Edebiyat yolculuğumuz birlikte başladı. 1995-1996 yılları… Biz Sivas’ta, o Konya’da dergiler çıkarıyorduk; birbirimizin dergilerinde yazıyorduk. İlk radyo programıma onun yönettiği Ribat FM’de çıktım. Yıl 1996’ydı. On yıl sonra, 2006’da ilk kitaplarımız da aynı yıl yayımlandı. İlk editörüm. İlk köşe yazarlığım da onun yönettiği gazetede başladı. M. Ali Köseoğlu… Dost, kardeş, arkadaş.

Her Ayrılık Bir Aşk ile başlayan şiir yolculuğu, Dört Mevsim Dört Yaprak’ta çocuğun dünyasına açıldı; Kurganlar’da hafıza, zaman ve medeniyetin derin katmanlarına doğru yöneldi. Menteşe’deki Muğla ile bir şehrin tarihine, kültürüne ve hafızasına uzandı. Hakimiyet’ten Memleket’e uzanan yayın yönetmenliği yılları ise ona gündelik olanın içinden kalıcı olanı seçmeyi öğretti. Köseoğlu ile kitaplarının arka planını, şiirini ve bir şairin gazeteci, editör ve yayın yönetmeni kimlikleriyle kurduğu ilişkiyi konuştuk.

-İlk kitabın Her Ayrılık Bir Aşk 2006’da yayımlandığında aynı zamanda gazetecilik yapıyordun. Haber diliyle şiir dilinin aynı kalemde buluşması sende nasıl bir gerilim ya da denge oluşturdu; o ilk kitaptaki “ben” bugünkü şiirlerindeki “ben”den ne kadar uzakta?

-Gazetecilikle şiirin aynı kalemde bulunması başlangıçta bana da birbirine uzak iki alan gibi görünüyordu. Biri açık olmak, anlaşılmak, vaktinde yetişmek zorunda; diğeri bazen susarak, gizleyerek, bekleyerek var oluyor. Haber size “ne oldu?” diye soruyor; şiir ise çoğu zaman olup bitenin ne bıraktığıyla ilgileniyor. Birinde kelimenin hesabını kamuya, diğerinde önce kendinize veriyorsunuz.

Fakat zamanla anladım ki bu iki alan birbirini yalnızca yormadı, terbiye de etti. Gazetecilik bana fazlalığı atmayı, kelimenin yerini bilmeyi ve söylenen her şeyin bir sorumluluk taşıdığını öğretti. Şiir ise haberin hızla geçtiği yerde biraz durmayı, görünenin arkasında kalanı fark etmeyi sağladı. Yıllar önce “Gazeteci olarak yaşlanıyorum, şair olarak yaşıyorum” demiştim. O günün duygusuyla doğru bir cümleydi. Bugün gazeteciliğin de beni hayata kattığını, şiirimin malzemesine değilse bile dikkatine çok şey eklediğini görüyorum.

Her Ayrılık Bir Aşk’taki “ben” daha görünür, daha genç ve duygusunu açıklamak konusunda daha aceleciydi. Aşkın, ayrılığın, hüznün çevresinde dolaşan ve kendisini şiirin önünde tutmaktan çok çekinmeyen bir “ben”di. Bugünkü şiirimde o ses bütünüyle kaybolmuş değil. İnsan kendi sesinden ne kadar uzaklaşabilir? Ama yıllar içinde biraz geriye çekildiğini düşünüyorum. Şimdi şiirde kendi hikâyemi anlatmaktan çok, o hikâyenin insana ait tarafını arıyorum. Belki ‘ben’lik çekildikçe şiirin başka dünyalara açılan yeri çoğalıyor.

Dört Mevsim Dört Yaprak bir çocuk şiirleri kitabı. Yetişkinler için yazarken kurduğun dil ve imge dünyasıyla çocuğa seslenirken kurduğun dil ve imge dünyası arasında bilinçli olarak nasıl bir sınır çiziyorsun; bu iki alan birbirini hiç besliyor mu, yoksa tamamen ayrı iki yazma hâli mi?

-Doğrusu, “çocuk şiiri” denilen şeyin sınırlarının bu kadar kesin çizilmesine mesafeliyim. Çünkü şiir, nihayetinde şiirdir. Bir şiirin kime ulaşacağını, kimin onda kendine ait bir ses bulacağını şair her zaman tayin edemez.

Çocuklar şiirin membaıdır, diye düşünüyorum. Çocuğun dünyasında henüz bizim yetişkinlikte edindiğimiz birtakım kalın duvarlar yoktur. Bir bulutu istediği şeye benzetebilir, bir taşla konuşabilir, bir ağacın yürüdüğüne inanabilir. Şairin yıllarca uğraşarak yeniden kazanmaya çalıştığı bazı imkânlar çocukta zaten vardır. Bu yüzden çocuk için yazarken onun seviyesine “inmek” gibi bir düşünce bana doğru gelmiyor. Belki tersine, yetişkinliğin fazlalıklarından biraz kurtulup çocuğun bulunduğu açıklığa ulaşmaya çalışıyorum.

Burada benim için temel ölçü şu: Çocuk için yazıyorum diye şiirin edebî niteliğinden vazgeçemem. Şiiri temizliği, doğayı, iyi davranışları öğreten kafiyeli bir ders metnine dönüştürürsek çocuğa da şiire de haksızlık etmiş oluruz. Edebiyatın elbette insanı değiştiren, incelten bir tarafı vardır ama bu, doğrudan nasihat ederek gerçekleşmez.

Dört Mevsim Dört Yaprak’ı yazanla diğer şiirlerimi yazan kişi bu yüzden ayrı iki şair değil. Fakat çocukla karşılaşınca dilinizdeki fazlalıklara daha çok dikkat ediyorsunuz. Çocuk gösterişi hemen fark ediyor; zorlama olanı kabul etmiyor. Şiir de öyledir zaten. İkisine de zorla ulaşamazsınız.

Bazen büyüklerle anlaşamadığım vakitlerde çocukların beni daha iyi anladığını düşünüyorum. Çünkü onların dünyasında gerçeği parçalamadan, ona biraz yıldız tozu serperek konuşmak hâlâ mümkün.

Menteşe’deki Muğla bir deneme-şehir kitabı olarak şiirden farklı bir disiplin isteyen tür. Bir şairin gözüyle bir şehrin tarihine ve hafızasına eğilmek, o coğrafyayı yazarken kurgu ya da şiirsel sezgiye ne kadar yer bıraktı?

-Şehir yazmak, benim için bir şehrin tarihini ardı ardına sıralamak değil. Tarih elbette çok önemli; hatta böyle bir kitapta sizi sınırlayan, ayağınızı yere bastıran şey odur. Bir tarih, bir isim, bir yapı hakkında konuşuyorsanız gerçeği değiştirme hakkınız yok. Ben yazıda da şiirde de gerçeği incitmemek gerektiğine inanıyorum.

Fakat şehir yalnızca belgelerden ibaret değil. Bir sokağın eğimi, eski bir evin penceresi, terk edilmiş bir çeşme, bir mezar taşı yahut insanların birbirleriyle konuşma biçimi bazen size onlarca sayfalık tarih bilgisinin söylemediği bir şey söyler. Muğla’nın arastasında, pazarında, konaklarında geçmişten bugüne özenle korunmuş ayrıntılarla karşılaştım. Şehrin muhafaza kültürü özellikle dikkatimi çekti. Şairliğin burada bana sağladığı imkân belki ayrıntıya biraz daha uzun bakabilmektir.

Menteşe’deki Muğla’da kurguya değil ama sezgiye elbette yer var. Tarihi kurgulayamazsınız; fakat tarihî olanla bugünün insanı arasında bağ kurarken bir yazarın sezgisinden kaçmanız da mümkün değildir. Denemenin imkânı da biraz burada: Bilgiyi verirken insanın sesini de taşıyabilmek.

Bir başka şey daha fark ettim: Kadim şehirler birbirleriyle akrabadır. Muğla’yı yazarken zaman zaman Konya’ya da baktığımı fark ettim. Çünkü insan yeni bir şehre biraz da kendi şehrinden bakıyor. Bir avluda, bir sokakta, eski bir yapının gölgesinde başka bir şehirden tanıdığınız bir duyguya rastlayabiliyorsunuz.

Şairliğin burada yapabileceği, tarihin yerine geçmek değil; tarihin sustuğu yerde insanın ve diğer her şeyin sesini biraz daha dikkatle dinlemektir. Hiç değilse bunu başarabildiğimi düşünüyorum.

-Uzun yıllar Yeni Konya, Hakimiyet ve Memleket gazetelerinde yazı işleri müdürlüğü ve genel yayın yönetmenliği yaptın. Gündelik haberin hızıyla şiirin sabrı sende hiç çatıştı mı; bir günü gazetede geçirip akşam şiire dönmek nasıl bir zihinsel yer değiştirme gerektiriyordu?

-Elbette çatıştı. Günlük gazetenin acımasız bir zaman çarkı vardır. O günün gazetesi o gün çıkacaktır; habere “biraz daha bekleyelim, olgunlaşsın” diyemiyorsunuz çoğu zaman. Şiir ise tam tersine bazen günlerce, aylarca, hatta yıllarca bekleyebilir. Yılda 10-15 şiir yazıyorum, bunların 5-6 tanesini ancak dergilerde yayımlıyorum… Gazetecilikte yetiştirmek zorundasınız; şiirde ise bazen yetiştirmemek, beklemek marifettir.

Yazı işleri müdürlüğü ve genel yayın yönetmenliği yaptığım yıllarda gün içinde onlarca haberin, fotoğrafın, başlığın, insanın ve problemin arasından geçiyordum. Akşam olduğunda zihni bir düğmeyle kapatıp şiire geçmek mümkün değildi. Belki şiirin en çok ihtiyaç duyduğu şey sessizlikti; gazetenin bana en az bıraktığı şey de o sessizlik.

Bu yüzden gazeteciliğin şiirimi geciktirdiği dönemler mutlaka olmuştur. İlk kitabımla Kurganlar arasındaki uzun mesafede bunun da payı var. Ama bugün geriye dönüp baktığımda bunu yalnızca bir kayıp olarak görmüyorum. Gazetecilik bana insanı, şehri ve hayatın gündelik yüzünü çok yakından gösterdi. Sevinci, hırsı, iktidarı, çaresizliği, ölümü, telaşı… Gazete, insanın büyük iddialarıyla küçük hayatı arasındaki mesafeyi her gün önünüze koyuyor.

Gazetecilik bana kelimenin yalnız anlamını değil, sorumluluğunu da öğretti. Yanlış bir kelime bir insanın hayatına dokunabilir; eksik bir bilgi, acele verilmiş bir hüküm haksızlığa dönüşebilir. Hızın içinde teyit etmeyi, bildiğinizle bilmediğiniz arasındaki sınırı korumayı öğreniyorsunuz. Bunun yanında gazetecilik biraz da mesafe ahlâkıdır; haber kaynağıyla aranızdaki mesafe kapanınca, hakikatle aranızdaki mesafe açılmaya başlar. Kaynağa yakın olmak başka, kaynağın diliyle konuşmaya başlamak başka bir şeydir. Gazeteci herkesle temas kurabilmeli ama hükmünü o temasın sıcaklığına teslim etmemeli; mesleğin en zor ve vazgeçilmez taraflarından biri de budur.

Şiirde ise sanki bunun tersi işliyor. Orada mesafeyi korumaktan çok, ilhamla aranızdaki mesafenin kapanmasını beklersiniz. Gazeteci hakikati görebilmek için bir adım geride durmak zorundadır; şair bazen hakikatin kapısını ancak ona iyice yaklaştığında aralayabilir. İlham dediğimiz şey de belki tam burada devreye giriyor… İnsanın kendisiyle, hayatla, acıyla, aşkla, hatırayla arasındaki perdelerin bir an için incelmesi… O anda kelimeyi siz mi buluyorsunuz, kelime mi gelip sizi buluyor, bunu ayırmak kolay değil.

Bu yüzden bugün geriye baktığımda iki ayrı hayat yaşamışım gibi gelmiyor. Aynı insan, gazetecilikte gördüğüne kapılmadan bakmaya; şiirde ise gördüğünün içine biraz daha sokulmaya çalışıyordu.

– Şiirlerin ve edebi çalışmaların farklı çizgideki mecralarda yayımlandı. Dergâh’tan Yedi İklim’e, Hece’den Kuşluk ve MinikaGo’ya uzanan farklı yayın çevrelerinde şiirlerinin yer bulması, kendi şiirinin nerede durduğunu düşünürken sana ne söylüyor?

-Doğrusu şiirimi dergilerin çizgisine göre konumlandırmayı hiçbir zaman düşünmedim. Gençlik yıllarımda da bana “Kendini hangi şairlere yakın görüyorsun?” diye sorulduğunda, şairlerden çok şiirlere yakın olmayı tercih ettiğimi söylemiştim. Bu düşüncem büyük ölçüde değişmedi.

Edebiyat dünyamızda dergiler yalnızca yayın organı değildir; aynı zamanda birer çevre, mektep ve hafızadır. Benim yazı hayatım da dergilerle başladı. Çerağ, Eylül, Aşiyan, Düş Çınarı, Yedi İklim… Bu dergiler sayesinde hem kendi şiirimizi sınadık hem de başka şehirlerde aynı dertleri taşıyan insanlarla karşılaştık. Seninle dostluğumuzun başlangıcında da dergiler var.

Dergâh’ta, Yedi İklim’de, Hece’de yahut çocuklara ulaşan Kuşluk ve MinikaGo’da bir şiirimin yer bulmasını, birbirinden bütünüyle farklı edebî dünyalara girip çıkmak şeklinde görmüyorum. Şiirin muhatabı bazen değişebilir ama şair her defasında başka bir ses takınmamalı. Bir ses ve bir üslup sahibi olabilmek zaten yazarlığın en zor taraflarından biri.

Farklı editörlerin aynı şiirde yahut farklı şiirlerimde kendilerine yakın bir taraf bulması elbette sevindirici. Ama bunu bir tür edebî kabul belgesi gibi de görmemek lazım. Derginin tercihi kadar şiirin kendi kaderi de var.

Ben geçmişte “Şimdilik şiirimin yanında duruyorum” demiştim. Bugün de bundan çok uzakta değilim. Şiiri bir mahalleye yerleştirmektense, iyi şiirin yanında durmayı daha anlamlı buluyorum. Çünkü şiir, kendisine çizilen sınırları aşabildiği ölçüde insana ulaşabiliyor.

İlk şiir kitabın Her Ayrılık Bir Aşk’tan Kurganlar’a uzanan çizgiye bugün baktığında, şiirinin nereden nereye geldiğini nasıl görüyorsun?

-İlk kitap insana kendisini gösteren tuhaf bir aynadır. Her Ayrılık Bir Aşk yayımlandığında, şiirlerimin bu kadar yoğun biçimde aşk ve ayrılık çevresinde toplandığını ben de kitabı elime alınca daha açık görmüştüm. O kitap on yılı aşan bir zamanın şiirlerini taşıyordu. Gençliğin sesi, heyecanı, kırgınlığı, biraz aceleciliği de vardı içinde.

O şiirleri bugün reddetmiyorum. İnsan geçmişteki sesinden utanarak yeni bir ses kuramaz. Onlar benim şiirde yürüdüğüm yolun ayak izleri. Fakat Kurganlar’a gelinceye kadar şiirle ilişkimde değişen çok şey oldu.

Her şeyden önce daha az söylemenin imkânını aramaya başladım sanırım. Gençken duygunun bütününü şiire taşımak istiyorsunuz; zamanla şiirin biraz da dışarıda bıraktığınız şeylerle kurulduğunu fark ediyorsunuz. Bir mısranın söyledikleri kadar söylemeden bıraktıkları da önem kazanıyor. Kelimeler azalırken şiirin alanı genişliyor.

İlk kitaptaki “ben” daha merkezdeydi. Kurganlar’da ise insanın kendi hikâyesinden daha eski şeyler şiirin içine girmeye başladı: hafıza, zaman, ölüm, medeniyet, inanç, geçmişle bugün arasındaki kırılmalar… Sanırım bu değişim yalnız konularda değildi; şiirin sesinde, kelime seçiminde ve imgeyi kurma biçiminde de kendisini gösterdi. Kitabın adı da biraz bunu söylüyor aslında, değil mi? Kurgan, bir taraftan geçmişin üzerini örten bir yapı; öbür taraftan altında bir hafızayı saklıyor. Şiirin de böyle bir tarafı var. Örttüğünüzü sanırken muhafaza ediyorsunuz, sakladığınız şeyi bağırıyorsunuz.

Şiirimde bugün ulaştığım yerin son durak olduğunu elbette düşünmüyorum. Şair için asıl tehlike vardığını sanmasıdır.

Her Ayrılık Bir Aşk ile Kurganlar arasında geçen yıllar bana şiirin yalnız yazılarak değil, susularak, beklenerek, okunarak ve yaşanarak da oluştuğunu öğretti. Mesafe varsa, belki en çok buradadır.

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir