1. Kitabınızın adı Aslında Çok Sahici Biriyim. Bu “sahicilik” hâli, sizin için bir varoluş biçimi mi, yoksa korumakta zorlandığınız bir yanınız mı?
Kendime sahici demekten ziyade başkalarının beni tanımladığı bir haldi aslında bu. Yeni tanıştığım insanlar genelde beni çocuksu bir doğallıkta bulurlar. Ya da olaylar karşısındaki ilk tepkimi doğal ve içten bulurlar, diyeyim. Tabii kitabın biraz da otobiyografik bir meydan okuma olduğunu düşünürsek, özellikle kendimi özdeşleştirdiğim bazense kendimi uzak bulduğum ve bunun sonucu olarak hayata pozitif baktığım anlar düşünüldüğünde kitabın ana karakteri olan Nisan için sahicilik bir varoluş biçimidir desem yalan olmaz. Aslında benim için de böyle. Dediğim gibi başkalarının bende gördüğü yansıma bu belki de.
2. Kitap boyunca “Ulu Başım Kün Diyenim” diye seslendiğiniz bir muhatap var. Bu sesleniş, yazma pratiğinizi nasıl şekillendiriyor?
Abdullah Kasay, Mahalle Mektebi Dergisi’nin Mayıs-Haziran 2026 tarihli sayısında kitap hakkında çok güzel, anlamlı bir yazı yazmıştı. Hatta yine sevdiğim yazılar olarak Cihan Aktaş’ın Nihayet dergisinin Haziran sayısında çıkan ve Feride Özge Yılmaz’ın Okur dergisi 49. sayısında yazdığı yazıları özellikle zikredebilirim. Kitabı ilk okuduğunuzda ya da yüzeysel bir şekilde okuduğunuzda insanlar tarafından sevilmeyi bekleyen bir ana karakterle karşı karşıyaymış gibi olduğunuzu düşünebilirsiniz. Fakat bunun doğru bir bakış açısı olmadığını düşünüyorum. Çünkü alt metinde daha fazla kastetmek istediğim şeyler var. Bir insanın zaman zaman kendiyle mücadelesi veya zaman zaman da kendi olma çabası mesela. Ya da anlaşılmak, varoluşsal sıkıntılar, gibi. Hatta Abdullah Kasay’dan alıntılamam gerekirse o şöyle demişti yazısında: “Romanın en dikkat çekici yanlarından biri, anlatının yer yer tasavvufi bir derinliğe ve mistik bir arayışa evrilmesi. Metinde geçen Ulu Başım Kün Diyenim gibi ifadeler, karakterin varoluşsal sancılarını dindirmek için yöneldiği manevi limanları simgeliyor. Bu noktada kitap, sıradan bir popüler kültür anlatısı olmanın çok ötesine geçerek kadim bilgilerle, dualarla ve “tevekkül” kavramıyla harmanlanmış bir içsel sefer hikayesine dönüşüyor. Karakterin yaşadığı “zafer gibi sefer” nitelemesi, kazanılanın dışsal bir başarı değil içsel bir huzur ve farkındalık olduğunu vurguluyor.” Belki kitabı şerh etmek yazara biraz zor gelir ancak Ulu Başım Kün Diyenim derken hangi varlığı kastettiğim anlaşılmıştır diye düşünüyorum. Allah ya da Yaratıcı demek yerine böyle içten bir tabir buldum. Sadece yazma pratiğim değil geçmişten bugüne tüm hayatımı Kün diyerek şekillendiren Rabb’ime sonsuz şükür borçluyum.
3. Nisan’ın hikâyesinde “çalınma” hâli çok baskın: fikirler, emek, hatta isim çalınıyor. Sizce bir yazarın en kıymetli ve en kırılgan yanı nedir?
Evet. Nisan, bir şekilde hayatının her anında bir çalınma vakasıyla karşı karşıya. Çünkü büyük bir zekası var. Keşfettiği şeyler güzel. Ama kendinin de çok gözü açık değil. Ve kendinin farkında değil. Dedim ya çocuksu bir saflıkla hareket ediyor. Oysa burada Nisan’ın da alması gereken dersler var. Ki kitabın sonunda bundan bahsediyorum. Feride Özge Yılmaz, “kendine yaklaştıkça dağılan bir hikaye” demiş eser için. Bu gerçekten de böyle. Bazı şeyler hem müphem, hem çok açık. Hem çok ayan, hem çok kördüğüm. Bir yazarın en kırılgan yanı değil de bir insanın en kırılgan yanından bahsetmek isterim. Hatta en şanslı tarafından. Kendini anlayan insanlarla oturup kalkmak, bir yazarın en şanslı aynı zamanda en kıymetli yönü olsa gerek. Masa da masaymış, dediğinde seni anlayan insanlardan bahsediyorum. Tabii günümüz popüler dünyasında her şeyi dümdüz anlamak da mümkün.
4. Öykü, roman, söyleşi, eleştiri derken farklı türlerde üretiyorsunuz. Bu türler arasında dolaşmak mı sizi özgür kılıyor, yoksa parçalanmış hissettiriyor mu?
Ben bu şekilde özgür hissediyorum. Hatta farklı dergilerde yazarken de. Tabii bazı yazar abilerimizden tavsiye mi ne olduğunu çok çözemediğim açıklamalar gelebiliyor bazen. Fakat buna karar verecek olan o abiler değil benim sanırım. Söyleşi halen ilk gözağrım. İki öykü kitabım, iki söyleşi kitabım var. Bir de kitaplar hakkında yazdığım yazıları Kelimelerdir En Büyük Vatanım adlı kitapta topladım. Aslında Çok Sahici Biriyim ise ilk romanım.
5. Tam da bundan bahsedecektim. Kitapta sık sık “kelimelerdir en büyük vatanım” ifadesi geçiyor. Peki ya kelimelerin yetmediği, sizi yalnız bıraktığı anlar oluyor mu?
Çok sık. Bu anlarda tıpkı Nisan gibi Ulu Başım’a sığınmaya çalışıyorum. İnsan bu kadar vatanı bildiği bir alana dahi yabancılaşabilen bir varlık. Yine tıpkı Nisan gibi, benim de kelimeler en büyük vatanım. Kendi dünyam var, o kelimelerden örülü. Ve o alana kimseyi yaklaştırmıyorum. O alanda o bahçede oynamak hoşuma gidiyor.
6. Bûtimar Dergisi’ni çıkarıyorsunuz. Bu derginin sizin için anlamı nedir ve nasıl bir derdi var?
Bûtimar benim için hep güzelliğe şansa vesile olan bir emek oldu. Bu dergiyi çıkarırken iki kez söyleşi ödülü aldım. Elbette başka dergilerdeki çalışmalarımın da etkisi olmuştur. Bu arada bunu zikrediyorum ancak ödülleri kutsamıyorum. Böyle bir yapıda olacak biri değilim. Sadece dergiyi daha fazla insana ulaştırabilmek, bu emeğin daha görünür olmasını dilerdim. Ancak her dergi gibi, o da çeşitli dinamiklere şartlara takılıyor. Derginin hala çıktığından haberi olmayan insanlar biraz yüreğimi burkuyor açıkçası. Fakat burada suç biraz da bana ait. Ekip ruhu olmadan çok hızlı ilerleyemeyebiliyoruz. Dağıtım konusunda sıkıntılar mevcut. Yine de güzel sayılar çıktı. Binbir emekle. Dergi fuarlarında arkadaşlarımla yaşadığım o hatıralar her zaman yolumu aydınlatıyor. İnşallah gittiği yere kadar gider. Nasibe tutunuyorum.
7. Öğrencilerinizle birlikte dergiler çıkarmışsınız. Onların yazma sürecine tanıklık etmek, sizin kendi yazarlığınızı nasıl etkiliyor?
Ben her gittiğim okulda dediğiniz gibi öğrencilerimle dergiler çıkardım. Bir sayı bile olsa çıkacaktı o dergi. Bu anılar, küçük bir çocuğun yazar olma sevdası, ülküsü hepsi çok güzel şeylerdi. Yeri geldi onlarla dergi fuarına katıldık. Fuarın en küçük editörü oldular. Sevildiler ve çok ilgi gördüler. Halide Nusret’in Benim Küçük Dostlarım adlı bir kitabı vardır. Küçük dostlarımla her şey bir başka güzel oluyordu. O yüzden tüm eski öğrencilerime buradan sevgilerimi yolluyorum.
8. Nisan, hayata karşı “acemi” olduğunu söylüyor. Sizce bir yazar için bu “acemilik” bir eksiklik mi, yoksa bir imkân mı?
Saf ve temiz düşünce bir imkan olabilir. Ama Nisan acemi olduğunu söylerken hep kendisiyle bir kavganın peşinde. Ama onun asla acemi olduğunu düşünmüyorum. Hayata karşı acemi olmak, biraz da Oğuz Atay’ın bir karakteriyle ilişkilendirdiğim bir meseledir. Kitapta bunla ilgili bir açıklama var. “Yaşamanın acemisi, yazmanın kurdu” ifadesini kullanmıştım bir başka yazımda başlık olarak. Böyle bir acemilikten bahsedilebilir belki. Fakat son zamanlarda fark ettiğim başka bir şey var. Yaşayan, hayata katılabilen bir insan olarak yazmanın da ayrı bir tadı var.
9. Kitapta Mario oyunu bir kaçış alanı olarak karşımıza çıkıyor. Sizin için yazmak da bir tür level atlamak mı? Yoksa asıl zor olan, yazıp durmak mı?
Doksanlarda çocuk olmuş herkesin karşısına çıkmış bir bilgisayar oyunu bu. Fakat Nisan için asıl mesele burada başlıyor. Kendisi oyun bağımlısı. Ya da oyun bağımlısı biri gibi davranıyor. Onu dinleyen ve sahici bulan gerçek birilerini bulduğunda tüm bunlardan vazgeçiyor. Fakat o insan da bir roman kahramanına dönüştüğünde dünyası kararıyor. Aynı zamanda kitabın sonuna doğru öğrencisiyle kendi arasında bir ortaklık buluyor. Çünkü arkadaşları o öğrencinin futbol kartlarını çalıyor. Aslında başta da bahsettiğim bir yalnızlık değil esasta anlatılan. Bağ kurmanın zorluğu ya da bağ kurduğunda güzelleşen bir hayatın olasılığı. Bununla beraber Nisan’ın çözülmesi zor bir karakter olduğunu düşünüyorum.
10. Kitabın sonunda bir umut, yeniden başlama hâli var. Peki siz bu kitabı bitirdikten sonra, Şeyma Subaşı olarak neyi geride bıraktınız, neyi yanınıza aldınız?
Kitabı ilk yazdığımda çok heyecanlandım. Bazı arkadaşlara okuttum. Demlendiğinde de aynı şekilde. Onlar da en az benim kadar heyecanlandılar. Anlatı roman arası bir metin aslında bu. Ancak roman etiketiyle çıktı. Kitabın sonunun umutlu bitmesini istedim doğrusu. Çünkü çok hüzünlü dramatik, yer yer okuru dahi zorlayan bölümler olduğunu düşünüyorum eserde. Umudu yanıma aldım diyebilirim. En azından hikayeme inanmayı düşledim belki de. İnsan hikayesini kolay unutmamalı. Güzel anların, güzelliğin ve kendinin farkına varmalı. Hikayesinin peşini bırakmamalı. Bu kitap ne kadar dramatik de olsa bana bunu öğretti. Kitabın sonunda bir yazar karakter var. Nisan’a arkadaşlık eden. Kopan kolye metaforu var. Ve bu yazar arkadaş söylemleriyle Nisan’a umut aşılıyor. “Kolyen de kopsa, fikirlerin de çalınsa, o zeka sende.” diyor. Hayat da biraz böyle güzel. Bunu sana söyleyen dostların varlığıyla. Bu bir roman karakteri bile olsa.