Hece, Yıl:30, Sayı: 350
İlk sayısından bu yana kesintisiz takip ettiğim dergilerden olan Hece dergisi, 30. yılında 350. sayısına ulaştı.
Hatice Bildirici’nin Avluda Karşılaması’ndan
“burada işimiz edebiyat. biz edebî metne değer biçmek için sanal kalite ölçütleri icat edip “birinci sınıf metin, ikinci sınıf şair” gibi tabirlerle değerlendirmeler yapmadık. nihayetinde yolculara tren mevkii belirlemiyor, edebiyat yapıyoruz. duruşumuzun gereği hep bir meselemiz oldu; dosya ve söyleşilerle, durup o meseleye bakalım istedik. her ay bize gönderilen yüzlerce şiir ve yazıdan etik, estetik, kapsayıcılık ve tekamüle hizmet kabiliyeti bakımından en iyilerini seçerek dergimizde yer verdik. avangarda kapımızı sonuna kadar açtık, sağ sol diye bir derdimiz olmadı. metnin okurda uyandırdığı edebî haz ve dönüştürme kudreti hakkında nihai sözü inanıyoruz ki en az bugünün okuru kadar zaman yani edebiyat tarihi söyleyecektir.”
Yüksel Aksu ile Söyleşi
Hatice Bildirici, yönetmen Yüksel Aksu ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Söyleşinin merkezinde “Bak Postacı Geliyor” filmi var.
“Karakterimiz Postacı Osman, edebî metin olarak tasarlandığı için hem dramatik hem de edebî bir hal alıyor. Âşık olduğu kıza kendi haliyle karşısına çıkmak yerine satırları araç haline getiriyor. Ateşe dokunamayan birinin eline maşa alıp korlara uzanması gibi o da sözcükleri, şiirleri, satırları araçsallaştırıyor.”
“Şiirleri ve şairleri gelişi güzel seçmedim. Karakterin ve olay örgüsünün ihtiyaçlarına göre uzun süren taramalar sonucu yerleştirdim. Olay, olgu, örgü ve sahne hangi şiir ve şairi gerektiriyorsa o ihtiyaca göre şiir araştırmalarına girdim.”
“Sinemanın ya da sanatın genel olarak işlevi doğada ve hayatta var olanı imbikten süzercesine en halisane hale getirip duyusal, düşünsel bir konserveye dönüştürmek olmalıdır.”
2025’te Türk Şiiri
Hece’nin artık her şubatta gelenekselleşen köşelerinden olan bir önceki yılın şiiri dosya bu sayıda da dergide yer alıyor. Dosya Editörü Mehmet Solak.
Mehmet Solak’ın Sunuş’undan…
“Her yıl olduğu gibi yine bol şiirli, bol kitaplı bir yıl geçirdik. Yüzlerce şiir yazıldı ve yayımlandı. Yazılan ve yayımlanan her şiir, aynı oranda okundu mu peki? Doğrusu, bırakın aynı oranda okunmasını yakın oranda bile okunduğunu sanmıyorum. Hatta yazılma/yayımlanma oranına göre okunma oranının gülünç düzeylerde kaldığını düşünüyorum. Aslında bu orantısızlık yeni bir şey değil. Yıllardır biliniyor ve çeşitli ortamlarda ironik bir şekilde dillendiriliyor zaten. Denen şu: Şairler bile şiir okumuyor, kendi şiirleri hariç.”
Dosyadan…
İbrahim Eryiğit – Çağdaş Türk Şiirinde Etik Bir Eşik: Çok
“Kitabın poetikasını kavrayabilmek için öncelikle şairin dil ve imge anlayışına bakmak gerekir. Çok’ta Deniz’in şiir dili, süsleyici ve estetik haz peşinde koşan bir dil değildir; tam tersine, yoğunluk ve fazlalık üzerine kuruludur. Her kelime, her imge hem anlam hem yük taşıma kapasitesini test eder.”
“Günlük hayat imgeleri ve sert bedensel imgeler, okurun rahat bir estetik deneyim yerine rahatsızlık ve farkındalık yaşamasını sağlar. Deniz, şiirlerinde etik boyutu öne çıkarır; estetik hazdan önce, sorumluluk ve tanıklık gelir. Şair, bireysel bir ruh hâlinden çok, kolektif bir yorgunluğu kayda geçirir. Şiir, bireyin değil, çağın sıkletini tersinden tartar.”
Ali K. Metin – Şiiri Dert Edinmeden Gelen Mevlit
“Mevlit kitabı toplam yedi na’ttan oluşmaktadır. Her na’t farklı isimler altında dört bölümden meydana geliyor. Na’tlar bazı yerde Hazreti Peygamberin hayat hikâyesinden kesitlere ve methiyesine yer verir, örneğin, “Altıncı Na’t”ta “regaib”, “miraç”, “berat”, “kadir” bölümlerinde olduğu gibi. Bazı yerde ise öznenin seyr-i sülûk süreçlerine dair betimlemeler yapar, örneğin “Beşinci Na’t”ta “terk-i dünya”, “terk-i ukba”, “terk-i hesti”, “terk-i terk” bölümlerinde görüldüğü üzere. Fakat diğer na’tlarda peygamberin hikâyesiyle öznenin tasavvufi halleri bu kadar ayrışık bir yapı sergilemez.”
Yunus Emre Altuntaş- Faruk Uysal’ın Bir Tavil ve Çok Sesli Ben’i Üzerine
“Uysal’ın pek çok şiirinde dertleşme havasında bir eleştiri bir mesaj kaygısı görülüyor. Hatta birkaç şiirinde Filistin, Mısır, Gazze gibi Orta Doğu coğrafyasındaki olaylara değindiği de oluyor. Kimi zaman da Behçet Necatigil’in şiirlerini andıran ev ortamlarını, aileyi, coğrafyayı ve küçük insanı ele alan şiirlere rastlıyoruz. Arı, deniz, gece, aşk, doğu-batı, dünya, gökyüzü, tabiat, çiçekler, mavi, insan, çocukluk, anne, baba gibi temaların ele alındığı şiirlerde yalnızlık ve özlem duygusu öne çıkıyor.”
“Temsil, mecaz, alegori, benzetme, gönderme gibi tekniklerin kullanıldığı lirik şiirlerde konuşma diline yaslanan anlatımcı bir üslup kullanılmış. Sade, yalın ve açık anlamlı şiirlerin hemen hepsinde dipnotlar verilerek ele alınan kişi hakkında bilgiler verilmiş. Şiirlerde ritim ve ahenk -diğer kitabında olduğu gibi- mısra içi ve mısra sonu ses tekrarlarıyla sağlanmaya çalışılmış.”
Mehmet Narlı – Ömer Erdem’in Dolayımlar’ı
“Kitaptaki otuz iki şiirden sadece birinin (benim hikâyem) kendi içinde birimlere ayrılmış olması da görünmeyecek bir biçimsel düzenleme değil. Aslında birim oluşturma, içine doğulan şiirin, şiirleri üreten kültürel yapının devredilen izleri, hayali, duyguyu, düşünceyi hangi kalıplarla bölüştürerek iletmeye çalıştığı ile bağıntılıdır. Modern öncesi beyit ve dörtlük düzenindeki birim oluşturmanın da dize sayıları farklı modern birimlemelerin de kendine özgü sistemleri vardır. Ritim ve anlam da bu sistemlerden bütünüyle bağımsız değildir.”
Ethem Erdoğan -Türk Şiiri Geleneğinde Ethos Ve Mehmet Aycı Duruşu
“Aycı’nın mistik ethos’u, Tanrı’ya doğrudan hitap, peygamber isimleri ve tarihsel tanıklık ile kuruluyor. “Seni zor zamanlarda koruyan bendim… Sana evimi açtım” dizeleri, şairin bireysel kırgınlığının açılımı sayılmaz, tarihsel bir hamilik ve vicdan iddiası ortaya koymasını sağlar. Dünyanın her yerinde itilen, kakılan, tecavüz edilen, ötekileştirilen ve öldürülen bir kavmin, 1492 sonrası Yüce Devlet içinde insanca yaşamaya layık görülmesine gönderme yapılır.”
Üstkurgumacaya Bir Bakış Denemesi
Fadime Bozyiğit, postmodernist romanın özelliklerini anlatıyor. Postmodernist romanın realist ve modernist romandan farklılaştığını, neden-sonuç ilişkisine bağlı kalmadığını ve kesin bir son taşımayabildiğini açıklıyor. Üstkurmaca tekniğinin önemini ele alıyor ve romanın kurmaca olduğunu okura hatırlattığını söylüyor. Türk edebiyatında özellikle Ahmet Mithat Efendi üzerinden üstkurmaca örneklerini değerlendiriyor ve bu tekniğin okuru gerçeklik konusunda sorgulamaya yönelttiğini ifade ediyor.
“Postmodernist romanın en önemli özelliği ise üst kurgudur. Realist roman sunduğu kurgunun yüzde yüz gerçek olduğuna dair emin olunmasını isteyecek şekilde ilerlerken postmodernist roman sunulan kurgunun gerçek olmadığını sık sık hatırlatır. Bunu bazen romanın yazılış sürecini okura ileterek yapar bazen de okura “gerçek” olduğunu düşündüğü dünyanın gerçek olup olmadığından emin olamayacağını söyleyerek.”
Müziğin İzinde Farabi ve Türk Müziği
Mahir Nakip, Farabi’nin müzik alanındaki çalışmalarını ve Türk müziği açısından önemini anlatıyor. Özellikle Kitâbü’l-Mûsikî el-Kebîr adlı eserinin müzik nazariyatını sistemleştirdiğini ve Türk müzik düşüncesinin temellerini etkilediğini açıklıyor.
“Öncelikle Fârâbî, Türkistan coğrafyasında (Farab/Otrar) yetişmiş bir Türk-İslam âlimidir. Yaşadığı kültürel çevre, Orta Asya Türk müzik geleneğinin hâlâ canlı olduğu bir ortamdır. Bu nedenle eserde kullanılan ses sistemi, aralıklar, perde anlayışı ve çalgı tasvirleri, yalnızca Antik Yunan teorisinin tekrarı değil; İslam dünyasında fiilen icra edilen müziğin teorik bir çözümlemesidir. Bu icra geleneği içinde Türk unsurunun güçlü olduğu bilinmektedir.”
Dijital Çağda Şiir Taklidi
Ethem Erdoğan, dijital çağda şiirin geçirdiği dönüşümü ve “müteşair” kavramını ele alıyor. Gerçek şair ile müteşair arasındaki farkı anlatıyor; birinin şiiri yaşadığını, diğerinin ise şiiri görünürlük ve gösteri için kullandığını söylüyor. Sosyal medyanın şiiri bir tüketim nesnesine dönüştürdüğünü ifade ediyor. Şiirin hakikat, sessizlik ve içsel sarsıntıyla var olduğunu; taklit ve gösteriyle kalıcı olamayacağını dile getiriyor.
Oysa şiir, teşhir edilemez. Şiir, kendi içine kapanır. Bir dize, paylaşıldığı anda eksilir. Çünkü şiir, kalpte tamamlanır, ekranda değil.
“Gerçek şair, müteşairden yalnız biçimle değil, tavırla ayrılır. Şair, şiiri “kullanmaz”; onunla yaşar. Müteşair ise, şiiri bir “araç” olarak görür. Bu fark, şiirin kaderini belirler. Çünkü şiirin asıl gücü, kullanılmamasında yatar.
Şair, kelimenin ardına geçmeye cesaret eder. Oysa müteşair, kelimenin yüzeyinde boğulur. Şair, dili kırar; müteşair, dili süsler. Şair, sessizliği büyütür; müteşair, gürültüyü çoğaltır. Nihayetinde biri kalır, diğeri kaybolur.”
Celal Karaca ile Edebiyat Nöbeti Üzerine Söyleşi
Işığın Bekçileri bölümünün bu sayı konuğu Edebiyat Nöbeti dergisi. Celal Karaca ile dergi üzerine yapılan söyleşinin soruları Müberra Baydar’dan.
“Edebiyat Nöbeti dergisini çıkarmamız Bafra’da dönüştürücü bir etki yaptı. Edebiyat Nöbeti, ilçemizde yayımlanan ilk edebiyat dergisidir. Bizim derginin arkasından öğretmen Yaşar Vural arkadaşımızın çabasıyla Edebice dergisi yayınlandı. Ancak Edebice 36. sayıda yayınını sonlandırmak zorunda kaldı. Dergimizin şiir editörü Fatma Hatun Esen’in çıkardığı Maraşantiya şiir dergisi Bafra’da çıkan üçüncü dergi olarak yayınını sürdürmektedir”
“Kendi ürünlerimizi yayımlamama işi sadece benim için değil, diğer arkadaşlarımız için de geçerlidir. Edebiyat Nöbeti dergisi yayına başlarken şöyle bir karar aldık: Derginin künyesinde yer alan isimler dergide ara sıra yazacak. Eğer biz her sayıda yer alırsak, dergiyi kendimiz için çıkarmış izlenimi yaratırız. Dergimizin çıkış amaçlarından biri de yeni yazarlara, şairlere edebiyatın kapısını aralamak olmalıdır.”
Giden Yıl Ritüelleri
Mehmet Solak, hayatın ve özellikle edebiyat dünyasının ritüeller üzerinden nasıl sıradanlaştığını anlatıyor. Etkinliklerin zamanla nitelikten uzaklaşıp güç ve makam aracına dönüştüğünü, gücün insanı değiştirdiğini, hırs ve kibirle yozlaştırdığını dile getiriyor.
“Nitelik ve nicelik kapsamı her ne olursa olsun, ritüeller toplamı hayatımız. Günün sonunda yahut ömrün bitiminde kendiliğinden ortaya çıkan yekûn başka nedir ki?
Salt gündelik hayatımız değil, hayatımızın her bir kesiti, her bir yönü buna dâhil demek ki. Sakınılamaz hatta kaçınılamaz bir durum. Haliyle edebiyat dünyamız için de geçerli: Yılın kitapları, falanca ödülleri, filanca ödülleri… Soruşturmalar, seçkiler, antolojiler, dosyalar, en çok satılanlar, en çok okunanlar, en iyiler, en’ler, en’ler…”
Modern Şiirde Çağrışım – I
Yunus Emre Altuntaş, modern şiirde çağrışımın önemini anlatıyor. Çağrışımın şiire çok katmanlı bir anlam kazandırdığını ve okuyucunun zihninde farklı duygu ve düşünceler uyandırdığını açıklıyor. Çağrışımın kültüre, zamana ve topluma göre değiştiğini söylüyor. Ayrıca halk şiiri ile modern şiirin çağrışım anlayışını karşılaştırıyor ve modern şiirin özellikle 20. yüzyılda ortaya çıkan akımlarla birlikte anlamı bilinçli olarak çoğullaştırdığını ifade ediyor.
“Modern şiir daha çok imge temelli çağrışımlar üzerinden ilerler. Bizde bunun yaygınlaşması İkinci Yeni ile olmuştur. Batıda 20. yüzyılın başında -daha çok romanda- kullanılan bilinç akışı tekniği zamanla şiire de sirayet etmiş ve Fransız şairler üzerinden İkinci Yeni’yi etkilemiştir. Bu teknikte çağrışım önemli yer tutmaktadır. Apollinaire, Éluard, Aragon, Breton, Peret, Char, Tzara, Jacob bu isimlerden birkaçıdır. Çağrışım tekniğinin öncülleri ise Rimbaud ve Mallarmé kabul edilir. Bu şairlerin zengin çağrışımlarla bezenmiş şiirleri anlamı dışlayarak kelimelerin hatta harflerin benzeşmesi şekliyle öne çıkmıştır.”
Hece Postası
Faruk Uysal’ın Hece Postası tekrar başladı. Çok değerli ve kıymetli olan bu bölüm özellikle gençler tarafından sıkı takip edilse adeta bir atölye gibi faydalı olacak içeriklere sahip. Uysal, şiire ve yazın sürecine dair bir giriş yaptıktan sonra dergiye gönderilen şiirlere ait notlarını paylaşıyor.
“Peki, o hâlde insanlar niçin şiir yazar? Çünkü şiir, insanın kendini gerçekleştirme biçimlerinden biridir. Bir özne olarak insan; kendi varlığına, diğer varlıklara, nesnelere ve dünyaya baktıkça onları kavramaya, benzetmeye, anlamaya ve tanımlamaya çalışır. İşte şiir, bu çabanın en yoğun ve derin çıktılarından biridir. Varoluşun sürdürülebilmesi için insan zihninin en temel ihtiyaçlarından biri anlamlandırmadır. Şiir bir dildir; dil içinde bir dil… Bildik anlamları yıkan, her şeyi yeniden kuran bir dil.”
Hece’den Şiirler
dali elinde fırça uyurmuş bana seslenen kedi
yol senin ses senin göreceğin başka rüya senin
başla haydi gelmezsen kim özleyecek seni
her bir şiir bekler elbet ilk ve son dizelerini
Hüseyin Atlansoy
Deniz mavi renkli bir topraktır
Toprak ne zaman baksan kara,
Asla başaramayacaksın yaşamayı
Yepyeni bir şey yaratmayı da
Kalan bu yılgınlıktır
Her deneyişin ardından sana
Cevdet Karal
Bir yaprak gibi hışırdar yakardığında
Bir kılıç gibi sabırlı sesi kınında
Bir kaya gibi ağlar sular sararsa
Aldırmaz taş atanlara çünkü fotoğraf
İpi sağlam değilse cambazın ne yapar
Göğe doğru düşmekten
Başka suçu olmayan manolya
Mustafa Muharrem
şehre yabancı gelmiş biri gibi kimlikler
on maaş bağladığı avizesine takılan ayaklarımız
zengin sofraların uzağında
peltek vaizin uyarısına benzer
yüksek desibelli asgari sessizlikler içinde
yemek kuyruğunda üç çocuğun
babasını almış bir yetimliği
anlamayacak kalplerden ırağa benzer
Bilal Can
diyelim ki bu otobüs barış caddesinde gitmiyor
diyelim ki barış beynimin çatlak bir levhası
desinler ki kafamdaki savaş, namlusuz bir yankı
silah tüccarları gülümseyerek bakıyor borsa ekranlarına
kanın rengiyle parlıyor sabah bültenleri,
gazzede ölünce insan bir istatistik kalemi
dekart bu çürümeden kaç var oluş devşirebilir
bebeğinin kanına batmışken ceketi
Eser Tokaş
bakın benim göğsümde taşıdığım kimlik, şanlı defterden koparılmıştır
taksitli huzuru bir kâğıt gibi buruşturup atan memur ne bilsin o yüzden
size ram olan o metalik uğultu kutsi bir adamın meteliği olmayacak
hiç yazılmayacaktı bana kalırsa dünya aşkı alnımdaki kuşaksız çatlağa
görüneni bir ovadan hallice atar, astarımı saklarım atlarıma ağladığım dağa
Doğanay Dağlar
Düşeyaz’da Öykü ve Küçürek Öykü Dosyası
Düşeyaz dergisi, modern edebiyatın nabzını tutmaya devam ediyor. Ele alınan dosya konularını söyleşiler ve örnek metinlerle okurlarına tam anlamıyla aktarıyor dergi. Bu sayıda da “öykü ve küçürek öykü dosyası” ile 2026’ya giriş yapmış oldu Düşeyaz.
Dosyadan…
Vedat Ali Kızıltepe- Öykü, Küçürek Öykü
“Öykü, düş ürünü ya da gerçek olan şeyleri düz yazı tekniğiyle kısa ve öz bir biçimde anlatma şeklidir. Roman gibi diğer yazı türlerine nazaran daha az kelime ve daha az kişi yer alır. Öyküde olayın geçtiği yer ve mekânlar sınırlıdır. Anlatım yoğunluk ile dolu ve özdür.”
“Küçürek hikâyede hacminden dolayı hikâyenin unsurlarıyla ilgili pek çok ayrıntıya yer verilmez, şiirde olduğu gibi yoğun ve imgesel anlatımdan faydalanılarak hikâye kurgulanır. Hikâyede verilmeyenlerin okur tarafından tamamlanması beklenir.”
Nimet Tekerek – “An”ın Estetiği: Küçürek Öykü
“Klasik öykü bir süreci anlatırken, küçürek öykü bir “durum” un içine hapsolmuştur. Bu, Bergson’un süre (durée) kavramının bir reddi gibidir. Küçürek öyküde zaman akmaz, donar. Okur, öykünün içine girdiğinde kendini kronolojik bir akışta değil; dikey bir derinlikte bulur. Bu dikey derinlik, karakterin tüm geçmişini ve geleceğini o tek cümlelik parlamaya sığdırır.”
“Küçürek öykü, modern insanın parçalanmış gerçekliğini yansıtan bir aynadır. Ancak bu ayna; bütünü göstermek yerine bir kırıntıyı, bir anı veya bir jesti göstererek okuru bütünün dehşetiyle baş başa bırakır. Felsefi düzlemde bu durum, Heideggerci bir bakışla “varlığın üzerindeki örtüyü açma” eylemine benzer.”
Alpaslan Yurtsever – Bir Cümlelik Travmalar, Bir Paragrafta Şifa
“Edebiyatın en kısa anlatı biçimleri olan öykü ve özellikle küçürek öyk; insanın bu yoğun, kesik ve parçalı yaşantılarına en çok yaklaşabilen anlatı türlerindendir. Çünkü travma dediğimiz şey de çoğu zaman uzun bir anlatı değil, kısa ama ağır bir izdir.”
“Günümüz insanı uzun hikâyeler yaşamıyor. Hayatlar bölük pörçük. Duygular hızlı. Travmalar ani. Bir mesajla biten ilişkiler. Bir cümleyle yıkılan güvenler. Bir anlık ihmalle büyüyen yaralar. Bu yüzden küçürek öykü çağımızın anlatısıdır. Çünkü çağımızın insanı da bir cümlede yaralanıyor.”
Ahmet Enes Özen – Öyküler Ne İşe Yarar?
“Öyküler, hayatımızın her yerindedir. Onlarsız bir hayat fazlasıyla yavan olurdu. Bütün hayat bir öyküler toplamıdır, hayatınız bile. Onlar sadece hoş vakit geçirmek için okuyup geçtiğimiz basit yazılar değildir. Ne kadar değerli bir sanatla haşır neşir olduğunuzu yalnızca hayal edin. Bizler bu mirası Homeros’tan devraldık, o da öncekilerden almıştı. Her birimiz öyküye giden yola birer taş koyduk. Onu el ele inşa ettik.”
Mustafa Uçurum ile Söyleşi
Dosya kapsamında ben de Vedat Ali Kızıltepe’nin öykü ve küçürek öykü merkezli sorularını cevapladım.
“Çok sesli, çok renkli, cesur bir dönemden geçiyoruz. Artık tek bir öykü anlayışından bahsedemeyiz. Klasik anlatımın yanı sıra, küçürek öykü, deneysel metinler, kurmaca-deneme gibi türler çok güçlü. Yazar adayları inanılmaz üretken. En belirgin özellik, bence, bireyin iç dünyasına, kimlik arayışlarına, yalnızlığına ve modern hayatın getirdiği yabancılaşmaya daha fazla odaklanılması.”
“Kesinlikle bambaşka bir anlatım biçimi. Kısalık, onun sadece görünen yüzü. Nasıl ki bir haiku, yüzlerce sayfalık bir felsefe kitabının anlatacağı şeyi üç dizede sezdirirse, küçürek öykü de öyledir. O, bir edebiyat türünden ziyade, bir yoğunlaştırma sanatıdır. Bir anın, bir hayatı nasıl değiştirebileceğini; bir cümlenin, bir romanın etkisini nasıl verebileceğini gösteren bir sihirdir.”
Güllerin Terzisi
Yusuf Ertuğrul Erdem, Adapazarı’nın manevi kültüründe önemli bir yer tutan “gülebakanlık” geleneğini ve bu geleneğin en önemli temsilcisi Terzi Ali Taşçeken’i anlatıyor. Şehrin meczup, garip ve kimsesizlerine “gül” nazarıyla bakıp onlara karşılık beklemeden hizmet eden gönül insanlarını tanıtıyor. Terzi Ali’nin dükkanını bir iyilik merkezine dönüştürerek bu insanları yedirip içirmesini, temizlemesini ve onlara sabırla kol kanat germesini aktarıyor. Bu ince ruhlu insanların şehre kattığı merhamet ikliminin ve insani değerlerin önemine değiniyor.
“Gururun, kibrin zerresi yoktu onda. Alçakgönüllü, mütevazıydı. Güller, çürük meyve ve sebzeleri tezgâhın üzerine koyup onu engelleseler bile bağırmaz, incitmezdi. Kış günü misafirleri ısınsın diye koyduğu mangalları birbirlerine atsalar dahi arifane davranırdı.”
“Ali Taşçeken’in terzihanesinde toplanan insanlar -tesadüfen değil; hikmetini ancak Allah’ın bilebileceği bir çekilişleezelde takdir edilmiş bir buluşma yerinde bir araya gelmişlerdir.”
Düşeyaz’dan Öyküler
Ahmet Şevki Şakalar- Liyâkat Kime Layık?
“Araç kullanırken biraz sonra büyük bir salonda büyük bir stajyer ordusuna yapacağı konuşmanın provasını yapıyordu.
-Liyakat, atın önüne ot; itin önüne et koymaktır. Saz çalan adamın eline dümbelek vermemektir.
Dikiz aynasından sözlerini onaylayan kişiyle göz göze geldi. Kendisiydi.”
Vildan Çelik – Memleket Hasreti
“Odanın açık penceresinden, uzun uzun, hiç telaş etmeden dışarıyı seyretti. Ne de olsa akıp giden zaman onu bekletiyor, hayat bir türlü geçip gitmiyordu. Gökyüzünde gezinen bakışları, önce mavi göğün üzerine ekmek sular gibi damla damla atılmış beyaz pamukları, sonra pamukların arasında diken gibi duran çizikleri seyretti. Kapısının tıklatıldığını duydu.”
“Şimdiye kadar bir kere bile memleketinden bahsetmemesini hastalığına yormuştu. Hasta bakıcılardan, iki kızı bir oğlu olduğunu kocasının öldüğünü, onları okutabilmek için temizlikçilik yaptığını ve çocuklarının en iyi okullarda okuyup, yurtdışında görev aldıklarını öğrenmişti.”
Ebru Adıgüzel – Dönüşümün Eşiğinde Kalan
“Güneş artık odama ulaşamıyor. Dünyamın dışına kendimce çektiğim görünmez bir bent ne içerden dışarı ne de dışardan içeri bir yaşam ışığı sızdırıyor. Hesapladığım birkaç gün, hissettiğim ise yüzyıllardır bu odada; terden ve saçlarımın yağından katran tutmuş yastığıma sarılmış, anne karnındaki bir cenin misali gömülmüş yatıyorum. Ne doğabiliyorum ne de düşebiliyorum.”
“Bir anlığına gözlerimi kapatıp kalbimi sakinleştirmek için ona derin bir nefes bağışlıyorum. Geçmişimdeki hesap defterimi ya tahsil edeceğim ya da yırtıp yakacağım. İflasa sürüklenmeden hakkaniyetli bir muhasebe yapmalıyım artık.”
Düşeyaz’dan Şiirler
Bilirsin, zarif kimse artık buralara uğramayacak!
Bakışlarında yaşanmamış bir hayatın ağırlığı
Daha fazla görüyorum
Seni işitmeyen kulaklarda daha fazla
O çocuk gözlerin yaşadıklarını unutmayan
Akşamdan akşama artıyor üzüntümüz
Daha fazla…
Ahmet Tepe
yatmış gene bir gün
gök gürlemiş yağmur yağmış
tozu akmış gün açmış yatağa
ne uyandırmış sarı kedi
ne de uğramış çiçekli toprağa
oysa hep tembihlermiş
yağmur yağarsa beni uyandır
Bünyamin K.
Matem eşittir doğumuna duvağına
Toparlandı duygularında cesaret
Toparlansa duygu küfrü keyifsiz
Biraz önce içindeydi dünya kefensiz
Nedir iç içe olan dünya dönen kahrol
İmgede çıkan sivilce kahrol
Yüzü sunta grisi
Heykeli kendine adayan yalnızlık
Putların taş halinde kaskatı
Büyü ve zencefil kokusu kahrol
Mehmet Mortaş
Beni bir saksıya dikin ve unutun can suyu vermeyi
Ya da öksüzlerin yanına yatırın öksürüklerimi
Bu yıl da göremedim küllerinden doğan kuşları
Ruhumu törpülemekten inceldim dal gibi
Temmuz ortalarında kar çekiyor canım,
Alnıma iğnelenmiş günleri kırpıyorum ıslak ve sarı
Beden şehrinin kemikleri kırılıyor çıtır çıtır…
İlker Gülbahar
halbuki seni uyanınca görse mevsimi geçmiş atlar
başkasının epriyen acılarını taşıması gibi bazen
taşıyor toynaklarında avuç dolusu suyu
sıkıca tutunuyorum taşlara yapışmaktan
çünkü içimizi kımıldatan yataklar hatırlanmaz
yine de bıkmadım günahlarımı kazımaktan
Ahmet Karpınar
“Aynaya yansıyan şu boşluğun sesi şiirdir.” dedi şair.
L, boşluğa bakıp sustu.
Şair duyuyordu çünkü boşluğun sesini.
L’nin gözlerine bakıp fısıldadı:
“Muğlak değildir boşluk.
Gözlerin,
öyküler içmiş yağmur gibi…
Boşluğa takılmasın;
mahcup uzaklarda, sessiz niyazlar çağırsın
ve ıslatsın içini.
Yasin Mortaş
Muhit’te Güray Süngü Dosyası
Muhit dergisi 74. sayıda Güray Süngü dosyası hazırladı. Dosya bağlamında Hüseyin Ahmet Çelik’in sorularını cevaplamış Süngü.
“Delirmeler Sarayı’nı yirmi beş yıl önce yazmaya başladım. İki yazma biçimi vardır biliyorsun, bir sezgisel diyelim, hikâye ana hatlarıyla aklında olsa da taslak çıkarmazsın, yazdıkça gelişir roman ve nihayete ulaşır. Bir de planlı süreç diyelim, baştan bütün olay örgüsünü belirlersin, kurguyu yaparsın, sonra başlarsın ve plana göre inşa edersin ve biter. İki yöntemle de romanlar yazdım.”
“Ben roman yazarıyım. Söylemek istediğim bir hakikat yok. (Yok değil de yok demezsem o hakikat nedir denir? O hakikati söylemen istenir, o hakikati söyleyişin zaten bütün romanlarında yaptığındır, tutar tuzağa düşer söylersin, nasıl bir saçmalık düşün) Öte yandan söyleme yöntemim anlama dair bir ışık yakabilir. Çünkü sanat böyle bir şey.”
“İnsan faydaya dair çok güzel şeyler üretiyor, anlama dair çok güzel şeyler söylüyor. Sanatın amacı, şiirin insana yaptığı filan ama ben diyeyim ki insan âdeta bozuk bir eski araba motoru, şiir de o motoru tamir etmeye yarayacak İngiliz anahtarı değil. Bu bakış kusurlu.”
Dosyadan
Aynur Dilber – Benzersiz Bahçe
“Her çiçeğin kendine has bir iklimi, mevsimi ve yeşereceği bir toprağı vardır. Güray Süngü’nün o ilk dersinden büyülenmiş bir şekilde çıktım. Yeryüzünün bütün melankolisi ve lirizmi kalbimde toplanmış, benimle beraber adımlıyordu kaldırımları. Sanki o akşam ölseydim dünyada derin duygulara dair çok şey eksilirdi. Bana kendimi bu kadar kıymetli hissettirmişti Güray Süngü. Her bir yaratılışa özenle yaklaşmıştı.”
M. Fatih Kutlubay – Sarkacın Sonsuz Salınımı: Güray Süngü Öykülerinde Paranoyak Anlatıcı
“Güray Süngü’nün anlatıcısının birçok öyküde büründüğü ruh hâli ise burada niteliklerini açmaya çalıştığım paranoyak anlatıcının belirgin bir görünümü olarak karşımıza çıkar. Yetkin bir yazar olarak Süngü’nün, anlatıcının zaman zaman takındığı paranoyak tavır sayesinde hikâyenin ufkunu olayların ötesine taşıdığı ve meselenin giderek karakterin ruhsal çözümlemesine dönüştüğü söylenebilir. Yazarın ben diline olan hâkimiyeti ve bu dile duyduğu yoğun ilgi de bu dönüşümde hiç kuşkusuz önemli rol oynar.”
Yasin Taçar – Delirmeler Sarayı
“Süngü’nün eserlerinde karşımıza çıkan o tipik karakter burada da vardır: Yenilmiştir, toplum içinde siliktir ama kendisini tanımaktadır. Delirmeler Sarayı’nın karakterleri de farkındalık sahibidir. Kendilerini tanıyor olmaları, düşüncelerine bir berraklık getirmekte, okurda bir aynaya bakıyormuş veya kendi iç sesiyle konuşuyormuş izlenimi uyandırmaktadır. Dünyayı ve “şeyleri” tanıma çabaları, onlara özgün bir bilinç düzeyi kazandırır.”
İsimsiz Öğretmenin Kalkınma Macerası
Mustafa Çiftci, Şevket Süreyya Aydemir’in Toprak Uyanırsa adlı romanını ele alıyor. Romanın isimsiz öğretmen kahramanı üzerinden köye bakışı, kalkınma fikrini ve dönemin köy edebiyatını değerlendiriyor. Eserin günümüzde artık eski bir mesele hâline geldiğini, köyün ve kalkınmanın bugün için geçerliliğini yitirdiğini ifade ediyor.
Yüce Dağdan Aşan Yollar Bizimdir
Dursun Çiçek, Kayseri’den Kırşehir’e yaptığı göç yolculuğunu anlatıyor. Bu yolculuk sırasında Dadaloğlu’nun türkülerine ve bozlaklarına sığınıyor. Dadaloğlu’nun hayatı, şiirleri ve mekânlarla ilişkisi üzerine düşüncelerini paylaşıyor.
“Ozanların hayatlarını biraz da kronolojiden, siyasal bakış açılarından kurtarıp hikmet ve anlam boyutunda yorumlayabildiğimizde belki de hakikate çok daha iyi biçimde yaklaşacağız. Menkıbeleri aklın süzgecine vurarak anlamı rasyonalize eden muhayyile bir süre sonra aklını da yitirmekle baş başa kalır. Öyleyse bir ozanı dağıyla, ırmağıyla, insanıyla, hüznüyle, türküsüyle, şiiriyle ve ağıtıyla bir bütün olarak anlamak, dinlemek, bilmek gerek.”
Faziletlerin Zenginleşmesinde ve Kökleşmesinde Sanatın Rolü
Muhammet Enes Kala, ahlak ile sanat arasındaki ilişkiyi ele alıyor. İnsanın yaşadığına anlam katma çabasından yola çıkarak iyi, doğru ve güzel kavramlarının birbirinden ayrılamayacağını anlatıyor. Sanatın, ahlakın buyurgan dilini insanın iç dünyasına tercüme eden bir alan olduğunu ifade ediyor.
“Fazıl toplum, estetik duyarlılığı yüksek toplumdur. Çünkü estetik duyarlılık, başkasının varlığına karşı incelikli bir dikkat ve hassasiyet geliştirir; başkasıyla kurulan bağı çıkar ilişkisinden kurtarır. Bu hâl, estetik ve etik dikkati birlikte üretir. Dikkatin olduğu yerde sorumluluk güçlenir, kuvvetli sorumluluk hissinin var olduğu yerde ise güçlü bir ahlâktan söz edilebilir. Sanat, bu zincirin ilk halkasına tutunur ve onu canlı tutar.”
Kendine Üzgün
İnsan ilişkilerindeki zorlukları, kırgınlıkları ve hayal kırıklıklarını anlatıyor Müslim Coşkun, İnsanın karmaşık ve anlaşılması güç bir varlık olduğunu, tanıdığını sandığımız kişilerin zamanla değişebildiğini, incelik ve nezaketin insanlar arasından çekildiğini, bu güzel hasletleri daha çok tabiatta bulduğunu ifade ediyor.
“İnsan, dünyada kalbinin mesafesi kadar yer kaplar. Bir bakıma insan, kalbinin yansımasıdır; hayatı da bu yansımanın bir tezahürü olarak şekillenir. Dünyada neye talip olursak yolumuz da ona göre çizilir. Hayatı yalnızca bu dünyadan ibaret sanan insan için dünya nimetleri cazip görünür. Bu aynı zamanda bir tuzaktır. Ölçüyü kaçırmak, tuzağa düşmeyi de beraberinde getirir.”
Mahmut Erol Kılıç ile Söyleşi
Mehmet Akif Bıyıklı’nın sorularını cevaplamış Mahmut Erol Kılıç. Söyleşide Kılıç, hayatı, akademik çalışmaları ve düşünce dünyası üzerine kapsamlı açıklamalarda bulunuyor. Lise yıllarında zorlu siyasi koşullara rağmen kendini yetiştirme gayretiyle çıktığı yolu anlatıyor. Felsefenin Yunan’a indirgenemeyeceğini, hikmetin kökeninin Doğu’ya ve peygamberlere dayandığını ifade ediyor. İbnü’l-Arabî’nin varlık felsefesini, vahdet-i vücud öğretisini ve bu öğretinin yanlış anlaşılmalarını açıklıyor.
“Felsefe nedense Meşşâîler, yani peripatetik filozofların eline geçince -yani “Nebi’ye gerek yok, ben felsefe kanalıyla Allah’ı bulurum, nübüvvete gerek yok” diyen bir grubun yüzündenbaşta Gazali olmak üzere o tarz felsefe tenkit edilmiştir. Aslında İslâm’da felsefenin tamamı tenkit edilmemiştir. Bugün mesela ateist filozoflar var diye felsefenin tamamı reddolunamaz. O tarz olanlar tenkit edilebilir.”
“Hatta İmam-ı Rabbani’nin baş halifesi olan Hâce Hord dahi bu konuda hocasını tenkit etmiştir. Bu bir “misunderstanding”, yani İbnü’l-Arabî’yi yanlış anlama problemidir. Şah Veliyullah Dehlevi gibi İmam-ı Rabbani’den sonra gelen bazı arifler ve Nakşilik içinden gelenler aynı fikri sürdürmemiş, İmam-ı Rabbani’nin o tenkidini çok benimsememişlerdir. Ama maalesef o benimsemeyenlerin görüşleri Türkiye’ye gelmemiş, bu görüş hâkim olmuştur.”
Muhit’ten Öyküler
Ayşegül Genç – Bir Yığın Kül
“Bu sabah yalnızlığımın dörtte biri israf oldu! şöyle ki bir salon dolusu kadın geçmek bilmeyen bir pazar günü gibi gelip kuruldular evime tokaları, topukları, kokuları ve omuzlarına dökülmüş saç telleriyle, dünyayı aralarında bölüşmeye ant içmişler de benim evimi ne yapacaklarına karar verememişler gibiydi, evim çok sıradan geliyor hepsine, sıradan koltuklar, sıradan halılar, süssüz ve dekorsuz odalar, bir yazara yakışmayan boş duvarlar!”
“içimde bir yer ağrıdı dedim, içimde bir yer ağrıyor, içimde bir yer ağrıyacak mı hep dedim ağlayarak, senin hikâyen de o hâlde budur dedi ceset torbasını açan adam, sedyeyi tutan kadın onayladı, evimden çıkardılar, üzerimden geçen bulutları hissettim, meyveli ağaçları ve çamurlu yolları, bugün de dedim tüm taşlar aynı anda düşmedi, tüm yağmurlar aynı anda yağmadı, tüm böcekler yerin altından aynı anda çıkmadı, çok şükür bugün de benim ölümüm herkesin başına gelmedi.”
Meral Afacan Bayrak – Melamin Günler
“Ufak bir hareketlenme dikkatini çekiyor. Yan masada oturmak istiyor illaki “hasta çocuk.” Annesi ikna edecek az kaldı; yok, söz geçiremiyor. Oturuyorlar. Etrafı süzme işlemi bitince “Hadi” diyor çekiştirerek kolunu, çaresiz, ama alışkın ve yerleşik bir yüz ifadesi takınıyor annesi daha çok. Boş masalar doluyor. Bir şey ısmarlamıyorlar. Israrcı olanlara “Biraz sonra kalkacağız mecburen” demek kolay.”
“Bitecek mi? Geçmesini bekliyorsun. Öğretilmiş bir sakinlikle. Orada. Kursağından bir lokmanın büyümeden, kolaylıkla geçmesini bekliyorsun. Yalnız değilsin. Öylece oturmuş bekleyen adamlar, kadınlar, gitmek isteyen çocuklar. Sabırsız. Usanç dolu bakışmalar. Zaman bol. Beklemek olağan.”
Muhit’ten Şiirler
Tambur mızrabı kırıp susar, rıhlet cüzü uğuldar neyde
Zübeyde kefiye kuşanır, namluya gül diker Süveyde
Yetimler ordusunun sesi, kızıl kapının efendisi
Kuzeyde canı mehir vermiş, çöl güveyisidir güneyde
Ali Emre
Kalbine yakın tut dilersen beni
Kendimden beriyim senin yanında.
Sözünü dinleten ağaçlar düşün
Gölgende geçsin isterdim ömrüm.
İbrahim Tenekeci
Annem taşınsa ya gözlerime
çocukluğumun rüyaları taşınsa ya
böyle buğdaydan konuşuyorum ama
şiirle an beni sen yine de Yûnus’la an
bir çocuğun annesini sevişiyle
ilk yudumuyla suyun
Yunus Karadağ
Sana selam verişimi bağışla
Çünkü sen, çünkü sen bizzat kendisi değil misin o selamın?
Esenlik senin üzerine deyişleri bağışla
Çünkü sen o esenliğin ta kendisi değil misin?
Çünkü adını seninle paylaşan Rab
Başlatmazdı günleri sabahla
Yani sabah yani en güzel merhaba
Her gece bir rüzgâr yaratır mıydı o selam olmasa
Sana verilen selamları taşımak için.
Said Yavuz
gürül gürül kanadım suya bakıp kanadım
önce hayret ettiler sonra uzaklaştılar
bugün çokça kanserim yarına Allah kerim
deyip deyip kanadım beni anlamadılar
Süleyman Unutmaz
Islak saçları
Ay ışığıyla taranmış
İşçiler yorgun
Mahmur gözleri titrer karanlıkta
Makineler homurdanır
Kırılır mührü gecenin,
Bir fırtına kopar
Derinden ve sahi
Bir neşe köşe başında
Uçuşur ebabiller.
Gemiler geçer penceremden
Ömür gibi sessiz
Hünerli ruhların elinde
Hükümsüz ölümler.
Fatih Şahin
Bütün ölülere postal giydiriyor gülmeyi bilmeyen
Hiç şarkısı yok beni yaşatacak
Petrol yanıyor mu, altın çok mu değerli
Yeni bir şirket mi borsada
Her yer toz duman her yerde çiçek soykırımı
Hiç rahat olmayacağım, hiç vazgeçmeyeceğim
Dünyanın bütün yağmurları ona tufan, bana rahmet olmadan
Harun Yakarer
Karabatak’tan Edebiyat ve Vicdan Dosyası
Karabatak dergisi 2026 yılına yenilenen yüzüyle girdi. 84. sayının dosya konusu Edebiyat ve Vicdan.
Ali Ural’ın Giriş Yazısından…
“Karabatak’ın “Edebiyat ve Vicdan” sayısını hazırladığımız günlerde şeytanlaşma ihtirasının insanı sürüklediği kokuşmuş bataklıklardan birine daha tanık oldu yeryüzü. Swift’in hicvi akıl almaz bir şekilde gerçekleşti ve Filistin’de bebekler katledilirken vicdanını susturan insanlık, bir gün dünyada hiçbir bebeğin can güvenliğinin olmadığını öğrendi. Vicdanların yeniden harekete geçmesi için tarihte olduğu gibi bugün de söz sahiplerine ihtiyaç vardı. Toplumlarının sözcüleri olarak şair ve yazarlar insanlığın bu alçalışına duyarsız kalamazlardı.”
Peren Birsaygılı Mut ile Söyleşi
Dosya bağlamında Peren Birsaygılı Mut, Ceyda Akcan’ın sorularını cevaplamış.
“Filistin daima gündemimizin başlıca maddelerinden birisiydi. Ancak Filistin’i gerçekte ne kadar tanıyorduk? Yani Filistin halkının edebiyatından, sanatından ne kadar haberdardık? Bu, cevabı önemli olan bir soruydu zira bir toplumu ve bu toplumun mücadelesini anlamak için, asıl üzerinde durmamız gereken, o halkın edebiyatı ve sanatıydı. En büyük ayna, edebiyat ve sanattır.”
“Filistin’e dair anlatmamız gereken yüzlerce, binlerce hikâye var. Bunların en başında da Filistinli kadınların hikâyesi geliyor. Her rüzgârda yerinden oynayan çadırlarla dolu bir kampta, topladığı otlarla çocuklarının karnını doyurmaya çalışan fedakâr anneler… Kendi vatanında, bir açık hava hapishanesinde yaşamaya mahkûm bırakılan beyaz yazmalı teyzeler…”
Muhammed Şevki Aydın ile Söyleşi
Derginin bun sayısındaki ikinci söyleşi Muhammed Şevki Aydın ile yapılmış. Ahlak konusunun tüm boyutlarıyla ele alındığı bu söyleşinin soruları Ahmet Nedim Serinsu’dan.
“Ahlak, günlük hayatımızda en çok kullandığımız kavramlardan. Böyle olmasına rağmen neliği iyice muğlaklaştırılmış, içeriği konusunda bir karmaşa, bir belirsizlik yaşanmaktadır. Çok farklı biçimde tanımları yapılmış. İçeriği konusunda bakış açıları değiştikçe ahlak kavramının tanımı da değişebilmektedir.”
“İnsanî yetilerini geliştirerek varlığı ve varlık bütünü içinde kendi varlığını, hayatı anlamlandıran birey, varlık dünyasındaki diğer varlıklarla ilişkileri ve yapıp etmeleri üzerine düşünmeye, onları anlamlandırmaya yönelir. Diğer varlıklarla ilişkilerinin ne olduğu ve nasıl olması gerektiğini ve bu ilişkilerinde ortaya koyduğu tutum ve davranışları sorgular, onlar hakkında değerlendirmeler yaparak iyi-kötü şeklinde yargılarda bulunur.”
“Somut tutum ve davranışlar, ahlakın kendisi değil de yansımaları olduğundan dolayı, mesela gerçekte cömertlik melekesini oluşturmuş bir bireyin davranışlara dönüştürme imkânı olmadığında cömertlik ahlakından yoksun sayılmadığı gibi, cömertlik melekesine sahip olmadığı hâlde dışsal faktörlerin baskısıyla cömertlik davranışında bulunan kişi de zahiren ahlaklı sayılsa da gerçekte ahlaklı değildir.”
Esra Fidan – Kutsalın Dört Yankısı: Sefiller, Kayıp Cennet, İntibah ve Kuyucaklı Yusuf’ta Çınlayan Vicdan
“Roman boyunca Yusuf’un karşılaştığı her adaletsizlik, vicdanın yeni bir sınanma alanına dönüşür. Yusuf’un sessizliği bir kabulleniş değil, gerilim biriktiren bir iç dirençtir. Konuşamadığı yerde beden dili, sertliği ve nihayet eylemi devreye girer. Sabahattin Ali, vicdanın her zaman söze dökülebilen bir bilinç olmadığını, bazen insanın davranışlarına kontrolsüz biçimde sızan bir iç baskı hâlinde ortaya çıktığını gösterir. Yusuf’un Muazzez’e duyduğu sevgi, vicdanını yumuşatmaz, onu daha da keskinleştirir. Muazzez’i koruma isteği, ahlaki bir görev bilincine dönüşür. Bu görev, onu dünyayla daha sert bir çatışmanın içine çeker. Vicdan, bu noktada Yusuf’u geri ileriye -tehlikeye doğru- iter.”
Rüveyda Şener – Yedi Yüz Otuz Adımda Aşılan Eşik: Raskolnikov’un Vicdanı
“Roman boyunca suç ve ceza izleğini takip edeceğimiz Raskolnikov, bütün bu zıtlıkların yanı sıra oldukça zeki, “düşünme işini” kendine meslek edinmiş, son derece gururlu bir karakterdir. Sosyal adaletsizliğin beş parasız bir öğrenci olarak onu mahkûm ettiği boğucu tavan arasında, sonu gelmeyen kuruntularla boğuşur, gündelik hayatın sıkıcılığından ve vasatlığından kurtulmanın yollarını arar. Kendini diğerlerinden farklı gören ve ruhunu özgürleştirecek güçlü bir eylemin özlemini duyan Raskolnikov, bir süredir insanların çaresizliğinden faydalanan açgözlü yaşlı bir tefeci kadını öldürmeyi ve parasını almayı tasarlamaktadır.”
Hümeyra Yabar – Büyük Acıların Pasif Tanığı: Dijital Vicdan
“Türk Dil Kurumu “dijital vicdan”ı yılın kelimesi olarak seçti. Vicdanın sesine en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerde bu seçimin taşıdığı değer oldukça anlamlı. TDK, yayınladığı gerekçede, geleneksel anlamda kişinin kendi ahlaki değerlerini sorgulama süreci olan vicdanın, dijitalleşmeyle birlikte derinliğini yitirerek sadece bir tıklama işlemine dönüştüğüne dikkat çekiyor. Kurum, insanların, gerçek dünyada somut sorumluluklar üstlenmek yerine; sosyal medyada beğeni ve paylaşımlarla vicdanlarını rahatlatma eğilimine girmesinin, merhamet duygusunu sembolik bir görünürlüğe hapsederek kişiyi toplumsal duyarlılıktan uzaklaştırdığının altını çiziyor.”
Süheyla Ünal – Askıya Alınmış İnsanlık
“Antisosyal kişilik yapıları üzerine yapılan çalışmalar bu tabloyu başka bir açıdan da aydınlatıyor. Bugün artık biliyoruz ki antisosyaller empati yoksunu değiller. Tersine, bilişsel empatiyi çoğu zaman çok iyi kullanırlar. Karşısındakinin nereden yaralanacağını, nasıl manipüle edileceğini bilirler. Sorun empati eksikliği değil, merhamet eksikliğidir. Başkasının acısını anlayabilmek ama ona karşı kayıtsız kalabilmek.”
Merve Yılmaz – Sessiz Bir Yük Olarak Vicdan: Cihan Aktaş’ın Hikâyelerinde İç Tanıklık
“Cihan Aktaş’ın hikâyelerinde dikkat çeken ilk unsur, anlatının yüksek bir dramatik gerilim üzerine kurulmamasıdır. Olaydan çok durumun, çatışmadan çok iç hâlin öne çıktığı bu anlatılar, vicdanın da aynı şekilde sessiz bir yapı olarak kurulmasına imkân tanır. Bana Uzun Mektuplar Yaz’da olduğu gibi vicdan, muhatabını arayan bir ses olarak belirir. Bu ses, çoğu zaman karşılık bulmaz ama tam da bu cevapsızlık vicdanın ağırlığını derinleştirir. Hikâyelerde beklemek ise pasif bir tutum değildir. Aksine bekleyiş, vicdanın en yoğun biçimde hissedildiği zamandır.”
Ahmed Hâşim’le Gelen Soyut Düşünce İzi!
Hasan Akay Ahmet Hâşim’in “Aks-i Sadâ” şiiri ile Necip Fazıl Kısakürek’in “Çile” şiirini karşılaştırmalı olarak ele alıyor. İki şairin şiirlerindeki “ses” izleğini takip ediyor. Hâşim’in peşinden koştuğu sesi bir türlü yakalayamazken Necip Fazıl’da sesin şairi takip ettiğini anlatıyor.
“Hâşim’in takip tarzının kaynağını Cenab Şahabeddin’in “Riyâh-ı Leyâl” şiirinde bulmak ve/ya onunla birlikte okumak -izah için kullanmak- mümkündür. Orada şair, “Rüzgârdan bir ses getirmesini yahut bir âh götürmesini” ister, Tutkunu olduğu bu sesi kimden istediği bellidir: Rüzgârdan o sesi getirmesini yahut kendisinden o sesin sahibine bir ah götürmesini talep eder. Getirmesini istediği “ses”, götürmesini istediği ise “âh”tır. Demek ki âh edilecek bir husus vardır.”
“Necip Fazıl’ın yürüdüğü ‘kaldırımlar’da Hâşimî “zulmet”ten yayılan izler görülür: Zulmet içinde olan bir varlığın düşüncesi! Necip Fazıl’da bu, “yolunun karanlığa saplanan noktasında sanki kendisini bekleyen bir hayâl(et)”e dönüşür. Bir farkla ki öncekinde bireysel his (luxonik açmaz) olan davet ânı diğerinde metafizik bir fikir (soyut beden/düşünce) hüviyetindedir.”
Anlatının Krizi, Krizin Anlatısı
Feyza Nur Emiroğlu, Byung-Chul Han’ın modern toplum eleştirisini, özellikle dünyanın “büyüsünü kaybetmesi” kavramı etrafında ele alıyor. Paul Maar’ın hikâyesindeki Konrad karakteri üzerinden anlatı yeteneğinin kaybını tartışıyor. Enformasyon çağında hız, şeffaflık ve veri odaklı bakışın insanın dünyayla kurduğu şiirsel ilişkiyi çözdüğünü anlatıyor.
“Chul Han “Anlatmak boş zaman gerektirir,” derken aslında yalnızca fiziksel bir zaman boşluğundan değil zihinsel bir yavaşlıktan söz eder. Modern kültürde bu yavaşlık neredeyse bir lüks hâline gelmiştir. Bildirimlerin, hızla tüketilen içeriklerin, dünyanın dört bir yanından her türlü habere erişebiliyor olmanın, yayın akışına aralıksız devam eden ekranların ortasında hikâye anlatma derinliğine sahip olmak pek de mümkün görünmez. Çünkü anlatmak, deneyimi dönüştürmeyi, olan biteni içselleştirip yoğurmayı gerektirir.”
Projektörde Rüveyda Şener Var
Rüveyda Şener kitapları ve çalışmalarını anlatıyor. Yazma tekniklerine ve hikâyesine dair notlar da paylaşıyor Şener.
“Paradoksal olarak; bando, ses ve görünürlükle ilişkiliyken, dilsizlik içe kapanma hâlini temsil ediyor. Öykü, bu iki zıt uç arasında ne yüksek sesle konuşan ne de susarak izini kaybettiren bir yerde duruyor; ama çoğunlukla gürültüden değil sessizlikten beslendiğini söyleyebilirim. İçeride biriken seslerin etrafında dolaşarak söylenmeyenlerin, yarım bırakılanların, boğazda düğümlenenlerin dilini konuşma gücüne sahip aslında. “Dilsizler Bandosu”ndaki karakterler için suskunlukları bir eksiklik değil, bir ifade alanı. Öykü de tam olarak burada devreye giriyor: Susturulmuş olanın yankısını okura duyurmak.”
“İyi bir yazar olmayı başarabilir miyim, bunu zaman gösterecek. Hüsnü zannınız için teşekkür ederim öncelikle. Bundan birkaç yıl önce bazı şeylerin bir arada yürüyemeyeceğine, biri için diğerinden vazgeçilmesi gerektiğine inanırdım. Zaman ve mekânla mukayyet varlıklar oluşumuz, gücümüzün sınırlı olduğu düşüncesini besliyordu bende. Oysa insan, gerçekten ister ve uğrunda yeterince fedakârlık göstermeye razı olursa, Allah’ın da ikramıyla nice kapının aralandığına bizzat şahit oluyor. Meğer önünde beklediğim bütün kapılar, aynı avluya açılabiliyormuş; nefes alabildiğim, ferahladığım bir avluya…”
Karabatak’tan Öyküler
Aybüke Akgül – Zamrat ve İskender’in Eşeği
“Hindistan seferinden yüzünde yarayla dönen hükümdara hazırladığı merhem yüzünden oldu her şey. Safran koydum sanırken kınaya gitti Zamrat’ın eli. İlacı suratına sürüp uyuyan İskender, uyandığında yüzünün aldığı rengi görünce kılıcıyla üçe böldü aynayı. “Bu merhemi hazırlayan şifacıyı bulun bana,” diye emir verdi sonra askerlerine. Zamrat’ı bulduklarında dere kıyısında yoncalara uzanmış, flüt çalıyordu.”
“Günlüğü elinden bıraktı. Yürümeye devam etti. Dilediği olmuştu. Artık Felsefos gibi düşünebiliyor, Felsefos gibi yürüyebiliyordu. Sevindi, hoplaya zıplaya geçti olgun başaklarla dolu buğday tarlalarından. Böyle, günler geceler boyu sadece yürüdü ve Felsefos’un günlüğünü tuttu.”
Merve Kalyonucu- Kırık Şişe
“Elime sürmekten bile imtina ederdim. Benim için hiçbir zaman bir kaşmirin, mimozanın ya da misket limonunun yerini tutamazdı. En başta sevilmeyen birinden yadigâr kaldığı için gözümde istenmeyen köşeye atılmış, tozlanmaya mahkûm edilmiş bir objeydi sadece. Tabiri caizse benim isteğim dışında elimden alındı diye kıymete bindi. Yine de bu kokuya olan takıntımı bununla açıklamak son derece yetersiz.”
“Altımda titreyen arabayı bile bir süre hissetmeyi bırakmışım. Kaza yapmadım neyse ki. Bomboş uzun bir yol. Kilometrelerce gidiyorum. Güneş yakıyor. Altında dinlenebileceğim gölge, suyunu içebileceğim bir çeşme yok. Bu kokuya olan umutsuz bağlılığımı anlatabileceğim insan da. Deli ve akıllı, kime neye göre? Şu ıssız yolda anlıyorum ki klişe bulup dalga geçtiğim ne varsa tek tek başıma geliyor.”
Karabatak’tan Şiirler
Komodo gölgeleri koşuyor kuzu gölgelerinin peşinde
O sinsi lambalarınızın arkasındaki duvarlarda koşuyor
Ellerinizi ne kadar tavşana benzetseniz de komodo
Çapraz sokaklarda gölge oyunu deseniz de komodo
Rögar kapaklarından geliyor kanalizasyonun sesi
Kara fötr şapkalarından geliyor kanalizasyonun
Üstü kireçlenmiş lahitlerinizden çıkın çocuklar
Beyaz bir gösteri var öldükten sonra gülmeniz için
Ali Ural
evin dışında kalıyor ayakkabı tasarımcıları birer gölge
evin dışında olan her şey evin içine giriyor akşamları
gözlüğüm yok, son kelimemi de attım şiire
şimdi savaşa çağrılan son silahsız asker
tırnaklarımdan içeriye sızan mermiler
camdan vuran güneş kimseyi ayırmıyor
kimse kimsesizlikten şikayet etmiyor nedense
yalan söyleyebilen o aşağılık dudaklar
kimin öyleyse
Adem Yazıcı
Eylül gelince biz,
Kuşların ardı sıra hüzünlenir ve ağlamaklı oluruz
Dalından düşen her yaprak içimizdeki tellere hasar verir; bu da bir hüzündür
Hüzün çünkü bize de uğramıştır Hilmi Yavuz’dan sonra, şiir gereği
Tabiatın ölüm hazırlığıdır bu, eylüldür!
Yolumuz sonsuz uçurumlarla kesilmiş gibidir sanki
Her yanımız kan revan uçmağa kanat açarız bu yüzden
Ya da var olmakla ölmek arasında döner dururuz, döner dururuz.
Adem Turan
Yanılgı bir çiçeği yalnız baharda tanımak
Yol ayrımlarından korkusuzca geçmek ötekine
Ve bir kez olsun gözlerine bakamamak onun
Keskin bir kılıçtan ayırt edememek yazgıyı
Oysa herkesin acıkarak oturduğu sofradır
Yazık talih ki bir ok kadar hızlı
Kesildi toprak ve dağılmadı su.
Melike Yavuzay
bütün başlangıçların çıkardığı ses gibi orta yerinden
ağır bir metal kokusuyla yapıyorlar geçmesin diye
gülşeninde kış hazırlığı ve mezat salonlarında endamın
ben o müzayedenin yasıymışım öyle bun öyle hun
nasılsa ayaklarımın altından ekmek uzatıyorlar suyu kadınlar
harp malulü bir mazide yaşarken seni
Ahmet Karpınar
Sebilürreşad, Şubat 2026
Sebilürreşad dergisi şubat sayısında Said Halim Paşa’yı doğumunun 162. vefatının 105. yılında dosya olarak ele almış.
İlhan Genç- Bir Realist İslamcı Düşünürün Dramı: Said Halim Paşa Örneği
“Said Halim Paşa, öncelikle Mısırlı Kavalalı Mehmet Ali Paşa gibi çok önemli bir siyasetçi ailenin evladı olup dedesi ve babası devlet teşkilatında çok üst düzey görevler yapmışlardır. Onun biyografi göstergesinde aile ve sosyal çevre etkeni erken yaşlarda kendisine yön vermiştir. İstanbul, Kahire, Lozan, Paris gibi hem doğunun hem de batının önemli kültür, sanat ve fikir merkezlerinde bulunup tecrübe elde etmesi mütefekkir yönünü geliştirmiştir.”
“Paşa, Osmanlı tarihinin önemli bir ailesinin ferdi olarak aktif siyasetin içinde olmuştur. Teori ile realitenin çatıştığı bir sürecin çok önemli bir “gösterge”si olarak değerlendirilebilecek bir şahsiyettir. Teoride İslamcılık üzerine düşünen ve fikir beyan eden bir şahsiyetin realitede ve en üst yetkili makamda olması esasen çok önemlidir. Teori ve pratik veya realite ile ideal çatışmasını nasıl anlamak gerekir? Genellikle teori üreten, ütopyaları olan fikir insanları, münevverler pratik hayattan uzak oldukları için mazur kabul edilirler.”
Bediuzzaman’ın Mühim Dostlarından: Said Halim Paşa
“Bir tarafta bugün değerine paha biçilemeyen bir dünyalığı İslami ilimlerin okutulacağı bir üniversiteye vakfetmekten çekinmeyen kadir şinas bir Paşa, bir tarafta onu elinin tersiyle itecek kadar dünyaya sırt dönmüş bir Bediüzzaman… Paşa’yı değerli kılan önemli bir hamledir bu bana göre. Düşünmenin ötesinde, yazmanın ötesinde, çözüm bulmanın ötesinde aksiyon almıştır Paşa. Bununla beraber paylaştığı görüşler de Bediüzzaman fikir dünyasıyla uyuşmaktadır ki bu yüzden onu emin bir emanetçi görmüştür.”
İttihatçı bir Mütefekkir:Said Halim Paşa
“Said Halim Paşa’nın İttihatçı kimliği, pragmatik bir siyasal aidiyetin ötesinde, ideolojik bir yönelimi de içerir. Onun İslamcılık düşüncesi, bugünün entelektüelleri tarafından İttihatçılıkla çelişkili bir konumda ele alınsa da bu durum bir karşıtlıktan ziyade, kanaatimce geç Osmanlı modernleşmesinin içsel gerilimlerine işaret eder. Said Halim Paşa, İttihatçılık içerisinde, Batıcı-seküler modernleşme çizgisini dengeleyici ve aynı zamanda alternatif bir “İslami modernlik” tasavvurunu temsil etmiştir. Bu bağlamda onun İttihatçı kimliği, cemiyetin homojen bir ideolojik yapıdan ziyade, farklı modernleşme projelerini bünyesinde barındıran bir siyasal konsensüs olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.”
Fatih Bayhan – Said Halim Paşa ve Mehmet Akif: Fikir, Mesuliyet ve İstikamet
“Sebîlürreşâd’ın parti ve fırka dışı duruşu, Said Halim Paşa’nın siyasete bakışıyla paraleldir. Paşa, Batı’dan alınacak olanın kurumlar değil, ilim ve yöntem olduğunu belirtirken; Âkif de körü körüne Batılılaşmayı sert biçimde eleştirir. Her iki isim için de asıl mesele, Müslüman toplumun ahlakî ve fikrî dirilişidir.”
“Said Halim Paşa’nın fikirleri, yaşadığı dönemin sınırlarını aşan bir derinliğe sahiptir. Kültür yabancılaşması, taklitçilik, eğitim meselesi ve toplumsal dayanışma gibi konularda yaptığı tespitler, bugün de güncelliğini korumaktadır. Mehmed Âkif ile kurduğu fikrî ortaklık ise, ahlak ile siyasetin, iman ile sorumluluğun birlikte düşünülebileceğini göstermesi bakımından ayrıca önemlidir.”
Mehmet Baş – Said Halim Paşa : Yıkım Çağının Vicdanı
“Said Halim Paşa ile Mehmet Âkif arasında doğrudan bir siyasî ittifak aramak yanıltıcı olur; fakat onları aynı çizgide buluşturan şey, aynı yıkımı farklı mecralardan okumalarıdır. Paşa, devleti düşünen bir mütefekkirdir; Âkif ise cemiyeti ve insanı merkeze alan bir ahlâk adamı. Biri devlet aklıyla, diğeri milletin vicdanıyla konuşur. Ancak konu hep aynıdır: çözülüş.”
“Sezai Karakoç ise bu iki ismin açtığı yolu metafizik bir derinlikle tamamlar. Paşa aklı, Âkif vicdanı temsil ediyorsa; Karakoç’da bilinci temsil eder. Onun medeniyet anlayışı, kaybedilmiş bir geçmişe ağıt yakmaktan ziyade, yeniden doğacak bir geleceğin çağrısıdır. Medeniyet, Karakoç’ta bir hatıra değil; imanla ayağa kalkacak bir iddiadır. Bu yüzden onun dili daha sembolik, daha içe dönük ama bir o kadar da dirilticidir.”
İran Sokaklarında İsyanın Yeni Evresi
Kadir Canatan, İran’daki kitlesel protestoları sloganlar üzerinden değerlendiriyor. Mahsa Amini’nin ölümü sonrası başlayan eylemlerle bugünkü protestoları karşılaştırıyor. İlk dönemde özgürlük ve yaşam tarzı taleplerinin öne çıktığını, bugün ise ekonomik kriz ve geçim sıkıntısının belirleyici hale geldiğini anlatıyor. Sloganlardaki değişimin toplumsal itirazın yön değiştirdiğini gösterdiğini ifade ediyor.
“Bu bağlam değişimi sloganlara da doğrudan yansımıştır. Bugünkü eylemlerde “Özgürlük, özgürlük, özgürlük” gibi genel ifadeler varlığını sürdürse de, öne çıkan sloganların önemli bir kısmı ekonomik öncelikler ve devlet politikalarına yönelik tepkiler etrafında şekillenmektedir. “Ne Gazze ne Lübnan, canım İran’a feda” sloganı, bu açıdan son derece çarpıcıdır. Bu ifade, yalnızca bir dış politika eleştirisi değil, aynı zamanda rejimin kaynak dağılımına, ideolojik önceliklerine ve içerideki yoksullaşmaya karşı yükselen bir itirazdır. Bu slogan, bugünkü protestoların merkezine geçim, refah ve ulusal öncelikler meselesinin yerleştiğini göstermektedir.”
Saatçi Musa
M. Atilla Maraş biyografik çalışmalarına devam ediyor. Bu sayı Saatçi Musa’yı anlatıyor Maraş.
“Saatçi, önceleri İstanbul’a yerleşmeye karar verse de daha sonra fikrini değiştirerek Ankara’ya yerleşir. Bankadan aldığı krediyle Kızılay’da (İzmir Cad.) bir saatçi dükkânı açar. Bu dükkânda saat tamiratı yapar. Ancak dükkânda saatten çok kitap vardır.”
“Kızılay’daki bu meşhur saatçi dükkânına siyasilerden de uğrayanlar az değildir. Korkut Özal, Turgut Özal, Recai Kutan, Süleyman Arif Emre, Oğuzhan Asiltürk, Bahri Zengin, Fehim Adak, Kahraman Emmioğlu, Cevat Ayhan, Reşat Aksoy, Muammer Dolmacı, Hasan Celal Güzel.”