anlatmaktadır ve o hareket hâlindeki şey doğum-yaşam-ölüm döngüsünden oluşan hayattır. Dört bölümden oluşan bölümün her bir parçası da bu döngüyü tamamlayan ögelerdir Şöyle ki; birinci bölüm hayata gelişi (doğum), ikinci ve üçüncü bölümler hayatın içindekileri (yaşam) ve son bölüm ise hayattan gidişi (ölüm) ele almaktadır.”
Var Olanın Vahşetinden Var Edilenin Şefkatine
Kaan Eminoğlu, edebiyatı mevcut gerçekliğin ve toplumsal kalıpların ötesine geçme çabası olarak tanımlıyor. Edebiyatçının, toplumun dayattığı standart kimlikle çatışarak “edebî gerçekliği” inşa ettiğini ve bu uyumsuzluk sayesinde daha iyi bir dünyanın kapısını araladığını savunuyor. Edebiyatın rotasını; var olanın vahşetinden kurtulup özgürlüğe, şefkate ve insanın en büyük özlemi olan hayal edilen o ideal ülkeye doğru bir yolculuk olarak çiziyor.
“Şüphesiz bulunduğumuz yer, ilerleme ihtiyacımızın son durağı değil. Öyle olsa savaşlar, kırımlar, haksızlıklar, baskılar, çirkinliklerle dolu bir dünyanın zorunlu paydaşları olmazdık. Edebiyatçı, bizi bu dünyadan başka bir dünya olduğuna ve bu dünyanın sözcüklerin arasında gizli olduğuna inandıran kişidir. Ancak edebiyatçının bizi götürdüğü dünyada bizi kandırma ihtimali de vardır. Bu ihtimal dahi olsa insana başka bir dünya olduğunun müjdesini vermek büyük bir değerdir. Elbette bu değer alıcı olan okur için geçerlidir.”
Hakikate Adanmış Bir Ömür; Cemil Meriç
Halil Öz, Cemil Meriç’e dair yazmış.
“Kültürel ve siyasal yaşantımızda Doğu-Batı çatışması şeklinde kodlanan düalizmin hayat bulduğu zemindir aynı zamanda Tanzimat hareketi. Cemil Meriç’i daha iyi anlamak adına Tanzimat’ın neyin karşısına konumlandırıldığını ve sosyal bünyede neden bu kadar tepkiye yol açtığını anlamak zorundayız. Bu soruların cevaplarını millet olarak tarihsel yürüyüşümüzde aramamız gerekiyor galiba.”
Turgenyev’in “Klara Miliç” Eserine Suçluluk ve Erkeklik Konuları Üzerinden Bakış
Arzu Binay, Turgenyev’in Klara Miliç adlı eseri üzerinden insanın köklerinden kopamaması ve bastırılmış suçluluk duygularının yıkıcı etkisinden bahsediyor. Başkarakter Aratov’un, Klara’nın intiharıyla tetiklenen ruhsal çöküşünü aslında kadına duyduğu aşkla değil, kendi geçmişindeki ailevi travmalar ve taşıdığı genetik yüklerle açıklıyor.
“Bana göre Aratov ne suçlu ne de âşıktı. Yazar bilinçli ya da bilinçsiz bunu okuyana romantize etmek istese de aşk için de ölümden kendini mesul hissetmesi için de yeterince zamanları olmadı. Aratov, Klara için değil taşıdığı yüklerin altında ezildiği için böyleydi. Annesi gibi ölmüştü belki onun yüzünden yani babası gibi. Nitekim tüm buhranı taşıyamadığı için kendisi de ölecekti zehirle. Annesi ve Klara gibi. Belki de Klara da ailesine karşı çıkarak da olsa hayatta en sevdiği şeyi yaparak sahnede ölmeyi Aratov yüzünden değil birden ata sarılıp ağlamak için istemişti.”
Mat’tan Öyküler
Kenan Yusuf – Boşluk
“Çıkışta soluğu kahvecide aldı. Bu ara durmadan kahveciye gidiyor. Bizim bilmediğimiz bir sırra vakıf olmalı. Bu sırrı bilenler dolduruyor kahvecileri. Karton bardağın üstüne ismi yazıldı. Sipariş hazır olunca ismi ünlendi. İsminin yankısıyla birlikte, karabasanlar bitti yanında. Yıllardır kapının dışında beklemişler gibi, ağır adımlarla kuruldular yanına.”
“Üşenmedi İsviçre’nin en görkemli Alp köylerinden birine, Heidi olmaya gitti. Muhteşem bir rota ile masal diyarlarında gezindi durdu. Akşam yatağa girerken ilk defa hemen uyudu. Uyandığında ardıç kuşları şarkı söylüyordu. Tam olacak gibi hissetmişken yine o bildik hasmıyla, gerçekle yüz yüze geliyordu. Çöktü kaldı oracıkta. Haydi gidelim, dedi. Haydi.”
Şeyma Subaşı – Dert Gibi Sayıklayan
“Adım Gülfem. Atlara ve uzaklara hayranım. Tıpkı şairim gibi. Şairimin Gülfem adında bir şiiri yok. Ama şairim o benim. Sanki ezelden. Bütün bu dizelerini ezbere bilen bir kız var en azından. Bu dizeleri ömrü boyunca bir dert gibi sayıklayan Gülfem.”
“Rüyamda aslında seçilmiş biri olduğumu zamanlar arasında yolculuk edebileceğimi, sana ayırdığım vakitlerin dışında dünyanın her bir yanında aç, susuz, yardım bekleyen kim varsa zaman makinesiyle onlara ulaşmam gerektiğini bana söyleyen bir ses vardı. Bu ses çok gerçek ve hakikiydi. Aksini düşünemedim.”
Barkın Tarım – Gölgenin Peşinde: Yüzen Eşyalar ve Kayıp Nota
“Evin, uyanır uyanmaz hafif bir çatırtıyla tersine döndü. Yatağın altından değil, üstünden kalktın; çünkü yatak, tavanda asılıydı. Perdeler, rüzgâr almadan dalgalanıyor; plak kapağı, karpuz çekirdeği gibi havada dönüyor; kahve kupası, boş olmasına rağmen kısık bir caz yürüyüşü mırıldanıyordu. Yerçekimi evde istifa etmişti.”
“Tavanın üstü, tuhaf bir yerdi: Sanki evin hafızası burada bir göl gibi duruyor, eski günlerin görüntülerini balıklar gibi içinde yüzdürüyordu. Bir sandal buldun; üzerinde, kendi adının baş harfleriyle kazınmıştı, bunu ne zaman yaptığını hatırlamıyordun. Sandala oturup küreklere asıldın, küreklerin ucundan çıkan su damlaları melodilere dönüştü: bir re, bir fa, bir sol-ama hepsi yarım, hepsi eksik.”
Sedanur Kaya – Tatsız Helva
“Dört tarafı bahçe ile çevrili, müstakil ve iki katlı evleri vardı. Evin üst katını oğlu ve gelini için onarmıştı. Çevrede yeni yapılan binaların bekçilik işini üstlenmişti, gelirini o şekilde elde ediyordu. İşi için yola çıkmadan önce mutlaka bahçedeki elma ağaçlarını sulayıp öyle çıkardı evden.”
“Önce etrafı kolaçan ettikten sonra, poşete sarılmış ekmek arasını çıkartıp yemeye başladı. Hep çok severek tükettiği helvayı hanımı ona ekmek arası yapmıştı. Tuhaftı! Tadından hem keyif almıyor, hem de daha fazla yemeye devam edemiyor gibiydi. Poşetin arasına tekrar sardığı ekmek arasını cebine sıkıştırdı.”
“Kanserdi… Hayatının büyük bir kısmını kemoterapi alarak geçirecekti. Tüm hayatı film şeridi gibi döndü gözlerinin önünde. Eşinin gözlerinin içine bakıp, sarmalaladı onu kucak dolusu.”
Mat’tan Şiirler
yollar aştın işler batırdın
gecikme zammı erken emeklilik
nasipse evlilik yaza en az
evet en az iki çocuk
ekonomi düzelirse üç
dört yıllık üniversite
birkaç sahte sertifika
sonra hep birlikte youtube’a
haftada bir video zengin
yapay zekâ içerik
burada durma doğru yurt dışına
Muhammed Münzevi
Kötü bir oyuncusun ve farkında değilsin
Ayak uyduramıyorsun kelimelere
Karıncalar üşüşmüyor, sığırcıklar inmiyor
Ondan, konduğun yere…
Rolün de unutuyor seni, sen unutunca
Soyunuyor ezbere
Giyiniyor ezbere…
Mehmet Aycı
Reşadiye avlusu ve ben
Uzaktan birbirini görmüş, iki tanıdık gibiyiz.
Değmeye görsün gözlerimiz birbirine
Kaldırım taşlarının gönlünden geçeni duyarım.
Bahar mı mevsim? kış mı?
Gözüm ne yeşili görür o an ne beyazı
Öylece sessiz, çabucak atarım adımlarımı
Dünyaya yetişircesine
Kadir Kaya
Üç gözlü yediye karşı bir ve sekiz
Körebenin oyunu bu lütfen dinleyiniz
Burnu sırattan ince koyu karanlığa girince
delinecekmiş toprak bunu neden söylemediniz!
Tekrar tekrar deneyi
M. Burak Tunay
Çölün kumu benmişim gibi
zerremi serptin arzın ortasına
ben, aradığın insan yanınım
canım emanettir su damlasına
Hayat, ağızda kirletilmiş kelime
üç defa kus kalbini, beni sev
durup dururken çoğalt kendinle
Mustafa Işık