Teferrüc, Sayı:29

2026 yılına 29. Sayısı ile girdi Teferrüc dergisi. Heyecanını sayfalarına yansıtan bir dergi Teferrüc. İstikrarlı duruşunu sürdürerek devam ediyor yoluna. Bu uzun ve sıkı yolculuğun ipuçlarını giriş yazısında anlatıyor Ercan İriş.

Giriş Yazısından

“Değerli okurlar, her yeni sayı, beyaz bir kâğıdın üzerine düşen ilk kar tanesi gibidir; hem bir heyecanı hem de keşfedilmeyi bekleyen bir evreni müjdeler. Bu sayımızda, kışın sessizliğini ve mevsimin ruhumuza bıraktığı tortuları, edebiyatın en saf hali olan şiirin aynasından seyretmeye niyetlendik. Yani, bu ön sözün temelini şiir oluşturmaktadır. Zira biliyoruz ki şiir; hakikat nehrinin en saf, en duru damlasına sığdırılmış devasa bir okyanustur. Düzyazının sayfalarca anlatmaya çalıştığı o ağır kış yalnızlığını, şair bazen tek bir dizeyle, hatta bazen iki kelime arasındaki o büyülü boşlukla ruhumuza nakşeder.”

Erdem Bayazıt’ın Sanat ve Şiire Bakışı

Recep Garip, bizleri Erdem Bayazıt’ın düşünce dünyasına davet ediyor. Özellikle sanat ve şiiri merkeze alarak şairin dünyası ile tanışıyoruz.

Bayazıt, sanatın sanat için değil, insan için ve toplum için yapılması gerektiğine inanır. Bu nedenle, şiirlerinde sanatın estetik boyutu ile toplum bilincini ve duyarlılığını bir araya getirir. Onun şiirlerinde kullanılan dil, imgeler ve semboller, okuyucuda derin bir etki bırakır ve onları düşündürmeye sevk eder. Erdem Bayazıt’ın şiirlerinin Türk şiirinde önemli bir yeri vardır ve toplumun duyarlılığını artırma yönündeki çabaları, onu toplumcu şiir geleneğinin önemli temsilcilerinden biri haline getirmiştir.

“Bayazıt, sanatın sanat için değil, insan için ve toplum için yapılması gerektiğine inanır. Bu nedenle, şiirlerinde sanatın estetik boyutu ile toplum bilincini ve duyarlılığını bir araya getirir. Onun şiirlerinde kullanılan dil, imgeler ve semboller, okuyucuda derin bir etki bırakır ve onları düşündürmeye sevk eder. Erdem Bayazıt’ın şiirlerinin Türk şiirinde önemli bir yeri vardır ve toplumun duyarlılığını artırma yönündeki çabaları, onu toplumcu şiir geleneğinin önemli temsilcilerinden biri haline getirmiştir.”

Sanat ve Şiirin Semiyotik Çıkmazı

Hayrettin Taylan, sanatın ve özellikle şiirin, anlamın kesin olarak belirlenemediği bir alan olduğunu anlatıyor. Anlamın sabitlenmesini zorlaştıran bu durumu “semiyotik çıkmaz” olarak adlandırıyor. Bu çıkmazın aslında sanatın yaratıcılığını besleyen bir özellik olduğunu belirtiyor. Ayrıca, sanatın toplumsal köklerinden ve bireyin iç dünyasından beslendiğini, ancak günümüzde endüstriyel ve ticari kaygılar nedeniyle bu özünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ifade ediyor.

“Sanat ve şiir, insan deneyiminin en özgün ifade biçimleri arasında yer alır. Ancak bu alanlar, anlam üretimi açısından semiyotik bir çıkmazla karşı karşıyadır. Semiyotik, işaretlerin ve anlamın bilimsel analizi, sanat ve şiir için hem bir araç hem de bir sınırlılık getirir. Bu makalede, sanat ve şiirin anlam üretim süreçleri, gösterge ile anlam arasındaki ilişkiler ve ortaya çıkan semiyotik çıkmaz detaylı olarak ele alınacaktır. Semiyotik, işaretlerin nasıl anlam ürettiğini inceler. Sanat eserinde ise işaretler, yalnızca bilgi aktarmak için değil, estetik ve duygusal deneyim yaratmak için kullanılır.”

“Sanat ve şiir, anlam üretmek isterken anlamın belirsizliğiyle karşılaşır. Bu, bir çıkmaz gibi görünse de aynı zamanda yaratıcı özgürlüğün kaynağıdır. Semiyotik çıkmaz, sanatın ve şiirin özünde vardır: mutlak anlamı değil, deneyimi ve hissi iletir. Sanat ve şiirin değeri, işaretlerin netliğinde değil, anlamın çok katmanlılığında ve okuyucuda yarattığı etki alanında yatar. Bu nedenle semiyotik çıkmaz, sanatın ve şiirin doğasına içkindir ve onun yaratıcı potansiyelini besler.”

Han ve Yol

Yusuf Özkan Özburun, yol ile han arasındaki ilişkiyi bir varoluş meselesi olarak ele alıyor. Yazar, insanın yerleşik olma arzusu ile sürekli bir hareket halinde olma hissi arasında sıkıştığını düşünüyor. Cervantes’in “yol handan iyidir” sözünden yola çıkarak, bu iki kavramın aslında birbirinden tamamen ayrı olmadığını, iç içe geçtiğini anlatıyor. Dünyayı iki kapılı bir han olarak gören Aşık Veysel’in bakış açısını öne çıkarıyor ve bu anlayışın, ikili tercihlerle düşünmenin ötesine geçerek konuyu daha derinleştirdiğini belirtiyor.

“Halk irfanının bir meyvesi olarak Aşık Veysel’in meşhur türküsünde dile gelen, dünyayı ‘iki kapılı bir han’ olarak nitelemesi bu konuda önümüze yeni düşünce boyutları açmakta ve müşkilimizi halletmektedir. Dünyanın (Varlığın desek daha yerinde olur) bizzat kendisi bir açıdan han, bir açıdan yola dönüşmektedir. Handaki yol, yoldaki han… ‘İki kapılı bir handa gidiyorum gündüz gece’ derken burada, ‘han ve gitmek’ mekan problemine, ‘gündüz gece’ ifadesi zaman meselesine açılımlar sağlamaktadır. Dikkat edelim, hanın bir kapısından giriyoruz, hanın içinde gece gündüz yol alıyoruz ve hanın diğer kapısından çıkıp gidiyoruz. Bu nasıl handır ki içinde daima yol alınıyor?”

Teferrüc’den Öyküler

İbrahim Gürel – Araf’ta Akşam Yemeği

“Ekmek dedim, hakiki köy ekmeği, sever. Hem ne sever. Üşenmez, aşağı mahalleye kadar gider, alır. Orada enfes köy ekmeklerinin satıldığı bir mahalle bakkalı var. Bakkal da bakkal olsa… Üç adım sağa, üç adım da sola gitsen duvarla burun buruna geliyorsun. Kutu gibi bir yer yani. Mavi renge boyanmış ahşap raflar, çürümeye yüz tutmuş pencereler, kapıda boncuklardan yapılma sineklik… Adeta nostaljik bir filmin çekildiği plato gibi. Bizi çocukluğumuza ışınlayan bir zaman makinesi belki de.”

“Birden duraksıyor babam. Gözleri masanın boş kalan sandalyesine takılıyor. İlknur’u soracak, tahmin ediyoruz hepimiz. Annem yine tatlı bir yalan uyduracak şimdi. Adamcağız yılların verdiği güvenle inanacak bahaneye. Babam benim, aklı temiz, yüreği deniz adam. İlknur benim biricik ablam.”

Ramazan Kayaoğlu – Deliyim Delisi Deli

“Dün akşam sıkı bir dayak yedim. Bir ordu üstümden geçti desem herhalde abartmış olmam. Neredeyse şişmedik morarmadık yerim kalmadı. Garip anam da beni, o halde görünce dayanamadı. Ağlaya sızlaya babamı ikna etti. Bugün de soluğu psikiyatristte aldık.”

“Şu dayak olayı mesela; anlamadan dinlemeden bir güzel beni dövdüler, üstüne suçlu ben oldum. Yanımdaki yaşlı amca, ‘Rahmetli çok iyi biriydi. Pisipisine gitti.’ deyince ‘Nasıl öldü amca?’ dedim. O da belinden tabancasını çıkardı. ‘Bunun ortağı Kadir, biraz mal olur. Dün silahını böyle almış eline, bir yakınının yanlışlıkla nasıl vurulduğunu gösterirken bunu vurmuş. Rahmetli de oracıkta ölmüş.’ dedi. Bunu söylerken amcanın elindeki silah aniden patladı ve amca kendini ayağından vurdu. Ben de ne yalan söyleyeyim dayanamadım birazcık güldüm. Şimdi söyle Allah’ını seversen doktor bey, sen olsan gülmez miydin?”

Fatma Cengiz – Şehrin Bulantısı

“Yorgun bir kalabalık, kendilerine vaat edileni aramak üzere yürüyor. En önde onlara kılavuzluk eden ihtiyarla birlikte bir küçük çocuk, yavaş ama kararlı adımlarla, geceyi incitmeden yürüyorlar. Geldikleri yerden epey uzaklaştıkları tedirgin bakışlarından anlaşılıyor. Çocuk ihtiyara dönüp:
– Çok yoruldum daha ne kadar yürüyeceğiz İhtiyar:
 – Yol, yürümemizi istediği sürece yürüyeceğiz, bulmamız gerekeni bulana kadar.”

“Çocuğun laftan anlamazlığı, korkusuzluğu ve merakı yüzünden okunuyordu. Arkadaki kalabalığın fısıltılarını susturmak için bir el işareti yapıp koca kapıyı tıklattı. Kapı, inilti mi gıcırtı mı olduğu anlaşılmayan ürpertici bir sesle yankılanarak, ardına kadar açıldı. Büyük bir sessizlik kapladı ortalığı. Kalabalıktan biri, hızlıca bir hamle yapıp son anda çocuğu omuzlarından yakalamak istediyse de geç kaldı. Çocuğun sevinçle ilk adımı atmasıyla yüzünü sinsi bir karanlık kapladı. O an anladı, onlara vaat edilen bilmemenin sihirli anahtarıydı. Geri dönmeye yeltendiyse de gitmenin vakitlice kalmanın ansızın geldiği aşikârdı.”

Elif Yıldız – Zamanın Kanatlarında

“Sokak satıcısından aldığı puantiyeli turuncu terliklerini şaplatarak balkona girdi. Demir korkuluklara sabitlenmiş olan çamaşır ipine baktı. Ona ne kadar da benziyordu. Adı demirdi ama biraz abansa, ah bir abansa… Paslanmış ince korkuluklar yüklendiği çamaşırlarla birlikte çekim yasasına meydan okuyacaktı adeta. Bu maceraya atılacak gücü bulamadı kendinde. Abanmadan ama bıkkınca, üst üste yıkadığı çamaşırları astı.”

“Üç gün sonra eve geldiğinde kimse yoktu. Kış kapıya dayanmış, şehir ölüm sessizliğine bürünmüştü o sabah. Lapa lapa yağan karın şölenini izlemek için pencerenin perdesini sonuna kadar açtı. Kaloriferleri açtı. Sıcak kahvesini eline alıp kitap okumak için sandalyesine oturdu. İlk sayfayı çevirmişti ki kapı çaldı. Kapının bu nazik tıklanışı hoş bir tını gibi geldi ona. Tanıyordu bu tınıyı. Kapıyı açtı, duraksadı. “Selam. Şey, geç oldu ama başın sağ olsun” dedi doktor nazik sesiyle. Elinde tuttuğu kırmızı güllerle yapılmış bukete mi yoksa karşısında duran hayaline mi şaşıracağına karar veremedi. İçeri buyur etti.”

Teferrüc’den Şiirler

Yalnızlık
En şiddetlisinden karasal iklim
Kışları daima soğuk ve yağışlı
Kar, bora, fırtına
Sıcak, kurak ve ziyade bunaltıcı yazları

Yalnızlık
Figüranı bile olmadığın dizilerde yaşamak
Ses olsun diye açılan televizyonlardan boşalan
Kızmak, öfkelenmek, bağırmak
Ve daha çok susmak, susmak ve ağlamak
Erol Yılmaz

Bir defterin son yapraklarına yaklaştıkça
Dalgalanıyor zehirli difenbahya
Bir yerler açık kalmış cereyan yapıyor
Bir sonraki deftere aktarılmadan
Unutulup kalacak birçok şey
Ve bir defter yarım kalacak
Önünde sonunda
Asıl defter dolduğunda
Suavi Kemal Yazgıç

Benim yüzüm
Ters akan nehirlerin içine bırakılmıştır
Ondandır ki bir hınzırlık edip
Bir vahyin arkasına saklandığım doğrudur
Peki neydi hızar seslerinden öte bir dünyayı tanımak
Saçı sakalı birbirine kırışmış adamlar için
Kaldıysa bir aşk kokusu taflanlarda
Gres yağı ve mazot sürülen göğsümüz
Dişleri dökülmüş ihtiyarlarla aynı mesafedeydi
Ahmet Karpınar

Dilinde niyaza duran ırmaklar
Sığınacak kovuğu mu bulamadılar,
Yoksa dişleri öpülesi testere midir
Karlı başı okşanası yüce dağlar

Neden muhtaç ağzımdaki suya
Külü gül eyleyen yangınlar,
Göğün göğsüne küsüp
Saçlarımda yuvalanır kuşlar
Mustafa Işık

Tebessüm şimdi çok uzak bir ülke yüzüme
Yokmuş bir hikâyem dünyada, hepsi masalmış
Toprağını arayıp bulamayan yağmura döndüm
Aldandım, meğerse toprak bildiğim taşmış

Beni sulasın diye büyüttüğüm çiçekler
Eğitmeni çıktı diz(e)lerimdeki yaraların
Kalbimdeki güllerin dikeniymiş göğsüme batan
Bu okunan selâ kırk yedi yıl, dört ayın
Cihat Barış

Ruhum ikiye bölündü
Beni bire döndür
Dönüştür ellerimi yeniden oturayım tahtına

Kırgın kalbin hükmü verildi, dönüşü yok
Bitmeli rüyanın içindeki rüya
Ve sen gitmelisin
Gitmelisin tılsımın peşinden,
Kaçırma gerçekliğin büyüsünü.
Osman Çakan

Gökyüzü aynı yerde, ay, güneş ve yıldızlar
Kalplerde bir acıyı karşılama telaşı
Sarmaşıklar usulca ellerini çözüyor
Tenimize değiyor vakti seher şebnemi
Kuşlar ki her şekilde nasıl da kaygısızlar

Üstümüzde gezinen yükü ağır bulutlar
Damla damla yokluyor son yaz bahçelerini
Kurumuş dudağıyla ıslık çalıyor rüzgâr
Göçmen kuşlar elemle yadırgıyor yerini
Göğsüne kâinâtın güz cemresi düşüyor
Mehmet Osmanoğlu

Ay Vakti, Sayı: 220

Ay Vakti dergisi 220. sayısında.

Giriş yazısından…

“Dünya nereye gidiyor? İnsanlık, daha önce hiç olmadığı kadar şaşkın ve çaresiz… Her gün yeni bir gündem ve yeni bir yöntemle tanışıyor. Çoğu zaman bu yöntem karşısında ‘bana değmeyen yılan bin yaşasın’ diyerek suskun. 3 Ocak 2026 sabahı dünya yine büyük bir şaşkınlık yaşadı. ABD, Venezuela rejimine yönelik “sıradışı” bir hamle yaparak meşru Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini yakalayarak ülke dışına çıkardığını ilan etti. Bu operasyon, ABD’nin “vahşi batı” ruhuna uygun bir eylemdir. Dünya kamuoyu bu operasyonu, uluslararası hukukun sınırlarını zorlayan bir eylem olarak yorumladı. Bu operasyonu, Birleşmiş Milletler Şartı’na aykırı bir eylem olarak niteleyen pek çok otorite, “egemenlik ilkesinin ihlali” olan bu durumun yarın için ciddi bir “su-i misal” olacağını ifade ettiler. Ancak kınamalar dışında dünya bu eylemi öyle veya böyle kabullenmiş oldu.”

Poetik Ses

Orhan Oğuz, bu yazıda şiirin temel meselelerinden biri olarak “poetik ses” kavramını ele alıyor. Poetik sesin yalnızca fonetik bir özellik olmadığını, şiirin söyleyicisi ile şairi arasında kurulan hayali bir bağ olduğunu anlatıyor. Bir şairin şiirlerini okurken onu tanımamızı sağlayan ayırt edici karakteristiğin bu ses olduğunu belirtiyor. Ayrıca poetik sesi üslup kavramından ayırarak, sesin daha kapsayıcı ve şairle özdeşleşmesi daha kolay bir unsur olduğunu ifade ediyor.

“Şiirin hak ettiği konumda olmadığını ve yeterince ilgi görmediğini düşünüyor olabiliriz. Bundan farklı olarak şiirin her hâlükârda geniş kitlenin harcı olmadığı ve dar bir zümreye mahsus olduğu fikrini taşıyor ve günümüz şiirinin bize estetik bir tecrübe yaşatmadığından şikâyet ediyor olabiliriz. Her iki durumda, düşüncemiz veya şikâyetimiz ister nicelikle ister nitelikle ilgili olsun, sebeplerini anlamak bakımından poetik ses meselesine eğilmemiz yerinde olur.”

Kış Güzeli

Adem Turan, kış yazılarına güzellikler katarak devam ediyor.

“Kış Güzeli’ni aramaya çıkıyoruz erkenden.
Şehrin sokak ve caddelerini didik didik ediyoruz, AVM’lere girip çıkıyoruz, varoşları talan ediyoruz, sahile inip karşılara bakıyoruz; yok!
Dağlara çıkıyoruz Kış Güzeli’ni aramak için.”

“Adamlar ortada gürül gürül yanan kuzinenin etrafında oturuyorlar şimdi de. Bir taraftan çaylarını yudumlarken, bir taraftan da muhabbeti besmele ve dualarla başlatan Hacı Molla’yı dinliyorlar pür dikkat. Kimi anlatılan hikâyeyi muhayyilesinde canlandırmaya çalışıyor, kimi de dışarıdaki rüzgârın ıslığına veriyor kendini; muhabbet böyle böyle sürüp gidiyor.”

Bir Türkü Yüzünden Düşmüşüm Acılara…

İsmail Bingöl, türkülerin insan hayatındaki yerini ve önemini anlatıyor. Türkülerin, acıları, sevinçleri, hasretleri ve gurbet duygusunu dile getiren ortak bir ses olduğunu belirtiyor. İnsanın yalnızlığını ve dünyadaki geçiciliğini ifade eden türkülerin, aynı zamanda bir milletin hafızasını ve direncini canlı tuttuğunu söylüyor. Yazıda türkülerin halkın gücünü temsil ettiği ve bu topraklarda yaşadıkça vatanın da yaşayacağı vurgulanıyor.

“Türküleri yapan halk, her zaman yasaları yapanlardan daha güçlü olduğunu yine türküler vasıtasıyla, yönetenlere, kendisini aldatanlara, sevenlere, kötülük edenlere, ihanetin hançeriyle arkadan vuranlara ve canını verip kanın akıtanlara defalarca haykırmış ve haykırmaya da devam etmektedir.”

Ay Vakti’nden Öyküler

Züleyha Kayaoğlu Eker – Danya ve Raid

“İki gözünün çiçeği Danya daha on yedi yaşındaydı. Güzeller güzeliydi. Akıllı, çalışkandı. Babasına nasıl da düşkündü. O gün kızını kanlar içinde yerde görünce kolu kanadı kırılmış, dünyası başına yıkılmıştı. Yarasından akan kan bir türlü durmamış; gözünün nuru, ellerinin arasından kayıp gitmişti.

Şimdi kendisi gibi yüreği yaralı başka bir baba kürsüde konuşuyor, acılar katlanıyordu. Birden kimsenin beklemediği, görülmemiş, duyulmamış bir şey oldu. Raid’in babası gözlerini kendisine dikmiş tüm cemaatin önünde ‘Allah’ın emri peygamberin kavli ile şehit kızın Danya’yı şehit oğlum Raid’e istiyorum.’ diyordu. Gözler Danya’nın babasına çevrildi. O, Raid’i görmeden, tanımadan canı gibi sevmişti.”

Nurşah Karaca – Boş Mezar

“Güz gelmiş. Kuşların usul usul göğü terk edişinden biliyorum. Yağmurlar, bir sevdaya tutulmuş gibi çılgınca yağıyor üzerime. Başıboş gezen yapraklar, bilmem neyi arıyor. Hava puslu. Gri bulutlar çökmüş göğün üzerine, güneş desen ara ki bulasın. Bir adam, nefes nefese… Göğsümü yarmış da içinden kürek kürek toprak çıkarıyor. Ağzında sigara, şakaklarında ter, dilinde bir memleket türküsü… Küreği toprağıma sapladıkça soluğu kesiliyor, sigarası düşecek gibi oluyor dudaklarının arasından, türküsü bir anlık susuyor. Mezar kazıcının hayallerini hep bir kürek sesi bölüyor.”

Ay Vakti’nden Şiirler

bu şehir
bir deprem değil,
bir kıyamet yaşamış

hangi yönden eser rüzgâr şimdi
hangi gök çocukların göğsünde açar
ve kim bu sessiz sokakların
yasını tutar

ölüm hangi renktir şimdi burada
hangi ot kök salar
bu suskun toprağın altında
hangi çiçek açar
enkazın toz duman kalbinde
Mustafa Küçüktepe

el verişli bir iklim aradım
elverişsiz gönüllerde
adına yaşamak denen yorgunluğu
(rehberin unutulduğu o yolculuğu)
ölü ruhlarda aradım.

ki yanıldım, yakılmalıydım!
Ferhat Öksüz

Cins, Şubat 2026

Cins dergisi, 125. sayısına yine her zamanki özgün duruşu ile giriş yaptı. Ramazan coşkusunun samimiyeti ile selamlıyor okurlarını dergi.

Yusuf Gençin Giriş yazısından…

“Tebrikleşmeliyiz. Ramazan geliyor. Bu ayın sonralarına doğru o büyük iklime gireceğiz. Cins olarak ilk sayımızdan itibaren her Ramazan’ı coşkuyla ve hürmetle selamlamaya çalıştık. Söylüyoruz ki bizde de yer etsin. Anlatıyoruz ki biz de anlayabilelim.

Hangimiz daha güzel işler yapacak ortaya çıksın diye dünyaya gönderildik. Ve dünyaya bir kez geliyoruz. Allah’a bir kez kulluk etme imkânına sahip olacağız. Bu, dünyayı önemli yapan tek şey. Fakat bu gürültülü gayya kuyusu ayartıcı ışıkları, parlak sesleri, cezbedici çağrılarıyla bazen arzuyla bazen de zorla düştüğümüz bir çukura dönüşüyor.”

Mülayim Nihilizmler

Mert Mevlüt Gökçe, okurun modern yaşam karşısındaki duruşunu Bazarov karakteriyle karşılaştırarak anlatıyor. Günümüz insanının, tıpkı bir nihilist gibi anlam arayışından uzaklaştığını ama Bazarov’un isyankârlığından eser taşımadığını söylüyor. Hayatın, insanı sıradan alışkanlıklar ve tüketim kalıpları içinde etkisizleştirdiğini, buna rağmen kişinin bu durumdan şikâyetçi olmadığını ifade ediyor. Metin, bireyin gerçek duygulardan, samimi ilişkilerden ve içsel dönüşümden kopuşunu ele alıyor.

“Bazarov can sıkıntısı ve öfkeydi. Sen birkaç anahtar ve terfi etme umudusun. Günlerini camlı bürolar ardında doğal gaz, su ve elektrik faturalarını ödeyerek geçireceksin. Çarşafları değiştirmek, ayakkabı sipariş etmek, market poşetlerini nereye koyacağını bilememek… Bir alışkanlıklar kooperatifi olarak devam edecek hayat. Ev yapımı dindarlığın devrim yapmana değil, devrim olmana izin verecek. Kargo paketini açacaksın ve gerçeklik hiçbir zaman istediğin ebatlarda teslim edilmeyecek sana. Zamanın hep başka yerlerde akıyormuş gibi göründüğü bir köşeyi dönerken bulacaksın kendini hep.”

Kış, Karlofça ve Bahar

Hüseyin Atlansoy, içsel bir dönüşümü anlatıyor. Mevsimler üzerinden kendi ruh halini betimleyerek, uzun süredir hissetmediği canlılığı ve baharı artık beklemediğini ifade ediyor. Geçmişten bir anıyı, Kırıkkale’de gördüğü bir kot pantolon reklamını paylaşarak, dil ve anlam üzerine düşünüyor.

“dün wole soyinka’nın dünyanın en mutlu insanlarının ülkesinden günlükler kitabını bitirdim tam bir afrika dansı ve sıcağı gibiydi kitap kar nokta nokta yağmıyor ne zamandır ben de nokta ve noktalama işaretlerini bıraktım bu yazıda bugün 26 aralık 2026 tarihinin ilk dakikalarına merhaba derken regaib kelimesi ışıl ışıl parlıyor zihnimde hakka rağbet eden ve hakkın rağbet ettiklerinden olmak dileğiyle kış olmuşum diyorum belki bir baharı son bir nefes gibi içimde taşıyorumdur dışarda

hafiften bir çisenti vardı dindi selam ederim”

Bizi Osmanlı Ruhu Kurtarabilir Ancak

Yusuf Kaplan’ın meselelere bakış açısına çok ihtiyacımız var. Dünyanın bir ruha ihtiyacı olduğunu, bu ruhu kurucu, konumlandırıcı ve koruyucu olmak üzere üç aşamada tanımlıyor Kaplan. Kurucu ruhu adalet, konumlandırıcı ruhu hakkaniyet ve koruyucu ruhu merhamet kavramlarıyla özetliyor. İnsanlığın içine düştüğü durumdan kurtulması için ümmîleşme ve ümmetleşme süreçlerinden geçmesi gerektiğini anlatıyor.

“Tarihe ruh katan, anlam katan ve değer katan peygamberlerin üflediği nefestir. Tarihi peygamberler ve peygamberlerden süt emen bilge insanlar yapar. Tarihe iz bırakanlar peygamberin getirdiği hakikatin şaşmaz ölçülerini yitirmeyen izsürücüler yapar. İzsürücüler iz bırakır. İz bırakmakla kalmaz iz olur, yol olurlar. Nebevî soluğun tarihten çekildiği bir dünyadan ruh da çekilir. Ruhsuz tarih, kalpsiz ve merhametsizdir.

Ruhun, kalbin ve merhametin olmadığı yerde şiddet hükümran olur, epistemolojik ve ontolojik şiddet.”

Rafet Elçi ile Söyleşi

Rafet Elçi ile Enba ve Şair romanları merkezinde yapılan bir söyleşi yer alıyor dergide. Sorular; Muhammed Tarık Sarıkaya’dan.

“Romanlarım, bir varlık görüşünün yansımaları. Bu varlık görüşü bende netleştikçe, atmosferi, duyguyu ve karakterleri belirleyen şeyin de bu varlık görüşü olduğu ortaya çıktı. Bütün evreni, içindekilerle birlikte tek bir varlığın farklı şiddetlerdeki belirimleri olarak kabul edince, romanı oluşturan karakterler ve tabiat da bu bütünün farklı belirimleri haline geliyor.”

“Şair’in yazılma hikâyesi gözümün önünde beliren bir resimle başladı. Alçalan güneşin çöl kumlarını kızıla boyadığı bir manzaranın ortasında, dev gibi iki adam karşı karşıya durmuş birbirlerine bakıyordu. İki büyük şaire benziyorlardı ve sanki birbirlerine şiir okur gibiydiler. Bu iki şairin rekabeti üzerine bir roman yazma arzusu doğdu içimde. Fakat çölün ve bedevi hayatının içine girebilmek için doğru zamanı beklemem gerekiyordu.”

Sükût Sanatı

Harun Yakarer, sessizliğin ve suskunluğun önemini anlatıyor. Günümüzde herkesin çok konuştuğu, yerli yersiz her şeyi söylediği bir ortamda susmanın büyük bir sanat olduğunu ifade ediyor. Eskiden bilge kişilerin az konuşup çok dinlediğini, sorulmadan söz söylemenin ayıplandığını hatırlatıyor. Tasavvuf geleneğinde çok konuşmanın kalbi öldürdüğünü, dilin susmasının yanında kalbin de susması gerektiğini aktarıyor. Sonuç; sükût da bir sanattır.

“Âlimler ve ârifler bilir susma sanatını ama şairler de iyi bilirler. “Şiir söylemekten ziyade bir susma işidir,” der Tanpınar, sustuğum şeyleri roman ve hikâyelerimde anlatırım, diye de ekler. Bunun anlamı şiirin bir kelime tasarrufu, kelime eksiltme sanatı olmasıdır. Söylenebilecek en az kelimeyle anlatmak. Demek ki şiir, insanı fazla konuşmaktan, kelime israfından ve içi boş konuşmaktan koruyor. Ne bir fazla ne bir eksik, tam anlamıyla olması gerektiği kadar.”

Zeynep Özel ile Söyleşi

Zeynep Özel, Eray Sarıçam’ın sorularını cevaplamış. Özel, Daryush Shayegan’ın Beş Varlık İklimi kitabından hareketle tasavvuf, şiir ve seyrüsülûk ilişkisini ele alıyor. Firdevsi, Hayyam, Sa’dî, Mevlânâ ve Hâfız gibi isimlerin farklı varoluş mertebelerini temsil ettiğini anlatıyor. Tasavvufta hakikatin doğrudan değil semboller ve şiir yoluyla aktarıldığını, bu sembollerin sayfalarca anlatının yerini tuttuğunu ifade ediyor. 

“Seyrüsülûk, Hak Teâlâ’ya doğru bir tür kopuştur. Yani bir seviyeden daha yükseğine, sanal dünyadan gerçek dünyaya, zahirden bâtına, renkten ışığa ve bu halin ortaya çıkmasına neden olan şeye geçiş, her dönemde ve bugün de mümkündür. Shayegan’ın değişiyle bu yükseliş nedeniyle iç alevimiz ilahi kıvılcımla birleşir. Aslında daha önce değinildiği gibi, bu kıvılcım hakikatten yayılan tecellilerin başlangıcı olup kalbimizin kökünde bir ışık tohumu gibi ekilmiştir. Dolayısıyla bu ilahi kıvılcıma katılmak, bu dünyada öldükten sonra melekût âleminde yeniden doğmakla eş değerdir.”

Büyümenin Ertelenmiş Hafızası: Çizgi Filmler

Eray Sarıçam, çizgi filmlerin çocukluk dönemindeki işlevini ve bıraktığı derin izleri ele alıyor. Pokémon, Beyblade ve Tsubasa gibi yapımların basit birer eğlence aracı olmadığını, çocuklara sabır, emek, yenilgiyle başa çıkma ve süreklilik gibi kavramları sezdirdiğini anlatıyor.

“Tsubasa’da ise zamanın bilinçli biçimde uzatılması, anlatısal bir tercihten fazlasıdır. Paul Ricoeur’ün anlatı ve zaman ilişkisine dair vurguladığı gibi, hikâye, zamanı uzattıkça deneyim derinleşir. Bir şutun üç bölüm sürmesi, sabrın dramatize edilmesidir. Futbol burada bir spor değil, emekle kurulan bir varoluş pratiğidir.”

“Bugün bu çizgi filmleri hatırladığımızda yaşadığımız şey basit bir nostalji de değildir. Çünkü nostalji, burada yüzeysel bir geçmiş özlemi değil; anlatı formlarının zihnimizde bıraktığı derin izlerin geri çağrılmasıdır. O hikâyeler, dünyayla ilk temasımızın estetik kayıtlarıdır.”

Zihin Haritalarında Sanatsal Keşifler

Güzide Ertürk, insanın varoluşunu anlamlandırma çabasının bir parçası olarak haritalara olan ilgisini ele alıyor. Ursula K. Le Guin’in “Daha Büyük Bir Gerçeklik” sergisini ziyaret ediyor, yazarın hayalî haritalarının ve kişisel eşyalarının onun dünyalar kurma tutkusunu nasıl yansıttığını anlatıyor. Ardından Portland’daki başka bir sergide, farklı sanatçıların kişisel tarihler, toplumsal meseleler ve beden belleği gibi konuları haritalar aracılığıyla nasıl işlediğini aktarıyor. Yazı, haritaların sadece coğrafi değil, zihinsel, tarihsel ve sanatsal bir keşif aracı olduğunu gösteriyor.

“Gerek bilim-kurgu gerek fantastik âlemlerde oluşturduğu dünyalar çizdiği haritalarla daha da derinleşip genişledi. Bu yüzden serginin büyük bir bölümünü, çizdiği hayalî haritalar oluşturuyordu. Bense en çok “Atuan Mezarları”nın haritasını seviyorum. Nedense beni içine çekiyor. Ursula’nın haritalarını incelerken en çok bu mezar haritasının önünde takılı kalmam bu yüzdendir belki de.”

“Yeni yerler keşfetmek tüm insanları olduğu kadar sanatçıları da cezbetmiştir her zaman ama bu keşifleri gerek satır aralarında gerekse görsel sanatlarda gezip ziyaret etmenin tadı da bir başkadır. Böylelikle ocak ayını, birbirinden renkli ve hayali haritalar arasında gezinerek kapatmış bulundum. Darısı yeni keşiflere!”

Kütüphanede Bir Günde Necati Tonga Var

Necati Tonga demek; okumak, yazmak ve araştırma demek. Tüm bunların merkezinde elbette kitaplar ve zamanla oluşan bir kütüphane var. Tonga, kütüphanesine dair Hasan Sayıloğlu’nun sorularını cevaplamış.

“Çocukken de kitaplarım olmasına rağmen esas itibariyle kendi kitaplığımı oluşturmaya ortaokul yıllarından itibaren başladım. Seçtiğim kitaplarda bilinçli davranmam ise bilhassa lise yıllarımda oldu. Lise sonuncu sınıfa geldiğimde neredeyse bütün klasikleri okumuştum. O dönemde -ki yaklaşık otuz yıl geçmiş aradan- üniversite tercihlerimi yaparken aldığım, okuduğum kitapların tesiri olmuştur (ki bütün tercihlerim edebiyat bölümüydü) diye düşünüyorum.”

“Binlerce kitabın hepsini okumam imkânsız elbette. Ama kütüphanemde yer alan kitapların büyük çoğunluğunu okumaya gayret ettiğimi belirtebilirim. Bir kısmına ise sadece göz gezdirdim, bir kısmını da eskilerin tabiriyle yalnızca “varakladım.” Bu, esas itibariyle kitabın niteliğine göre değişen bir durum. Bazı kitapları döne döne okurken, bazılarına yalnızca bir başvuru kaynağı gözüyle bakıyorum.”

“Evet, kitaplarımım ölümüm halinde ehil ellerde olmasını, onları okuyacak veya bir şekilde onlardan faydalanacak kimselerin yahut kurumların (mesela taşrada bir kütüphane, bir edebiyat kütüphanesi) çok isterim. Zira her yönden “vefasız” bir zamanda yaşadığımızın farkındayım. Şairin dediği gibi kuşların da kaderle uçtuğunu, güllerin de kaderle açıp solduğunu fark edeli çok oldu.”

Yitiksöz’den Filistin Özel Sayısı

Yitiksöz dergisi yine titizlikle hazırlanmış bir özel sayı ile karşımızda. Filistin Özel Sayısı, arşivlik çalışmalarla, Filistin’i, Gazze’yi, Kudüs’ü tüm ayrıntılarıyla ele alan şiir ve yazılarıyla kütüphanelerin başköşesinde olmayı hak eden bir sayı olmuş. Başta Duran Boz olmak üzere dergiye emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum.

Yedi yüz sayfalık dergiyi buraya taşımam oldukça güç. Ben derginin örnek birkaç çalışma paylaşacağım. Devamı Yitiksöz dergisinin Ocak-Şubat 2026 sayısında.

Mustafa Alican – Beytü’l Makdis’in Hizmetkârları

“Müslümanların Kudüs’ü tıpkı Yahudi, putperest ve Hıristiyanlar gibi kutsal kabul ettikleri doğrudur. Fakat İslâm’ın kutsallık anlayışı ile diğerlerininki arasında son derece belirgin ve gözden kaçırılmaması gereken bir fark vardı. Müslümanlar, Kudüs’e atfettikleri kutsallığı kurarken diğerlerini dışlayıcı bir yaklaşım sergilemiyor, onların yaptığı gibi kendilerinden başkasına şehir üzerinde bir hak görmezlik etmiyorlardı.”

Ali Emre – Selahaddin Eyyubî ve Kudüs

“Selahaddin Eyyubî, daha önce Nureddin Zengi’nin yapmaya çalıştığı gibi Musul’un, Halep’in, Şam’ın ve Kahire’nin hem kalbini hem de kaderini birbirine bağlamaya çalıştı. Türkmenler, Kürtler ve Araplar arasında bu eksende bir kardeşlik ve dayanışma iklimi oluşturmak için çırpındı. Kurtuluşu da bu sosyal tevhid düşüncesine ve eylemine bağladı. Yaklaşık on yıllık zorlu bir koşuşturmadan sonra Müslümanların birliğini tekrar sağlayan büyük önder, sıranın Kudüs’e geldiğini düşünerek ahdini yineledi. Şehri özgürlüğüne kavuşturuncaya dek gülmeyeceğini söyledi. Başına siyah bir sarık geçirdi. İşgalciye karşı fasılalarla, parça parça ilerleyen mücadelenin topyekûn bir taarruza dönüşeceğini bildirerek cihad sancağını açtı.”

Yıldız Ramazanoğlu – Edward Said: Yersiz Yurtsuz Bir Filistinli

“Said tam bir Orta Doğu çocuğu olarak yetiştirilmiş ve birçok erkek evlat gibi olumsuz cümlelerle kişiliği ezilmiş. Babasının ‘benden sana hiçbir şey kalmayacak zengin çocuğu değilsin’ sözleri güya ayaklarının üstünde durmayı öğrensin diyedir, fakat dozu kaçınca yıkıcı etki yapar böyle sözler. Bu yaklaşımların ve sert yetiştirilme tarzının onda büyük acılara sebep olması doğal. Belli bir yaşa gelince geçmişinin yüz kızartıcı, geleceğinin ise ahlaksızlıkla dolu olacağından kuşku duymadan büyüdüğünü söylüyor. Başkalarınca belirlenmiş belli bir imgeye benzememek, ileride şu ya da bu mahvoluşun pençesine düşmemek için savaşmış ve kimliğini, varlığını düzgün biri olarak inşa etmeye çalışmış bir genç adam.”

“Bu dayanılması güç ruh hâlini sadece Edward Said’in “Yersiz Yurtsuz” kitabında değil, Etel Adnan, Maurid Bargouti gibi nice şair yazar ve sanatçının eserlerinde görmek mümkün. Yazıya sığmayan fakat kaynaklara ekleyebileceğim kitapları okumak bizi daha da aydınlatacaktır.”

Mustafa Özel – Seyahatnamelerde Kudüs

“Kudüs seyahati denince akla ilk gelen isimlerden biri Chateaubriand ve kitabı Paris-Kudüs Yolculuğu’dur. Üç cilt olan kitabın birinci cildi, ki aynı zamanda bu kitabın birinci bölümüdür- Yunanistan Yolculuğu başlığını taşımaktadır. İkinci cilt, ikinci bölümle başlamakta ve yazar burada ilk önce Ege Adaları, Anadolu, İstanbul Yolculuğu’nu, ardından ise üçüncü bölümde Rodos, Yafa, Beytlahim, Lut Denizi Yolculuğu’nu anlatmaktadır. Üçüncü cilt, dördüncü bölümle başlamakta ve Kudüs Yolcuğu adını taşımaktadır. Ancak üçüncü bölümün sonunda yer alan (ss. 172-190) Filistin Üzerine Notlar, Kudüs Yolculuğu’na mukaddime olarak değerlendirilebilir. Beşinci bölümün başlığı, Kudüs Yolculuğunun Devamı’dır.”

Ahmet Dağ – Sessiz Vicdanlar: Batı Felsefesinin Filistin Karşısındaki Ahlaki İmtihanı

“Yirminci yüzyılın filozofları, Filistin meselesinde yalnız politik değil, ahlaki bir imtihan da vermiştir. Filistin meselesi, yalnızca bir toprak ve egemenlik sorunu değil, insanlık vicdanının ve felsefi tutarlılığın da aynasıdır. 20. yüzyılın büyük filozofları, özgürlük, adalet ve insanlık onuru üzerine kapsamlı düşünceler geliştirmiş olsalar da, bu ilke ve değerler Filistin söz konusu olduğunda çoğu kez sessizliğe gömülmüştür. Cezayir’in işgaline karşı çıkan Sartre’ın Filistin’de susması, Derrida’nın belirsiz eleştirisi, Habermas’ın suçlulukla örülmüş sessizliği, Batı felsefesinin vicdani zaafını gözler önüne serer.”

Vefa Taşdelen – Gazze’nin Bedeni İsrail’in Ruhu

“Şu bir gerçek ki, Gazze savaşı dünyanın güvenlikli bir yer olmadığı gerçeğini bir kez daha gösterdi. Siyonizm’in öne çıkardığı bu bilinç, kendisiyle, çevresiyle ve dünya ile barışık bir bilinç değildir. O kendi yerinde duramayan, yeri geldiğinde kendi kendini de yok eden, kendi kendini de zehirleyen bir akrep gibidir. Gazze meselesi, onun kendi kendini imha ve inkâr etme seviyesini gösterdi. Artık yeni bir Holokost’tan söz edebiliriz: Holokost’a uğrayanlar tarafından gerçekleştirilen Gazze Holokost’u. Artık yeni bir Auschwist’den söz edebiliriz: Gazze Auschwist’zi. İsrail, Gazze’de uyguladığı soykırımla tarihin karşısındaki bütün tezlerini yitirmiş, ustaca yapımlarla (film, sanat, edebiyat, felsefe) güçlendirilen “mazlum” rolünü kaybetmiştir.”

İbrahim Nasrallah’la Filistin, Filistin Edebiyatı, Filistin Romanı ve Şiiri Üzerine Bir Söyleşi

Sorular: Peren Birsaygılı Mut

“Pek çok şair Filistin, Arap ve dünya mirasından yararlandı. Ama gelenek her zaman şiirin ruhunda vardır; çünkü halkın genel kültürünün bir parçasıdır, hatta dilin ve kelimelerin içinde yaşar. Geleneksel şiirin temsilcileri arasında Ebu Selma, İbrahim Tukân, Abdürrahim Mahmud ve bence haksızlığa uğramış bir şair olan Ahmed Hilmi Paşa vardır. O, Nekbe öncesi şairlerden farklı bir çizgideydi. Onun tüm eserlerini bir araya getirdim; uzun bir giriş yazdım ve bu kitap 2000 yılında yayımlandı.”

“Son şiir kitabım Gazzeli Meryem, Gazze’ye yapılan saldırılar sırasında yazdığım yaklaşık 20 şiiri içeriyor. Bu kitap ilk olarak Arapça yayımlandı, ardından kitaptaki birçok şiir İngilizceye çevrilerek bir kitapta yer aldı. Sonrasında da tamamı İtalyancaya çevrildi. Kısa süre önce de Türkçeye çevrildi ve yayımlandı.”

Yitiksöz’den Şiirler

kelimeler silahlardan büyüktür
zeytin ve gözyaşı toprağıdır aşkın
çocuklar yaşamak için doğarlar
israil denizin suyu tuzdandır
tuz nasıl ayrılmazsa sudan
sen de sökemezsin insanı insanlıktan

kelimeler ölümden de büyüktür israil
bizim gözlerimiz nasıl bakarsa
öyle bakar kelimeler senin suçlarına
Ömer Erdem

çarşılarımız vardır bizim dağınık ama güzel
rengârenk sergiler ve ışıl ışıl vitrinler
bir bayram arefesi örneğin kımıl kımıldır
ve sesleri vardır çarşıların gürül gürül bir su
o suların içinde kırmızı sevinç balıkları
sizin de çarşılarınız var mıdır insanların gezdiği
daha geçen gün bir oyuncak bebek sevmişti kardeşim
bugün yatağının başına koydu annem
ne güzel çarşılar ve sokaklar
ne güzel oyunlar ve çocuklar
akdeniz’in güney sahilinde de böyle midir sahiden?
Mehmet Sümer

bir şey oldu bin yıl düşünse gelmez insanın aklına
rekorlar kırma zamanıydı tam elli üç bin çocuk
bin kamyon dolusu çocuk damperli kasalarda
el çırparak ve şarkı söyleyerek akıyor toprağa
okullar kapandı, öğretilecek bir şey yok, hava güzel
tarihten geçer not alan kimse yok, matematik iyi
filistin denizaltıları bir amerikan zırhlısını batırdı
kimse bilmiyor bunu bu yüzden notlarımız kırık
elli iki bin artı bin tam elli üç bin eder elde var olta
denizlerin özgür olması isteğine bütün balıklar güldü
kara bir tavada kızgın yağda una bulanmışken güldü
cızırtı sandı gülüşleri şef, rokanın yanına zeytin koyarken
balıkların gözleri hiç böyle açılmamıştı eşek zeytini
yalnız balıklar görür yazmışlardı duvara yalnız balıklar
açık hava sinemasına limuzinleriyle geldiler kuyruklu
camlarını indirdiler yavaşça canlarını atarak tehlikeye
oksijen doldu içeriye birden, oksijen ve ıslak hamburger
A.Ali Ural

Biz de bugün senin aziz ruhunla beraber
Gazze’li bebelerin meleksi bedenlerini
Artık beşer sıfatıyla değil
Birer tohum olarak ekmeliyiz toprağa
Rabbim kalbimizi bilir
Bilir içimizden geçenleri, iyi okur.
Sözü Bilge Aliya’dan emanet alarak
Diyoruz ki: Bugüne kadar Müslüman mekteplerinde
Mümin yerine teb’a yetiştirmişiz, yazık bize!
Metin Önal Mengüşoğlu

Hece Öykü, Sayı: 133

Hece Öykü dergisi dosya konuları ve soruşturmalarla öykümüzün nabzını tutmaya devam ediyor.

Ön Yazı’dan

“Hikâye peşinde miyiz? Yani bütün uğraşlarımızın, aramalarımızın, yorulmalarımızın, gözden çıkarmalarımızın, feda etmelerimizin ekseninde, eskilerin deyişiyle medar-ı esasında hikâye mi var? İflah olmaz bir okuma yazma müptelasına sorsak, nedir bu harfleri yan yana getirerek bulmak istediğin simya, nedir bu boşluğa dizdiğin taşlar, göğsünü sınamaklar, sayfalar boyunca bulmayı ummaklar, nedir bu nihayetsiz velvele? Bütün derdimiz, bütün tasamız, bütün merakımız; yeni, özgün, müthiş, sarsıcı, çarpıcı bir hikâyeye tesadüf etmek midir? Evde, işte, okulda, sokakta, metroda, kırda, bayırda, tesadüfen kulağımıza çalınan bir cümlede, aceleyle önünden geçilen bir yüz ifadesinde, hiç tanımadığımız insanların sevincinde, hasılıkelam sayfaları okunmaktan sararmış şu kâinat kitabının her köşesinde, her taşının altında sayısız hikâye var zaten.”

2000 Sonrası Türk Öyküsü – 3

Gökhan Yılmaz – 2000 Sonrası Büyük Hikâyemiz

“Özellikle feminist ve sert üslubuyla bilinen ve tartışılan Aslı Tohumcu’nun 2006’da çıkan Yok Bana Sensiz Hayat’ı, 2011’de çıkan Taş Uykusu, 2022’de çıkan Cevizin Şarkısı, 2023’de çıkan Aç Koynunu, Ben Geldim ve yeni kitabı Öylesine Bir Sevgili novella sayılabilir. Tohumcu, anlatmayı bilen güçlü bir yazar ama çoğu kitabında eleştirmek için söylenmiş, fikir beyan etmiş olmak için yazılmış, “Bundan da bahsettim bakın.” demek için eklenmiş hissi veren göndermeler, bölümler, sahneler görmek hikâyenin inandırıcılığı ve metnin estetiği açısından akıl bulandırıcı bulduğum noktalar.”

Gönül Yonar – 2000 Sonrası Türk Öyküsünde Mitolojinin İzleri

“Öykünün (anlatıların) mitolojiye yönelme motivasyonları iç ve dış dinamiklerle ilişkili görünmektedir. Bireyin kendi içsel yönelimini ifade eden iç dinamikler; hikâye anlatan insanın arketipsel örüntülerle ve kolektif bilinç dışının süreklilik arz eden kökensel hafıza alanıyla kaçınılmaz karşılaşması, insan psişesinin yapısal bileşenlerinde olduğu varsayılan, “başlangıç zamanına yönelme” ya da literatürdeki karşılığıyla “anne rahmine dönme” eğilimi ve kültürel kimliğin mitik dizgeler aracılığıyla yeniden anlamlandırıldığı bilişsel-psikolojik eğilimleri oluşturur.”

Ali Necip Erdoğan – Hikâyenin Ruhu

“Edebiyat daha özelde de hikâyeler bu sürecin tanıklarıdır. Günümüzde hikâyeler (yani yazarlar) tanıklık etmek yerine geçmişte etkili olmuş önemli hikâyeleri taklit ederek çoğaltma eğilimi gösteriyor. Belki bunun en önemli sebeplerinden biri teorik/kuramsal çıkarımlara fazlasıyla dikkat etme, belirlenmiş ilke ve kurallara uymaya çalışma olarak gösterilebilir. Teorik/kuramsal ilkelere riayet etmeye çalışmanın “ruhu” ihmal etmek anlamına gelebileceği aşikârdır. Batı kanonunun edebî kuramlar üreterek her şeyi açıklama saplantısı bizi de etkilemiş gözükmektedir.”

Ahmet Melih Karauğuz – 2000 Sonrası Türk Öyküsünde Dijitalleşme Teması

“Psikolojik düzlemde ise dijital bilgi bombardımanı ve “filtrelenmiş hayatlar”, karakterlerde dikkat dağınıklığı, melankoli ve yetersizlik hissi yaratır. Hakan Bıçakcı ve Barış Bıçakçı gibi yazarların eserlerinde, kentsel dönüşümle paralel ilerleyen bu süreç, kalabalıklar içindeki yalnızlık ve iletişimsizlik olarak tezahür eder. Ayrıca kuşak çatışması, “Google vs. Ansiklopedi” ikilemi üzerinden işlenir; bilginin kolay erişilebilirliği ile derinliğin kaybolması arasındaki gerilim, öykülerin satır aralarında sorgulanır.”

Pembe Yeşil Üstüpü

Mehmet Aycı, Yaşadığım Gibi bölümünde kitapların arasında bulduğu cinayet senaryolarıyla dolu bir defter yüzünden yaşadığı tedirginliği anlatıyor. Defterdeki ayrıntılı tasvirler ve çizimler aklını kurcalıyor, bir an için kendini kurbanın yerine koyuyor. Defteri çöpe atsa da ondan kurtulamıyor, sürekli onu düşünüyor ve defterin akıbetiyle ilgili senaryolar üretiyor. Yazma süreci, günlük hayatın sıradan olayları ve defterdeki şiddet sahneleri iç içe geçiyor, sonunda anlatıcı da bu kurgusal cinayetin bir parçası haline geliyor.

“metroyla Kızılay’a geçtim, Yapı Kredi Kitabevinin vitrinine baktım, Agota Kristof ’un kitabını sordum, aklıma Agatha Christie geldi, belki de defter sahibi cinayet romanları yazacaktır da o defteri onun için tutmuştur, hem endişelenmeye ne gerek, insan insana benzer, öyle dedim de parmaklarıma baktım, yağ kutusuna niye attı acaba, keşke daha iyi inceleseydim defteri, birine hediye edebilirdim, ıslandıysa kururdu, bizim Köroğlu’nu aradım, mutfaktaki çöp kutusuna attığım defteri lütfen çıkarmasını, yanlışlıkla attığımı, benim için önemli olduğunu söyledim, çöpü atmış, merdiven boşluğunda birikiyor katın çöpleri, rica ettim, git dedim, poşetten çıkar, çöplerin çoktan alınmış olacağını söyledi, içimde üç kara kedi kavgaya tutuştu,”

Öykücülerle “2000 Sonrası Türk Öyküsü” Üzerine

Rüveyda Durmaz Kılıç, hazırladığı soruşturma ile 200 sonrası Türk öyküsünün haritasını çıkarıyor.

Handan Acar Yıldız:  “Nedir mizah anlayışı? Hayatın çelişkilerini görebilmek, saçma olanı “manipülasyon sepeti”nden çekip çıkarabilmektir. Ben Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ında müthiş derecede gelişmiş bir mizah anlayışı görüyorum ya da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde. Bunları hiç okumamış, bilmemiş olsaydık ve bu cehaletle yeni metinlere yaklaşsaydık yenilerin belli bir mizah anlayışı barındırdığına inanabilirdik.”

Cemal Şakar: Bireysel deneyim dediğiniz olguya ben deneyimsizlik diyorum. Bu deneyimsizlik, bence her şeyin bireyin elinden hızla kaymasıyla ilgili; deneyim biriktirememek, her an her şeyi yeniden deneyimlemek zorunda kalmak… Hayatın karşısında hep acemi kalmak anlamına geliyor. Travmatik hikâyeleri doğuran nedenlerin kökeninde bence sözünü ettiğim kaygı, köksüzlük ve acemilik var.”

Mehmet Kahraman: “Öykü her zaman kendi iç dinamikleriyle değerlendirilmeli elbette. Bir edebî metni kendi dışındaki olgularla değerlendirmek o metne haksızlıktır. Okur yönelimleri her dönemde değişkenlik göstermiştir ve o değişkenlikleri belirleyecek, tespit edecek nesnel bir ölçüt yoktur. Bugün sosyal medya belirliyor gibi duruyor ama eskiden de başka etkenler vardı. O gün de nitelikli eserler az satıyordu.”

Hece Öykü’den Öyküler

Rüveyda Durmaz Kılıç – İlla Galila

“Toprağın kokusu, annemin kokusundan öncedir bende. Ondan hiç ayrılamadım. Annem beni tertemiz bir yatakta değil de sıcağın, yorgunluğun, babasız çocuk büyütecek olmanın külfetiyle tarlada doğurmuş. Ölünce herkesi kucaklayan toprak, beni doğar doğmaz kucağına almış. Belki bundandı her şey. Alabildiğine doğal. Alabildiğine olağan.”

“Evimizin bahçesinde açtığım çukurları, kendime kurduğum oyunlar zanneden annem ilkin buna sevindi. Böyle oyalandığımı düşündü. Beni en derin çukura oturttu, oyuncaklarımı içine doldurdu. Anneme göre en azından güvenli bir yerdeydim. Fakat gençliğimde de devam ettim çukurlar kazmaya. Her gün bir ders, bir ödev belledim kazmayı. Oydukça rahatladım, çukurlara oturdukça yerimi bildim. Yerime ısındım. Yerimi kabullendim. Talih oyunlarının en iyisidir kazıkazan. Kazdıkça kazanıyordum.”

Akif Hasan Kaya – Geç Oldu

“Eğer orada olsaydım, tam o sırada okuduğum kitaplardaki cinlerden biri beni dürtüyor olurdu. Hep yaptığım gibi camın önüne koyduğum termostan çay doldurmak için masadan kalkardım. Belki de kütüphaneci yeni gelen kitap ve dergi kolilerini açmakla meşgul olurdu. Dün sorduğum ve henüz gelmediğini söylediği dergiyi görünce bana seslenirdi.”

“Kalkalım istersen, geç oldu, demiştim. Kalkmak için de geç oldu, demiştin. Hem zaten bu kadar yarayla fazla uzağa da gidemeyiz, demiştim. Kalmakla gitmek arasında bocalarken hem kalmak hem de gitmek için geç olmuştu işte. Bunu ikimiz de biliyorduk.”

Selma Aksoy Türköz – Son Veda

“Güneş dayanmıştı kapıya, açsalar bir türlü, açmasalar bir türlü… Kapıyı açsalar tüm sıcaklığıyla içeri yürüyor, açmasalar havasızlıktan nefes alınmıyordu; üstüne bir de tozlu kalabalık. Tıkış tıkış odaya bakıp la havle çekti kâhya kadın, kan ter içindeydi. Tamam, hanımı bir yardımcı da tutmuştu ona ama yeni gelen kadın pek bön bir şeydi, zaten hiçbir şeyin yerini bilmiyordu ki, ona soruyordu, ne anladıydı yani yardımcı tutulmasından!”

“Akşam olmak üzereydi, güneş batıp yok oldu birden, etraf kararıverdi, zamandaki bu ani ve tuhaf geçiş ürküttü onu, odanın yarı karanlık gölgeliğinde kocasını görür gibi oldu yine, gözlerini iyice açıp emin olmak istedi, evet, oydu, sevinse mi bilemedi. Biraz zayıflamış mıydı sanki, hafiften sakalları uzamıştı, elleri çekti dikkatini, kupkuruydu. İçi paralandı.”

Kuddusi Demir – Göçebe

“Rüzgâr esiyor sabahları. Büyük Ağrı’dan ovaya doğru sopsoğuk rüzgâr esiyor. Zemheri zamanı bu rüzgâra Kurdo, diyor yöre insanı. Kürt rüzgârı, asi, yakıcı, sert, kalın, merhametsiz… Bu zamanlarda kurtlarla beraber iniyor ovaya. Aç, ne bulsa parçalayacak, yakıp yıkacak, bulduğunu önüne katıp kafasını döndürecek. Kurdo esince cümle mahlukat kafasını ininden dışarı uzatamıyor.”

“Günler geçti, aşkın zirvelerini terk ettin, yenildin. Zirvelere tırmandıkça yenilmeye başladın. Yenildikçe kuyulara indin. Yenildikçe yazar iştahıyla o efsunlu kuyuların masalını anlatmak istedin Şaheste Hanım.”

“Yatsı ezanı okunduğu bir akşam yola düştü Ozan. Kocanı yatsı ezanı okunduğu bir vakitte teslim ettin Demirdumrul’a. Yatsı ezanı okunduğu bir gece terk ettin cumbalı evinizi. Müşkinaz Ana yatsı ezanı okunduktan sonra teslim etti emaneti sahibine.”

Merve Aytaç Ay – Yolculuk

“Araba dağın yüksekçe yamacından aşağıdaki ovada ışıkları parlayan şehre doğru kıvrımlı yoldan ilerliyordu. Az önce onun kullandığı kartı alıp camımı kazımaya başladım. Kar. Üstünde uzayıp giden karanlık ve ikisinden de görünür olan sessizliğin içinde her şeyden uzaktık.”

“Dağın karlı dar yamaçları arasında içinden dumanlar, şarkılar sızan bir araba. Bir kadın bordolar içinde, adamın bir cümleyle uzattığı dala sıkı sıkıya tutunmuş konuşup duran. Yanında bir gölge sakin gövdesiyle, dumanlar sızan dudaklarıyla kadının bilmediği şarkıları mırıldanıp duran.”

Merve Etöz – Fikret’i Uyandırın

“Uykuyla uyanıklık arası, Fikret ter içinde. Yine o rüya; yalnız başına karanlık bir kuyunun dibinde şimdi. Yurda verildiği gün başladı bu rüya, belki de arkadaşlarının koridorda onu sıkıştırdığı gün. Zaman gelecek, bu rüya onun en güçlü tesellisi olacak ama henüz bundan haberi yok.”

“Hızla büyüyor Fikret, yemekhanede ekmek aşırmayı, bahçede minik reçel paketini gömmeyi, acıktığında gizlenip yemek yemeyi ve hatta kendisine karışanlara cevap vermeyi öğrendi, alıştı yurda. Şarkı söylemek en sevdiği şey. Çünkü sevmediği ne varsa kelimelerin arasına gizleyip haykırsa da kimse fark etmiyor. Biraz önce arka sıradaki çocuğa laf attı mesela ama yine fark eden yok. Böyle böyle söylüyor şarkılarını. İlk alkışlayan da o oldu işte; arka sıradaki çocuk.”

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir