Edebiyat Ortamı ‘nda Ahmet Haşim Dosyası

Edebiyat Ortamı dergisi 105. sayısında Ahmet Haşim Dosyası ile karşımızda. Dergi son zamanlarda oldukça yoğun ve arşivlik dosyalar hazırlıyor. Dergilerde sıklıkla görmek istediğimiz çalışmalar arasında bu tür dosyalar.

Ahmet Haşim Dosyası’ndan

Ali K. Metin – Şiirimizin Modernleşme Sürecinde Ahmet Haşim’in Yeri

“Haşim, esas itibariyle yaşadığı dünya ile uyuşama – yan, huzuru ve sükûneti öznenin muhayyilesinde arayan bir şairdir. Gerçekliğin ve hakikatin değil, sadece kendi tekilliği içinde bir varoluşu gerçekleştirmenin peşindedir. Bir bakıma, şiiri dünyaya meydan okumanın demeyelim ama dünyadan kaçışın bir yolu olarak tasarruf etmiştir. Bu kaçış sebebiyle Baudelaireyan tarafı kadük kalmış, eleştirel bir tavır ve gelişmeyi ortaya koyamamıştır.”

Turan Karataş – Haşim’e Gücenilmez…

Falih Rıfkı’nın ifadesiyle “kardan asker yapıp göğsüne çivi saplayan çocuklar gibi” Haşim’in vehimlerinin icat ettiği düşmanları vardır. Yaşam enerjisinin çoğunu, ne yazık ki bu hayali hasımlarla mücadeleye harcamış ve boşu boşuna onlarla didişip durmuştur. Ömrünce bahtiyar olamayan Piyale şairi, başkalarının da kendisi gibi olmasını istemiş; arkadaşlarının saadetini sanki kıskanmıştır. Bunun sebeplerinden biri de Haşim’in, kendi neslinden diğer edebiyatçıların gördüğü devlet umuruna kavuşamamış olmasıdır, diye düşünüyorum.

Mehmet Kurtoğlu-  Haşim Üzerine Notlar

“Büyük şair yol açıcı şairdir. Haşim Türk şiirine getirdiği sembolizmle yeni bir çığır açmıştır. Büyük şairdir. Çünkü o Türk şiirinde kimseyi takip etmemiş, ama başkaları kendisini takip etmiştir. Necip Fazıl gibi büyük şairler dahi ondan etkilenmişlerdir. Haşim durduk yere sembolizmi seçmemiştir. Ayrıca yaşadığı dönemde Batı’da sembolizm akımı oldukça yaygındır. Batıyı yakından takip eden Haşim ister istemez bunlardan etkilenmiştir. Zaten bir ayağı İstanbul diğer ayağı Paris’te olan şairler Batı şiirini yakından takip etmektedirler. Bu dönemde batı edebiyatından etkilenmeyen tek bir şair dahi yoktur.”

Hilal Başbozkurt -Yakup Kadri’nin Monografisi Işığında Haşim’in Kişilği, Edebi Kimliği ve Estetik Anlayışı

Haşim, şiirin duyguları ilettiğini savunur ve şiiri “hukuka veya tarihe değil, hissedilmeye” ait kılar. Örneğin Piyâle’de yayımladığı makalesinde “Şiir bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır.” diyerek şiiri nesirden ayırmıştır. Bu yaklaşım, Haşim’in estetiğini belirler: Şiirde anlaşılmaktan çok hissettirmek esastır. Koray Üstün, Haşim’in estetik yolculuğunu da gerçeklikten hayale, oradan şiire ve nihayet güzele ulaşan bir süreç olarak tarif eder.

Feridun Andaç’la “Erzurum Bir Kentin Solgun Yüzü” Üzerine…

Erzurun denince günümüz edebiyatında akla isimlerdendir İsmail Bingöl. Şehrine sevdalı bit yürektir Bingöl. Feridun Andaç ile Erzurum Bir Kentin Solgun Yüzü üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş Bingöl.

“Bir süre hiç gelmedim. Sanırım bir on yıl. Tren yolculuğuyla Erzurum’a geldim. Trenler bizim için çok önemliydi Erzurum’da. O zaman trenler Erzurum’un batıya ve doğuya açılan kapısıydı. İki kapısı vardı. Bizim yüzümüz, yönümüz nedense daha çok batıya dönüktü.”

“İlk yazıyı doksan ikide yazmışım Erzurum’a dair. Aslında on sekiz yılda yazıla yazıla gelmiş. Yani bu böyle bir anda oturulup bir yazı gibi, bir roman gibi yazılmamış. Yaptığım yolculuklar, yaptığım okumalar, hatırlamalar, yüzleştiğim insanlar, geçmişte yaşanılanlar, yani baktığımızda belki de yaşantımın önemli bir bölümünün de izdüşümü ve tanıklığı bu kitap.”

“Yani bu kitabı okuyan, çocukluğu orada geçen ya da geçmeyen birinin dönüp kendi kendine bakma yolunu görür, penceresini açmasını öğrenir. Çünkü bende başka yazarları okuduğumda öyle beslendim, öyle bakmasını öğrendim. Mesela Gogol’un Neva Caddesi’ni okuduğunuzda bulunmaz bir zenginlik görüyorsunuz. İnsanın bir doğduğu kent vardır, bir de yaşadığı kent.”

Nuri Pakdil Bize Ne Söyledi?

Âtıf Bedir, Nuri Pakdil üzerine en etkili ve derinlikli yazıları kaleme alan bir isim. Ondan Pakdil’i okumak büyük bir keyif ve ayrıcalık. “Nuri Pakdil Bize Ne Söyledi?” diyerek Padil’in bizlere emanet bıraktığı düşünceleri paylaşıyor Bedir.

“Tüm bunların sonunda ortaya nasıl bir Pakdil duruşu çıkıyor derseniz cevabımız şu olacaktır: Ortaya inanmış bir Müslüman duruşu çıkar. Bu onun klas duruşudur. Onun yaşam biçimi bu kavramın tüm anlamlarını içinde barındırır. O, Ahmet Özalp’in “Pakdil tek cümleyle anlatılmak istense ne denebilir?” sorusuna cevaben, “Ebubekir teslimiyeti, doğruluk ve özverisi, Hamza yiğitlik ve özgüveni, Ali korkusuzluk, içtenlik ve ödünsüzlüğü, Ebu Zerr doygunluk ve kirli mülkiyet düşmanlığı, İbn Arabî, Mevlâna ve Yunus’un evrensel entelektüel donanımları ile varoluşlarıyla özdeşleşen yazarlık serüvenleri= Nuri Pakdil” (Özalp 329) cümlesinde söylediklerini tek kelimeyle ifade etmek gerekirse sadece ‘Nuri Pakdil= Müslüman’ dense yeridir.”

Dilsiz Taç: Şiir… Sadece Şiir!

Hüseyin Alemdar, şiirin ve şairin kulağını çınlatıyor. Bunu genç şairlere seslenerek yapıyor. Aslında usta bir şair olarak yol ver yordam gösteriyor gençlere. Sonuç net; her şey geçer, şiir kalır geriye.

“Şiir sözcüklere inanmak, mucizelere inanmak bir yerde. Şiir; sözcüklerin tini, dini, gizi, ritmi bu sayede. Her yeni şiirin, şairinden yeni yeni sözcükler istemesi yaratıcı hazzın bir parçası işte; söz dizimi ve söyleyiş tarzı da cabası..”

“Yarına kalacak şair daha ilk kitapta kendini ele vermeye başlar, tek kitapta kalacak olsa da. Derken ilk üç kitap onun otobiyografik resmidir, soylu ve estetik tavrı, rindane duruşudur. İlk üç kitaptan sonra “ara” ve “köprü” kitaplar yarına kalacak şairin seyri demektir. Şiir biraz da şairin kendini tıka basa d/oldurma işidir. Maalasef on on iki kitaba geldikleri hâlde şairin şiir aynası dediğiz künhüne baktığımızda kendini ele veremeyen şairler yığınıdır modern Türk şiiri coğrafyası. Bunun en belirgin iki örneği Haydar Ergülen ve Küçük İskender’dir.”

“Şairsen, doğuştan şiire yazgılıysan ve inadına düz – yazıyı zorluyorsan, ahmaksın, aptalsın kansızlığın cennetinde; ancak kendini kandırabilirsin! Keza, düzyazı içinizi dökmenize ya da ağlaşmanıza izin vermez; şiir kalbiniz bundan tiksinir. Düzyazı şiirler vardır ancak başyapıtların çoğu buralardan bu defterlerden çıkar, unutma!”

Musa Kazım Arıcan – Kültür Buhranı: Geleneğin Kaybı, Geleceğin Belirsizliği

Gelecekle ilgili kaygılar, planlar, projeler toplumu ilgilendiren bir olgu olarak hayatımızda önemli bir yer tutuyor. Gelecekle gelenek arasında sıkı bir bağ var. Gelenek elimizden gittikçe gelecek de belirsiz bir hâl almaya başlıyor. Musa Kazım Arıcan, kültür buhranı olarak ele alıyor konuyu.

“Gelenek ile modernite arasında sıkışıp kalmış toplumların en temel meselelerinden biri kültürel sürekliliği sağlayamamasıdır. Bu süreklilik kırıldığı anda, yani geçmiş ile gelecek arasındaki köprü çöktüğünde, ortaya “kültür buhranı” çıkar. Bugünün Türkiye’sinde buhran, sadece ekonomik veya siyasal alanlarla sınırlı değil; aynı zamanda dilde, sanatta, eğitimde ve düşünce hayatında da kendini derin bir biçimde hissettirmektedir.”

“Bugün yapılması gereken, kültür köklerimizi hatırlamakla kalmayıp onları çağdaş sorunlarla ilişkilendirmek; sadece geçmişi anmak değil, onu bugünün içinde yeniden yaşatmaktır. Aksi halde, geçmişini unutan bir toplumun geleceği de başkalarının elinde yazılır.”

Şairim, Şairsin, Şair…

”Herkes şair olmak zorunda mı?” demiştim şiir üzerine yazdığım yeni bir yazıda. Bunca atölye, şiir kulübü, dergi hep yazmak üzerine inşa ediliyor. Bunun yerine şiir okuma atölyeleri, kulüpleri, grupları olsa şiire daha çok hizmet edilmiş olur. Bu, işi ciddi anlamda düşünen herkesin ortak kanaatidir. Olgun Albayrak, tam da bu konulara değiniyor yazısında.

“Bugün sokak duvarlarına ve kamyon kasalarına kadar inen şiirimsi sözlerin insanoğlunun duygu ve düşüncelerini estetik ve etkili bir tonda anlatma isteğinden kaynaklandığı bir gerçek. Yetersizliğine karşın belli bir ücret mukabilinde sıradan yayınevleri ve sponsorlar aracılığıyla hayatımıza itelenen cicili bicili kitapların satırlarında da nicelerini görmek mümkün. Bu tür ameliyeler, masum bir yüz taşısa da arka planda önemli bir tehlike barındırıyor aslında: Şairlik iddiası…”

Gıyasettin Dağ – Mehmet Akif’in Meali ve “Akif’ten Emanetler”

Mehmet Akif’i her yönüyle, her çalışmasıyla anlamak, tanımak anlatmak gerek. Bu alanda yapılan çalışmaları da takip etmekte fayda var. Gıyaseddin Dağ, Akif’e dair yazmış.

“Türkçe yazılmış mealler arasında özellikle Mehmet Akif’in meal çalışması özel bir ilgi uyandırır. Bunun sebebi Akif’in heykelleşen şahsiyeti kadar Arapça ve Türkçe’ye olan vukufiyeti biraz da yazıldığı dönem ve yazılma gerekçesidir. Günümüzde yüzlerce meal olmasına rağmen Akif’in meal çalışması halen merak uyandırmakta, bu meale dair yapılan araştırmalar dikkat çekmekte ve ilgi uyandırmaktadır.”

“Yazdığı mealin Türkçe ibadetlerde kullanılacağı endişesine kapılan Merhum Akif’in Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yazdıklarını göndermesini ısrarla talep etmesine rağmen göndermemiş hatta yapılan mukaveleyi feshetmiştir. Mehmet Akif, meal çalışması karşılığında avans olarak aldığı bin lirayı dostu Fuat Şemsi vasıtasıyla Diyanet İşleri Başkanlığına iade ettiğine dair kayıtlar da eserde yer almaktadır.”

Edebiyat Ortamı’ndan Bir Öykü

Mert Öztürk – Vapur, Hep Aynı

“Vapur tenha. Eskiden beridir, kışın bu saatlerde pek kimse olmaz zaten. Adada evi olanların ekserisi, nisan gibi gelmeye başlar, sonbaharın bitmesi ile uğramaz olurlar adaya.”

“Buraya gelirken genelde ödevlerimi unutmuş gibi yapar yanıma almazdım, babam sadece “Yahu bir gün kendini de unutacaksın.” der, önemsemezdi ama İstanbul’a döndüğümüzde annemden güzelce yerdim paparayı.”

“Geçen yıllarda babam ile çok daha az karşılaşmak için, yatılı okulda okudum ve üniversiteyi İzmir’de bitirdim. Yıllar sonra bugün yine ada vapurundayım. Babamın isteği üzerine, adaya defnedilecek. Yarın öğlen cenazesi var. Haberi alır almaz abim, annemi erkenden götürdü. Şimdi konaktalar. Son seferini bekledim vapurun.”

Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler

incitirsem ellerini hani
avucuna bırakmıştım arzumu
kanatlanan serçeye döndü
sesindeki rüzgâr
bilirim masal ülkesine döner

rüyaların arzudur hevestir
seni o bahçeye çeken
rüzgârdan imdat bekletir
terleyen ellerine medet
olsun uyandırsın seni rüyadan
Ali Sali

Hayat bir eski kazak zamanın tel tel çözdüğü
Çocukların yüzlerini çalan kötücül ruhlar çağında
En güvenilir cebir Cibril’in eli
Emin bir ere dokunan
Emin bir erle okunan
Kalabalığın tamtamları dolaşıyor yeryüzünü
Yer/yüzünü dön bana!
Yâr, yoz-unu sil gözlerinden dünyanın!
Ki “çeşmin süzülsün müjgan müjgan üstüne”
Mehmet Yıldız

Bunun için
Vasiyetimdir oğlum Kağan!
Öldüğümde son ayakkabılarımı
Şehrin kaldırımlarının
En vefakâr müdavimleri olan
Sokak kedilerine ver.
Çünkü en iyi onlar bilirler,
Bu şehrin çıplak ayaklı insanlarının yasını.
İsmail Güçtaş

Durmuş
Bir saat
Bir kapının eşiğinde katılaşan ayakkabılar
Eski çağlardan bir soru işareti gibi ortalık yerde öylece kalakaldılar

Unutulmuş
Tozlanmış bir saat
Şapkalar ve kırmızı balonlar
Eski kışlardan trajik bir öykü gibi karanlık bir sinemada kayıplara karıştılar
Davut Güner

Karabatak’tan Afrika ve Edebiyat Dosyası

Karabatak dergisi 81. sayısında Afrika ve Edebiyat Dosyası hazırladı.

Ali Ural’ın Giriş Yazısından

“Şiir ritimden doğar ve Afrika demek biraz da ritim demektir. İnsan yalnız sevindiğinde değil kızdığında da ritim tutar. Yapmak istemediği bir işe zorlandığında dayanma gücünü bu öfke vurgularından alabilir. Avrupalı sömürgeci için taş kıran Thonga’lı bir çocuğun şu sözleri mırıldandığını duymuş İsviçreli bir misyoner: “Bize kötü davranıyorlar, ehe:/ Bize hiç acımıyorlar, ehe:/ Kahvelerini içiyorlar, ehe!/ Bize hiç vermiyorlar, ehe!” Ehe ritmi, emperyalizm çarkının parçalanacağı bir zamana kurulmuştur. Çocuk ve misyoner bunun farkında olmasa da vaktin çocuğu bu anı beklemektedir.”

Afrika ve Edebiyat Dosyasından

Prof. Dr. Ahmet Nedim Serinsu – Afrika Afrika Ah Afrika!

“Resimde bak-gör ile ne var? Afrika kıtası var. Kıtalar arasında büyüklükçe, Asya’dan sonra ikinci gelen, Avrupa-Asya kıtalar topluluğunun güneye doğru uzanmış bir yarımadası gibi olan, Avrupa’dan da Cebelitarık Boğazı ile ayrılan, kaba bir üçgen biçiminde yaratılmış bir kıtadır. Hangi Afrika? 1800 yıllarından itibaren bilinmeye başlanan Afrika!”

Selman Nuriler – Barbarları Beklerken Sorulacak Sorular

“1980 yılında yayımlanan kitabı, G. Afrika’daki ırkçılığa dayalı Apartheid rejiminin 70’li yıllardaki en yoğun döneminin bir yansıması olarak görmek mümkün. Coetzee insan haklarına duyarlı bir yazar; Güney Afrika tarih boyunca birçok Batı ülkesi tarafından sömürülmüş, emperyalizme epey maruz kalmış bir ülke. Bunları üst üste koyduğumuzda Barbarları Beklerken, “politik alegori” olarak çerçevelenmeye müsait.”

Suliman Nasır İbrahim – Sudan Edebiyatı: Tarihî Köklerden Günümüz Ufuklarına

“Ayrıca, 20. yüzyılın son çeyreğinde Sudan edebiyatında bazı kadın yazarlar öne çıktı. Örneğin: Meliketü’d-Dar Muhammed Abdullah (1920–1969): Sudan’ın ve Arap dünyasının ilk kadın romancısı olarak bilinir. 1970’te yayımlanan “Geniş Boşluk” adlı romanında kadın, eğitim ve duygusal meseleleri işledi. Revda ElHac (1969–): Hem zarif hem de güçlü şiirleriyle Arap dünyasında tanındı. “Kalan Hayalin Işığı” adlı eseriyle dikkat çeken önemli bir kadın şair oldu.”

Şafak Çelik – Dünya’nın Kara Yüzü: Afrika

“Afrika’nın kuzeyini Arap-İslam ekseninde görmek mümkündür. Buna mukabil orta ve güney bölgelerinde yerel halklar, kültürler, inançlar, ülkeler olarak daha farklı bir demografik yapıya sahiptirler. 15. asrın ortalarından itibaren özellikle Afrika’da yaygın olarak kölelik, sömürgecilik ve köle ticaretinin olduğunu görüyoruz. Amerika’nın keşfi, teknolojideki gelişmeler, tarım için iş gücü ihtiyacı ve kaynaklara ulaşma ve sahip olma isteği özellikle Avrupalı devletlerin sömürgecilik ve kölelik iştahını arttırmış ve insanlık onurunu yok sayan uygulamalara girişmekte bir beis görmemişlerdir. Bu ekonomik “ihtiyaç”ı karşılamak için harekete geçen devletlerin/kralların bu uygulamaları meşru kılmaları için bir otoritenin onayını da almayı düşünmüşler ve bu sefer sahneye kilise ve bilim çıkmıştır.

Yüksel Kanar – Karakoç’un Afrika’ya Bakışı

“Sezai Karakoç’un Tarihin Yol Ağzında adlı eserinde emperyalizm ve sömürgecilik kavramları, Osmanlı sonrası dönemde dünya düzeniyle ilişkilendirilerek ele alınıyor. Batılı güçler, Osmanlı’nın yıkılışından sonra Ortadoğu’da ve İslam dünyasında suni devletler oluşturarak bölgeyi, klasik emperyalist politikaların bir uzantısı olarak yeniden şekillendirdiler.”

Halim Gençoğlu ile Söyleşi

Dosya kapsamında Halim Gençoğlu ile bir söyleşi yer alıyor dergide. Sorular; Mahmut Bıyıklı’dan.

“Bizim milletçe kıtaya genel bakışımız doğal olarak daha çok İslam coğrafyasına, yani Afrika’nın kuzeyine ve doğusuna odaklanmıştır. Mısır, Habeş, Trablus gibi bölgeler Osmanlı için tanıdıktır. Ancak bu bakış, Sahra’nın ötesine, Afrika’nın içlerine ve batısına pek ulaşmamıştır. Hâlbuki o uzak bölgelerde, Osmanlı’nın doğrudan temas kurmadığı fakat dünya tarihi açısından hayli önemli, büyük medeniyetler vardı. Bugün Türkiye’de kamuoyu bu medeniyetlerin pek çoğundan bihaber.”

“Güneydoğu Afrika’da ise Büyük Zimbabwe kalıntıları yükselir. Harçsız taş işçiliğiyle inşa edilmiş dev yapılar, Afrika’nın iç bölgelerinde gelişmiş şehirleşmenin kanıtıdır. Ancak uzun süre Avrupalı tarihçiler, bu yapıların “Afrikalılar tarafından yapılamayacağına” kanaat getirip onları ya Araplara ya da hayali Beyaz ırklara atfettiler. Daha neler var neler!..”

İşaretin İşaret Ettiği Şey!

Mesajı almak diye bir kavram var. Dünyanın da bir mesajı var. İnsanlara ve tüm canlılara gönderilen bu mesajı almak için algıların açık olması ve işaretin şifrelerini çözmek gerekir. Hasan Akay, işaretlerini diline dair yazmış.

Yapıçözümün yumuşak karnı budur. Gösterge aslında yok! En sorunsal iş, yapıçözümün ‘gösteren’ kavramındadır. Onun düşüncenin kuyusuna attığı taş odur. Oradan çıktığı hâlde oradan düşmüştür! Onu halledebilse belki kalkacak. Göstereni hallettiği takdirde İslâm’daki işaret yani âyâta gelecek, böylece gösterilenin üzerinde konuşma hakkı elde edecek. Ama âyâta gelemiyor. Bir ‘boş gösteren’ olarak gördüğü “iz”de fânilik vehmederek onu aşmaya çabalıyor.”

Acı Hayat

Orhan Gazi Gökçe, Acı Hayat isimli denemesi ile Karabatak’ta. Hayatın acıyan yanlarına edebiyattan örneklerle dokunuyor Gökçe. Ruhun fiyakası olsa da acı çekmek, insanı derinden sarsan bir yanı var acının. Bir yandan da insanı yoğuran ve olgunlaştıran etkilerini de göz ardı etmemek gerek.

Kırılmadan gelişen hiçbir ruh, çırpınmadan yükselen hiçbir bilinç yoktur. Acı bu yönüyle insanın en başa döndüğü, kendisiyle yeniden tanıştığı yerdir. Üç Büyük Usta’da Stefan Zweig, acının sadece insan tekinin değil büsbütün insanlığın ortak duygusu olduğuna şu cümleyle değiniyor yine Dostoyevski’den bahisle: “Bedeni ne kadar derine düştüyse inancı o kadar yükselmiş, insan olarak ne kadar acı çektiyse o evrensel acının anlamını ve gerekliliğini daha bir mutlulukla idrak etmiştir.”

Nicos Kazancakis’in Zorba’sında yer verdiği özlemini duyduğu insana dair şu ifadesiyle bitirelim: “İnsan bu demektir, acı duyduğu zaman gerçek iri gözyaşları döken; sevinirken de sevincini ince, metafizik eleklerden geçirerek onu boşuna harcamayan, sıcak kanlı ve sağlam kemikli insan.”

Türk Musikisi ve Edebiyat

Derginin ikinci dosyası Türk Musikisi ve Edebiyat.

Bekir Sıddık Soysal – Sükûtu Okşamak

“Arkadaşlarla İstanbul’dayız… Ankara’ya dönmek üzere Üsküdar’dan yola çıkıyoruz. Altunîzade’den geçerken ezan okunuyor. İlâhiyat Camii’ne giriyoruz. Caminin önünde park etmiş bir araba dikkatimizi çekiyor. Plakasında Alparslan Türkeş yazılı. Avluda musalla üzerinde bir cenaze var… Muhtemelen bir pazar günü. Camide bir bakışta sayılabilecek kadar insan var. Cenazenin; ülkemizde asgari ilkokul eğitiminden geçmiş herkesin, o meşhur şiiriyle tanıdığı Orhan Şaik Gökyay’a ait olduğunu öğreniyor ve esef ediyoruz.”

Kamil Yeşil- İsmet Özel’in Parmakla Gösterdikleri: Millet Oluş, Türk Yazısı, Türk Müziği, Atlar ve Sular

“İsmet Özel, elimizden (ç)alınan değerleri yeniden millete iade etmenin çabasını gösteriyor. Bu değerleri iade etmek; elimizde iken ne kazandırdığı ise milletimize onu kazandıracaktır. İsmet Özel son dönem yazılarında ve konuşmalarında ısrarla yazımız, musikimiz, atlarımız ve akarsularımız üzerinde durdu, duruyor.

Milletin elinden alınan ilk değer Türklüğü (Türklük bilinci) oldu. Sahih (orijinal) Türklüğü aldılar; yerine sun’i bir Türklük verdiler. Orijinal Türklük bilincinin dayanağı İslam, İslam’a mensubiyetimizden dolayı kazandığımız kültürün alâmet-i farikası yazı (alfabe) elde kaldığı müddetçe; hüviyetimiz korunacağından; ilk iş olarak alfabeyi aldılar elimizden. Böylece yazısı elinden alınan “cahil” milletin ulus olma yolu açılmış oldu.”

Hacı Osman Paçaoğlu – Mûsikî Eğitiminde Meşk

“Meşk meclislerinin önemli karakteristiklerinden biri hoca ile talebenin bir araya gelip cemal cemâle oturmalarıdır ki bu, çalışma esnasında eserle birlikte tavrın da meşk edilmesini mümkün kılmaktadır. Ders esnasında hoca sadece beste öğretmekle kalmayacak, aynı zamanda talebesi ile sohbet de edecektir. Konusu değişken olan bu sohbetlerde hoca eserle ilgili bir hatırasını anlatır, “Bu eseri hocamdan geçerken şöyle bir şey söylemişti,” diye başlayan cümlelerle sık sık hocasını yâd eder. Birlikte geçirdikleri zamanlarda hoca ve talebe birbirlerini daha iyi tanıma imkânı bulacaklardır.”

Karabatak’tan Öyküler

Aybüke Akgül – Şahbülbül’e Yaraşır Bir Ölüm

“Hizar’ın ölümü ulak teşkilatını hayli şaşırtmıştı. Onun gibi korkusuz bir müjdecinin ölümünün yollarda olacağı herkesin mâlumuydu elbette. Fakat ya bir eşkiya yolunu kesmeliydi, yahut esir düşmeliydi. Hiç değilse bir yabani hayvan paramparça etmiş olmalıydı onu. Nasıl söyleyeceklerdi Şahbülbül Hizar’ın çok sevinmekten öldüğünü. Müjdeci birliğinde de yeni değildi. Nice savaş meydanlarından fetih haberleri götürüp getirmişti saraya. Uzun uzun istişare ettiler. Hizar’ın devlet-i aliyye için yaptığı nice vatanperverliği hatırladılar. Neticesinde ona daha kahraman ve destansı bir ölümü layık gördüler. İçlerinden biri, bu en ihtiyarlarıydı, itiraz edecek oldu.”

Resul Bulama – 1-2-3 Horoz

“Yumurtadan çıktığı gün hâlâ gözümün önündedir. Kabukları üzerinden attıktan sonra gagasını çıkardı. Kafasını samanın üzerine yatırıp biraz dinlendi. Üzerinde tüyler yokken çirkin görünüyordu. Yattığı yerden kesik kesik sesler çıkarırken acımıştım ona. Meğer bana gülüyormuş. Zorlukla ayağa kalkıp annesinin yüzüne bakmadan etrafımda dolaşmaya başladı. O zamandan başıma bela olacağı belliydi.”

“Kendimi toparlamaya çalışırken ibiğini arkaya doğru yine öyle bir savurdu ki böyle kibri hiçbir insanda görmedim şimdiye kadar. Moralim iyice bozulunca vaktin geldiğini anlayıp tüfeğime sıkı sıkı sarıldım. İlk avım için hazırdım artık.”

Tûbâ Şırın Sancakdar- Kongo Panayırı’na Hoş Geldiniz

“Buralar benden sorulur. Kim gelirse gelsin beni selamlamak zorunda. Bana uğramadan gezmeye başlayamaz. Gözüm tutmadı mı, bilet kesmeyebilirim. Zaten herkese bu işi vermezler. Öncelikle hoş geldiniz, diyecek ve bilet kesecek kadar Fransızcanız olmalı. Onlar iyi bilirler kimi, nerede, niçin ve ne kadar görevlendireceklerini. Adamların uzmanlık alanı sonuçta. Bu gösteri alanında gişeden çitlerin ötesine kadar hepimiz beyazlara hizmet ediyoruz.”

“Gişenin yanında duran broşürlerde, Kongo’nun vahşi kabilelerini uygarlaştırdığımız, yazıyor. Resimlerde beyaz doktorlar yerli çocuklara şeker dağıtıyor, rahipler onlara okuma öğretiyor. Panayırın arka kapısından içeri giren gerçek Kongo, broşürdekinden biraz farklı. Sırtlarındaki kırbaç izleri medeniyete karşı koymalarının eseri.”

Projektörde Fatma Türk Var

Kitaplarına ve çalışmalarına dair Karabatak’ın sorularını cevaplamış Fatma Türk.

“Yazmak, belki de yabancılık duygusunun en somut meyvesi. Çünkü yazan herkes, bir noktada bir şeylere yabancılaşmıştır. Bu hisle baş etmek zor olduğundan kaleme sarılır insan. Yabancılık duygusu belirdiğinde, artık uykudan uyanmışız demektir – bildiğimiz yüzler, anlamlar, sözler yerini belirsizliğe bırakmıştır. Alışıldık konfor alanından çıktığımızda ve yeni kimliğimizle tekrar kök salmak zorunda olduğumuzda bir damar belirginleşir önümüzde.”

“Anlatımım ister istemez daha yalın oldu. Zaten göç, fazlalıklardan arınmayı zorunlu kılar. Öyle bir nakildir ki o, yanınıza sadece gerekli olanları alabilirsiniz. Aynı şey öyküde de geçerli. Her fazla kelime yük olur, zihni yorar. Ayrıca tam olarak hareketin kendisidir göç. Bir yere tutunurken başka bir yerden sökülmek demektir. Bu sebeple anlatı kimi yerde hızlanır, sıçrar, ani geçişlerle yön değiştirir; kimi yerde ise yavaşlar, soyutlaşır. Kitapta kurulan atmosfer de göçle birlikte hareket eder – bazen kararsız, bazen tam tersi kendinden emin, göç kadar değişken ve göç kadar canlı. Bu durumda hafiflik hâlâ sarsıcı olabilir, hız iz bırakmaya engel değildir, kıvraklık uyumlanmanın ham maddesidir. Her halükârda bu üç sıfat, öykülerin genetiğini oluşturur.”

Karabatak’tan Şiirler
bordalardan ter ırmakları akıyor hangi denize kavuşacak
işe bak siyah adamlardan siyah ter akmıyor
dublörlerini taşıyor beyaz adamlar gemilerle işe bak
negatifleriyle tab edecekler resimlerini olay mahallerinde
kat kat taşıyacaklar özenle ölmesinler sermayeye yazık
esirgemiyorlar kara ekmeği yaşasınlar ölmeye çeyrek
Leopold bırak elinden oyuncağı şarkı söylüyor
şarkı söylüyor binlerce yarım bebek
A.Ali Ural

Minarenin mahyası müezzinin yâri var
Gecesinde kandili sol yakada mendili
Cep saatine eğilmiş uyuklayan yaşlılar
Bir türlü gelmeyince bekledikleri haber
Üfleyip duruyorlar gazı bitmiş kandili
Hüseyin Akın

Dünya yalan, ölümse gerçek Don José
Fotoğraf bunu söylüyor, bakınca
Fırtınanın geçmesini beklemeden öyleyse
İlk acısından başlayıp insanın
Duralım kapısında bütün ölümlerin, sırayla.

Ölümü mezarlıklarda arayıp durma Don José
Ölüm çünkü biliyorsun, her daim bizimle.
Adem Turan

Ey Japon mucizesi, Ey topaç
Biliyorsun senin her dönüşün
Pazar akşamlarıdır biraz da:
Bakır güğüm, bakır maşrapa
Ve Yahudi sabunu…Ve biliyorsun Ey topaç
Asla değişmez Cumhuriyet’te:
Çocuklar ak düşene kadar saçlarına
Çözebilemezler zarf, çatı, tümleç…

Ben o zamanlar yani çocuklarken
O kadar çok terlerdim ki
O kadar çok Şevşenko
O kadar çok izlerdim ki seni…
Irak düşmüştü bile seni izlerdim
Sabiha Abla derdi ki o zamanlar
Bırak şu tobacı da
Sarı Sarı’yı söyle Mahsun’dan.
Eray Sarıçam

kırmızı bir kamyonmuş geldiğinde biz yoktuk
okula başlamıştık öğretmenimiz sana benziyordu
bunu söylemek için koşarak geldik
anlamadık kocaman yeşil göz bileğinde leke
bizi gözleyen perde kokunla dolan bahçe
birden bire sebepsiz nasıl kaybolur böyle
Mehmet Narlı

Haydi biraz da kötülük çekip gitsin aramızdan
Diyelim mi hep beraber sulhu salah olsun diye
Gözün aydın olsun sevgili yalnızlık
Utanmadan bakabiliriz uzaklara
Yeter ki şiarımız dünyayı güzelleştirmek olsun.
Nurettin Durman

Milattan önce cilalanmış ayna
aynanın seyre daldığı gözler,
gözlerin bıraktığı miras.
Tozlu raflar kıpırdıyor,
dönüp bakıyorum:
dünyada elli beşinci gün.

Dolunay, katilden esirgemez,
esirgemez ışığı –
görünsün kanlı eller.
baba cilalarken aynayı,
ilk orada dağılmış
Müyesser Çelik

henüz kendine rastlamamış bir şairim
kaçar uykum kendi şiirimin sesinden
“bal rengi bir rüya”nın şafağında
sözü bahara muştulamak sükûtu toprağa
suyun aynasında arındım yüzümü
sakındım gözümü nilüfer gölgesinden
is bağlamış duvarlarına adımı karaladım
hiç vakit yok sandım oysa vakit hep dardı
ateşin bir bakışla ölüme ramak kaldı yolum
acemi şairim ve şiire dâhildir boşluğum
Vahdettin Oktay Beyazlı

Cins, Sayı: 119

Cins dergisi 119. sayısında güle dair göndermelerle aralıyor sayfasını. Gül deyince aklımıza Hz. Muhammed gelir. Dergide naate dair yazılar, şiirler ve söyleşiler yer alıyor.

Yusuf Genç’in Giriş yazısından

Dil gibi, “önem” de bağlamında oluşuyor. Ölümsüz olan, doğru yerde, doğru şekilde ve doğru bağlamda konuşmak ya da susmak, üzülmek ya da sevinmek, ağlamak ya da gülmek. Bu da insanın “kendi” şartlarını bilmesini gerektiriyor. Kendi şartlarından söz ettiğimizde de “kendi”den söz ediyoruz işte. Nesneleri birbirinden ayıran şeyleri biliyoruz da insanları birbirinden ayıran şeyleri biliyor muyuz? Fiziksel ayrılık değil, tanımsal ayrılık. Daha önce de burada konuştuğumuz bir şey bu; “ben”i “ben” yapan şey nedir? Bunu büyütebiliriz; “biz”i “biz” yapan şey nedir?

Her Şeye Geç Kalanlara, Başaramayanlara

Hayatı başarı üzerine kurulmuş olarak görenler var. Sadece iyi, en iyi olmaktan başka bir yol yok diyerek kendini bir kişisel gelişim çarkına kaptıranların karşısında durmak da bir mücadeleden başka bir şey değil.  Gökhan Ergür, başaramayanlara dair yazmış.

“Hayatta her şeyin bir zamanı olduğunu sayısız kere gördüm ve yaşadım. Bugün beş parasız, başarısız ve işe yaramaz hisseden bir insanın hayatı kısa vadede bambaşka bir yere evrilebilir. Size asla gülmeyeceğini düşündüğünüz talih, küçük bir dokunuşla hayatınızı cennete çevirebilir. Buna eminim. Ve eğer inanıyorsanız temiz bir kalple çalışmaya, ardından da yaratıcının sizinle ilgili planına inanmaya devam edin. Hak edene, hak ettiğini vermediğine hiç şahit olmadım.”

Karakoç Şiiri: Vedanın Asaleti

Hüseyin Atlansoy, Sezai Karakoç hakkında yazmaya devam ediyor. Karakoç şiirinde veda konusundan başlayıp yazılarına bir süre ara verdiğinin haberini veriyor Karakoç. Vedalar da şiire dahil ne de olsa.

“Zamana Adanmış Sözler; Körfez ve Şahdamar’daki lirizmin hiperbolik bir söylemle yükseldiği “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” şiiri ile başlar. Şiirin ilk üç bölümünde sürekli yükselen lirizm ve gerilim (paradoks müthiş) IV. bölümde bir şelalenin zeminde patlayarak bir duaya açılması gibidir. Açılan kapı esir kentten “özülke”yedir. Ardından son büyük atılım yani Ayinler/Çeşmeler gelir. Ateş Dansı ile Alınyazısı Saati bir vasiyet gibi okunabilir. Sonrasında şiir yazmaz Sezai Bey, vedanın asaleti bunu zorunlu kılar.”

Oturmaya mı Geldik?

Oturarak yaşıyoruz. Artık hayatını oturduğu yerden yönetenler o kadar çok ki. Oturduğum yerden para kazanıyorum diyerek övünmek de bir maharet oldu. Sertaç Timur Demir, oturmaya mı geldik diyor ve herkesi harekete geçmeye davet ediyor.

“Engin fikirler hayatla yüzleşmiş, hayatla fiili irtibatını kesmemiş, hayattan beslenen fikirlerdir. Bu yüzden en çok sahici yürüyüşlerin kışkırttığı sorgulamalara itimat edilir. Nietzsche için en büyük günahtır örneğin yerinden kıpırdamamak. Zahmet ve zorlanma ise geçerli tefekkürün özüdür. Hareketsiz yaşam biçimi yalnızca insanı değil; mekânı da içe doğru çeker. Bu nedenle bizim modern uygarlığımız bir iç mekân uygarlığıdır. Bu yeni mekân formunda güneşin açısı değildir ışığın tonunu ve yoğunluğunu belirleyen. Aksine her vakti aynılaştıran hissiyatsız florasan lambalardır. Bu atmosfer altında kullanılan eşyalar da ruhlarını açıkça kaybederler.”

Mutfak Medeniyeti

Savaş S. Barkçin; yemeğe, mutfağa, Mastershef Türkiye’ye ve müziğe dair yazmış.

“Dünya geneliyle kıyaslarsanız bizde mutfakta ve başka alanlarda yaşanan yabancılaşma dehşet verici. Ama biz pek dehşete düşmüyoruz. Hatta “Ne var bunda yahu?” diyebiliyoruz. Çünkü kendimize ait değerleri önemsememeyi kanıksamış durumdayız. Çünkü “Ne varsa Batı’da var.” kafasıyla yetişiyoruz. Bize okulda, işyerinde, üniversitede, sokakta, sosyal medyada ne verilirse yutuyoruz. Kendimizi aşağılayarak mutlu oluyoruz.”

“Bence dost ile paylaşılan yemek, asıl yemektir. Eğer birini evime yemeğe çağırıyor isem o kişi benim dost gördüğümdür. Başka bir şey daha… Ben yemek seçerim. Evet iyi bir şey değil ama vaziyet bu… Hele baklava ve kebap gibi özel yemekleri çok iyi yapan belirli yerler dışında asla yemem.”

M. Fatih Andı ile Naat Üzerine Söyleşi

M. Fatih Andı ile şiir ve özellikle naat türü merkezinde bir söyleşi yapılmış. Sorular Ali Oturaklı’dan. “Naat yazmayan şair olur mu?” sorusu da söyleşi boyunca dönüp duruyor zihnimizde.

“Geleneğin şairi, Hazret-i Peygamber’e tam bir teslim oluş ve tebcil ediş perspektifinden bakıyordu. O’na karşı şiirinde kendisini mahviyet ve sığınma psikolojisi ile konumlandırıyordu. Hatta her bir şairin ömrü hayatında en az bir naat yazması ve bunu divanına alması geleneğin bir gerekliliği idi.”

“Yalnızca temaya bakarsak, evet, naat Peygamber için yazılmış, O’nu konu edinen şiirdir. Ancak metnin derin yapısına indiğimizde, elbette içeride başka bir dokunun varlığı söz konusudur. Bu dokunun iki temel ilmeği Hazret-i Peygamber’e duyulan iman ve sevgi ile bunu en güzel şekilde, sözün en güzeli ile dile getirmektir. Yani bir Müslüman hassasiyeti ile estetik yapabilirliğin bileşimi… Bu yüzden O’na halisane yaklaşmayan, yukarıda saydığımız örnekler türünden metinleri kümenin dışında tutmak zorundayız.”

Naat Dosyasından

Dursun Ali Tökel – Naatımız Aynamız

“Naatımız aynamızdır. Bir zamanlar gece gündüz, mevlitler, kandiller, Miraçlar, siyerler, Muhammediyeler eşliğinde Peygamber Efendimizle beraber yaşarken ulu ve görkemli naatlarımız vardı; ne zaman modern zamanların dünyaperest neferleri olduk; törenlerimizden mevlitler, gecelerimizden kandiller, şiirimizde naatlar çekildi gitti.”

Osman Turhan – “Bir Bu Anlaşılsaydı Son Yüzyılda”

“Zira şiir bir şuur hâlidir. Naat ise idraktir ve şairin edeple süslenmiş muhabbetinin eseridir. Kelimelerin, ancak O’nun (sav) nuruna edeple temas ettiğinde değerli bir mücevhere dönüştüğünün idrakidir. Şair, kendisini Peygamber Efendimiz’de (sav) aramak; O’nu anlamaya, O’na yaklaşmaya çalışarak yaratılış hakikatini idrak etmek için naat yazar/ yazmalıdır. Çünkü her mısra, yazarından izler taşır. Ve kelimeler, yöneldiği güzelliklere göre anlam ifade eder; temas ettiği mananın rengiyle boyanır.”

Salim Nacar – Bir İman Peyzajı: Naat

“Peygamber sevgisinin, şefaat ümidini aşmasında ferdiyeti kurulu kaidelerin enaniyetinden aşıran bir iyilik mevcut. Naat okumak, her şeyden evvel insana bu dünyadaki yerini ve giderek ahiret hayatında arayacağı gölgenin kimin kılıcında zahir olacağını hatırlatır. Naat, öncelikle peygambere has yüksek nitelik ve meziyetleri okura bildirmesiyle şair ve okur arasında açık bir hâl beyanı; peygamber ve şair arasında ise ilk ilişkiyi bir derece aşan derinlikli bir muhaveredir. Özel yeri nedeniyle okurun bu muhavereye ikinci dereceden dahli, şaire sunulan imtiyaz nedeniyle daha uygundur.”

Ömer Fatih Andı – Kriz Zamanında Naat

“Şiirin üçüncü biriminde, yine Siyer-i Nebi’de yer alan bir diğer önemli hadiseye; Miraç mucizesine yer verilir. Ancak Lâle Müldür, Miraç hadisesini okurlara anımsatırken; farklı inanç ve kültürlere ait motif, sembol ve imajları ortak bir şiir evreninde buluşturan ve bağdaştıran bir poetik tavrı benimser. Sözgelimi Sidretü’l-Müntehâ yerine “Lotus Ağacı”nı kullanır, Miraç hadisesinde Hz. Peygamber’e (sav) yoldaşlık eden Cebrail’i, Hristiyan kültüründeki gibi beyaz bir kuğu olarak anar.”

Reddedilme Kültürü

Güzide Ertürk, reddedilmekten bahisler açan yazısı ile Cins’te. Jack London’dan başlayarak konuyu detaylandırıyor Ertürk. Reddedilmenin bir kültür hali olduğuna dair notlar var yazıda.

“Reddedilmek dayanıklılık kazandırabilir ama gerçek ilerleme, yazarla okuyucu arasındaki görünmez duvarları kaldırmakla olabilir. Her ne olursa olsun ve nerede olursa olsun yazarlar, “Ben buradayım sevgili okuyucum. Acaba sen neredesin?” sorusunu sormaya devam edecek. Tabii yoldaki engeller kalkarsa. Ve belki bir gün, okuyucular bu soruya, hikâye anlatımını dönüştürecek cevaplar verecekler.”

Cins’ten Öyküler

Mustafa Çiftci – Zeyno’nun Oğlu Romanı

“Bu seferki roman Zeyno’nun Oğlu esasen bir devam romanı. Filmler için “Devam Filmi” deniyor da romanlar için de “Devam Romanı” denir mi bilmiyorum. Neyse aklımızı karıştırmayalım. Bu roman Kalp Ağrısı romanının devamıdır.”

“Romanda olup biteni anlatmak olmaz denilmiştir. Neden olmazmış efendim? Çünkü romanı özetlersek okuyan çıkmazmış ve okuyanların ağzının tadı kaçarmış. Böyle endişeleri olanlara haber edeyim kimse oturup iki satır bir şeycik okumuyor. En azından biz okuduklarımızı anlatalım da romanın adı bari unutulmasın. Son bir not; romanda aksiyon var. İsyan var. Aşk var. Her şey var lakin başta da dedik ya Hasan ve Zeynep çok. Onları da bir deftere not alarak okursanız maksat hasıl olur.”

Güray Süngü – Zamanda Yolculuk

“Antika şeylere aşırı meraklı Emre Körcan, Kapalıçarşı’daki “Karmen” adlı dükkândan iki senedir eliyle tutup incelediği ama bir türlü cesaret edip ve aslında paraya kıyıp alamadığı kurmalı cep saatini cebine atıp evine döndüğünde belki de dünyanın en mutlu insanıydı. Çayını sehpasına koyup, eline saatini alıp koltuğuna yerleştiğinde ilk işi elbette elindeki kıymetlisini vakte göre ayarlamak oldu. Ama bunu yaparken çok garip bir şey cereyan etti. Vakit, duvardaki saate göre öğleden sonra üçü beş geçiyordu, cep saatinin daha geçi gösterecek rakamlarında durmakta olan akrep ve yelkovanını, kurma kolunun ilk çekmesinde geriye doğru alırken, Emre Körcan’ın gözü duvardaki saate ilişti. Gözü duvardaki saate ilişinceyse aklı uçacak gibi oldu.”

“Çok saçmaydı, kimi söylüyordu bu adam, geçmişe giden kendisiydi ama şimdi gelmişti, zengin olmuş olmalıydı, saraylarda yaşıyor olmalıydı, çaresiz parka gitti. Orada kendi bu yaşındaki halini gördü. Ama çok saçmaydı bu, geçmişe gidip gelen kendisiydi, bu karşısındaki adamın gençliğinin bu yaştaki hali kendisiydi yani, o halde bu adam kimdi. “Sen,” dedi, “kimsin?” Adam, kendisini tanıdı hemen. “Ulan,” dedi, “seni bekliyordum otuz yıldır. Hangi zamandan geldiğini bilmediğim için ne zaman karşıma çıkarsın bilmiyordum, sonunda geldin.”

Rıdvan Tulum Bazı Şeyleri Sadece Eşikler Bilir!

“Merdivenlere son bakışımda bir şeyler koptu içimden. Sanki bir daha geri dönemeyecekmişim gibi geldi. Kendimi bir an, seferberlik hâlinde askere alınan bir rençperin iç dünyasında buldum. Çocuklar büyüyecekti işte tarla taban derken, hanım köy işlerinden, çocukları eğlemekten vakit buldukça beni hatırlayacaktı. En çok geceleri gelecektim aklına… Yine de geri dönmeyeceğimi hissettiği bir an gelecekti; o an kestirip atacaktı bütün gecelerden beni. İnsanın kesinlik karşısındaki acizliği herkes gibi onu da yakalayacaktı. Çocuklar belli ki babasızlıktan hayatta bir sürpriz olarak ikamet edeceklerdi. Çünkü bilinir ki babasızsanız, hayatta her zaman sürpriz gözüyle bakılan olursunuz. Kimse size bahis almaz. Halkımız favorilerden yanadır; insanlık da.”

Şehir Kültür, Sayı:133

Şehir ve Kültür dergisi 133. sayısında Artvin manzarası ile selamladı okurlarını. Kâmil Uğurlu Artvin’i anlatıyor.

“Ulu yaratıcı bazen bu tariflerin boyut kazandığı örnekleri de sunar insanlara. Anlatılanları daha kwweolay gönüllerinde canlandırabilsinler diye, mesela Karadeniz’in en güneydoğusunda, Türkiye’nin en kuzey doğusunda, Kafkasların kapısında ve coşkun Çoruh nehrinin kıyısında halkediverir. İnsanlar kendi anlayışlarına göre oraya bir ad verirler ve orayı öyle anarlar. “Artvin derler, Murgul, Borçka, Şavşat derler, bazı bölgelerine bazen farklı isimler söylerler, Ardanuç, Arhavi, Yusufeli, Hopa derler, öyle anarlar.”

Gümülcine: Bir Şehir Ve Kimlik Mücadelesi

Gümülcine’ye gidenler bilir. Her şey bizden bir parça gibi. Taşıyla, toprağıyla biz… Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak Gümülcine’yi anlatıyor yazısında.

“Osmanlı fethi öncesinde Gümülcine ve çevresinin sosyo-demografik yapısına ilişkin bilgiler sınırlı olsa da, Bizans döneminin sonlarına doğru bölgede yaşanan iç savaşlar, veba salgınları ve erken Osmanlı akınları nedeniyle nüfusun ciddi ölçüde azaldığı, birçok küçük yerleşim biriminin ortadan kalktığı bilinmektedir. Bu durum Osmanlı’nın iskân politikaları açısından önemli bir zemin hazırlamıştır. Boş arazilere Anadolu’dan getirilen Türk göçmenlerin yerleştirilmesiyle, şehirde hem demografik yapı hem de sosyo-kültürel doku yeniden şekillendirilmiştir.”

Bizim Mûsikimizin Pîri

Mehmet Kâmil Berse, Itrî hakkında kaleme aldığı yazısı ile yer alıyor dergide.

“Beş pâdişâh görmüşse de, Sultân Dördüncü Mehmed devri (1648-1687) sanatkârıdır. Kaynaklarda IV. Mehmed’in onu sık sık saraya davet ederek bestelediği eserleri bizzat kendisinden dinlediği kaydedilmektedir. Hükümdarın huzurunda icrâ edilen küme fasıllarına hânende olarak katılan Itrî, bu dönemde kendi isteği üzerine esirciler kethüdâlığı ile görevlendirilmiştir. Onun bu görevi, esirler arasındaki kabiliyetli ve güzel sesli gençleri bulup yetiştirmek ve geldikleri ülkelerin mûsikisi hakkında bilgi edinmek amacıyla istediği rivâyet edilmektedir.”

Emeğin Ve Alın Terinin Şehridir Kömür Gözlü Zonguldak

Emek ve alın teri ile birleştirerek anlatıyor Zonguldak’ı M. Nihat Malkoç.

“Zonguldak, Batı Karadeniz’in gözbebeğidir. Ülkemizin en güzel liman kentlerinden biridir. Kadim bir şehrimiz olan Zonguldak’a ilk olarak Hattiler, daha sonra da Hititler yerleşmiştir. Kömüre endeksli bir hayat yaşar Zonguldaklı. İnsanının önemli bir kısmı günün üçte birini güneşten uzakta, madende geçirir. Bembeyaz somun ekmeklerin parası, katran karası kömür ocaklarında kazanılır. Şehre ilk adımınızı attığınızda yoğun bir kömür kokusuyla karşılaşırsınız. Sisi ve yağmuru hiç eksik olmaz Karadeniz’in kıyıcığındaki bu güzel şehrin.”

Mustafa Tahralı ile Söyleşi

Hülya Günay, Mustafa Tahralı ile Cinuçen Tanrıkorur üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş. Tanışmaları, güfteleri, sanatı ve daha fazlası dergi okurlarını bekliyor.

“Rahmetli Cinuçen Bey ile tanışmamız Ankara’da oldu. 70’li yıllarda Ankara’da, akran, arkadaş ve büyüklerin olduğu bir toplantıda, arkadaşlarının mîmarlık bürosunda tanışmıştık. Ankara’da bulunduğum bir gün, bir arkadaşımızın evinde onun hem sohbetini hem de uduyla icrâ etmiş olduğu saz eserleri, taksimleri ve okuduğu sözlü eserleri dinlemiştim.”

“Sâdece onunla kalmadı titizliği; konser saatinde sahneye çıktı. Dinleyici öğrenci ve hocalar birer birer, geliyor, kapı kapanıyor açılıyor, kapanıyor açılıyor. Sekiz on dakika geçmişti herhalde, “Kapatın kapıyı! Kilitleyin!” dedi. Kapattık. Bu sefer gelenlerden bâzıları kapıya tak tak vurmaya başladı. İçeriden kilitlendiği için, “Ben öğretmenim, ben falanım!” diye alttan kâğıt atanlar oldu, “Açmayacaksınız!” dedi. Ondan sonra sükûnet sağlanınca udunu eline aldı, okuyacaklarını okudu.”

Kör Hafıza

Ne çok şey kaçırıyoruz yaşayıp giderken. Meşguliyetlerimiz çok fazla çeşitli ve boğucu. Atlayıp duruyoruz hakikat denen her şeyin üstünden. En çok da çocuklarımız payını alıyor bu savrulmadan. Canan Coşar, kör hafıza olarak ele alıyor tüm bunları.

“Şiirden habersiz büyüyor sınav çocukları. Oysa şiir hayal gücünü genişletip hafızayı diriltiyor. Hikâye ile tanışmadan kendini okuyamıyor. Sorgulamaya hak tanınmıyor. Ne hissediyor ne istiyorsun kimsin sen neyin farkındasın sorularını yanlarından geçirmeden cevapsız sorular sokağına salınıyor çocuklar. “Kuşların karıştığı gülüşünde/ Otağ kurunca akşam/ Telaşlı bir ceylanın/ Bakışlarını okşayan/ Uçurum çiçeği olur gözlerin” şair Hüseyin Çolak’ın dizeleriyle tanışan çocuklar hayal ediyorum. Yüzlerinde tebessüm uzaklara doğru salınmış gözler hafızasında resmediyor şiiri. Böyledir işte, okuduğu her şey kâğıt üzerinde sorular dahi zihinde şekle girer.”

İslam Şehir Modeli Ve Mimarı Estetiği

Özkan Karaca, İslam Şehir Modeli Ve Mimarı Estetiği üzerine yazmış.

“İslâm şehirleri kurulurken şehrin merkezî planlamaya tâbi tutuluyor ve bunun için gerekli hukukî, malî, iktisadî ve siyasî tedbirler alınıyordu. Fiziksel yapı toplumun ortak iradesiyle biçimlenerek kendine has özellikleriyle bir şehir tipi ortaya çıktı. Burada ortak kimliği sağlayan İslâmiyet olup İslâm’la birlikte kazanılan ortak düşünce sistemi ve hayat anlayışı şehir dokusuna yansıdı.”

Çad’dan Bir Mektup: Giden Kendine Gider

Ahmet Köseoğlu, insani yardım derneğiyle Çad’a yaptıkları gezinin izlenimlerini paylaşıyor okuyucularla.

“Çok derin düşüncelere dalıp unutulmaz duygusal anlar yaşadığım kız ve erkek yetimhanelerindeki ziyaretlerimizde gördüm ki, bu çocukların eğitim ve barınma ihtiyaçlarının Çad şartlarında oldukça sağlam bir şekilde karşılanıyor. Tüm bu vakıf faaliyetlerinin ülkenin geleceğini olumlu yönde etkileyeceğine hiç şüphe duymuyorum. Afrika, insanlığın vicdanıdır.”

Bir Palto Meselesi

Necla Dursun, Üsküp Kitap Kulübü olarak gerçekleştirdikleri etkinliklere dair notlarını paylaşıyor. Konuyu Gogol’un Palto’suna getiren Dursun, palto adlı eseri derinlemesine işliyor.

“Var olamayanların varoluş mücadelesini sıfır noktasındaki ezilmiş ve silik bir karakter üzerinden okutan‘Palto’ okunmaya değer bir eser. Az sayıdaki sayfası ve kısa okuma süresiyle; Rusya’daki burjuva hayatlarına paralel süren fakir hayatları gözler önüne sermektedir. Bir paltonun çevresindeki şekillenen kurgusu ile tesirinin seviyesi şaşırtıcı seviyede büyük olmaktadır.”

Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde Erzurum’un Manevi Mekânları

H. Ömer Özden, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde geçen manevi mekânları anlatıyor yazısında.

“Evliya Çelebi bir gün Palandöken dağ silsilesinin bir parçası olan Eyerli Dağ’ın eteklerindeki çayırlık alanda cirit oynarken altındaki at birdenbire tekerlenmiş Evliya yere düşmüş ve at da Eyerli Dağ’a doğru kaçmıştır. Başka bir ata binen Evliya Çelebi ve emrindeki birkaç adamıyla birlikte dağa doğru kaçan atın peşinden koşturmuş ve Eyerli Dağ’ın zirvesine çıkmış, atını orada bulup kendi atına binmişken o esnada uzun bir mezar görmüş. Tekrar atından inip bu uzun mezarın yanına varıp muhterem bir ziyaret olmalı diyerek Fatiha okumuş, yaya olarak adımlayıp mezarın boyunun tam 80 adım olduğunu ölçmüştür.”

Hâfız Adil Özyüksel ile Söyleşi

Fahri Tuna, Hâfız Adil Özyüksel ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. 60’ların İstanbul’una dair notlar var söyleşide.

“Benim Necip Fazıl’ı ilk tanımam 1962’de Beyazıt’ta bir düğün salonunda oldu. Konferans verecek. Oraya gittik bir imam arkadaşla beraber. O da Mekki Efendi Hazretlerinde okuyordu. Benim gibi. Galip Paşa’dan karşıya Beyazıd’a gittik. Çok kalabalıktı. İğne atsan yere düşmez. Orada ilk gördük Necip Fazıl’ı. Üstadı karizmatik adamdı, çok cerbezeli konuşuyordu. Hele bir de Türk Edebiyatı Vakfı’nın ve Aydınlar Ocağı’nın salonunda bir konuşma yaptı. Hatta Ahmet Kabaklı açılış konuşmasını yapmıştı. Ayhan Songar da vardı. Üstat bir konuştu. Bir coştu, bir coşturdu. Dinleyiciler arasında Celal Bayar da vardı, eski Cumhurbaşkanı.”

“Üsküdar Selimiye Başimamı Fahri Hoca vardı. Fahri’nin oğlu Ayasofya Camii Başmüezzini Hadi Duran vardı. Kıraattan ziyade Arapçası çok iyiydi. Onunla biz çok samimiydik. Pandemi davasında rahmetli olana kadar. Acıbadem Tahta Minareli Camii İmamı Ali Sezer vardı. İbrahim Buvalı vardı. Galip Paşa İmamıydı. Söğütlü Çeşme İmamı Halil Çetindağ vardı. Çok muhterem abimizdi.”

Bir Nokta, Sayı: 283

Bir Nokta dergisi 283. sayısına ulaştı. Dergi her zamanki gibi Mürsel Sönmez’in giriş yazısı ile açıyor sayalarını.

“Görüntünün zihne düşmesi, çeviri yapamayan benlik için üstüste hurda yığını olmaktan öte gidemez. Anlam, birbaşına değerdir de söze tutunabilir ancak. Tutunamadığınızda tutulamaz da. Anlamın sözsüz dilini kavrayabilen yetkin insanlar var mıdır, vardır elbette ama kalabalıkta görünmezler ki. Uzun sürek avımızda da -yazı serüvenimizde- o ceylanı kovalayıp durmaz mıyız zaten? Bu özel sınıflandırma dışında durarak bakarsak, sözün bittiği yerde insan da biter gibi geliyor bana. Ne dersiniz?”

Bursaspor Tribünlerinde Filistin Bayrak Kareografisi

Futbol sadece futbol değildir. Dünyaya sesini duyurmanın en net gösteri alanlarından biridir statlar. Maçlarda seyircilerin tavrını, duruşunu görüyoruz. Dünyaya ses alan taraftar grupları var. Yavuz Balı, Bursa tribünlerinin Filistin’e destek amaçlı oluşturdukları bayrak kareografisi hakkında yazmış.

Bir şehrin rengi olmalı derim ben / Neşet Ertaş da dünyanın renginden bahseder / Ne renk bildiğimiz renktir oysa / Ne de Neşet Baba ile kast ettiğimiz / Birincil manasıyla ilgilidir rengin / Kalbimi yokladığım onca zamanlar, / Putlarımı deviremediğim için bir İbrahimsizlik hüznü kaplar beni. / Adını anmadıkça Allah’ın, / putlar dikilir kalbime, kalbimize. / Ben adını anmadıkça Allah’ın / Bir sevgili yüz, biraz para / biraz işte bu yüceltip durduğum ve / Allah’ın adımı müstesnalar arasına yazmadığına zaman zaman hükmettiğim / şairlik ve şiir; / Ve sayamadığım onca put / birikir içimde /

Sezai Karakoç ile Hatıralar

Temel Hazıroğlu, Sezai Karakoç anılarına devam ediyor.

Bu akşam üstat, daha çok şiirleri üzerine konuştu. Benim ilk defa duyduğum; Necip Fazıl’ın “Dönemeç” şiiri ile kendisinin “Kayboluş” şiirinin birbirine benzemesi üzerinden yapılan mukayeselere itiraz etti. “O, bir hayali kadını, bizimkisi ise bir yaşananı anlatıyor,” dedi. “Benzer konulu bir şiiri başka bir şair de yazdı,” diye ilave etti. “Kayboluş şiirini 1957’de yazdığını ve bunu, var olan bir kadın üzerinden kaleme aldığını,” söyledi. “Çeşitli engellerle ona ulaşamadığını ve sonuçta hayattan ders alarak olayı ‘dava’ boyutuna taşıdığını,” dile getirdi.

Devrimci Nuri Pakdil’in Edebî Atlası

Hayrettin Taylan, Nuri Pakdil üzerine kaleme aldığı yazısı ile Bir Nokta’da. Yazar, şair, dava adamı Pakdil’i en doğru ve net olarak ifade eden bir sıfattır “devrimci” kimliği. O, mazlumun yanındaki duruşu ve ümmete gönderdiği selam ile bu sıfatını ömrünün son anına kadar dile getirmiştir. Taylan, Pakdil’in devrimci duruşunu eserlerinden örneklerle anlatıyor.

“İnanç, eylem, Kudüs, yalnızlık, direniş, gelenek, takva, duruş, duruşma onun sosyolojik ajandasındaki besleniş temellerini ele verir. Onu farklı kılan da bu semantik derinliktir. Onun edebî cephesini canlı ve geniş tutan da bu kavramlardır. Tecritten çok kendine ve toplumun temel dinamiklerine yönelen şiirleri var. Şiirinde “kendi beni” birçok önermeyi özetler. Şiiri, sağlamdır. “İç tematik” söylemleri tüm şiirlerinde aynı izlekte devam eder.”

“Kendini gizlerken, beslendiği, olduğu, erdiği, evirildiği, “ben’i” vermesi tematik atlasının gücünü veriyor. Evet, “Pakdil” poetik güçten çok tematik güç peşindedir. Onun,”ben’i bulan, bizi bulan olgusal ve eylemsel şiirleri bize yetiyor. Teknik-poetik açıdan güçlü şairlerin farkı tematik salvolarıdır. Şiirlerindeki Köroğlu edasıdır.”

Dağ Yolculuğu

Ahmet Mercan, dağ serinliğinde bir yazısı ile yer alıyor dergide.

“Herkesin bir Dağı olmalı. Bütün prangalardan kurtulmanın imkanı olarak kendi dağına sahip olmalı insan. Dağa tırmanan kendine doğru yol alır. içindeki gökyüzünü açığa çıkarıp semaya gösterir. İki gökyüzü yarışması için insan hep yürümeli. Mizaca göre her insan için farklı Dağlar mümkün. Örümcek farklı bir dağ, çiçek, ağaç, tırtıl, yaprak. Basit olan bir şey bulunmaz kainatta. Ağaçtan düşen sarı bir yaprak, baharı anlatır , dirilişi, hüzne sarılı sonbaharın sarı ışıklı günlerini yaz güneşi içinden toplar gelir.”

Kimliğin Sınırlarında Nöbet Tutmak

Özünden kopmak denen süreci yaşıyoruz. Hayatın her alanını kuşatmış bir virüs gibi her yere yayılan bir sahtelikten başka bir şey değil bu. Kimliksizleştiriliyoruz. Mürsel Sönmez, bu yitirilişe karşı herkesi nöbete çağırıyor. Bilinç kaybolursa kimlik de ortadan kalkıyor.

“Devlet, varlığı millet ile kaim olan bir yapıdır. Millet, yani insan, sınır tanımayan bir kültürel bombardımana tabi tutulup öz kimliğinin satırları silinmeye başlamışsa, durum tehlikeli hale gelmiştir. Kendi milleti, toprağı ve üzerine mevcut olan tüm anlam ve değerle sorun yaşayan insanlarınız varsa, bir nevi insan erozyonu yaşıyorsunuz demektir.”

Bir Nokta’dan Öyküler

Şeyma Çiçek – Olasılık

“Gazete haberlerinde küçük bir köşeyi işgal edebilmek uğruna onurunu soyunmamıştı. Göz önünde bulunmak, herkes tarafından bilinmek, haber olmak Süreyya’ya mahsus doğuştan gelen bir özellikti. Öyle ki; onun gibi gündemde kalmaya çalışanların ışığı kısa zamanda sönüverirken o her zaman daha çok parlardı.”

“Her nasılsa kırkiki yaşına geldiğinde içinde beliren derin bir zafer mutsuzluğu hissi duymaya başladı. Evet, dünyanın bütün savaşlarını kazanmış, başka bir dünyayı fethetme arayışına girmiş zavallı bir kraliçe gibiydi. Ödüller, kutlamalar, ortaklıklar, hisseler, yatırımlar, getiriler… Sadece düzenli gelir getiren uluslararası fonlarını uzaktan yönetse bile tüm hayatını rahatça idame ettirirdi.”

Lamia Mizaç – İsimsiz ve Çiçeksiz

“Nazlı’ydı çok sevip, birlikte az yaşayıp yitirdiği karısının adı, Nazlı ismini çok seviyordu. Nazlı’yı canından çok sevdiği gibi. Şimdi nâzenin çiçekleri var, yâri gibi onun ilgisini özleyen, yolunu, sohbetini gözleyen. Birer ikişer odaya taşındı, ilk günlerde onun yokluğunda, sonra yine birer ikişer geri taşındı geniş balkona. Çiçeklerle birlikte yâr özlemi de uzanıyordu dışarıya. Katmerleşiyordu yaprak yaprak.”

“Kızdı sonra kendine, şükürsüzlüğüne. Tanımıştı, sevmişti onu. Kavuşmuştu, evlenmişti. Ardından acı çekmez az bir şey miydi.? Kitapların çoğu eşinin olan kitaplıktan bir kitap seçti, okumaya karar bile vermemişken daha. Kitabın girişine yazılan cümle hak verdi. Kitap beni seçmiş anlaşılan diye geçirdi aklından, her daim olduğu üzere minnet duyarak sevdasına.”

Fazlı Buğu- Yaşamak

“İnsan emeğinin karşılığını alır mı her zaman? Çok çalıştı diyelim başarılı olur mu? Olmaz. Nerden mi biliyorum kendimden diyelim. Tamamen kitaplara adanmış bir ömür. Her şey geride bırakılmış sonrasında. Gece gündüz demeden kitap okumak ve yazmak arasında gidip gelinen bir hayat.”

“Ahmet polis olmadan önce veteriner olmayı düşünüyormuş. Ama polisliği kazanınca polis olmak istemiş. Bingöl’de doğup büyümüş. Akıcı bir Türkçesi var üstüne beyaz tenli olduğu için Bingöllü olduğuna pek inanası gelmiyormuş kimsenin. Edebiyata ilgisi var. Zamanla hayatında birinci sıraya yerleşmiş edebiyat. Mesleği bırakıp hayatını yazarak geçirmeyi düşünüyor. Olmuyor romanları, şiirleri yayınevleri tarafından geri çevriliyor her defasında.”

Bir Nokta’dan Şiirler
yürür güneş
ve akşam
gök busesi bulutlar devinir yürür
ilkyaz sabrıdır toprağın/ büyür ana başaklar
söz daha çok elleridir insanın ve lütufkâr
insan insanı aşk köşesinde köşesiz görür
yüzünden simi dökülen ölmüş müdür
Yasin Mortaş

Sesimizle bozduğumuz ayraçları
Yeni baştan onarıp yeni baştan yamadın yamaçları
Irmakları söküp kurdun kuşun orta yerinden
Aşılmamış denizler üstüne söylenceler kurdun
Nuh’un gemisini bile kayda geçirip bu renksizlikte
Edilgen suları, üstümüze kusulan duvarı
Annelerin gözyaşlarına dolanmış kumları
Sapan taşlarıyla vurdun çünkü resmin tamamı bu
Çünkü insan kalmaya en çok evinden başlamalı
Sinan Davulcu

dil dibeğinde dövdüm bütün yaralarımı
sensizliği men eden ecza kelimeleri
dal budak saldığım evi taşladım yurtsuzum
beni kim bıraktıysa avuntunun kollarına
bir dua buğusuyla kalbin lekelerini
silmek için aynalara sulara hem yıldızlara
şehrin bütün pencerelerine haber saldım
düşe düştüm çöle sürgün balkonsuz evlere
yol düşürdüm göğün kanatsız kuşlarına
ellerini sa/yı/klıyorum su veren leylaklara
Vahdettin Oktay Beyazlı

tanrım çok yoruldum kimsesiz yürümekten
dinsin artık sancılı uykusuzluğum
biteviye bir yağmur dokunsun yaralarıma
isterdim ki ellerime kuşlar konsun
çocuklar özgürlük türküleri söylerken
döşümde yankılansın yağız atların sesi
Akif Dut

kış ortasında sımsıcak bir tebessüm
dokunsalar ağlayacaktın,
kimselerin görmediği tenha yerlerde
su boylarında, kapalı mekanlarda
memnu bir aşkı açık açık yaşarken,
kalbini ipeksi iplerle ötekine
bağlayıp ateşle dağlardın…
gün aydın değildi,
kurtla kuzu el ele dicle kıyılarında,
ateşle barutun tehlikeli oyunlarıydı bunlar
Ercan Ata

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir