Mustafa UÇURUM
Edebiyatın farklı türlerinde çalışmaları olan isimlerin ortaya koyduğu metinleri daha zengin içerikli buluyorum. Bir şair ve denemecinin yazdığı öykülerde alınan şiir ve öykü tadı sadece türler arası geçiş terimi ile sınırlandırılamaz. Bu bir yazarın, şairin elindeki en güçlü silahtır. Metnini ortaya koyarken şiirin sularında soluklanırken bir yandan da denemenin kapısını çalıp bir öykünün durağında gölgelenmek gibi bir ferahlıktır bu ve yazan için de okuyan için de tarifsiz bir keyif halidir. Kendimden biliyorum.
Berat Bıyıklı, yeni kitabı Oblomov Ölmeyince ve Ötekiler‘de anlatıcılığın sınırlarını zorlayan, kurmaca ile deneme arasında salınan bir metin sunuyor okura. Kitap, adını Gonçarov’un ünlü tembeli Oblomov’dan alıyor ama buradaki tembellik, o klasik Rus karakterinin miskinliğinden çok daha farklı bir şey. Bıyıklı’nın anlatıcısı işe giden, evli, kirada oturan sıradan bir adam. Ne mirasyedi ne de bir köşeye çekilip hayatı seyreden biri. Tembelliği, modern insanın her şeyin önceden tasarlandığı bir dünyada hissettiği o derin yorgunluktan geliyor.
Anlatıcı, minibüste işe giderken kafasından geçenleri döküyor sayfalara. “Kafamdan türlü kelimeler geçiyor, sanki devasa bir patlama sonrası kaçışır gibi kelimeler.” (s. 13) derken, aslında yazma eyleminin kendisini var etme biçimini anlatıyor. Yazmak, onun için hayata tutunmanın, anlam dünyasının yegâne yolu. Ne var ki bu anlam arayışı, sürekli olarak kendi sıradanlığıyla, klişelerle, toplumsal dayatmalarla boğuşuyor.
Kitabın en ilginç yanı, anlatıcının kendi tembelliğini sorgularken aslında etrafındaki herkesin de bir tür tembellik içinde olduğunu fark etmesi. “Hepimiz toplaşıp pantolonları indirsek, donlarımız bile aynıdır.” (s. 42) cümlesi, bu ortaklığın ne denli ironik olduğunu gösteriyor. Modadan medyaya, siyasetten dini pratiklere kadar her şeyin önceden belirlendiği bir düzende, bireyin kendi kararlarını alması neredeyse imkânsız. Anlatıcı bu durumu ne öfkeli ne de umutsuz bir tavırla aktarıyor. Daha çok, omuz silkerek, “işte böyle” diyen bir ses tonu var metnin altında.
Bıyıklı, kurmaca ile deneme arasındaki sınırı bilinçli olarak bulanıklaştırıyor. Anlatıcı bazen bir öykü anlatıyor, bazen doğrudan okura sesleniyor, bazen de kendi yazdıkları üzerine düşünüyor. “Küçük Bir Hayalet Hikâyesi” bölümünde, politikacılar ve bürokratlar üzerinden devlet geleneğini eleştirirken birden metafizik bir alana sıçrıyor, Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözünü hatırlatıp bu ölümün devlet dairelerine kadar uzandığını ima ediyor. “Bay Satiriasis’in Hazin Sonu” ise anlatıcının bir başka karakterle didişmesi üzerinden kuruluyor, adeta metin kendi kendisiyle tartışıyor.
Dil, sokaktan devşirilmiş ama aynı zamanda edebi bir hassasiyet taşıyor. Anlatıcı, zaman zaman şiirler hatırlıyor, Rimbaud’dan Puşkin’e uzanan bir kültürel arka plana göz kırpıyor. Bütün bu göndermeler, anlatıcının kendini entelektüel olarak konumlandırma çabasının bir parçası. O, ne tam olarak halktan biri ne de seçkin bir aydın. İstanbul’un kenar mahallelerinde yaşamış, askerlik yapmış, sıradan bir ofis çalışanı. Ama kafasından geçenler, onu bu sıradanlığın dışına taşıyor.
“Bir Kahverengi Kalem” bölümünde, çocukluk anıları üzerinden sınıf farkları ve adaletsizlik anlatılıyor. Anlatıcı, zengin bir ailenin çocuğu olarak fakir bir arkadaşının hayatına dokunuyor, onun kıymetli kalemini çalıyor ve sonra pişman oluyor. Bu basit hikâye, kitabın tamamına yayılan bir duygunun özeti gibi. İnsanın kendi yaptıklarıyla yüzleşmesi, başkalarının hayatlarını anlamaya çalışması… Hilmi Amca hikâyesinde ise rutubetli bir konfeksiyonda çalışarak hastalanan, sigara içmediği hâlde akciğerleri iflas eden bir adam var. Anlatıcı, bu hikâyeyi anlatırken “ne derseniz haklısınız” diyor, çünkü herkesin hazır bir yargısı var. Ama asıl mesele, hazır yargıların ötesine geçebilmek.
Kitabın son bölümleri, “Gizli Tanık Serçe” ve “Adanın Kedileri Mutsuz” ile daha toplumsal, daha gözlemci bir hâl alıyor. Bir minibüs kazası sonucu tanışan iki yabancının hikâyesi, kaçak göçmenler, dilenciler, zabıtalar, bürokrasi. Bir ada kasabasının arka planında dönen dedikodular, hayatlar, ölümler. Bütün bu hikâyeler, ilk bölümdeki anlatıcının “ben ne anlatıyorum” sorusunun cevabı gibi. O, aslında hepimizin hikâyesini anlatıyor. Modern hayatın içinde kaybolan, kendini tekrar eden, anlam arayan ama bulamayan insanları.
Oblomov ölmüyor bu kitapta. Tembellik, miskinlik, uyuşukluk, hayattan kopuş… Bütün bu haller, modern insanın kaderi olarak karşımıza çıkıyor. Berat Bıyıklı, bu kaderi ne ağıt yakarak ne de alay ederek anlatıyor. Sadece, bir pencere kenarından bakıp gördüklerini aktarıyor. Okur, o pencereden bakarken kendi yansımasını da görüyor.
Berat Bıyıklı, Oblomov Ölmeyince Ve Ötekiler, Fabrik Kitap, 2026