TASLAK (Web sitesi) - 2

Türk Edebiyatı’ndan Delilik Dosyası

Birbirinden ilginç ve özenle hazırlanmış dosyalarına bir yenisini daha ekleyerek 2026’ya giriş yaptı Türk Edebiyatı dergisi. “Delilik” dosyası ile edibi metinlerin farklı bir boyutuna bakacağız bu dosya ile.

Delilik Dosyasından

Delilik Tarihsel, Kültürel ve Ruhsal Bir Kırılma Hâli

Dosyanın ilk yazısı Ayhan Erbay’dan. Yazar, delilik kavramının tarih boyunca nasıl farklı şekillerde tanımlandığını, yorumlandığını ve toplumsal değerler, iktidar yapıları, sanat ve dinle olan ilişkisini ele alıyor. Antik dönemde kutsal bir ilham, Orta Çağ’da şeytani bir tehdit, modern dönemde ise tıbbî bir tanı olarak görülen deliliğin, günümüzde dijital kültür ve popüler medyada estetize edildiğini vurguluyor. Yazı, deliliğin sabit bir gerçeklik değil, kültürel ve tarihsel bağlamlara göre değişen bir inşa olduğunu ortaya koyuyor.

“Delilik, tüm büyük dinlerde yalnızca bireysel bir ruhsal durum değil, ilahi vahiy, ahlaki sapma, büyüsel tehdit ya da kutsal esrime olarak da yorumlanmıştır. Ancak bu yorumlar zamanla, toplumsal, siyasi ve bilimsel gelişmelere göre değişmiş, hem etiketleyici hem kutsayıcı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.”

Edebiyat ve Delilik İlişkisinin Tarihsel Varlığına Dair

Mehmet Narlı, İslam edebiyatları ve özellikle Türk edebiyatında delilik kavramının nasıl işlendiğini, tasavvufi ve kültürel bağlamda nasıl anlamlandırıldığını inceliyor. Özellikle Leyla ile Mecnun hikayesi, Dede Korkut’taki “deli” tipleri ve Osmanlı şiirindeki “aşk deliliği” gibi örnekler üzerinden deliliğin psikiyatrik bir bozukluktan çok, simgesel ve manevi bir deneyim olarak ele alındığına dikkat çekiyor.

“Dede Korkut hikâyelerinde isimlerinin önünde “deli” sıfatı bulunan birçok kişi vardır. Bunlar, psikiyatrinin psikotik veya nevrotik tasnifleri içine alınabilecek davranışlar göstermezler. Müslüman Türk kültürünün “deli dolu” tanımlamasının içinde yer alırlar. Deli Dumrul, Deli Karçar, Deli Dündar, Deli Evren, Deli Karabudak gibi kişilerin ortak özellikleri gözünü budaktan sakınmamalarıdır. Fakat deli doluluklarının kendilerine özgü tarafları da vardır. Yiğit, cesur, acımasız, hesapsız olan bu kişilerin, güçlerini, öfkelerini kontrol edemedikleri olur.”

Akıllı Delilerden Bir Şair Bursalı Celîlî

Akıllı deli ya da deli değil veli diyeceğimiz kişiler vardır. Ziya Avşar, böyle bir şahsiyetten- Bursalı Celîlî’den bahsediyor yazısından.

“Celîlî’nin gazellerini zayıf bulan tezkireler, buna karşılık mesnevi tarzındaki eserlerini zengin, renkli ve edebî değeri yüksek eserler olarak takdim ederler. Celîlî’nin edebî sahada kendisine iki hedef belirlediği görülür. Bunlardan biri Türkçede Nizâmî’nin hamsesi gibi bir hamse yazmak, diğeri de Firdevsî’nin Şehnâme’sini nazmen tercüme etmektir. Divane şair, Türk edebiyatı tarihine hamse sahibi şairlerden biri olarak geçmek suretiyle ilk hedefine ulaşır. Ancak ikinci hedef edebî çevrelerin beklentisine rağmen akîm kalır.”

Delilik ve Velilik Arasında Birİroni Mir’ât-i Cünûn

Nilüfer Tanç, Yenişehirli Avnî Bey’in Mir’ât-i Cünûn (Delilik Aynası) adlı mesnevisini merkeze alarak, klasik Türk edebiyatındaki akıl-delilik karşıtlığını ve bu kavramın tasavvufi bağlamını inceliyor. Eserin, 19. yüzyıl geçiş döneminde toplumdaki sosyal ve siyasi aksaklıkları, “akıllı deli” figürü üzerinden ironik ve hicivli bir dille eleştirdiğini ortaya koyuyor.

“Yenileşme taraftarı bir şair olarak Avnî Bey’in eserinde Bedevî (Göçebe), Medenî (Şehirli), Kurevî (Köylü) tiplerini komikleştirerek Batılılaşma taraftarı-eski düzen savunucusu ve şehirli-köylü karşıtlığını, bu tiplerin aşırılık ve zıtlıklarını ön plana çıkararak gözler önüne sermesi dikkat çekicidir. Bedevî tipi dış görünüşü itibariyle çeşitli hayvanlara teşbih edilerek hicvedilirken Medenî kahveye ve esrara düşkün özenti ve alafranga bir tip olarak yerilir.”

Dünya Çıldırmış Olmalı

Mehmet Naci Önal, deliliğin Batı ve Doğu (özellikle Türk-İslam) kültürlerinde tarihsel ve toplumsal açıdan nasıl farklı anlamlar ve işlevler kazandığını karşılaştırmalı olarak ele alıyor. Batı’da deliliğin dışlama, kapatma ve toplumsal çılgınlıklarla ilişkilendirildiğini, Doğu’da ise kamlık, velilik, cesaret gibi kavramlarla iç içe geçerek daha kapsayıcı ve hatta kutsal bir nitelik taşıdığını öne sürüyor. Yazı, bireysel ve kolektif delilik hallerinin, bağlama göre değişen göreceli tanımlar olduğunu örnekler eşliğinde açıklıyor.

“Delileri veli kabul etmek, Türk kültür tarihinin kökenlerine doğru giden belleğin tazelenmesi demektir. Budizm, Manihaizm ve Kamlık öğretileri ile Melametiler, Kelenderiler hakkındaki bilgiler arasında benzerlikler vardır. Dervişlerin ayıplarını açık etme gayretleri, meczupça tutumları ile velilik makamı bir insanın ikili yapısına uygundur. Dervişler bir zamanlar (17. yüzyıl) esrar içen, vecde gelen, yersiz yere kahkaha atan, hıçkırıklara boğulan, delice hareket eden kimselerdir. Meczup Kalenderi dervişleri İslam’ı yayma bahanesiyle İran’dan Moğolistan’a Çin’e kadar casusluk da yapmışlardır.”

Arif Nihat Asya ve “Çadır”ın Hikâyesi

Kemal Deniz, Arif Nihat Asya’ya dair bir anma yazısı ile dergide yer alıyor. Deniz, şairin Malatya yıllarına dair bir yazı kaleme almış.

“Şair, çalıştığı Malatya Lisesine yakın bir sokakta bulunan evde ikamet etmiştir. Bu evin bulunduğu sokak günümüzde şairin adını taşımaktadır. Bisiklete binmekten hoşlanan Arif Nihat, okula bisikletle gidip gelmekte, boş zamanlarında bisikletiyle ilimizin sokaklarında dolaşmaktadır. Arif Nihat’ın atlara düşkün olduğu biliniyor. Zaman zaman da Kernek’ teki göle askerî birliğe ait olan, sulanma ve yıkanmaya getirilen atlarla ilgilenmekte ve onlara binip gezmektedir.”

Cahit Külebi’ye Dair Bir Anı

Kadir Acı, çocukluk yıllarından bir Cahit Külebi anısı ile dergide. Küçük dokunuşların insanların hayatını ne denli etkilediğine dair çarpıcı bir örnek olmuş bu anı.

“Sınıfa girişte karşı sağ köşedeki öğretmen kürsüsüne dirseğini dayayan müfettiş, sınıf hocasının da iznini alarak soru yağmuruna başladı…

Boyum sınıfın en kısası, kiloca da tüy sıkleti olduğum için, ön sırada, en başta, âlemin gözü önündeydim. Önceden tespit edilen bizler, son sürat parmaklarımızı kaldırdık. Müfettişin ilk gözüne çarpan tabii ki ben oldum. “Sen kalk çocuğum.” dedi bana. Kalktım. Soruyu sordu -soru neydi hatırımda değil- soruya doğru cevabı vermiştim. Müfettiş yanıma gelerek, ufak tefek oluşumdan da istifade ederek, “Hooop!” diyerek kucağına aldı. Elini ceketinin sağ cebine daldırarak bir Amasya elması çıkardı. “Al çocuğum, bu senin ödülün!” dedi. Çok sevinmiştim. Teneffüste yediğim o elmanın tadı hâlâ damağımdadır.”

Türk Edebiyatı’ndan Bir Hikâye

Nuhan Nebi Çam- Saklı

“Tam üç yıl saklandım. Sürekli şimşekler çaktı, aralıksız yağmurlar yağdı. Şehrin göğünü siyah, gri bulutlar kapattı. Kaçtım. Şapkamın siperliğini kaşlarımın üstüne düşürdüm. İstanbul’un kaldırımlarında yürüdüm. Sokaklarda, elektrik direklerinde kızıl-sarı lambalar yanıyordu. Titriyordum, ısınacak bir yerler arıyordum. Kahvehanelere sığınıyordum. Tütüncüden aldığım acı, deli tütünü sarıyor, dudağıma asılı sigarayla saatlerce şehirde yolları adımlıyordum.”

“İstanbul’un merhametine sığınıyordum. Muhammet peygamberin merhametine inanıyordum. Bazı geceler aç yatıyordum. Karnım sırtıma yapışıyor gibi hissediyordum. Balıkçı teknelerinde bir iş bulmuştum. Sürekli denize açılıyor, kalabalıklardan daha bir uzak duruyordum. Issız mendireklerde, sert dalgalar kayalara çarptıkça tuzlu sulardan ayrılan damlalar ağzıma doluyordu. Simit satıcılarına selam veriyordum.”

Türk Edebiyatı’ndan Bir Şiir
Bıraksan pencereye koşacak zaman.
Bunun için iğreti ve tedirgin,
Günleri eğirip duruyor.
Saksıda, üç odalı bir evim.
Durdukça daralıyor beyaz güvercin.
Daralıyor, sofaya bakan ikinci oda.
Düşecek gibi çınarın son yaprağı.
Irmağı, bir üşüme alıyor elsiz, ayaksız.
Evin kapılarını yeşile boyuyor annem.
Ölüm, bir bacadan giriyor içeriye.
Tarık Özcan

Cins, Sayı:124

Cins dergisi 2026’ya sahici, yürekten bir selam ile girdi. Her şeyin dijital ve sanal olduğu bu çağda gerçek olana çağrı yapan “nasılsın?” sorusunun içtenliğine o kadar ihtiyacımız var ki… Şimdi, birçok şey olduğu gibi bu soru bile öylesine sıradan ve öylesine soğuk.

Soruşturma

Eray Sarıçam’ın hazırladığı soruşturmanın sorusu; “Merhaba! Daha Önce Nasıl Tanışmıştık?”

Mehmet Dinç: “Eskiden birini tanımak, aynı hayatın içinde uzun süre yan yana durmayı gerektirirdi; insan sözünden çok davranışıyla, özellikle zor zamanda sergilediği tutumla anlaşılırdı. Günlük hayatın akışı, küçük fedakârlıklar ve beklenmedik krizler, kişiliği doğal hâliyle ortaya çıkarırdı. Bugün ise insanlar kendilerini daha çok anlattıklarıyla tanıtıyor, yaşadıklarıyla değil; güçlü cümleler, iyi niyetli vaatler ve parlatılmış görüntüler ön plana çıkıyor.”

Ömer Erdem: Eskiden birini tanımanın yolu eser ve davranıştan geçerdi benim için. Hâlâ öyledir, birisinin ismi anıldığında hemen eserine giderim. Sonra da kişiliğine bakarım. Sanmayın ki sadece yazı ve sanat üretenlerin eserleri vardır. Ben nice kişi tanıdım ki… Mesela isim vereyim: Kamil Öztürk. Nice eser sahibinden öte birisiydi.”

Hümeyra Yabar: Tanımak bir insana dair binlerce hatırayı, fotoğrafı, kokuyu ve duyguyu hafızada özel bir yerde tutmaktır. Birini tanırken kendini de işin içine katar insan. Ona dair fark ettiklerimiz bizde olanın yansımasıdır. Eskiden yavaş yavaş tanırdık birbirimizi. Dikkatimiz bölünmemişti. Sabırlıydık. Şimdi birini tanımak istediğimizde Instagram hesabında keşfe çıkıyor ve hakkında hızlı bir rapor oluşturuyoruz.”

Efendiliği Kapma Yarışı

Hüseyin Atlansoy ne yazsa okunur. Ayrıca ne konuşsa da dinlenir. Bu mutluluklara ziyadesiyle ulaştığımdan dolayı kendimi şanslı hissediyorum. Cins’te Efendiliği Kapma Yarışı isimli yazısında bildiğimiz üslubuyla ustalıklı bakışlar atıyor edebiyat dünyasına.

“Unutma ağaçları yetiştirilse de -bana kalırsa- ağacı unutmamak gerekir. Dünyaya ilişkin serüvenimizin başlangıcında yasak ağacın meyvesi -ister buğday diye yorumlansın ki buğday sapıyla beraber düşünüldüğünde ağaca benzetilebilir, ister elma denilsin- durduğuna göre ağaç “hayat ağacı” olarak tanımlanabilir. Hasan Aycın ve Vedat Şahin ile bunları bir ara konuşmuştuk. Ağacı unutmak hem hayatı hem de Cennet’i unutmamızı sağlayabildiği gibi zihnimizin köleliğe açılmasında bir kelepçe vazifesi de görebilir.”

Kel Öküzler

Mustafa Çiftci’den yine keyifle okunacak bir yazı bekliyor Cins okurlarını. Kellerin kulaklarını çınlatan, oradan kelliğe çareler arayan bir yazı bu.

“Şimdi dayım artık kelliğin dibini buldu. Kafasında saç yok. Babam da öyleydi. Saçı pek az kalan erkekler berbere gitmeye ve tıraş parası vermeye üşeniyorlar. Saç sakal düzleyen makinelerden alıp evde kendileri tıraş oluyorlar. Nereden biliyorsun diyeceksin. Dayım, babam ve ben berberi unutalı çok sene oluyor. Ensemizdeki el kadar saçı da makineyle hanımlarımız alıyor.”

Türkiye’nin Batı’yla İmtihanı: İstiklal ve İstikbal Mücadelesi

Yusuf Kaplan, Türk modernleşme tarihini, özellikle Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan süreci, Batılılaşma adı altında yaşanan bir kimlik kaybı ve kültürel intihar olarak yorumluyor. Bu sürecin, devletin ve toplumun İslami köklerinden koparılarak edilgen bir figürana dönüşmesine yol açtığını iddia ediyor.

“Türkiye, Batı’yla zorlu imtihanını, medeniyet iddiasını hayata geçirdiği zaman başarıyla vermiş olacak… Bunun yolu, Türkiye’nin her alanda güçlenmesinden ama özellikle de köhneyen eğitim sistemini, yozlaşan kültürü, çürüyen değerleri, savrulan genç kuşağı, can çekişen şehirlerimizi bizim medeniyet dinamiklerimiz ekseninde yeniden dirilterek aslî kimliğine büründürmesinden geçiyor.”

Muhammed Berdibek’le İran’a Dair Söyleşi

Muhammed Berdibek’le İran’a dair yapılan söyleşi yer alıyor dergide. Söyleşinin soruları Rıdvan Tulum’dan.

“Bu noktada Devrim Muhafızları’nın artan gücü, genellikle yanlış biçimde rehberin zayıfladığı şeklinde okunuyor. Oysa Devrim Muhafızları’nın güçlenmesi, Velâyet-i Fakih’in gerilemesi değil; onun güvenlik, ekonomi ve dış politika alanlarındaki icra kapasitesinin genişlemesi anlamına gelir. Onlar bağımsız bir siyasal merkez değil, rejimin kurumsal koludur; gücünü rehberle kurduğu uyumdan alır.”

“Bugün gördüğümüz hizipçilik ise o erken tasfiyelerin doğrudan devamı değil; rejimin kendi merkezî yapısı içindeki iç rekabetin ürünüdür. Çatışma artık rejim dışı aktörlerle değil, rejimin kabul edilmiş sınırları içindeki muhafazakâr, pragmatist ve sınırlı reformist eğilimler arasında yaşanmaktadır. Bu yönüyle bugünkü hizipçilik devrimin başarısızlığının değil, aksine kurucu merkezin yerleşmiş olmasının doğal bir sonucudur.”

Dr. Mona A. Tufan ile Söyleşi

Dr. Mona A. Tufan ile insanı tanıma yolları ve süreci üzerine yapılan söyleşide Tufan özellikle günümüz şartlarındaki tanışma yollarına dair paylaşımlarda bulunuyor. Sorular; Ali Oturaklı’dan.

“Bugünün profillerinden kasıt nedir bilmiyorum. Ancak post truth çağında imajın, dindarlar arasında bile gerçeklikten evla olduğunu biliyorum. Geçmiş zamanın “ar namus şişesini çaldım yere” diyen izzeti, melameti nerde, bilmiyorum. İtibarımız Allah’a aittir, İzzet Allah’ın Rasulü’nün ve müminlerindi ama biz aziz miyiz, tartışılır. Fakat öne çıkan profillerin tamamı gerçek dışı da değildir diye umuyorum. Mümin ümitvardır. Benim şahsi ilkem şudur: Bir şeyi arıyorsan ve bulamadıysan, -o şey de akut bir ihtiyaçsa- o şey sen ol.”

“Astroloji, bize İdris Nebi’nin mirasıdır. İdris Nebi, güneş feleğine yerleşmiş tasarrufu devam eden nebilerdendir. Bu onun kendi ümmetine yol göstermek, beşerden insana seyri süluk ettirmek, doğa durumundan feleklere yükseltmek için kullandığı astroloji ilmine tüm Semitik geleneğin, Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların neden sahip çıktığını izah eder.”

Dost Kimi Zaman Anlamsız Bir Kelimedir

Mert Mevlüt Gökçe, modern insanın tutarsızlıklarını, eylemleri ile kimliği arasındaki çelişkileri ve anlam arayışındaki sığlığını şiirsel ve eleştirel bir dille anlatıyor. İnsanın inançlarını araçsallaştırmasını, gerçek bir dönüşümden kaçmasını ve tüketim toplumunun dayattığı yüzeysel değerlerle avunmasını ironik bir üslupla sorguluyor. Metin, samimiyetsiz bir varoluşa dair karamsar bir portre çiziyor.

“O ellerine bak. O ellerle gökkuşağını göstermeye çalıştığında bir şeysin. Yüzünde yeni beliren kazayaklarını gösterdiğinde başka bir şey. Televizyonun ne kadar yüksek çözünürlükte olursa dünyayı o kadar net göreceğine inanıyorsun. Ve tam da bu yüzden “yaşadığım günler” derken bir çaresizliği, bir aczi dile getiriyorsun. Hayatın bir balıkçı ağında debelenmek olmadığını, felaketleri sigortalayarak güvende hissedemeyeceğini, umudun cesaret gerektirdiğini bilerek başlayabilirsin.”

Her Şey Burada Yaşandı

Güzide Ertük, Portland’da tanıştığı Samira adlı siyahi ve Müslüman bir kadının hayat hikayesi üzerinden, Amerika’daki ırkçılık ve ayrımcılığı, özellikle 1980’lerdeki faşist hareketlere karşı verilen mücadeleyi kişisel bir deneyimle aktarıyor. Samira’nın gençliğinde punk sahnesindeki ve protestolardaki rolü, yazarın şehrin sakin görüntüsünün altındaki gerilimi anlamasına aracı oluyor. Yazı, ırkçı şiddetin bireysel hayatlarda bıraktığı izleri ve direniş kültürünü samimi bir tanıklıkla anlatıyor.

“Küçük yaşlardan beri maruz kaldığı ayrımcılıkların Samira’da inanılmaz bir refleks oluşturduğunu zamanla daha net gördüm. Sadece kendi hakkına sahip çıkan biri değil o; kadınların, mağdurların, yardıma ihtiyacı olanların da yanına koşan biri. Hayatı mücadelelerle geçen Samira bana da hiç bilmediğim protesto kültürünü öğretti. Bir protestoya gitmeden önce mutlaka onu arayıp, “Samira bu protestoya gidilir mi?” diye soruyorum. Bazen cevabı “Evet.” oluyor, bazense “Hayır.” Onunla konuşurken olayları bir siyahinin gözünden anlayabilme fırsatı yakalıyorum.”

Resimler ve Şeyler

Güven Adıgüzel; resimlerin büyülü ve renkli dünyasından seslenmeye devam ediyor. Bu sayı, Mehmed Siyah Kalem’in eserlerini, onun grotesk ve doğaüstü figürlerle dolu benzersiz sanat dünyasının kapılarını aralayarak analiz ediyor. Sanatçının, 15. yüzyıl bozkır kültüründen beslenen, şamanik ve mitolojik ögelerle örülü imgelerini, özellikle bir “Cinlerin Dansı” sahnesi üzerinden hareket, ayin ve trans hali kavramları bağlamında yorumluyor.

“Bir ayinin ortasındayız. Zamanın durduğu, anın donduğu yerden çağların ötesine sesleniş. Ama resimdeki dans kâğıttan taşarak bütün coşkusuyla devam ediyor sanki. Hareketin gözlerimize yansıdığını biliyoruz, zihnimiz müziği, çalgının ritmini bile duyuyor. Ortada çıplak ayaklı, iki maskeli demon dans figürleri sergilerken, onlara ellerindeki zillerle tempo tutarak eşlik eden neredeyse trans hâlindeki iki çalgıcı. Bedenleri, aşağı-yukarı ritmiyle sürekli hareket hâlinde. Tüm figürlerin elbise ve etek kumaşları uçuşuyor. Dans eden iki demonun üstünde havada asılı duran Moğol düğümü atılmış kumaştan bez, büyü/batıl inanç alanına ait bir imge. Düğüm, eski bozkır inanışlarında kötü güçlerin/kötü ruhların bağlanmasını da temsil ediyor.”

Yatak Toplamak

Günlük yapılan ve sıradanlaşmış işlerdendir yatak toplamak. Mustafa Ulusoy, bu sıradan eylemin derinliğine iniyor. Çağrışımlar, izler, geride kalanlar var bu eylemin arkasında.

“Ezcümle, insan yatağını toplarken kırışmış bir çarşafı ya da yalnızca bir yorganı düzeltmez. Günle kuracağı ilişkiyi de tanzimin ilk adımını atar. Eşyaya gösterilen bu küçük itina, ruha sirayet eder ve dikkat işte tam orada kök salar. Belki de düzen, modern dünyanın gürültüsüne karşı elimizde kalan en sade ama en güçlü direniştir. Yeni doğan güne bıraktığın ilk iz düzenliyse; bu hal günün geri kalanına da bir ahenk, bir bereket olarak yansır.”

Sezai Karakoç Olmak

Sadettin Acar, Sezai Karakoç olmak kavramının ağırlığını ve mesajlarını anlatıyor yazısında.

“Sezai Karakoç’un şahsiyetinin en önemli unsurlarından birinin de samimiyet olduğunu söyleyebiliriz. Karakoç’un ömrü boyunca yaptığı her işi inanarak ve samimiyetle yapmaya çalıştığını görüyoruz. İnandığı davadan ve benimsediği ilkelerden asla taviz vermediğine, onlara sıkı sıkıya tutunduğuna şahit oluyoruz. Yeteneğini, onu perçinleyen istikrarlı gayretini, kutsal davası için feda etmekten geri durmamıştır.”

Cins’ten Öyküler

Ali Oturaklı – Seni Tüm Aşk Şarkılarından Muaf Tutup Kilo Veriyordum

“Bu gökcisminde hatırlamaya çalıştığım her şeyi üstüne basa basa içimden dillendirdim ve şimdi ilk kez -çıkmakla çıkmamak arasında kararsız kalan sesimle- bir şeyler kekeliyor ve mırıldanıyorum. Evet bir nevi playback yapıyorum. Dedededem tezkeresini aldıktan sonra ilk iş müzik dinlemiş. Askeriyenin katı kuralları sebebiyle vatani görevi boyunca teknolojik aletlerden uzak kalan dedededem, terhis olur olmaz yani sivil hayatına birkaç saat sonra döner dönmez, dinlediği bir ezginin ihtişamına kapılmış.”

“Bir şey olmuştu. Bir daha asla yüzlerine bakmamak için yeminler içip de terk ettiğim bu insanlarla yıllar sonra tek tek yüzleşmek zorunda kalmıştım. Ne olmuştu hatırlamıyorum ama seneler sonra yüzleşmek için kimin yanına gittiysem, hiçbiri beni tanıyamamıştı. “Ne kadar zayıflamışsın.” demişlerdi sadece. Artık hem arkadaşımın babasının hem de dayısının evinin anahtarları yıllar sonra tekrar cebimdeydi. Cebimde birbirinden ayrı yedi farklı adresin anahtarı vardı. Sonra bu anahtarlardan üçünün aynı olduğunu anlamıştım.”

Güray Süngü- Toparlanın Gitmiyoruz

“Makinist daha da şaşırdı. Cevap verecekti ama tekledi; ilkin bir şey diyemedi. “Şey.” dedi sonra, “güneye gidiyoruz; güneye gidiyorum yani… Güneye gidiyor trenimiz.” “İyi de nereden geliyorsunuz?” dedi Zehanet Çıldırdabat. Makinist anlamadı soruyu. “Bir yerden gelmiyoruz, güneye gidiyoruz.” dedi. Zehanet Çıldırdabat düşündü bu cevabı. Düşündükten sonra: “Burası ilk durak mı?” dedi.”

Edebiyat Ortamı’nda Necmettin Turinay Dosyası

Edebiyat Ortamı dergisi, 108. Sayısında hazırladığı Necmettin Turinay Dosyası ile okurlarının karşısında. Dosyanın yanında Selçuk Karakılıç’ın hazırladığı Necmettin Turinay’ı anlatan kitap da dergi okurlarını bekliyor.

Dosyadan…

Mehmet Kurtoğlu – Kendi Türküsünü Çığıran Yazar: Necmettin Turinay

“Turinay fikir adamı, denemeci, eleştirmen ve yaratıcı bir yazardır. Konuşmaları dahi kitap gibidir. Her cümlesini titizce seçip, seçtiği her cümleye derin anlamlar yükleyen bir nesir ustasıdır. Ele aldığı konuları kendi penceresinden anlatırken, değişmez ve doğru sandığınız bilgileri bir anda ters yüz edebilir. Hangi şair, yazar, fikir adamını ele almışsa kendine özgü bir bakış açısıyla onu anlatmıştır. Onun idealizm ve yaratıcılığının ardında derin bir fikri boyut, edebi kaygı ve estetik bir söylem saklıdır. Zihni her daim genç, muhakemesi güçlüdür. Ele aldığı edebi ve siyasi konuları kendine özgü bir bakış açısıyla yorumlar.”

Necmettin Evci – Yatağını Zorlayan Nehir

“Bir Müslüman olarak İslâm’a mensubiyeti, Turinay’ı hayattan kopuk bir inanca, inançtan kopuk bir toplum tasavvuruna götürmez. İslâm hakikat düzleminin sabit veri ve değeri vasfını her zaman korurken diyalektiğinin esasını toplum ve hayat unsurları belirler. Daha doğrusu bu unsurları görmezlikten gelmez. Bunu belirtiyor olmam, kimilerinin marifetmiş gibi hayata gözlerini kapamayı İslâm veya İslâmî yaşantı gereği sayma yanlışları sebebiyledir.”

Faruk Turinay – Uzak Yakın, Neredeyse Merkezde Bir Yer: Necmettin Turinay

“İşte Necmettin Turinay’ın gerek yazdıklarında, gerekse sohbetinde gördüğüm özelliklerden biri, onun edebiyat ve sanata, burada genel hatlarıyla ifade ettiğim şekilde, sağ ya da sol etiketlerinin anlamsızlığının farkında olarak, mümkün olduğunca yalnız sanatsal bir gözle ve düşünsel, derin bir zevkle bakmakta oluşuydu.”

Nuray Alper – Bir Münekkit Olarak Necmettin Turinay

“Şüphesiz Necmettin Hocanın eleştiri sistemi salt sanatkâr, sanat eseri, eserin ele alınış biçimi odaklı değildir. O metnin okurda yarattığı bütünlük duygusuna dikkat eder, paragraf geçişlerinin akıcılığı sekteye uğratmamasına ve kendini hissettirmeyecek bir yapı taşımasına büyük önem verir. Metnin okuyan üzerinde dağınık intiba oluşturmaması, bütünden parçaya yahut parçadan bütüne varan bir hareket ortaya koyması hocada mühim bir meseledir.”

Muhsin Macit – Mesnevileri Roman Niyetine Okuyabilir Miyiz?

“Nitekim Türk edebiyatının her dönemine ve estetik değer taşıyan her eserine aynı rikkat ve dikkatle bakan Necmettin Türinay’ın Leyla ile Mecnun ve Hüsn ü Aşk üzerine yazdıkları da birer yeniden okuma denemesi ve birer keşiftir. Bu keşif yolculuğunda yazarın sesine, biraz da Ahmet Hamdi Tanpınar muhabbeti ile Abdülhak Şinasi Hisar’ın eserlerinden devşirdiği iç musiki eşlik etmektedir.”

Sadık Yalsızuçanlar – Necmettin Turinay’ın Gelenek ve Yenilikle Dolu Dünyası

“Bendeniz, Yahya Kemâl’e yeniden ve farklı biçimde bakılması gerektiğini, yıllar önce Turinay’ın yazılarından, sohbetlerinden ve Sezai beyin yazılarından öğrendim. Ondan Bediüzzaman’a ilişkin çok ilginç tahliller dinledim. Pamuk vb. modern/postmodern yazarlarla gelenek arasındaki sorunlu ilişkinin en sağlıklı analizlerini Turinay yaptı. Turinay, sükûnetle düşünür, coşkuyla anlatır ve ezber bozardı. İlerleyen yaşına rağmen -Allah uzun ömürler versin- bu heyecan, merak ve çabalarını sürdürüyor.”

Kara Dehlizlerde Bir Şair: Mehmet Kurtoğlu

Halit Yıldırım, Mehmet Kurtoğlu’na dair kaleme aldığı yazısı ile Edebiyat Ortamı’nda.

Kurtoğlu şiire gerçekten önem veren, onun geçmişi ve geleceği için kafa yoran bir şairdir. Çünkü şiir onun kendisini ifade edebilmesinde kullandığı en önemli bir araçtır. Şiir ve insan ona göre adeta gölge ve varlık, varlık ve ses gibi bir bütünlüktür. Ona göre; “İnsanı insan yapan iç dünyasıdır ve dış dünya yalnızca onun iç dünyasının bir yansımasıdır. Şiirin insan eksenli olması onun, dış dünyaya daha çok açılmasını sağlamıştır. Çünkü insanın olduğu yerde sanat vardır, siyaset vardır, inanç vardır, aşk vardır. Dolayısıyla bütün bunlar şiirin kendisidir.”

Şehrinin Ruhu Olmak

Bekir Sıddık Soysal, çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdiği Erzurum’un kültürel atmosferini ve bu süreçte tanıdığı halk bilgesi Hatem Kasadar’ı anlatıyor. Terzilik zanaatını sanatla birleştiren Hatem Usta’nın fiziksel özelliklerinden, keskin zekasından, nüktedan kişiliğinden ve çevresi üzerindeki tesirinden söz ediyor. Onun şahsında Erzurum’un sosyal hayatına, siyasi geçmişine ve o dönemin özgün karakterlerine dair hatıralarını paylaşıyor.

“Hatem Emi’nin; arkadaşlarıyla buluştuğu Gündoğdu Palas Kıraathanesindeki sohbet köşelerinde de çok cins adamlar vardı, Söğütlü’lü sünnetçi Kirve, Minnoş Mustafa, Hacı Selahattin ve onların şahsiyetlerine müsemma insanların, İsmail Usta’nın etrafında, onun tarih, memleket ahvali ve siyaset üzerine sohbetini dinlerken, bir taraftan da onunla eğlenirlerdi.”

Kırgız Dağlarından Yeşilçam Ovasına

Ayşenur Gülsüm yazısına bu sayı da devam ediyor. Selvi boylum al yazmalım’da kadınlık hallerini işliyor yazısında.

“Ali Özgentürk, toplumsal cinsiyet kalıplarının yanı sıra Aytmatov’un kadınlarını bir de melodram kalıplarına yerleştirir. Asya utangaç, masum, iffetli; Dilek Hanım ise onun tam zıddıdır. Asya evin içinde, Dilek Hanım dışındadır, evin içinde olduğu sahneler de memnu aşkın yuvasıdır. Aytmatov’un anlatısında İlyas’ın Kadiça ile fiziksel yakınlığı bazen saçlarını okşamaktan ibarettir. Tatlı kavgalar ederler; bazen onu sinemaya götürür, evine kadar bırakır.”

Edebiyat Coğrafyamızda Kronik Enfeksiyonlar

Zekeriya Şimşek, bu yazıda çağdaş Türk edebiyatının içinde bulunduğu yapısal sorunları, etik kayıpları ve piyasa odaklı dönüşümü “kronik enfeksiyonlar” metaforuyla ele alıyor. Edebiyatın bir sanat dalı olmaktan çıkıp bir pazarlama nesnesine (marketing) dönüşmesini, eleştirel düşüncenin yerini ahbap-çavuş ilişkilerine bırakmasını ve dergiciliğin nitelik kaybını sorguluyor.

“Çocuk kitapları: Satışlar güzel, ya içerikler? Keşfeden bu kulvara atıyor kendini. Peki, yayımlanan kitaplara dair çocuk gelişim uzmanı (çocuk psikiyatr, psikolog) filtresi var mı? Okulları ve/ veya öğretmenleri bağladın mı işlem tamam. Neden, bu kadar çok baskı yapan sözüm ona çocuk kitaplarımız (yüz kırk yedi baskı yapanını gördüm) varken çocuklarımız hâlâ yüz sözcükle konuşup “tmm”, “slm” diyerek iletişim kuruyorlar?”

Kırlangıç Tavanı Dumanlı Şehir

Mehmet Taştan, “kent” ve “şehir” kavramları arasındaki ruh farkından yola çıkarak Erzurum’un köklü tarihini ve kültürel derinliğini anlatıyor. Şehrin sokaklarında, çarşılarında ve türkülerinde saklı olan zaferleri, acıları ve kahramanlık öykülerini kişisel bir perspektifle dile getiriyor. Erzurum’un sadece bir yerleşim yeri değil; Nene Hatun’dan Kongre binasına, kadim medreselerden ticaret yollarına kadar uzanan canlı bir hafıza ve medeniyet birikimi olduğunu ifade ediyor.

“Bir zamanlar şehri çevreleyen dış surlardaki İstanbul Kapı, Tebriz Kapı ve Gürcü Kapı, o evrensel dilin sırrını ele verir. Şehrin, kültürel olarak nerelerden beslendiğini gösterir. Bu kapıların birinden girip kadim semtlerinde dolaşırsanız, gah Rüstem Paşa Kervansarayı’yla karşılaşırsınız, gah Lâla Mustafa Paşa Cami’yle… İlhanlı mimarisinin doruğunda dolaşan Yakutiye Medresesi 14. Yüzyıla ışınlar sizi…”

Yapay Zeka Çağında İnsan Kalmak

Muhammed Emir Kurtoğlu, yapay zekanın iş dünyası ve insan zihni üzerindeki etkilerini ele alarak bu teknolojinin bir tehdit mi yoksa fırsat mı olduğu sorusuna yanıt arıyor. Mesleklerin yok olacağı endişesinin tarihsel devrimlerdeki benzer süreçlerle kıyaslandığında yersiz olduğunu, asıl meselenin işlerin form değiştirmesi ve nitelikli çalışan ihtiyacının artması olduğunu belirtiyor.

“Yapay zekâ için gerçekten endişe duyulacak bir başka konu ise; “Kullanma Tarzı”dır. Yapay zekayı nasıl kullanmamız gerektiğini gerçekten tam olarak kavramış değiliz. Bugün yapay zekâ ile karpuz seçenlerden bahsedilmektedir. Bu komik gelse de insanlar bunun bir adım daha ötesine geçecek, hatta hayatlarını yapay zekaya bağımlı süreceklerdir. Hayatının her noktasında kendi yerine birçok işi yapay zekaya yaptıran insanlar, şu an işlerini kolaylaştırdıklarını sanmaktadırlar. Oysa bunun olumsuz yanlarını görmediklerinden kendilerini kandırmaktadırlar.”

Edebiyat Ortamı’ndan Öyküler

Fuat Oskay – Merhamet Emziren Öfke

Yusuf da elindeki sopayı iyice kavradı. Cesareti artmıştı. Bekir, burnundan soluyordu. Gençler geri adım atmayınca koluna sardığı zinciri yana saldı. Onun cesur ve kararlı duruşunu gören gençler bir an duraksadılar ve her biri diğerinin gözüne bakarak geri çekilmeye başladılar. Onlar iyice uzaklaştıktan sonra Yusuf, Bekir’e dönüp: “Teşekkür ederim Bekir amca. Tek başıma da halledebilirdim ben, eyvallah.” dedi.

Ahmet Şevki Şakalar – Tecahülarifin Kahpecesi

Anam anlattı sağlığında. Niyazi Ede öldükten sonra ceketlerini, işliğini, köstekli saatini, şalvarını, tespihini, takkesini -biraz da beden ölçüleri uyduğu için/ ve dahi kaynı olduğu için- bizim Hoca Mustafa’ya vermişler. Bir gün yol üzeri Abik Hatice’yle şor veriyoruz. (Dedikodu ediyoruz’un kibarcası) Yukarıdan bize doğru Hoca Mustafa geliyor. Abik Hatice, demez mi Mustafa da tıpkı Niyazi Ede’ye ne kadar da benzemiş. Aliye Rona kılıklı Hatice seni. Bilmediğinden mi? Yok. Kahpeleniyor.

Olgun Albayrak – Koç ile Muallim

“On beş yaşına basmasına rağmen eve girerken ayakkabısını hâlâ babasınınkilerin üzerinde çıkarma alışkanlığını sürdürmekte olan oğlunun bu münasebetsizliğini telkin edildiği üzere görmezden gelerek ve de “Bismillah!” diyerek güne başlamak istedi. Malum kitabın dediğine göre “ergendi” bunlar ve terbiye edilmek şöyle dursun, ebeveynlerine birkaç sene istiklâl harbi yaşatabilirlerdi.”

“Servisin önünden tam da sıyrılıp geçecekken kulağının dibine koca bir gramofon konulmuşçasına çığıran acı bir kornayla olduğu yerde irkildi. O havalı kornaya her kim basmışsa çocukluğuna değil sülalesine kadar inmek istedi lakin aklına gelen bu gafilce kelamdan utanarak “Fesüphanallah!” demekle yetindi.”

Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler
Ne salınışın kuğu ne buğulu gözlerin
Ne soluğunu burkan yolculuk yorgunluğu
Silme çopur acunda yer doldurmaz boşluğun
Unuttun bulutlarla kuşlarla komşuluğu
Mehmet Aycı

Dedemin diktiği erik ağacının
Yanından kuş geçerken
Düşermiş bir yaprağı
Sitem edince ağaç kuşa
Birlikte büyüdüğümüz kuruyan ağacı
Serendireği yapmışlar bir gemiye
Ne kadar sızlansa,
Yıldızlara duyursa da sesini
Aldırmaz acısına
Balıklar
M. Ruhi Şirin

vasatlardan uzak, kendime yakın bilgelik filiziyim
kompleks bombalarından uzaktayım
ego tanrıcıkları arasında kendine tapanlardan uzaktayım
sadece bir kirtik sevda yaram kaldı
sadece bir dirhem unutamayış magmasının yaktığı ben kaldı
tüm sadecelerimi secdeye kapatan seccade gibi
gönül namazında onu sevdiren o’na secde ettim
ah ben!!!
benlik şirkinden, senlik şenliğinden uzaklaştır beni
Hayrettin Taylan

Şehir ve Kültür, Sayı: 138

Şehir ve Kültür dergisi, mevsimin tüm güzelliğini yansıtan bir kapakla giriş yaptı 2026’ya. Kapakta tüm güzeliyle karlar arasında Kars Fethiye Camii. Kapak yazısı da Mehmet Mazak’ın kaleminden.

“Kars şehri, Kars çayı vadisiyle yüksek platodan ayrılmış bir tepenin üzerinde ve bu tepenin eteklerinde ve biraz ilerisindeki düzlükte yer almaktadır. Kars şehri, birbirinden farklı üç kısımdan oluşmuştur tarihten günümüze. Şehrin en eski bölümü diyeceğimiz birinci kısım Kars çayının açtığı derin vadinin Kale ile bütünleşen kenarında bulunmakta olup buranın ana merkezini Kars Kalesi oluşturmaktadır. Kars Kalesi 12. yüzyılda Selçuklular’a bağlı Saltuklular tarafından inşa edilmiştir.”

Bir Mabetle Aralanan Zaman Perdesi: Bursa

Ümit Meriç, Bursa güzellemelerine devam ediyor.

“Ulu Camii’nin içinde şeffaf bir loşluk var. Ortaçağ katedrallerinin mum ışığında titreyen loşluğu değil bu. Şadırvanlı kubbe güneşin, diğer kubbeler yıldızların ışığını alıp, nura kalbediyor caminin zemininde. Elli yıl sonra İstanbul’u fethedecek yiğitlerin dedeleri, yeni bir devrin tan yeri ağarsın diye secdede, duada şimdi. Bu loşluk, bir şafağın müphemiyeti.”

Türk Çini Sanatında Özgün Bir Üretim Merkezi Olarak Kütahya

Süleyman Kızıltoprak, Kütahya’yı çinileriyle birlikte anlatıyor.

“Germiyanoğulları öncesinde Kütahya’da, toprağın pişirilmesiyle elde edilen vazo, tabak, çanak ve çömlek gibi gündelik kullanım eşyalarının üretimine dayalı bir seramik faaliyeti söz konusudur. Bu döneme ait üretimler, teknik ve işlevsel özellikleri itibarıyla genel anlamda “seramik” başlığı altında değerlendirilmekte olup, henüz mimari bezemeye yöelik gelişmiş bir çini üretiminden söz etmek mümkün değildir. Kentte çini sanatının belirgin biçimde ortaya çıkışı Germiyanoğulları dönemiyle başlamış, bu üretim geleneği Osmanlı döneminde devam ederek niteliksel ve niceliksel açıdan gelişmiştir.”

Son Asır Münevverlerimiz

Mehmet Kamil Berse, son asır münevverlerini gençlere rol model olmaları yönünden ele alıyor. Mahir İz, Fethi Gemuhluoğlu, Nurettin Topçu Ahmed Süheyl Ünver ve niceleri.

“Örnek insanlarımızdan Baş muallim Mahir İz beyefendi , duruşuyla konuşmasıyla edebiyle, herşeyden önemlisi bizlere lisan-ı hal ile örnek insan olması, hatırladıkça okuduğu şiirleri , hitabeti ile bizim rol model aldığımız çok değerli kıymetli, müstesna bir insandı.. Daha önce yazdıklarım içinde bazı hatıralarını yazmıştım..”

“Yazları İstanbul’u ziyaret eden Topçu, 1931 yılında ağabeyi Hayrettin’i yanına aldı. Topçu’nun Avrupa’daki hayatı okul, ev ve kütüphane çerçevesi içinde geçti; haftasonları derneklerin düzenlediği, Samet Ağaoğlu, Ömer Lütfi Barkan, Besim Darkot gibi kişilerin de katıldığı toplantılara gitti. Topçu bu esnada tasavvuf tarihçisi Louis Massignon ile tanıştı. Öncede Dr. Adnan Adıvar’ın Türkçe dersi vermiş olduğu Massignon’a daha sonra bu dersi Topçu verdi.”

Ece Öz ile Sağlıklı Beslenme Üzerine

Hülya Günay, Ece Öz ile sağlıklı beslenme üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş. Sorular güzel olunca ufuk açıcı bir söyleşi çıkmış ortaya.

“Sağlıklı yaşamı destekleyen, yaşam kalitesini arttıran projelerin çıkış noktası da tam olarak burada… Şehir hayatı modern yaşamın merkezinde gibi görünse de sağlığımız üzerinde düşündüğümüzden çok daha büyük etkiler oluşturuyor. Bugün obeziteyi yalnızca fazla yemek veya hareketsizlik olarak değerlendirmiyoruz; yaşadığımız şehrin yapısı, günlük iş tempomuz, maruz kaldığımız stres, gürültü, ışık kirliliği, hatta yürüdüğümüz kaldırımların genişliği bile metabolizmamız üzerinde etkili.”

“Temelde aslında yaşamımız nefesle başlıyor, son nefesimizle beraber son buluyor. Nefes her zaman bizimle bize yaşam veren… Doğduğumuz zaman aslında doğru nefes alıp vermeyi biliyoruz. Zamanla stres, çevresel baskı ile nefes paternimiz bozuluyor. Normalde diyafram nefesi kullanmamız gerekiyor. Kaliteli solunum, vücudumuzdaki organlarımızın oksijenlenmesi, sağlıklı bir yaşam için beraberinde sinir sistemimiz, duygu durumumuz için de çok önemli.”

Yüksek Minarede Kandiller Yanar: Hive

Ahmet Köseoğlu, Özbekistan’ın tarihi şehri Hive’ye yaptığı yolculuktaki izlenimlerini aktarıyor. Şehrin çöl ortasındaki coğrafi konumuna, İçan Kale içindeki korunmuş tarihi dokusuna, kadim medreselerine ve mimari zenginliğine değiniyor. Bölgeye özgü kıyafetleri, tandırda pişen geleneksel lezzetleri ve halkın günlük yaşantısını paylaşarak bu medeniyet merkezinin ruhunu betimliyor.

“Hive’den ayrılırken surların gölgesi ardımızda, minarelerin silueti gözlerimizde kaldı. Kalpaklı esnafın tebessümü, İslam Hoca minaresinde hissettiğimiz rüzgâr, taşlara sinmiş ilmin kokusu hâlâ zihnimizdeydi. Fakat bir yandan fark ettik ki, bu şehir yalnızca gözlerle değil, kalple görülmelidir. Telefonlarımızın ekranına hapsolduk; yüzlerce fotoğraf çekerken bazı ayrıntıları derinlemesine inceleyemedik. Turkuaz çinilerin desenleri, ahşap sütunların ince oyukları, avluların sessizliği… Objektiflere sığdı ama gözlerimizden, ruhumuzdan birazı kaçtı. Bu eksikliği, ancak yeniden gelerek doldurabiliriz.”

Güneşin Alnından Öptüğü Şehir: Karasu

Çok severim Karasu’yu. Çocukken kaçar kaçar giderdik hafta sonları arkadaşlarla. Doğası, denizi ile eşsiz bir güzellikti bizim için. Kefken, Cebeci derken Adapazarı’nın denize açılan kapısıydı Karasu. M. Nihat Malkoç çok güzel bir Karasu yazısı ile dergide yer alıyor.

“Altmış kilometrelik uzun bir kıyı şeridine sahip olan Karasu, denizden azamî derecede istifade eden bahtiyar şehirlerin başında gelmektedir. Şehir, kendini adeta Karadeniz’in kollarına bırakmış bir çocuk gibidir. Yirmi kilometrelik uzunluğa ve fevkalâde bir genişliğe sahip olan Karasu Plajı, yaz aylarında serinlemek isteyen tatilcilerin akınına uğramakta, onlar için bir çeşit sığınak olmaktadır. Bu yüzden yazın ilçe nüfusu çeyrek milyonu bulmaktadır.”

Mabedin Ruhundaki Aksiseda

Mücahit Kocabaş, II. Bayezid Külliyesi ve bünyesindeki Darüşşifa’yı ziyaret edenlerin buradaki atmosferden nasıl etkilendiğini dile getiriyor. Mekânın tarihî dokusunda yankılanan su sesi, musiki ve kuş cıvıltılarının insan ruhunda yarattığı sükûneti tasvir ediyor.

“Hutbeden önce iç ezan tilavetini bekliyorsunuz. İmam minbere çıktığında müezzin mahfilinden sesin gelmesini beklerken bu sefer başka bir müezzin, caminin tam ortasına gelip, caminin akustiğini göstermek istercesine mikrofonsuz bir şekilde ezana başlıyor. Davudi sesi kubbeden yankılandıkça gönül tellerimizi titretiyor. Bu sefer, duyduğunuz sesin ruhundan, dert ve feryat yudumluyorsunuz. Biraz da yöresel ağzın tadı. Sessizliği bozan bir ses bu. Müezzin döne döne ezan okuyor.”

Ruhunu Kaybeden Şehirler

İsmail Bingöl, şehirlerin yaşamı ve ölümü ile medeniyetler arasındaki doğrudan bağı ele alıyor yazısında. Medeniyetin zayıflamasıyla birlikte şehirlerin de asli ruhunu yitirerek birer “müze” ya da “turistik nesne” haline geldiğine dikkat çekiyor.

“Şehir Medeniyetin Tanığıdır Şehirler; medeniyetin doğduğu, yayıldığı yerlerdir ve tamamlayıcısıdır hatıraların… Onsuz anlatımlar yarımdır çünkü… Mekânın bıraktığı iz hakkında ne söylenebilir şehirden söz edilmeyince… Takılır geçmişin ardına bir şehirde geçirilen günler ve o günlerde yaşanan, insan olduğumuzun ispatı bağlılıklar, karşı konulmaz duygular, dostluklar, arkadaşlıklar, yâdımıza gelince hâlâ hüzünlendiğimiz sevdalar…”

En Yakıcı Soğuk ‘Sarıkamış’

Necla Dursun, babasının Sarıkamış’taki askerlik anıları üzerinden bölgenin dondurucu iklimini ve bu koşulların askerler üzerindeki etkilerini paylaşmış yazısında. Bu kişisel anlatıyı Ziya Nur Aksun’un tarihi bir çalışmasıyla birleştirerek, Sarıkamış Harekatı’na ve Enver Paşa’ya dair yerleşik kanıları anlamaya dönük bir değerlendirme yapıyor.

“Enver Paşa ve Sarıkamış meselesine farklı bir perspektiften bakma imkânı sunması ve tarihsel muhakemeye alan açması bakımından önemli bir yerde duran eser Enver Paşa’yı yargılamak ya da aklamak gibi bir yaklaşım takdim etmek yerine Sarıkamış gibi travmatik bir hadiseyi dönemin koşulları ve hâkim dünya algısı çerçevesinde değerlendirmeyi amaçlamaktadır.”

Bir Zamanların Tahran’a

Erbay Kücet, resmi bir görev için gittiği Tahran’da şehrin modern ve geleneksel yüzünü bir arada gözlemliyor. Valiasr Caddesi ve tarihi çarşılar üzerinden kentin kültürel yapısını tarif ederken, İran halkının Türk futboluna ve sanatçılarına duyduğu yakın ilgiyi paylaşıyor. Ayrıca Humeyni’nin anıt mezarına yaptığı ziyareti anlatarak, buranın devrim ruhunu yansıtan toplumsal bir merkez olma niteliğine değiniyor.

“Bir gün, çarşıda dolaşırken İranlı bir satıcı, tanıştığımız anda şaşırtıcı bir şekilde “Hagi” dedi. Türkiye’den geldiğimi öğrenince bir futbol tutkusuyla Galatasaray’ın efsanevi oyuncusu Gheorghe Hagi’yi övdü. Ardından Ebru Gündeş’ten bahsetmesi ise beni iyice şaşırtmıştı. Türk pop kültürünün bu kadar uzakta, İran’ın kalbinde yankı bulması etkileyiciydi.”

Tarihin Sisli Perdesini Aralayan Yazar: Sadık Albayrak

Mehmet Nuri Yardım, Sadık Albayrak’ın eğitim hayatından başlayarak gazetecilik serüvenini ve bu uğurda ödediği bedelleri anlatıyor. Albayrak’ın biyografi alanındaki titiz çalışmalarına, özellikle binlerce dosyayı tarayarak oluşturduğu devasa ulema arşivine değiniyor. Araştırmacının kütüphane tutkusunu ve arşiv belgelerini koruma çabasını aktarırken, onun eserlerinin genç kuşaklar için taşıdığı değeri dile getiriyor.

“Yazarımızın ilk okuduğum eseri 1974 yılında yayımlanan Son Devrin İslam Akademisi’ydi. O zamandan beri fırsat buldukça yazılarını ve eserlerini takip etmeye çalıştım. Albayrak, kaynaklara önem veren, araştırmalarında titizlik gösteren bir yazar olarak her zaman takdir gördü, sayıldı, sevildi. Sadece Son Devrin Osmanlı Uleması eseri için on binin üzerinde dosya okuduğunu açıklamıştı. Dile kolay. Bugün Türkiye’de biyografi alanında en büyük hizmette bulunanların başında Sadık Albayrak geliyor.”

Ukala dergisinden Nurettin Topçu Dosyası

Okul dergilerimizin yüz akı olarak yayınına devam ediyor Erzurum Türk Telekom Nurettin Topçu Sosyal Bilimler Lisesi Yayın Organı olan Ukala dergisi. Gönülden destek veren bir kadro ve Vahdettin Oktay Beyazlı gibi işinin ehli bir yazar-şair de okulun kadrosunda olunca ortaya böyle güzellikler çıkıyor. Okulun, ekibin, şehrin adına yakışan bir sayı ile yoluna devam ediyor dergi. 9. sayısını Nurettin Topçu Dosyası olarak çıkardı dergi.

Derginin en güzel yanlarından biri, harmanlanmış bir güzelliği sayfaları arasında buluşturuyor olması. Edebiyat dünyamızın tanınan isimlerinin yanında okulun öğretmen ve öğrencilerinin çalışmalarını birlikte sunarak yerelden genele uzanan bir çizgiyi de koyultmuş oluyor.

Vahdettin Oktay Beyazlı’nın Selamlama Yazısından

“Sonsuzluğun hakikatini bütün değerin üstünde tutan Topçu, toprağa kulağını dayayan her Anadolu çocuğunu, şahsiyet sahibi bir varlık olarak görür. Yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül veren bir muallim olarak her vatan evladına, servetin değil gayretin ve fedakârlığın insanı olmayı salık verir. Bu talebelerin muallimi olan bizlere ise ruhlar sanatkârı olduğumuzu sürekli hatırlatarak aslında “yarınki Türkiye”nin inşasında ciddi bir sorumluluk taşıdığımıza inandırmaya çalışır bizi. Bu bağlamda insana, eşyaya, toprağa ve bütün varlıklara hürmet etmeyi şiar edinen bizler; öncelikle kendimize ve daha sonrasında da sevgili öğrencilerimize ilk aşı olan iş sevgisini ve vazife aşkını zerk etmek gayretindeyiz.”

Okul Müdürü Ayatullah Araz’ın Takdim yazısından

“Mefkûresiz siyaset, idealsiz genç, felsefesiz eğitim, bizi çözüme değil çöküşe götürür diyerek ahlak anlayışının merkezine sorumluluk duygusunu koyan, bir arayış insanı olan, Allah’a götürecek yolları tıkayan her şeye başkaldıran bir isyan ahlakına sahip, kendimiz dışında nereye koştuysak gurbette kaldık hakikatiyle bizi bize davet eden, ruhun da bir gayesi var o da Allah’a doğru yolculuktur diyerek manevi yolculuğa bizi salık veren, hem bir tehdit hem de bir umut kaynağı olarak konumlandırdığı ama bugün bir umut kaynağı olarak Topçu’nun beklenen gençlik dediği Nurettin Topçu’nun maarif mektebinin bu çalışmasının Topçu’nun ifadesi ile milletin kalbinin sahibi ve yarınki kuvvet olacak gençliğin yetişmesine vesile olması gaye ve gayretiyle bu çalışmalarımızı sürdürüyoruz.”

Nurettin Topçu Dosyasından

Yusuf Tekin – Nurettin Topçu’yu Yeniden Düşünmek

“Öncelikle Türkiye’nin içinden geçtiği politik ve kültürel süreçlerin son 22 yıllık eğitim serüveni, hem fiziki hem zihinsel bir dönüşümün ve gelişimin en müşahhas tarafını teşkil etmiştir. Genç nesillerin imkâna kavuştuğu teknolojik ve nitel eğitim altyapı ve ekosistemi, devamında nicel ulusal ve uluslararası göstergelere yansımış; eski Türkiye’den şahit olduğumuz yerli malı haftasında sıralarını birleştirip ulusal kimlik inşa belirtisi sayılan elma ve portakal yiyen nesillerden Teknofest’te roket tasarlayan gençlerin ufuk ötesi hedeflerindeki niteliğe sirayet etmiştir. İşte bu bütüncül bir uyanış dönemlerine mahsus nesil bilincinin varmak istediği istikamet, yeniden inşa etme zaruriyetinden kaynaklı kimlik politikasının entelektüel bir sonucudur. Bu bakımdan bir ahlâk felsefecisi olarak Nurettin Topçu’ya ve bir metin olarak Türkiye’nin Maarif Dâvası’na gitmemiz gereken üst hakikat işte burada aranmalıdır.”

Mustafa Kara – Hz. Mevlânâ ve Nureddin Topçu

“Dergâhlar sırlandığında İstanbul’da lise öğrencisi olan Nurettin Topçu’nun babası Erzurumlu, annesi Eğin/Kemâliyelidir. Daha sonraki yıllarda Fransa’da felsefe-ahlak alanında doktora yaparak yurda dönmüş ve kırk yılık öğretmenlik hayatında cevabını aradığı tek soru muhatabı olan gençlere sunacağı hayat felsefesinin temel ilkeleri olmuştur. Genel anlamda insanlık düşüncesinden, özel anlamda Anadolu irfanından beslenen bu ilkelerin başında dergâhlarda yaşanan ve yaşatılan düşünce gelmektedir. Onun bütün eserlerinde bu arayışın ve sorgulayışın cehdi ve gayreti vardır.”

Selami Şimşek – Nurettin Topçu’nun Dünyasında Erzurum

“Topçu’nun Erzurum’a bağlılığı, sevgisi ve verdiği destek hakkındaki bilgileri Vefa Lisesinden talebesi, çıkardığı Hareket dergisinin musahhihi ve Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde otuz altı sene kadar öğretim elamanı olarak görev yapan M. Orhan Okay’dan, daha doğrusu Okay’a gönderdiği mektuplardan öğreniyoruz.”

Erol Göka – İzzetbegoviç ve Topçu

“Birbirlerinden habersiz oldukları halde İzzetbegoviç’e ve Topçu’ya aynı fikirleri ifade ettiren güç İslam’dır. Ama şu önemli soruyu da es geçmemeli. Peki, onlara Batı düşüncesi karşısında aynı sonuçlara ulaştıran dinî gelenek, onları her konuda bir ve aynı yapıyor mu? Hayır. Mesela İzzetbegoviç, Bergson’un “Yaratıcı Evrim” anlayışına kendisini daha çok bağlı hissederken Topçu beğendiği Ber gson’u özellikle özgürlük anlayışı konusunda eleştirmekten hiç geri kalmaz. İzzetbegoviç, modern bilimsel düşünceye daha yatkındır, bu yüzden tümellerin hakikati olmayan mantık kurguları olduğu kanaatindedir.”

Abdullah Nehir – Maarifin Kızıl Elması: Şahsiyet Eğitimi

“Milletler, geleceklerini hâlde yetiştirdikleri nesiller ile teminat altına alır. Geleceğin tesisi için milletlerin atacağı ilk adım, eğitimi programlamaktır. Hazırlanan eğitim programları aracılığıyla örgün ve yaygın eğitim kurumlarında geleceğin inşası süreci başlar. Eğitim faaliyetlerinde çıktıların değerlendirilmesi, insanın toplum içindeki davranışları ve toplumsal tepkiler üzerinden belirginleşir. Zira örgün veya yaygın eğitimden geçerek toplumun bir parçası olan fertlerin gerek toplum içindeki davranışları gerekse kişisel tutumları, eğitimin niteliğinin somut bir göstergesidir.”

Nuray Alper – Nurettin Topçu’nun Kültür Ve Medeniyet’i

“Nurettin Topçu’da medeniyeti muhafaza, tabiattan kaçmamak ve teknolojinin imkânlarını insanlığın faydasına seferber ederken ona hizmetkâr olmamakla başlar. Düşünürün tehlikeyi somut çerçevede ortaya koymak için kullandığı ilginç yazım tutumları özellikle buralarda daha baskın bir karakterle karşımıza çıkar. Nitekim Topçu Hareket dergisinde yayımladığı “Harp Sonrası” gibi metinlerinde sancıyı aktardıktan sonra okuru için kâbus sahnesi aralar. Hikâyeci ve romancı yönünün de etkisiyle distopya oluşturur ve genel çerçeveyi oturttuktan sonra muhatabının elinden usulca tutarak onu asıl hikâyenin anlatıcı kahramanı kılar.”

Yunus Emre Altuntaş – Medeniyet Davasında Öncü Bir Ahlak İnsanı: Nurettin Topçu

“Topçu, 1928-1934 yılları arasında Fransa’da, doktora yapmak üzere bulunduğu yıllarda Louis Massignon ve M. Blondel ile tanışmıştır. Blondel’in “Hareket Felsefesiyle” yapmak istediği, insanın tabiî olarak yöneldiği tabiatüstüne ruhun bir faaliyetiyle ulaşmak ve irade ile hareket sayesinde tabiatüstüne ulaşmanın nasıl gerçekleştirilebileceğini göstermektir. Felsefenin araçlarını kullanarak tabiatüstünü araştırmak ve araştırılan alana ulaşmanın imkânını tartışmak “Hareket”in konusunu oluşturmaktadır. Özünde dinî bir alan olan tabiatüstünün insanın somut varlığında kendini gösterdiği yer ise harekettir. Hareket, felsefenin tahliline kendini, tabiatüstünün araştırılması için sunan somut ve şahsi bir hâl olarak, Blondel’in araştırmasının merkezî kavramını teşkil eder.”

Miraç Başkut- Nuretttin Topçu’da Mevlânâ, Tasavvuf Ve Vahdetivücut

“Tasavvuf, ahlaki temizlenme yoludur. Bir nevi insanın kendi nefsi arzularından arınıp ruhunun bedene üstün gelmesidir. Aslında tasavvuf yani mistisizm her inanışta mevcuttur. Mesela Hristiyanlıkta keşişlerin bir süreliğine inzivaya çekilmesidir. Tasavvufun karşısında duran bazı şeriatçılar, çok büyük bir yanlışa düşmektedirler. Çünkü tasavvuf ve şeriat birbirleriyle paralel bir yoldur. Tasavvuf çekirdeğin özüyse şeriat da çekirdeğin koruyucusu olan kabuktur. Bazı insanlar vahdetivücutçuların imanının tam olmadığını söyleyebilirler. Ancak onlar doğru yoldadırlar, imanlı kabul edilen insanlardır. Fakat her sözlerinde mürşit olamıyor. Her yazdıklarında gerçeğe ulaştırıcı ve hakikati gösterici değildirler. İslami ve imani hakikatlerde çoğu zaman ölçüsüz olduğundan ehlisünnet ve’lcemaatin kaidelerine muhalif hareket ediyor.”

Ukala’dan Hikâyeler

Zeynep Elif Gök – Kör Bir Aşkın Hikâyesi

“Erzurum semalarında güneşin ilk ışıkları pembeye çalarken, Ayşe Hanım çoktan uyanmış olurdu. Gözleri görmese de evinin her köşesinin kokusunu, sesini ezbere bilirdi. En sevdiği ses ise kapının hafifçe aralanıp minik ellerin uzattığı taze menekşe kokusu olurdu. Ayşe Hanım’ın dünyası, eşi Ali Bey ve iki küçük çocuğu, altı yaşındaki Elif ve sekiz yaşındaki Can’dı.”

“Elif ve Can, annelerinin ölüm haberiyle yıkıldılar. Babalarının yıllarca kurduğu hayal, acı bir şekilde son bulmuştu. Ayşe Hanım, yeniden görme umuduyla girdiği ameliyathaneden, hayata gözlerini kapayarak ayrılmıştı. O bahar, Erzurum’da menekşeler her zamanki gibi açtı. Elif ve Can, annelerinin ve babalarının mezarlarını taze menekşelerle süslediler. O menekşeler, artık sadece bir kaybın değil, aynı zamanda gerçekleşemeyen bir umudun da sembolüydü.”

Hüseyin Ocak – Ev Dediğin

“O evde hiçbir şey mükemmel değildi. Tavan sarkardı, kapılar tam kapanmazdı, soba bazen kurum yapar, duvar boyaları dökülürdü. Ama o evin sıcaklığı, dünyanın en lüks yerinde bile bulunmazdı. Çünkü içinde aile vardı; birlikte susulan, birlikte gülünen, birlikte atlatılan nice günlerin izini taşıyan insanlar.”

Fatma Nilay Karavelioğlu – Çatı Katı

“Merdiveni çıktım, kapıyı açtım, yaktım ışığı. Rutubet kokusu ve uçuşan tozlar bir daha hiç çıkmayacak gibi ciğerlerime doldu. İlk gördüğüm şey kapının ağzındaki karton kutuydu. “ÖMER” yazıyordu üzerinde. Onu bir karton kutuya sığdırabilmişim ama çatı katının derinliklerine atamamışım ki orada kalmıştı. Karton kutunun önünde kalakaldım. Gerçekten o mu vardı karşımda? Çatı katına atılmış bir kutu neden bu kadar savunmasız bırakmıştı beni? Dalmışım, arkamdan gelen ayak seslerini duymamışım.”

Ukala’dan Şiirler
pervazına konacağım şiir kuşunun
sözü zamana zamanı hitamı erdirmek için
yeni yetme bir şairim gölgem tek bana düşer
dilimde eksik kalmış bir dua sarkacı
ben söyledikçe şaha kalkar kelimeler
yazdıkça beli kırılır imlanım, mecazın
dağılır ve toplanırım duraksız yollarda
yollar ki görklü adını bağışlar içimde
ağzı kelimelerle kapalı kör bir şamanım ben
Tanrı’m şiir değil bana şiirden özge dil kuşları
Vahdettin Oktay Beyazlı

Göğsüm kavi ateşten kavim.
İlk kıvılcım ilkel yıldızın birinden.
Bana şarkılar söyle.
Devir gülleri göğsümde.
Nazan uykularıma yaz şu reçeteyi.
Dudağında bir tetik şeytanınım.
Vur şu lahzamı, vur ki esrik kalayım.
Umut Barış Bingöl

Ankebutlar sardı sensiz deryadil ak gönlümü,
Kıpkızıl ağlar şu çeşmem bakma zinhar beyhude.
Sahra’nın kızgınlığından alma efsunkâr suyu,
Etme ey berzah bakışlım sen ki kaldır zulmünü.
Merve Akbulut

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir