Mustafa Uçurum

Şiirleriyle tanıdığım bir öykücü Kenan Yusuf. Bu arada, en sevdiğim ikililerdendir öykü ve şiir. Öykücü şairleri de çok severim. Uzanamadığı şiire mundar diyen öykücümsü mahlûkatları da çok ciddiye almam. O da ayrı mesele. Şairlerin öyküsünde ayrı bir renk, hava ve ruh vardır. Buna şiirin gücü de diyebiliriz ya da şairin öykü dünyasının efsunlu anlatısı da…

İşgalcine Benzemek, Kenan Yusuf’un Mahfel Yayınları arasında çıkan şiir kitabı. Şiirsel kurgu ve dize bütünlüğü ile şair, kendi sesinin ardına düştüğünü bu kitabında göstermişti. Şimdi de öykü kitabı ile yazma serüvenini sürdüren bir şair var karşımızda.

Kenan Yusuf’un öykü kitabı Dünya Tozu, insanın kendine doğru çıktığı sessiz bir yolculuğun izini sürüyor. Kitabın ruhu, büyük şehrin keşmekeşinde kaybolmuş bir adamın doğduğu topraklara dönüşüyle başlıyor. Bir geyiğin gözlerine bakakalırken silahını yamaçtan aşağı fırlatan anlatıcı, aslında hepimizin içinde taşıdığı o suskun çıkmazı dile getiriyor. “Muhteşem yenilgim tüm ihtişamıyla beni dönüştürüyordu” (s. 12) cümlesi, kitabın bütün duygusal merkezini tek başına taşıyacak güçte. Yenilgi burada bir son değil, kendine açılan bir kapı.

Yazarın anlatımı sakin, sabırlı ve yer yer şiirsel bir ritim tutturuyor. Cümleler acele etmiyor; okuru bir çay bahçesinde, bir dağ yamacında ya da bir karakol odasında yanına oturtup bekletiyor. Betimlemeler kısa, keskin imgelerle örülü. “Ağaçların arasındaki bütün boşlukları güller dolduruyordu” (s. 19) gibi cümlelerde göz, nesnelerin üzerinde usulca geziyor. Şair bakışı diyorum ben buna. Farklı, özgün ve derin.

Anlatıcı tavrı çoğu öyküde birinci tekil kişinin itirafçı sesiyle kuruluyor. Bu ses, kendisiyle konuşur gibi yazıyor; okuru bir tanık, bazen bir sırdaş yerine koyuyor. Ben seviyorum bu yazar tavrını. Sesin çoğaltmakla aynı hizaya düşen bir irkilme olarak görmek gerek bu iç sesleri.

Kırık Aynalar, Dağınık Evler

Kitabın temel meselesi, insanın kendisiyle arasındaki mesafeyi kapatma çabası. “Boşluk” öyküsünde hayatının her köşesi dolu görünen bir kadının içindeki o boş odayı doldurmak için çıktığı yolculuk, bir tatarcığın kulak kanalındaki inatçı varlığıyla yüzleşiyor. Dışarıdan bakınca her şey yerli yerinde. İçeride ise bir uğultu. “Takıntı”da ressam Seyran Hoca’nın servileri baltayla kesmesi, gerçekliğin katı duvarlarına çarpan bir zihnin çaresizliği. “Dağınık Ev” öyküsünde ise bir babanın evi toplama takıntısı, çocuklukta yerinde bulunamayan insanların, kaybolan kedinin, unutulan kalemin ardında saklı bir yas. Kitap, bu kırık aynalara tek tek bakıyor; her birinde aynı sorunun farklı bir yüzünü gösteriyor.

Dil, bu ağır meseleleri taşırken yumuşuyor. Yusuf, halk deyişlerini, mahalle sohbetlerini, taşra insanının konuşma ritmini metne ustalıkla yerleştiriyor. “Eyi, eyi. Arayan bulurmiş. Bize de gel, bizde de ara” (s. 9) gibi satırlar, öykünün içine sıcak bir nefes gibi karışıyor. Karakterlerin acıları büyük laflarla değil, küçük ayrıntılarla anlatılıyor. Bir çocuğun bayılmış numarası yaparak arkadaşını kurtarması, bir öğretmenin çocuklar için okul yaptırma hayali, bir askerin tabut merasiminde kendi cenazesini düşünmesi. Bu ayrıntılar, metnin duygusal ağırlığını taşıyan ince taşlar gibi.

Kitabın edebiyatla kurduğu bağ, yalnızca üslupta değil, öykülerin kurgusunda da kendini gösteriyor. “Rasko’yu Yakalamak”ta polislik yapan bir anlatıcının Suç ve Ceza’yı iki farklı yaşta, iki farklı gözle okuması, romanın katili Raskolnikov ile sokakta yakaladığı gerçek katil arasında bir köprü kuruyor. Anlatıcı, Dostoyevski’nin cezayı insanın derinliklerinde bekleyen bir mesele olarak gördüğünü hatırlarken kendi mesleğinin ona insan ruhunun karanlık dehlizlerini açtığını fark ediyor. “Tolstoy’un Uyanışı” ise bir sahip ile köleleri arasındaki ilişkiyi, özgürlük vaadi ve toprak dağıtımı üzerinden yeniden kuruyor; Tolstoy’un İnsan Ne İle Yaşar’ı yazmaya başladığı an, öykünün merkezine yerleşiyor. Dünya edebiyatının bu büyük isimlerinin ve eserlerinin öykülere konu edilmesi, kitaba derinlikli bir arka plan kazandırmış. Okur, tanıdık bir roman kahramanının izini sürerken kendi hayatına dair sorularla karşılaşıyor; edebiyat böylece kurgunun içinde yeniden konuşmaya başlıyor. Yusuf, bu isimleri süs olarak kullanmıyor; onları karakterlerin iç dünyalarına açılan birer eşik yapıyor.

Kitap, okuru büyük cümlelerle sarsmıyor. Onun yerine, sessiz bir farkındalıkla baş başa bırakıyor. Anlatıcıların çoğu, hayatın ortasında durup kendine bakan, dönüp geçmişine göz gezdiren insanlar. Onların soruları okurun zihninde yankılanıyor. “Ben kimim?” sorusu, “Çağın İtlikleri” öyküsünde ironik bir tonda tekrarlanıyor. Bu soru, kitabın bütün sayfalarında farklı seslerle yankılanıyor. Yusuf, bu yankıyı kırmadan, süslemeden, olduğu gibi bırakıyor. Dünya Tozu, insanın kendi tozunu silkeleyip altındaki izi görmeye çalıştığı bir kitap. Okuru da o izin peşine takıyor. Yazarın anlatımındaki derinlikte ve hassasiyette, mesleğin yazarlığa etkisine bir kez daha şahit olmuş olduk.

Kenan Yusuf- Dünya Tozu – Hece Yayınları – 2026

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir