Mustafa UÇURUM
Rümeysa Oğuz’un Kabul Vakti, bir ilk kitap. Kaleme sımsıkı sarılanları ilk kitaplarını çok kıymetli buluyorum ama devamını da büyük bir merakla bekliyorum. Oğuz, öykülerini dergilerden takip ettiğim bir isim. Kabul Vakti ile bugüne kadarki öykü yolculuğunu ete kemiğe büründürmüş oldu. Kaleme sımsıkı sarılmayı kalıplaşmış bir ifade olarak kullanmadım. Kitabın omurgasında kalem ve kelam omuz omuza ilerliyor.
Rümeysa Oğuz öykülerinde kelimeleri özenle yan yana getirerek alelade olanı dönüştürüyor, okuru derin bir iç yolculuğa çıkarıyor. Kabul Vakti bu dönüşümün merkez noktasında duruyor. Kitap, Kelam ve Kalem başlıkları altında toplanan öykülerle insanın acıyla, kayıpla, inançla ve zamansızlıkla yüzleşmesini anlatıyor. Her sayfa, kabullenmenin eşiğinde duran ruhların nefesini taşıyor.
Oğuz’un dili ritmik ve imge yüklü. Cümleler bazen bir dua gibi akıyor, bazen de rüzgârın yapraklara fısıldadığı bir masal gibi. Anlatıcılar içe dönük, gözlemci ve sorgulayıcı. Onlar acıyı doğrudan haykırmıyor; acıyı toprağa, ateşe, suya ve göğe dağıtıyorlar. Böylece okur, kendi yaralarını da metnin katmanlarında keşfediyor. Yazar, dini motifleri, çocukluk anılarını ve gündelik nesneleri ustalıkla örüyor. Bu öykülerde sobanın başında anlatılan masallar, sedirli odaların gizli kapıları, mezar taşlarının fısıldadığı sırlar bir araya gelerek varoluşun kırılgan dokusunu dokuyor.
Kitabın duygusal merkezi, kabullenmenin vakti. Acı bir yangın gibi başlıyor, kül bırakıyor, sonra o külden yeni filizler çıkıyor. İsa’nın Kırk Günü’nde yüzü yanan, evi kül olan bir adamın kırk günlük imtihanı, acının katmanlarını yavaş yavaş soyuyor. “Dilinden bir şükür mırıltısı döküldü. Kendi bile inanmadı.” (s. 13) cümlesi, bu duyguyu özetliyor. İnançla şüphenin, teslimiyetle isyanın arasındaki o ince çizgi, her öyküde başka bir yüzle beliriyor.
Mevsimler öyküsü ise zamana ve kaderin döngüsüne dair güçlü bir alegori. İki dağın arasında köprü kurma çabası, kardeş kavgası, göç ve yeniden doğuş, insanın doğayla ve kendiyle mücadelesini geniş bir tuvalde resmediyor. Yazar burada mitik bir anlatımla okuru zamanın dışına taşıyor. Hikâye ilerledikçe mevsimler değişiyor, karakterler değişiyor ama temel soru aynı kalıyor. Her yerin bir bekleyeni olmalı mı?
Aile dinamikleri Babam, Aşure ve Diğer Karışık Şeyler’de çarpıcı bir şekilde işleniyor. Çocuk gözünden görülen baba travması, tufan metaforuyla örülüyor. “Bak, dedim. Bu bir tufan. Burası da bizim gemimiz.” (s. 30) satırları, masumiyetin acıyla baş etme çabasını yürek burkucu kılıyor. Oğuz, sıradan bir ailenin dağılışını anlatırken aynı anda evrensel yaralara dokunuyor.
Bir Kuşun Kanadında ise hafıza, ölüm ve kuş dili üzerinden mistik bir yolculuk sunuyor. Dedeyle torunun mezarlıkta geçen anları, kuş ötüşleriyle iç içe geçiyor. “Mezar taşlarını okuyan unutkan olur.” (s. 31) cümlesi, kitabın birçok yerinde yankılanan bir uyarı gibi. Bellek hem kurtarıcı hem de yük. Yazar, bu gerilimi başarıyla sürdürüyor.
Diğer öyküler de aynı dokuyu paylaşıyor. Kör kuyular, sedirli odalar, sır risalesi gibi imgeler, maddi dünyanın ötesindeki manevi arayışı besliyor. Oğuz’un anlatımı ne aşırı duygusal ne de soğuk. Tam bir denge tutturuyor. Okur, metnin içinde yavaş yavaş eriyor, kendi kabullerini sorguluyor. Kitap, acıyı estetize etmiyor. Onu bir imtihan, bir vakit olarak kabul ettiriyor. Kabul vakti geldiğinde, kelam ve kalem birleşiyor. İnsan, yitirdiklerini toprağa emanet edip, geriye kalanla yeniden yeşermeye başlıyor.
Kabul Vakti, okuru sarsmadan, usul usul dönüştürüyor. Her öykü, ayrı bir pencere açıyor hayata. Pencerelerden esen rüzgâr, bazen yanık kokusu getiriyor, bazen kekik. Ama her seferinde insanı kendiyle baş başa bırakıyor. Rümeysa Oğuz, kendi öykü yolculuğuna dair güzel iz ve ses bıraktı. Sessizliğin içinden yükselen, kabullenmenin vakti gelmiş bir ses.
Rümeysa Oğuz, Kabul Vakti, Hece Yayınları, 2026