Edebiyat Ortamı’nda Kemal Edib Kürkçüoğlu Dosyası
Edebiyat Ortamı dergisi edebiyat dünyasından isimleri dosya konusu yaparak gündeme getirmeye devam ediyor. 111. sayıda Kemal Edib Kürkçüoğlu dosyası ile bir edebiyat tarihçesi ve şairi okurlarıyla buluşturuyor.
Giriş Yazısından…
“Kemal Edib Kürkçüoğlu dosyası ile karşınızdayız. Kemal Edib iyi bir edebiyat tarihçisi ve klasik şiiri devam ettirmiş usta bir şair. Kemal Edib’i yeni kuşak tanımıyor; eski kuşak ise unutmuş. Zaten Türk edebiyatında yaşarken popüler olmayan bir yazar, vefat edince unutulmaya mahkûm demektir. Tanpınar, Oğuz Atay gibi yaşarken pek de popüler olmayan ancak vefatından sonra haklarında en çok okunan ve yazılan kaç şanslı şair ve yazarımız vardır? Örneğin Abdülhak Şinasi Hisar, Bahaeddin Özkişi, Mithat Enç gibi edebiyatımıza önemli katkılar sunmuş yazarlar unutulacak, hatırlanmayacak yazarlar mıdır? İlklerin yazarı Ahmet Mithat Efendi yeni keşfedilmiş, kitapları yeni baskılar yaparken hakkında yeni kitaplar yayınlanmaktadır.”
Dosyadan…
Bilal Çakıcı – Kemâl Edîb Kürkçüoğlu Deryasından…
“Onunla doktora talebeliğim sırasında, bu kez farklı bir yönünü keşfederek bir kez daha kesişti yollarımız. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde hem doktora eğitimime devam ediyor hem de fakülte kütüphanesinde bulunan el yazması eserlerin kataloglanmasına ilişkin bir projede çalışıyordum. Bu sayede onun bu güzide kütüphaneye ne kadar çok emek verdiğini, özellikle yazma eserler koleksiyonuna kazandırdığı değerli eserlere, bu koleksiyonda bulunan bütün ciltlere birer birer dokunduğunu; onların tespitinde, tavsifinde nasıl ter döktüğünü müşahede ediyor; her bir eserin içindeki küçük fişlerde kendi el yazısıyla hazırladığı bilgileri görüyorduk.”
Şakir Diclehan – Hocam Kemâl Edîp ve Kaleme Aldığı Na’tlar
“Kemâl Edîb Kürkçüoğlu, Na’tını tamamladıktan sonra ilk okuyucu olma şerefini Erenköy Cemaatı’nın lideri Mahmut Sami Ramazanoğlu’nun damadı Ömer Kirazoğlu’na verir. Umreye gidecek olan Ömer Kirazoğlu, Na’tı okudukça duygulanır. Kemâl Edip Bey, Ömer Kirazoğlu’dan Medine’ye Peygamberlerin Serveri’ni ziyarete gittiğinde “Yâ Rasûlallâh, ümmetinden günahkâr Kemâl’in size hediyesidir” diyerek Huzur-ı Nebi’de bu Na’tı okumasını rica eder. Seve seve bu isteği yerine getirmeyi kabul eden Ömer Kirazoğlu, emaneti sahibine ulaştırmak için yola düşer. Umreye varıp vecit içinde salât ve selâm getirerek Na’tı kısık sesle okur, her beyitte gözden yaşları dökülür.”
M. Tarık Yıldız – Kemâl Edîp’in Fikriyatına Kısa Bir Bakış
“Kürkçüoğlu, dervişane tavrının yanında, hakkın hatırını âli tutan ve bundan da taviz vermeyen bir ilim adamıdır. Bir anekdota göre Kürkçüoğlu; Osman Nuri Çerman’ın çıkardığı “Dinde Reform” isimli dergide dinî değerlere saldırılması karşısında hemen harekete geçmiş ve “Dinde Reform Meselesi” adında titiz, tavizsiz ve veciz bir eser kaleme almıştır.”
Batı Kanonu
Mehmet Kurtoğlu, Batı edebiyat kanonunun kilise ve Kitabı Mukaddes kökenli olduğunu, bu kanonun başında Shakespeare’in yer aldığını ve kanonik yazarların eserlerini teolojiden ilham alarak oluşturduğunu anlatıyor. Ayrıca bu yazarların Doğu ve İslam kaynaklarından da beslendiğini, ancak Batı kanonunda bu kaynakların görmezden gelindiğini belirtiyor. Yazının sonunda, Batı kanonuna karşılık bir “Doğu Kanonu” oluşturulup oluşturulamayacağını, buna kimlerin dahil edileceğini ve böyle bir kanon üzerinde ittifak sağlanıp sağlanamayacağını sorguluyor.
“İsa çarmıha gerildikten üç gün sonra dirileceğini önceden havarilerine söylemiştir. “Son Akşam Yemeği” çarmıha gerilişi ve mezarından kalkıp göğe yükselişi tam üç gün sürmüştür. İşte bu üç günü Jean-Luc Nancy “Bedenin Kaldırılması Üzerine Bir Deneme” kitabında ayrıntılı bir şekilde anlatmış, teolojik bir hikâyeyi edebî/felsefi bir esere dönüştürmüştür. İsa çarmıha gerilirken annesi Meryem, sevgilisi Magdalena ve kız kardeşi Mitya5 tanıklık etmiştir. İsa’nın üçüncü günün sonunda mezarından çıkıp göğe çekilişine Magdalena şahit olmuştur. İsa’ya dokunmak istediğinde ise İsa ona “noli me tangere” yani “bana dokunma!” diye uyarmıştır. Çünkü çarmıha gerildikten sonra insan İsa, tanrı İsa’ya dönüşmüştür. Artık tanrıya hiç kimse elle dokunamaz. Magdalena da İsa’ya dokunamadan vedalaşmıştır.”
M. Ali Bulut ile Söyleşi
M. Tarık Yıldız, M. Ali Bulut ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Bulut, söyleşide dergi çalışmalarından, dernek ve vakıf faaliyetlerinden, yapmış olduğu etkinliklerden bahsediyor.
“O dönem Devlet Planlama Teşkilatı’nda (DPT) Sosyal Planlama Dairesi Başkanı olan Beşir Atalay Hoca, her Cuma akşamı saat tam 19.00’da bu evde davetlimiz olurdu. O zamanlar şahsi bir arabam olmadığı için kendisini adresten taksiyle alır, eve getirirdim. Beşir Hoca orada gençlerle birlikte mütevazı akşam yemeğini yer, ardından çaylarımızı tazelerdik. Tıpkı bir Anadolu köy odası sıcaklığındaki o samimi ortamda herkes yere minderlere rahatça oturur ve derin sohbetlere dalardı.”
“Biz bu dergiyi ve biyografi çalışmalarını gücümüzün yettiği, vakfımızın maddi ve manevi imkânlarının elverdiği son noktaya kadar götürmek niyetindeyiz. Anadolu’da kapanan her edebiyat dergisi bende derin bir hüzne ve teessüre sebep olur çünkü ben dergileri alelade birer ticari matbuat veya kâğıt parçası olarak değil, yaşayan, nefes alan, kültürü geleceğe taşıyan canlı organizmalar olarak görüyorum. Bu sebeple yaptığımız iş ruh ve adanmışlık olarak tamamen amatör fakat işleyiş, disiplin ve ciddiyet olarak tamamen profesyonelce bir çabadır.”
Her Şair Bir Poetikadır
Yunus Emre Altuntaş, modern şiirde poetikanın sadece kuramsal metinlerden ibaret olmadığını, her büyük şairin kendi şiiri içinde var olan bir poetik evren kurduğunu anlatıyor. Modern şiirle birlikte şairlerin hazır kalıpları terk ederek kendi şiir dillerini, ritimlerini ve anlam düzenlerini yaratmak zorunda kaldıklarını, bu nedenle her şairin başlı başına bir poetika olduğunu belirtiyor. Baudelaire, Rimbaud, Mallarmé gibi şairler üzerinden bu dönüşümü örneklendiriyor ve şiirin artık hem bireysel bir varoluş mücadelesi hem de tarihsel bir bilinç alanı haline geldiğini ifade ediyor.
“Modern şiirin en büyük kırılma noktalarından biri Arthur Rimbaud’dur. Bu anlamda Baudelaire ve Parnasse bir evrimse, Rimbaud bir devrimdir. Çünkü Rimbaud yalnızca yeni şiir yazmamış; şiirin mantığını parçalamıştır. Rimbaud’ya göre şair, “ateş hırsızı”dır. Bu metafor modern şiirin kaderini değiştiren en önemli imgelerden biridir. Şair artık yalnızca güzellik üreten kişi değildir; bilinmeyene yürüyen, yasakları hiçe sayan, dilin ve algının sınırlarını zorlayan kişidir. Rimbaud’nun Kahinin Mektupları’nda formüle ettiği poetika, modern şiirin en radikal bildirilerinden biridir.”
Hiç Bitmeyen Batı Yolculuğumuz
Mehmet Taştan, Türklerin batıya yönelmesinin sadece 19. yüzyılda II. Mahmut’la başlamadığını, aksine iki bin yıllık tarih boyunca sürekli doğudan batıya doğru ilerlediklerini anlatıyor. Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin eserlerini ve başkentlerini hep batıdaki topraklara (Anadolu, Balkanlar) inşa etmelerini, fatihlerin gönüllerinde batılı sevgililere yer vermelerini ve devletlerin başkent olarak hep batıya yakın şehirleri (İznik, İstanbul) seçmelerini örnek gösteriyor.
“Zalim çehresine karşı, Atatürk’ün önderliğinde kurtuluş mücadelesi verdiğimiz batı, zaferden sonra etkileyici yüzüyle Cumhuriyet kurumlarına ilham kaynağı olmuştur. Bu şekilde nitelik değiştiren seyrimiz, yapılan mevzi itirazlara rağmen, sosyal hayatın her alanına nüfuz ederek kurumsal bir kimlik kazanmıştır. Yüzyıl boyunca yaşanan bütün badireleri aşarak bayrağı dördüncü nesle devretmenin eşiğine gelmiştir. O nesil, kuruluş yıllarında yaşanan netameli konularla ilgilenmezken, köklerinden aldığı manevi mirası, cumhuriyetin getirdiği değerlerle harmanlayarak sahiplenme yolunu seçmiştir.”
İki Ayrı Anlatı Evreni “Kulübedeki Sır” ve “Cihan Aktaş Kitabı”
Nuray Alper, Edebiyat Ortamı’nda Kulübedeki Sır ve Cihan Aktaş Kitabım hakkında bir yazı kaleme almış. Bir yazar için yazdıklarının anlaşılıyor olması kadar büyük bir mutluluktur. Meramının anlaşılmış olması gibi bir durum bu. Değerli yazar- şair Nuray Alper’e bu kıymetli yazısından dolayı teşekkür ediyorum.
“Kulübedeki Sır gençler için kaleme alınmış bir roman. 112 sayfa ve bence mensubu bulunduğu serinin en güzel kapak tasarımına sahip. Görsele, çevreye yaydığı tılsımlı ışıkla dört genci önünde toplayan eski bir kulübe mührünü vurmuş. Kulübenin orman içinde olduğu aşikâr… Okuru içine hapseden eserin henüz giriş faslında anlaşılır ki buradaki kelimeler Mustafa Uçurum’un şairliğinden beslenir. Zira “zamanın unuttuğu bir köy” olarak tasvir edilen Yeşildere yaslandığı cümlelerle pitoresk bir şiir gibi yazılır muhatabının muhayyilesine. Nitekim köyde yaşayan dört çocuk Kulübedeki Sır eserinin girişindeki yerlerini alırken bu ilhamdan hissedardır.”
“Mustafa Bey bu 69 sayfa arasına öykücü olarak ön planda tutulan yazarın dışında çok fazla Cihan Aktaş sığdırır. Roman, deneme, biyografi, inceleme türlerinde çeşitlilik gösteren Cihan Aktaş kadın tecrübesiyle parçalanmış kadın kimliğini içselleştirir ve geleneksel rollerle modern talepler arasında sıkışan, bunalan, ârafta kalan kadının sesi olur. Mustafa Uçurum sanatkârının edebî serüven ve birikimini; öykücülüğünü, romancılığını, İran Sineması hakkındaki çalışmalarını, hatta anneanne olarak kaleme aldığı Seattle Günlüğünü de merkeze alır.”
Yunus Sözlü Şair: Bestami Yazgan
İsmail Güçtaş, Bestami Yazgan’ı anlatıyor yazısında. Şiirlerinden, kitaplarından, çalışmalarından bahisler açılıyor yazıda.
“Başta “Gülü İncitme Gönül” olmak üzere sosyal medyada arzı endam eden pek çok şiirinin altına “Yunus Emre” imzası konulan Bestami Yazgan, günümüz çocuk şiirinin en önemli kalemlerinden birisidir. “Bu durum sizi rahatsız etmiyor mu? diye sorulduğunda da, “kendini Yunus Emre’nin çırağı olarak kabul ettiğini, çırağın şiirinin ustaya benzetilmesinin de çırağa verilebilecek en güzel hediye…” olduğunu ifade ediyor ve ekliyor: “Bu şiirler Yunus Emre’nin değil demeye gönlüm razı olmuyor.” Bu cümle ozanlık geleneğinin usta çırak ilişkisindeki engin saygı denizine götürüyor bizi.”
Edebiyat Ortamı’ndan Öyküler
Sadık Yalsızuçanlar- Okunmaz Yara
Bronx hayvanat bahçesinde otuz iki yıl küçük bir kafeste yaşayan Barrett, bir cumartesi öğlesi bakıcının anlık gafletini fırsat bilerek kaçtı. Ahalinin şaşkın bakışları arasında, yoğun trafiğe dalıp çıktıktan sonra kendini ormana atınca bir vakit akçaağacın gölgesinde yatıp uyudu. Asıl yurduna kavuşmuş olmanın sevinciyle dolaşırken birden, kafeste yaşıyormuş gibi düşsel bir dairenin içinde dönmeye başladı. Bunu, beş yıl sonra öleceği güne değin sürdürdü. Gün içinde birkaç kez kendini kafeste sanarak minik bir daire çiziyor, sürekli dönüyordu.
Ahmet Karacan – Mübaşir Fikri
“Pazar gününü tembellik ve uyuklama ile evde geçirdi. Gece iki üç defa uyandı. Alarmı doğru kurup kurmadığını kontrol etti. Otuz üç yıllık eşi Nurten’den su istedi. Üniformasının, şapkası hariç tüm parçalarının yıkanmış ütülenmiş olarak bir arada olup olmadığını sordu. Bir sağa bir sola dönüp kaçan uykusuna kuşanmak istediyse de yatağın içinde uzun süre debelenip durdu.”
“Gök, uzun süredir dolmuş bir iç gerginliği tek seferde boşaltmak istercesine hışımla gürledi. Pencereden dışarının puslu iç karartan kapalı havasıyla Fikri’yi göz göze getirdi. Aklına önceki gün Mümtaz Hâkim’in postaya bir paket vermesini istemesi fakat mesai saatine yetişmeyeceğini düşünerek bugüne bırakmış oldukları geldi. Hemen yerinden kalktı. Hızlıca hâkimin odasına gitti.”
Muhammet Sinan Kökcü – Kır Uykusu
“Sıcaktan bunalan, gölgenin serinliğine sarınıp ceketini yastık yapan adam üşüse de hâlâ uykuda. Yağmur öyle hızla boşalıyor ki ansızın doluya dönüşüyor. Tüm ova alabildiğine beyaza dönüyor. Bir bezelyeden iri hatta bir elma büyüklüğündeki çeşit çeşit taneler adamı koruyan meşenin yayvan ve sık dallarında tüm yaprakları yere sermekle kalmıyor, gök gürültüsüyle birleşip ovaya korkunç bir sesi dolduruyor.”
“Acaba, inanmak ya da inanmamak değil de, konuşabilmek ve yazmakla bir şeyi mümkün kılmış olmak mı önemli olan? Bu cümleyi meşenin kurmuş olmasını beklerim, fakat kim kurduysa, o önemli bir kahraman. Her ne kadar alkolle yıkanmamış olsa da, o kadar tütünü kemirmek başını döndürüyor karıncanın. Kâğıda diş geçirmesinin bir sebebi de dişlerindeki kalıntıları temizlemek. Yoksa başını vurmasıyla paramparça edebilir. El açıp duaya durabilir, hırçın bir tutsak gibi başını tabakaya vurarak gardiyanın dikkatini çekebilir ya da hiçbir şeye yeltenmeden körlük gururunun tersine sadece bağdaş kurup oturabilir. Hayır! Bu esinti, göğe kadar tırmanabileceği görünmez bir ip. Ona tutunacak ve aylardır uyuduğundan şüphelendiği rüzgâra ulaşıp uyandıracak.”
Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler
İbrahim!
Bir dağ içinde bütün dünya
Bütün dünyanın içinde mağara
Aklı teslim almış bir rüya
Bir çocuk karşı koyacak Nemrut’a
Kimi ateşe tapacak kimi de suya
Döl kısrakları meşhur; ismi yayılmış dünyaya.
Kanla beslendi şehir, büyüdü intikamla!
Ne soylu atlar kaldı ne soylu insanlar senden bu yana
İbrahim!
“İyi insanlar, iyi atlara binip gittiler!”
Binlerce yıl geçti hâlâ gelmediler
Mehmet Kurtoğlu
Tanrım bastığım toprağın kıymetini bilmemek
Karanlığın içinden çıkamamak gibi olmalı,
Bugün de iyilik ve güzellik olsun dualarımla
Güzel sözlerin edildiği zamanın kalbindeyim.
Nurettin Durman
Sokağın soluğundan geliyorum iğde kokusundan
Üzerimde ağaçlara tırmanan çevik telaş
Elleri cebinde hâlâ umutla karın doyuran mütevazı soframızın
Sesime kuş şakıması karışıyor sesimde akşam
Eve dönmüş bir isyandan kaçıyor sesim sonra kıştan
Kapalı odamıza dolan tütünü babamın gözlerimi yakıyor
Doktorlar buna astım başlangıcı diyecek, ben kayıp kavgaları saltanatımızın
Ne güzeldi tayini çıkmayan takvimlerle aldattıkça dünyayı
Asma yapraklarından yaşmakların taşan barış güvercinleri
Nuray Alper
Bu hâle kuşlar ağladı da delindi gökler
Elim böğrümde kaldı, tedavülden kalkan sözlerle
Mümkün değil sahne kapandı, başa dönmez oyun
İçimde yankılanır ikazlar, boş hayalinden soyun!
Müsterih ol, kapandı gişeler, bitti oyun!
Ali Bal
Aslı gibidir her yaşam
Yürümesi mümkün değil tersinden
Miraç koydum adını
Darılır mı bilmem? Kerem.
Gökhan Akçiçek
Bir şiir yazsam,
Çıksa gönlümün en derinlerinden.
Duman duman yükselse göğe doğru,
Sıcak iklimlerden ya da serinden…
Bir şiir yazsam,
Güneş’le pek tanışık ve aya âşık.
Gece gündüz bekleseler yolunu,
Nice Allah’ın kulu…
Olgun Albayrak
Karabatak’ta Edebiyat ve Sözlük Dosyası
Karabatak dergisi 86. sayısında hazırladığı “Edebiyat ve Sözlük” dosyası ile her zaman olduğu gibi özgün bir dosya konusunu sayfalarına taşımış oldu. Derginin 86. sayısı Mayıs-Haziran aylarına ait. Dergi biraz geç çıktığı için ben temmuz dergileri ile birlikte yazmak istedim Karabatak’ı. Çünkü ihmale gelmeyecek bir çalışma ortaya konmuş.
Ali Ural’ın Giriş Yazısından
“Edebiyat diline sahip olmayan milletlerin düşüncelerinin fasit bir daireden kurtulamayacağı açıktır. Dil sadece temel ihtiyaçlarımızı gidermek için kullandığımız kelime öbeklerinden ibaret değildir. Ancak zengin bir dil bize zengin bir düşünce dünyasının kapısını açabilir. Dilin zenginliği ise edebiyatın rehberlik ettiği asırların kültür ve irfan zenginliğine bağlıdır. Zira dil zamanla olgunlaşır, ifade gücü artar, her eserde yeni bir kıvam ve lezzet kazanır. Dilden kelime atmak da dile kelime eklemek de büyük bir mesuliyettir. Çünkü dille oynamak ateşle oynamaktır.”
Prof. Dr. Ali Birinci ile Sözlüğe Dair Söyleşi
Dergide dosya kapsamında Prof. Dr. Ali Birinci ile bir söyleşi yapılmış. Arzu Gönüldöşüren’in sorularını cevaplayan Birinci; çalışmalarından, sözlük yazarlığından, Türkçeden bahsiler açıyor.
“İlk defa Türkçe’de tıp terimleri hem de şekilleriyle beraber, kemikler falan bitki isimleri, hatta bitkilerin şekilleriyle beraber o lügatte yer almış. Lügat bu bakımdan tektir. O da Türkiye Yazma Eserler Kurumu’nun güzel bir hediyesidir kitap sevenlere. Muhteşem bir baskısı var, cildi muhteşem. Onun bir hususiyeti daha var. Pek dikkati çekmez. Yazısı yani ebadı küçük olduğu için yazı biraz daha irileşsin diye ebadını yüzde on büyüttük basılırken. Aslında yeni basılan tıpkı basımı orijinalinden daha da güzel oldu.”
“Sözlükler Türkiye’de her zaman ciddiye alınmış. Mesela şöyle söyleyeyim size, basılmadan önce Vankulu sözlüğü elle çoğaltılmıştır. O hacimli iki ansiklopedi cildinde sözlük. Medreselerde çok kullanıldığı için kısa bir sürede üç baskısı yapılan Vankulu gibi başka sözlük yok. Fakat Vankulu’nun, malum yeni harflerle de basıldı, Vankulu’nun ilk iki baskısında o pek bilinmez hata-sevap cetvelleri vardır. Üçüncü Üsküdar baskısında metin yeniden düzeltilmiş. Onun da bir baskısı karşı yakada çıkmıştır. İkinci baskı Üsküdar’da çıkmıştır.”
“Nurettin Hoca bizim anlatabileceğimiz bir adam değil. Çok hususi bir adamdı ya. Bir kere şöyle söyleyeyim. Sözün başı olsun. Bir kere rahmetlinin tesadüfen kullandığı herhangi bir kelimeye rastlamadım. Yedi sene sohbetlerine gittim. Yani her kelimesi yerinde ve şuurla söylenmiş. Bir de hoca yeri geldikçe fıkralar anlatırdı. O fıkralar da çok öğreticiydi yani duruma göre fıkralar.”
Edebiyat ve Sözlük Dosyasından
Prof. Dr. Ahmet Nedim Serinsu – Sözlük Okuyun!
“Müslüman Türk özgü kültüründe sözlükler, dil öğretimi ve kullanım normu oluşturma işlevi kazanmıştır. İngiliz kültüründe ise dilin tarihsel gelişimini belgeleyen arşivler hâline gelmiştir. Bu nedenle lugat, sözlük ve dictionary kavramları yalnız terminolojik eşdeğerler değildir. Her biri kelime bilgisini farklı epistemolojik ilkelerle kuran üç ayrı bak-gör/model temsil eder. Dolayısıyla sözlükler yalnız kelime anlamlarını veren teknik metinler değil, dilin tarihini, kültürünü ve bilgi yapısını bir araya getiren bilginin bütünlüğü metinleridir.”
Dursun Ali Tökel – Klasik Edebiyatımızı Hakkıyla Anlayamıyoruz Çünkü Türkçe Sözlüklerimiz Yok
“Divan şiirinin anlaşılmazlığı üzerine dava güdenler hep “anlaşılmaz Arapça, Farsça kelimeler”den dem vururlar. Efendim bu şiirler anlaşılmaz; çünkü Arapça-Farsça kelimelerle doludur. Sanki kelimenin anlamını bulunca şiiri anlayacaklar da…
Fakat çok daha önemli olan bir meseleyi görmezler: Divan şiirini anlamak zordur (Her şiiri anlamak gibi/ her sanatı anlamak gibi.) zira bu şiir Türkçe de yazılmıştır!”
Mustafa Özçelilk – Mehmet Akif’in Lugat Hassasiyeti
“Mehmet Akif’teki sözlüklere dair bu hassasiyet ve ilgi daha çocukluk yaşlarında başlamıştır. “Hem babam hem hocam” dediği Mehmet Tahir Efendi, onu Fatih Camii’ne götürürken kelimeler öğretmekte ve ezberletmekte, böylece onun din konusunda olduğu gibi dil konusunda iyi yetişmesini istemektedir. Nitekim oğluna verdiği ilk önemli hediye, Hocası Yozgatlı Hacı Mahmud Efendi’nin kendisine verdiği lügat olmuştur.”
Mehmet Narlı – Söz Evi Anlam Evreni
“Edebiyatın ürettiği anlamların, ideolojiler, toplumsal talepler, özgürlük ve özerklik arayışları, inançlar bağlamında bir içerik kazanmadıklarını, bir göstergeye dönüşmediklerini söylemek ne kadar zordur. Tersi de öyle. Bir bakıma sözlüklerde kendi nesnellikleri, saflıkları ile duran kelimeler, edebiyata girince bu özelliklerini kaybetmişlerdir. Kimi yazarlar, masumca, kendi evlerinde (kendi anlamlarında) duran kelimeleri ayartmış ve yoldan çıkarmışlardır. Hâlbuki sözlük dediğimiz çatının kurulmasında da politik bir yönlendiricilik, baskıcılık olmadığını kim söyleyebilir.”
Fatma Türk – Bir Ejderha Düşüdür Kelebek Tek Kelimelik Bir Sözlüktür
“Hiçbir sözlük vasiyetname olarak bırakılmaz ama bu iki sözlük bırakılabilir. Kelimelerin bir araya gelerek yeni anlamlar oluşturdukları ve her bir sözün insan benliğine tesir edebileceğini gösteren bu iki eser, kullandığımız kelimelerin özenle seçilmesi gerektiğini vurgularken bize alt metinde hep aynı şeyi fısıldar, insanoğlu unutkandır ve sürekli hatırlamaya ihtiyaç duyar.”
Hümeyra Yabar – Dîvânü Lugâti’t-Türk ve Türk Edebiyatı
“Türk dilinin bilinen ilk sözlüğü ve ilk dil bilgisi kitabı olmasının yanı sıra, bin yıl önceki Türkçenin söz varlığını sistemli biçimde kayıt altına alan ilk kapsamlı derlemelerden biridir. Farklı Türk lehçelerini bir araya getirmesi ve bu lehçelerin tarihsel gelişimini ortaya koyması bakımından da Türk dili araştırmalarının temel kaynakları arasında yer almaktadır.”
Vahdettin Oktay Beyazlı – Sezai Karakoç’un Renk Sözlüğünde “Yeşil” İmgesi
“Ateş Dansı” kitabındaki “Şair” başlıklı şiir, Karakoç’un bir şairden ve şiirden metafizik bağlamda ne beklediğinin kanıtıdır. Şairden “kuş uçuşlarındaki rahatlıkla, deniz altı kırmızı ve yeşil yosunla kaderini tartmasını” ister. O şair ki “zeytinden daha yeşil bir muştu” taşır kelimelerinde. Bu kullanımın üzerinde durmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü hem muştu hem de “yeşil” aynı terkibin içerisinde kullanılmış.
Nuh Muaz Kapan – Kelimelerin Hafızasında Bir Medeniyet: D. Mehmet Doğan ve Büyük Türkçe Sözlük
“Bu sözlüğün merkezinde Türkçeyi tarihinden koparmadan anlama gayreti vardır. Türkiye’nin son iki asırlık modernleşme tecrübesi içinde dil, en sert kırılmaların yaşandığı alanlardan biri olmuştur. Tanzimat’tan itibaren başlayan dilde sadeleşme tartışmaları, Cumhuriyet döneminde daha radikal bir istikamete yönelmiş; yalnızca kelimeler değişmemiş, aynı zamanda kelimelerin taşıdığı tarihî ve kültürel çağrışımlar da zayıflamıştır.”
Geometri, Müslüman Sanatları ve Bakışın Terbiyesi
Ömer Lekesiz, İslam sanatlarındaki geometriyi Batı sanatındaki perspektiften tamamen farklı bir idrak biçimi olarak ele alıyor. Batı sanatında geometri, gözü merkeze alarak görünür dünyayı yeniden ürettiğine ve nesneyi sabitlediğine; İslam sanatlarında ise geometrinin, görünenden görünmeyene geçişin bir terbiyesi olarak çizgi, ritim, tekrar ve boşluk üzerinden sonsuzluk hissini uyandırdığına dikkat çekiyor.
“Bu yüzden bugün geometri ile Müslüman sanatları arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmek, nostaljik bir methiye için değil; bakışımızın hangi kavramlarla esir alındığını anlamak için gereklidir. İthal estetik şemalarla kendi sanatımıza baktığımızda onu ya eksik buluyoruz ya da yabancı bir dile tercüme ederek meşrulaştırıyoruz. Oysa ihtiyaç, Müslüman sanatlarındaki geometrik idraki kendi kavramlarıyla yeniden okumaktır.”
Şiir Soluk Taşıdır
Ali Ömer Akbulut, yazısında insan merkezli bakış açısının eleştirisini yapıyor ve evrenin insan kurgusundan tamamen bağımsız, kendinde bir gerçeklik olduğunu anlatıyor. İnsanın her şeyi kontrol etme ve kendi algısına hapsetme çabasını “yalancı açlık” olarak nitelendiriyor ve bu çabanın dünyayı nefes alınamaz hale getirdiğini belirtiyor.
“Şiir, güvenli bir limanda yazılan bir metin değil; el’de bir şeyin olmadığı, yitime uğranılmış bir anda, dilin parçalandığı ve anlamın karardığı bir “gece vaktinde” çıkılan tehlikeli bir yolculuktur. Şair, bu zifiri karanlığın içinde el yordamıyla ilerlerken hem kendini, hem ötekini arar ve arzular. Şiir, iki yalnızlığın; yalnızlıkta yalnızlığın karanlık boşluğunda birbirine değdiği; yarıyolda buluştuğu o kısa, parıltılı anın adıdır.”
Modern Şairin Gözüyle Mesnevi’ye Bakmak
Yunus Emre Altuntaş, modern ve postmodern çağda değerlerin yitirilmesi karşısında Mevlâna’nın Mesnevi’sini, samimiyetini ve tesirini kaybetmeyen, çağları aşan bir rehber olarak ele alıyor. Mesnevi’nin gücünü ilhamını Kur’an ve Sünnet’ten almasına bağlıyor ve onu, insanın değişmeyen zaflarına hitap eden, hakikate giden bir yol olarak tanımlıyor.
“Her ne kadar içerisinde pek çok hikâye yer alsa da Mesnevi bir hikâye kitabı değildir. Mesnevî bir hakikatler kitabı, irfan kitabıdır. Adeta bugünleri gören ve bugünün yolunu kaybetmiş insanlarına doğru yolu gösteren bir deniz feneridir. Bu anlamda Mesnevî, hakikate ulaşmak ve Allah’ın sırlarına âgâh olmak isteyenler için bir yoldur.”
Projektör’de Gülnaz Eliaçık Yıldız Var
Projektör bölümün bu sayıdaki konuğu Gülnaz Eliaçık Yıldız. Kitaplarına, çalışmalarına dair derginin sorularını cevaplamış Yıldız.
“Kelimelerin birbiriyle bağının onlara can verdiğini düşündüğümüzde muhakkak ki talandan sevince, baykuştan avaza ince uzun bir köprü var. İkisi de katı gerçeğin peşinde. Biri olanı olduğu gibi, gündelik hayatın içinden resmederken diğeri olanı olağanüstünün, korkunun ve tedirginliğin eşiğinde karşılıyor.”
“Baykuş Avazı’ında yazarlığımla ilgili fark ettiğim şey tam da bu nokta aslında, yani fantastik öykü de yazsam, korku unsuru da kullansam gerçekliğin perdesini tam olarak örtmek, ondan uzak bir kıyıda kalmak istemiyorum. Mış gibi olma hâliymiş gibi hissettiriyor bana şimdilik. Bir Talanın Sevinci’nde okur için hedeflediğim şey, öykülerden keyif alınmasıydı ancak Baykuş Avazı’nda okuyanların düşünmesini, öyküdeki katmanları fark etmesini, kendi tereddütleri ekseninde kahramanların tutarsızlık ve tereddütleriyle birlikte yürümelerini istedim.”
Karabatak’tan Öyküler
Aslıhan Ertaç – Karşılaşma Riski
“Çocukluğumdan beri en merak ettiğim varlıkla aynı odadaydım şimdi. Bu düşünce demiyorum, bu gerçek varlığımı karın yün bir ceketin üstünde erimesi gibi yok ediyordu. Hiç yaşamamış olmayı dileyemeyecek kadar seviyordum hayatı.”
“Varlığı bir esinti gibiydi Azrail’in. Odanın içinde dolaşırken göz göze gelmemiş olmayı umuyordum. Babam azıcık soluklanıyordu o gezinirken. Ama bakışları asla normale dönmüyordu. Tek noktaya sabitlemişti gözlerini. Bu dünyadan bir yerler olmadığına emindim. Azrail orada mısın?”
Kübra Yavuz Sel – Çelik Menteşeler
“Onu kapımda görünce şaşırmıştım. Saçlarını sola taramış, kafasını sağa yatırmış, ellerini göbeğinde bağlamıştı. Hiç değişmemişti duruşu. Burada olduğumu duyar duymaz gelmişti. Birbirimizi severdik fakat zaman, rengarenk üniformalarımızı çekip atmış, başka başka giysiler geçirmişti üzerimize.”
“Belki de o set bendim. Herhangi bir soru sormaya çekiniyor ve susuyordum. Sustukça büyütüyordum duvarı. Bir kelime etsem, çelik menteşeler sökülecekti yerinden ve altında kalacaktım kelimelerinin.”
Büşra Baykal – Hayal Sineması
“Yazlık sinemada çalışıyordum. Birkaç görevli haziran ortasında gelip meydana çadır kurardı. Gösterimin inceliklerini öğretmişlerdi bana. Filmi perdeye aktardım. Projeksiyondan anlıyordum artık. Sesi ayarlayıp ışığı kısmak benden sorulurdu. Sandalyeleri yerleştir, ortalığı topla, gece olunca cihazları kapat. Güzel elbiseler içinde akın akın film izlemeye koşardık.”
“Kuş çırptı kanatlarını. Gömlekli adam elini yıkıyordu. Suyun sesi geldi kulağıma. Filmin sonunda çeşmeyi tekrar açtı. Akmıyordu bu kez. Ellerini yıkayamadı. Esmer çocuk sokakta yürürken bitti film. DVD’yi çıkardım. Arkamı döndüğümde bütün sandalyeler dolmuş, bana bakıyorlardı.”
Veli Dalbudak – Sendikanız Batsın
“Birkaç saat geçirdiğimiz sendikadan çıkar, tekrar Milli Kuvvetler Caddesi’nden yine beni cezbeden parlak ve süslü vitrinlerin önünden geçerek Yeni Çarşı’ya gelirdik. Ülkü Ocakları’na, MHP İlçe Başkanlığı’na uğrardık. Orada da herkes devletten, hükümetten, siyasetten, partilerden, belediyeden ve Balıkesirspor’dan konuşurdu. Ben yine bir şey anlamazdım ama buralarda da çok iltifat ederler, gururumu okşarlardı. O kadar iltifatın üzerine koltuklarım kabarır ben de onlar gibi çay içmek ister fakat hiçbir zaman bardağımı bitiremezdim. Ardından Mustafa amcamın Eski Cami’nin yanındaki dükkânına giderdik. Sendika, siyaset ve ticaret dolu bir Balıkesir günü olurdu bizim için. Daha doğrusu babam için böyleydi.”
Bir sabah un fabrikasına işe giden babam, erkenden süklüm püklüm döndü. Uzun Cemil onu işten kovmuştu. Sebebi fabrikada sendikacılık faaliyetleri yapmaktı. Ben yine fazla bir şey anlamıyordum ama annemin yüzü kireç gibi olmuştu.
“Sendikanız batsın İnşallah” diye kükreyerek elindeki örgüyü atıp bahçeye çıktı. Babam taze işsiz bir sendikalı siyasetçi olarak kapıyı çarpıp kahvehaneye giderken annem bahçede hâlâ ağlıyordu.
Karabatak’tan Şiirler
kırmızı kurdele beyazdı bembeyaz, ciltlendiğinde kamus
sayfaların arasında gezerken oldu ne olduysa ve paratoner
kelimelere düşen yıldırımları bir çocuk kaydırağı gibi indirdi
yumuşak kumlara ve parmakla yazdı kelimelerini şair
ağaç yazar yazmaz kor oldu parmağı dağ yazar yazmaz kül
tutuştu kurdele can havliyle harfleri gezdi elif be te se
kelimeler kendilerine sözcük diyenlere ağız dolusu kü
Ali Ural
Bunlar işte kalbi hırpalayan mevsimlerin sadakası
hemen başucumuzda bekleyen hayduta dair
umursanan öfkemiz, bunlar dinmeden siftah bile yapılamaz
göğün yamaçlarında durup iflâh kesen dualarımızla
büyük gayretle bir çiçek adının bambaşka tercümesi
abdalın dilinden kopan rüzgârla kıpırdayan yaprak, lâhûtî şal.
Ömer Aksay
“Ah!” dedim, gerisini söylemeyeceğim
Ne Hint keneviri ne şeker kamışı
Yelinde benim olmayan yerler esiyor
Durup yavaşladım, kendimden geçtim
Uzak bir türkü gibiydi yalnızlık
diz çöküp ağladım
………….O’ndan geriye sayıp
Hüseyin Akın
Yüksek kuleler arasında oturmuş ağlıyor çocuk
Nesneleştirilmiş şeylerin saçları kazınmış sanki
Cayılmış ahitler kitabından sökün ediyor gölgeler
Atiksiz kondurulmuş sağa sola kebikeç
Ben bu görseli başka nerede
Tılsımlı bir İbranice miydiniz siz
Yıkılıyor şimdi dünya çocukların başına
Vural Kaya
Odalarda çünkü yalnızlık vardı, derin yaralar ve düşüp kalmanın bin türlüsü
Sabah sisi hele bir dağılsın derdik, geçerken odalardan odalara tütsü ve duâlarla
Seninle her çıkışımızda dağlarda bulurduk kendimizi, yoktu daha ötesi!
Bu fotoğrafı o yüzden getirdim, dağlarda yürümenin bir adı da çoğalmaktır aşk ile!
Adem Turan
kuyudan çıkar yusuf
dipte kalan zehir olur
eşik cini nerden gelir
aşk nefesi dünya canı
cennettir ana kucağı
küf kokusu nerden gelir
Mehmet Narlı
Vaktine yetişmiş bir çocuk gibi güneş
Sessizce saf tutuyor gözlerimizde
Yavaş akan hayatın gölgesine
Islık çalıyor uzaklara doğru rüzgâr
Ufukta belirirken göçen kuşlar
Bahar geliyor, göğsünde madalyası
Ben utangaç çocuğuyum baharın
Yanağımdaki kızıllıktan tanırsın beni
Çiçekler açtıkça, şafak söktükçe
Daha da utanırım
Ercan İriş
Kapının çalacağını anladım bu bekleyişten
Karıştı duraklar, bekleyişler çakıştı
Bir yük bindi ceketime
Babamı beklerken yapıldı anahtar
Bilmek istiyorum hangi cebimde
Betül Başarır
herkes gitmişti
geldiğimde son basamağa
ölüm, merdivenleri süzüyordu
bir çocuk olarak gitmek isterken dünyadan
çiçek açtı erik ağaçları
cesaretim yok bir serçe kadar
kalıcı değil yorgunum
insan oluyorum
aynı bakarak
siz kibrit çocuk çizmeyi nereden bileceksiniz
çocuklar kadar güzel değilsiniz
Serpil Çete
Bir Nokta, Sayı:294
294. sayısına ulaştı Bir Nokta dergisi. Şiirin, sanatın yolu ve yordamını konu edinmiş giriş yazısında Mürsel Sönmez. Menzili belli olmayan sözün boş söz kıvamında olduğu gerçeğini düşünecek olursak söze yordam vermenin önemi daha da ortaya çıkacaktır.
Giriş yazısından…
“Poetik hâletiruhiye” veya şiiri/sanatı meydana getiren ruh hâli hayatın düşünsel ve eylemsel düzlemdeki keskin uçlarının benliğini yaralamasına karşı sanatçının kendisini savunma mekanizması olduğu gibi, muhatabı olan okurda da benzer bir işlevselliğe sahiptir. Daralan, boğuculaşan soyut somut mekânın ve zamanın içinde mekân ve zamanlar oluşturan, nefes alınacak pencereler açan bir benlik/ruh aksiyonu olarak sanat, insanı hayatın yaşanılası olduğuna inandırma etkisine sahiptir. Elbette asal/asıl üzerinde durulabilecek olan düzlem, kişinin/sanatçının varlık konumlamasını gerçekleştirdiği bilgi, bilinç ve hepsini kapsayan inanç alanıdır.
Tek Bir Söz
Hasanali Yıldırım, insanın dünyadaki asıl gayesinin hakikati mutlak surette bulmak değil ona duyulan hasreti ve aşkı daima diri tutmak olduğunu anlatıyor. Kişinin kusuru sürekli dışarıda arayarak kendi iç karanlığından kaçtığını, kurtuluşun ise ancak kendi derununa dönmekle ve içindeki ziyanı fark etmekle başladığını belirtiyor.
“Konuşmak, uçurumun kenarında seksek oynamaktır. Oyunun heyecanına kapıldığımız umulmadık bir ânda kendimizi o derin, siyah ve dipsiz yarıkta uçarcasına bir hâlde bulmamız işten bile değil. Bu kanatsız İkarusluğumuzun son uçuşumuz olduğunu farkettiğimizde iş işten çoktan geçer. Kaderimiz bellidir: tuz-buzluk! Bu sebeple her mükâleme bir pişmanlık prangası.”
Anlatıda İlk Olmak
Türk edebiyatında roman türünün ortaya çıkış sancılarını ve Tanzimat dönemi yazarlarının üstlendiği avangart rolün zorluklarını ele alıyor Fatih Öğüt. Divan şiiri gibi köklü bir geleneğin ardından yepyeni bir türü okura kabul ettirmeye çalışan ilk romancıların, Batı’daki olgun örneklerin aksine toplumsal altyapı eksikliği ve halkı eğitme gayesiyle hareket ettiklerine dikkat çekiyor.
“İlk romanlarımız ortaya çıkarken Batı’da uzunca bir mesafe zaten kat edilmiş. Cervantes, Daniel Defoe, Gothe, Zola, Balzac, Victor Hugo, Musset başyapıtlarını çoktan kaleme almış. Siz Eugenie Grandet’nin karşısına Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’la çıkıyorsunuz. Yanlış anlaşılmasın Şemsettin Sami’nin zayıflığından değil talihsizliğinden bahsediyorum. Yoksa Tanzimat Dönemi’nin tüm yazar ve şair kadrosu ayakta alkışlanacak bir girişimi, hani Neil Amstrong’un Ay’a attığı ilk adıma benzeyen büyük cüreti göstermiştir. Edebiyat için küçük, edebiyatımız için büyük bir adım.”
Enformatikleri Ayarlama Enstitüsü
Tahsin Hamdi Yılmaz, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanından hareketle, Türkiye’nin kendi millî veri, bilgi ve enformasyon sistemini kuramamış olmasını tenkit ediyor. Küresel güçlerin arama motorları ve dijital portalleri üzerinden yerel işletmelerin ve ülkenin tüm enformasyonunu kontrol ettiğini, Türk toplumunun ise bu durum karşısında zillette kaldığını savunuyor.
“Hangi eşyasına veya inşaına veya emeğine ne miktarda, fiyatta, çeşitte ne vakitte, takvimde mesela cam ifraz ve tasarruf vuku bulmuştur envanteri bir akıl sahibine boş gelmemelidir. Bu mevzuu boş görmeyen kafirin standartlarına ve müesseselerine kendini teslim etmiş adi yığınların bir kesimi olmak bir Türk’e yakışmaz.”
Bir Nokta’dan Öyküler
Ahmet Yılmaz – Bir Şehrin Rüyasına Girmek
“Musa Abi abartısız otuz yıldır dumanını tüttürdüğü kıraathaneyi kiraya verip esnaflıktan el etek çektiği gün hepimiz yetim gibi ortada kaldık. Başımıza gelenlerden onu sorumlu tutmak kolaya kaçmak olurdu. Meseleden hayli uzaklaşmak, suyu bulandırmaktı hatta. İçinde yüzdüğümüz halde. Sıvandığımız balçığı beğenmemek. Yine de dileseydik pek çok gerekçe uydurur, karşısına dikilip hesap sorardık Musa Abi’den; paçama yapışan sizdiniz, ne yaptıysam yakamdan düşmediniz deseydi ona cevap vermeye yüzümüz yoktu oysa.”
“Bağlamasını kırmışlar, taksidi bitmemiş henüz. Bir şeyler ayarlayacaktık artık. Bugün sana yarın bize. Bir daire de tutardık, değil mi? İşin ucundan tutarız. Tuttuk da. Sanayide, pazarda ekmek çıktı nasibimize. Üç gün beş gün, derken belimizi doğrulttuk. Tekrar hayallere dalmaya başlamıştık. Eski günlerdeki gibi.”
Erbay Kücet – Rüzgârın İzinde
“Şehrin henüz kendine bir isim bulamadığı zamanlardı. Taş duvarların arasından yükselen toprak kokusu, sabahın ince sisiyle birleşir; gün, sanki doğmaya tereddüt eden bir çocuk gibi ağır ağır açardı gözlerini. Güneş, çekingen bir ışıkla çarşıların üzerine dokunurken, eski bir hanın ardına kurulan pazar, şehrin nabzı gibi atardı. Atların solukları havaya karışır, buğu, soğuğu yaran bir nefes gibi yükselirdi. Nalların taşlara vuruşu, uykunun en derin yerlerine kadar sızar, şehri yavaşça uyandırırdı.”
“Eller birleşti. Güneş biraz daha yükseldi. Pazarın tozu havaya karıştı. Yekta, atını koştu. Dizginleri eline aldı. İçinde bir şey değişmişti; sanki artık yalnız değildi. Rauf Usta arkasından baktı uzun süre. İçinden, kimsenin duymadığı bir cümle geçti: “Her giden, bir parça bırakır.” At hareket etti. Yol başladı.”
Bir Nokta’dan Şiirler
Mektuplar geldi Kûfe’den.
Kâğıtlar inceydi, cümleler derin.
“Gel,” dediler, “Yanındayız. Binleriz.”
Kelimeler insanı kandırır bazen.
Çünkü kelimeler kanamaz.
Hüseyin okudu, her satırda bir ihtimal…
Ali’nin sesi topraktan geliyordu hâlâ:
“Kalabalık, her zaman haklı olmak değildir.”
Özcan Ünlü
bir çocuğun saçları kazınmış
usturaya baktım utanç içinde
yüzüne karanlık bulanmış annenin
yanık bir türkü tıkanmış boğazına
buruşan bir duayı kazıyor gövdesinden
gizleyerek pörsüyen tırnaklarını
Sıddık Ertaş
bütün kitaplara inanabilirim
caymam açık ara ellerimize sormadan
defter kaplığı gibi yıpranmış gençliğimiz
daha kopmadan inceliverir
etiketlerden yağmur dinlemek zamanı geldiyse
kendimle de devam edebilirim
Sinan Davulcu
Sallasan da beşiğini kargaların, cevaplar sütun aralarında peynir
Dilimin ucunda tam, tükendi yol, salamura hayat, gençlik reçeli
Tadımlıktı Kaf, aş kaldı, karıştı alfabe, köle ile sultan bir elbet
Bütün suallerin cevabı aşk, yana yakıla, düşe kalka aşk, ilelebet.
Yasemin Kuloğlu
Avcunda, kendi kafesine çarpan dilsiz vuruş;
Hangi el koparacak bu nabzı boşluğundan?
Göğsüm; sütunları sessizce devrilen mermer yorgunluk,
Sızar iliğime, hiçlikten yontulmuş o keskin ayaz.
Halil İbrahim Ünlü
Cins, Sayı: 130
“10 yıl oldu. İnsan ömrüyle az bir zaman değil. Tarih açısından bakınca henüz gerçekleşti. Bu 15 Temmuz, 10. Yılı 15 Temmuz’un. O meşum gecenin aydınlığa dönüşmesinin ardından siyasal açıdan hiç şüphesiz Türkiye’de olağanüstü olumlu gelişmeler yaşandı. Bunu netlikle söylemeliyiz. Her şeye rağmen, her halükârda dünden iyiyiz bugün. Yarın, bugünden iyi olacak.”
Yusuf Genç’in bu cümleleriyle giriş yapıyor 130. sayısına Cins dergisi.
Roma İmkânından Rönesans Şafağına
Rafet Elçi, Roma sınırlarını aşan barbar kavimlerin şehir hayatına dair birikimsizliği yüzünden Roma medeniyeti imkânını değerlendiremeyip Karanlık Çağ’a sebep olduğunu anlatıyor. Bu barbar toplulukların, kültür ve sanatı gerileterek kırsala çekildiğini, ancak Roma’nın kurumsal yapısını koruyan kilisenin eğitim ve misyonerlik faaliyetleriyle zamanla şehirleşmeyi ve ticareti öğrendiğini aktarıyor.
“Barbar kavimlerin “Roma İmkânı” karşısındaki potansiyel yetersizliği, önce kilisenin misyonerlik faaliyetleri ardından İslam Medeniyeti ile karşılaşma sayesinde tedrici bir surette ortadan kalktı. Rönesans’ın şafağında Yunan ve Roma’dan geriye kalan mirasa bir kez daha dönüp baktıklarında artık onu anlayabilecek ve bu imkândan istifade edebilecek seviyeye yükselmişlerdi. Bunun olabilmesi için bin yıl gibi uzun bir zaman geçmesi gerekse de…”
Hayal Kırıklığı Daima Prematüredir
Mert Mevlüt Gökçe, yazısında dijital sesler ve yapay hazlarla kuşatılmış modern insanın gürültülü bir uyum içinde yaşarken hayatın sessiz ve derin gerçeklerini ıskaladığını anlatıyor. Kişinin sahte kabullerle, korkularla ve geçmişiyle yüzleşemeyerek kendini kandırdığını aktarıyor. Kesinlik arayışı ve sahte korunaklar yerine belirsizliğin güzelliğine sığınmak gerektiğini savunuyor. Modern insanın kendi içsel yetersizliklerinden kaçamayacağını anlatıyor.
“En büyük erdemler, en kötü köpekler, en şiddetli nefretler sessizdir. Sessizce kulağına fısıldayarak insanları tanıdığını söyleyenler çıktı karşına. Belki de onlardan biri de sendin. İnsanları tanımak onların yokluğunda yapılan özel bir eylemdir. Kötü olan şu ki birini tanımaya çalışmak arzuyu öldürmeye çalışmaktır. Tanımak arzuların ölümüdür. Ve zaten flört risk olasılığını beslediği için güzeldir. Emin olamamanın güzelliğine sığınmayı dene. Dilek kipi sigortacın olsun. Belki de her şeyin aydınlatılmamış olması gerçek aydınlıktır. Belki de bütün kazalar anlamlı değildir de anlam kazaların toplamından imal ediliyordur. Belki de hatırladığın için iyileşmiyor iyileştiğin için hatırlıyorsundur.”
Mahvoluş Bilgisi Öğretilemez
Yazma eyleminin süreç içinde öğrenilen tekniklerden ziyade başlangıç anında saklı olan mistik bir varoluş bilgisine dayandığını anlatıyor Can Acer. Başlangıcın gizemli doğası gereği şairlerin kendi başlangıç mitlerini kurduğunu aktarıyor. Necip Fazıl ve İsmet Özel’in ilk yazma anlarındaki sinematografik kırılmalar üzerinden, büyük eserlerin tüm şifrelerini bu ilk doğum izlerinde barındırdığını savunuyor. Gerçek edebiyatın sonradan edinilen tekniklerle değil, varoluşun içindeki ham yetenek ve trajik tecrübeyle doğduğunu belirtiyor.
“Mahvoluş bilgisi öğretilemez, acziyet tecrübesi öğretilemez, yıkımın ahlakı öğretilemez. Trajik ihtişamıyla gerçek bir edebi metin tekniğini tevarüs etmez. Doğar doğmaz koşan yaban hayvanları gibi yeteneğini varoluşunun içinde taşır.”
Yazmayı Öğrenebilir miyiz? – Soruşturma
Oktay Taftalı – Yazmayı öğrenmenin yolu yazmaktır. Bir de daha önce yazılanları okumak gerekir. Kendi yazdığını da yayımlamadan önce dinlendirip, dönüp okumak, tashih etmek, bir daha, bir daha… buna alıştırma diyelim. Temelde insanın dil ve hayal yeteneği de önemlidir, ama bu yeteneklerin bir yere kadar çalışmayla geliştirilebileceği kanısındayım.
Salim Nacar – İnsan, ancak fıtratına sadık kalarak ve kendisine bahşedilen içsel mücadeleyi diri tutarak yazmayı öğrenebilir. Bunun yolu kalemle mesainin terkibinde olduğu kadar yaşanan hayatın içinden de geçer. Yazmak; kelimeleri ardı ardına dizmekten ziyade bu dünyada neye rıza göstermeyeceğimizi kavramaktır. Başkalarının neyi ve nasıl yazdığı elbette bir ufuk açabilir; fakat insan kendi sesini zihnindeki karmaşayı harekete geçiren fikirlerle bağ kurduğunda bulur.
Ertuğrul Rast- Yazmak meselenin teknik tarafıdır, bu yönüyle çok net biçimde öğrenilebilir. Şair de yazar da dizeyi, cümleyi, ritmi ve kurguyu kitaptan, atölyeden, ustadan, gelenekten bir şekilde edinir. Gelgelelim meselenin başka tarafları da vardır. Şiir üzerinden konuşursak, bunlardan biri şiir dikkatidir. Şiir dikkatini de iki açıdan inceleyebiliriz: bakmak ve duymak.
Yazarlığın Açılması Gereken Kapıları
Güzide Ertürk, yalnızlık içinde ürettiği metinlerin edebiyat dünyasındaki yerini ve değerini anlamak için yazarlık atölyelerinin nasıl birer köprü işlevi gördüğünü anlatıyor yazısında. Bu ortamların yazar adaylarına eleştiriye karşı dayanıklılık, disiplin ve yalnız olmadığını hissettiren bir dayanışma ruhu kazandırdığını aktarıyor.
“Atölyeler; dergilere, dergiler yayınevlerine açılan birer kapı oldu. Oralarda ilk kez, “okuyucu” fikriyle, onların somut gözlemleriyle karşılaştım. Birden fazla yorumu aynı anda dinlemek, farklı seslere kulak vermek beni eleştirilere karşı daha dayanıklı ve anlayışlı kıldı. Atölyelerden edindiğim deneyimler sayesinde yazılarımı dergilere gönderirken daha gözü kara ve cesur oldum.”
Türkiye’nin Kuşatılması ve Kuşatmanın Yarılması
Yusuf Kaplan, Türkiye’nin Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Lübnan ve Balkanlar üzerinden İsrail merkezli küresel bir kuşatma operasyonuyla karşı karşıya olduğunu anlatıyor. Batı’dan gelen tehditlerin arkasındaki asıl gücün Yahudi lobisi olduğunu, çevre ülkeler çökertilirken Türkiye’nin güçlü halk desteği ve ekonomik hamlelerle bu saldırıları püskürttüğünü aktarıyor.
“Burada öncelikle şunu söylemek zorundayım: Türkiye, uzun vadede, AB ile de ABD ile de Rusya veya Çin ile de ilişkilerini AB’ye, ABD’ye, Rusya veya Çin’e bağımlı bir ülke olarak sürdüremez. Bu ülkelerin hiçbiri, bizim dostumuz olamaz; ancak konjonktürlere göre müttefikimiz olabilir. Türkiye’nin de, bölgemizin de, hatta dünyanın da önünü açacak ve tarihin akışını değiştirecek projemiz İslâm Birliği Projesi olabilir. Türkiye’nin önünde başka seçenek yok. Türkiye sadece ekonomik olarak güçlendikçe bile, bu, Batılıları çıldırtmaya yetiyor.”
Ahmet Özhan ile Söyleşi
“Ahmet Özhan Beyefendi’yi dinlerken oluşan ‘bir denizin sonsuz derinliğine dalma hissi’ böyle işte. Aşinası olduğunuz fakat kavrayamadığınız bir şeyin eşiğinde durduğunuzu hissediyorsunuz. Geriye keskin vurgular kalıyor ama. Muhammedilik mesela. Hz. Peygamber’e bütünüyle ittiba etmeden alınacak hiçbir mesafenin olmadığı anlaşılıyor.” Ahmet Özhan’la yaptığı söyleşinin tesirini böyle dile getiriyor Yusuf Genç.
Söyleşinin soruları: Yusuf Genç, Aykut Ertuğrul, Furkan Çalışkan
“Müzik benim de konum. Yusuf İslam’dan söz açtınız. Bu arkadaşımız “Cat Stevens” halindeyken elinde gitarıyla seküler âlemin satın alacağı, içselleştireceği ve nihayetinde tüketeceği bir iş yapmak durumundaydı. Sonra bir tevafukla Cat Stevens, Yusuf İslam’a dönünce, o her şeyle beraber dönüşmek zorunda kaldı. Eğer Cat Stevens, zamanında, tekrar edeceğim izninizle, ontolojik ve teolojik gerçeklerin bir arada olduğu bir yaşam biçimini benimseyebilseydi, zaten müziği bırakmasını gerektirmeyecek bir mesainin içinde bulacaktı kendisini.”
“İşte Ahmet Özhan’ın şansı bu. Netice itibarıyla o Ahmet Özhan bir gün “Bak yeşil yeşil” diye ortada salınırken biden bire “Allah-u Allah” diye salınmaya başladı. Eğer o seyirci, dinleyici kitlem olmasaydı. Onları bu şekilde ters köşe yapıp büsbütün meraklarını celp edip tasavvuf müziği diye bir müziğin ortaya çıkmasını, sahnelenmesini ve ondan sonra da dünya çapında ciddi bir yayılım göstermesini, Muzaffer Efendim’in dediği “Zamanı gelince biz ne olacağını söyleriz, sana ne,” lafının altında bulabiliriz.”
Kitap İnsan
Samed Karataş, Kitap İnsan isimli yazısında modern dünyada okuma ve yazma eylemlerinin yaygınlaşmasına rağmen anlam açısından yüzeyselleştiğini ve hayat tecrübesinden koparak dijital mecralara hapsolduğunu anlatıyor. Eski zamanlarda okur-yazarlığa ve şairliğe eşlik eden ahlak ve hikmet misyonunun modern dönemle birlikte gücünü kaybettiğini, günümüz yayınevlerinin ise edebi birer ekol olmaktan ziyade birer hayat tarzı sunduğunu aktarıyor.
“Okumak ve yazmak eskisi kadar havalı bir şey değil artık. Bu olumsuz bir durum gibi görünse de bence tam aksine bir gelişmeyi gösteriyor. Okumanın ve yazmanın münafıklarının eleneceği, sahih olanın ortaya çıkacağı, dostum Mert Mevlüt’ün deyimiyle “dervişmeşrep” okur yazarlığın ortaya çıkacağı bir yere götürecek bizi. Her şey iyi güzel ama her neslin kendine göre iyi yönleriyle birlikte bir de kötü yönleri var elbette. Eylemin insan hayatına ve zihnine en az eşlik ettiği bu dönemde, hayat tecrübesinin eşlik etmediği yazarlık da haberdar olan ama bilmeyen, gören ama yaşamayan, yazan ama hissetmeyen bir yazar tipini ortaya çıkaracak.”
Ütülü Deli Gömleği Geldi!
Serdar Bilir, Cemil Meriç’in ideolojileri idrake giydirilmiş deli gömleklerine benzeten ünlü tespitinden yola çıkarak, Meriç’in kavganın dışında kalabilen entelektüel duruşu sayesinde dönemin sığlığını ve yaklaşan tehlikeleri isabetle görebildiğini anlatıyor.
“Olanları anlamak için üzerinden biraz zaman geçmesi elzemdir. Örneğin bir vakanın tarihî bir vaka olarak adlandırılması için otoritelerin görüşüne göre üzerinden en az elli yıl geçmiş olması gerekmektedir. Bir olayın boyutunu, etkisini, nedenini ve sonucunu kavrayabilmek de böyledir. Eğer bir eylemin içerisindeysen ne yaşadığını tam olarak bilemeyebilirsin. Tablonun dışına çıkıp dıştan bir gözle bakabilmek oldukça zordur.”
Volga Kıyısında Güneşe Şarkı Söylemek
Güven Adıgüzel, Rus Çarlığı döneminde Volga Nehri kıyısında ekmek parası için devasa gemileri kenevir halatlarla sırtlayarak çeken “burlak” adı verilen mevsimlik ve yoksul işçilerin trajik yaşam mücadelesini anlatıyor. Ressam İlya Repin’in Neva Nehri yolculuğu sırasında bu işçilerin içler acısı hâline tanık olup yaşadığı etkilenmeyi ve bu acıdan ilham alarak ünlü “Volga Kıyısında Burlaklar” tablosunu nasıl var ettiğini aktarıyor.
“İlya Repin, ünlü Burlaki na Volge (Volga Kıyısında Burlaklar / 1873) tablosunda, tarihe kalacak güçlü bir anlatı kurarak, toplam on bir figürden oluşan burlakların acıya doymuş azimlerini bütün çarpıcılığıyla resmediyor bize. Umudun izleri biraz silik… Aynı anda çaresizliğin içinde hayat bulan o zora karşı direnişin hayranlık uyandıran halleri görünüyor. Yaşamak için katlanmak; yaptıkları bu. Ölmemek için yaşamak! Burlakların bakışlarındaki duygu hırçınlık bile değil; acıyla yoğrulmuş uzun hissizlikler belki.”
Sturmfrei
Ali Oturaklı, bir geçmiş zaman yazısı ile bizleri zaman tüneline davet ediyor.Lise yıllarında devlet yurdunda parasızlık ve açlıkla mücadele ederken arkadaşlarıyla birlikte inşaatlardan sigara izmariti toplamak zorunda kaldıkları çaresizlik günlerini anlatıyor.
Yol uzundu. İki kişi vardı zaten hep kafamda: “Devletin Ta Kendisi” ile “Biz Yığını”. Devlet, her kurumunu kısaltmalarla andığı için ilk karakterime “DTK” dedim. “Halk”ı temsil eden (bu temsil ediş; demokrasi bağlamında değil) karakterin adını ise söylenmesi en kolay biçimde kısaltıp sonuna bir “o” harfi ekledim: “Biyo.” Zaten “Halk” ile “Devlet” arasındaki ilk öykü; halk ağzında “bir kere” anlamına gelen “biyo” kelimesiyle, daha doğrusu “Bir kereden bir şey olmaz.” demekle başlamamış mıydı?
Sebilürreşad’da Ayın Teması “İslam ve Ekonomi”
Sebilürreşad dergisi Temmuz sayısında “İslam ve ekonomi” konusunu ayrıntılı olarak işliyor.
Prof. Dr. Ebubekir Ceylan’ın Takdim yazısından
“Modern iktisat, insanı çoğu zaman sadece tüketen, hesaplayan ve kazancını azamîleştirmeye çalışan bir varlık olarak tarif etti. Oysa İslam medeniyeti, insanı yeryüzünün emanetçisi olarak gördü; malı ise bir güç değil, imtihan olarak değerlendirdi. Servetin dolaşımını, emeğin haysiyetini, paylaşmanın bereketini ve kanaatin zenginliğini esas alan bu anlayış, yalnız Müslümanlar için değil, adalet arayan bütün insanlık için güçlü bir teklif olarak önümüzde durmaktadır.”
İslam ve Ekonomi Dosyasından
İlhan Genç – Üretmeyen İktisadın Sosyal Hayattaki Göstergesi: Hasan’ın Küfesi
“Kapitalizme karşı durmanın yolu ve yöntemi fazilet eksenli bir İslam anlayışıyla sanayi toplumu oluşabilir miydi? Asım projesi, esasen bu temellere dayanıyor, Kapitalizmin maddiyatta yapıp maneviyatta yapamadığını İslam ahlak ve maneviyatıyla tamamlayacaktı. Zengin de yoksul da olacaktı, ancak aralarında erdeme dayanan köprüler kurulacaktı. Evet bu bir ütopyaydı, ancak realitelerden toplum ütopyalara doğru harekete geçirilmeliydi. Geçirilemezse iktisadi hayat duracak, o durursa da sosyal hayatın fertleri yoksulluk içinde kalacak ve asla refah içinde yaşayamayacaktı.”
Merve Ceylan- Kapıldım gidiyorum bahtımın israfına…
“İsraf; nimeti, zamanı, duyguyu, emeği, çocukluğu ve imkânı yerli yerinde kullanamamaktır. Tasarruf ise yalnızca para biriktirmek değil; ölçüyü, dengeyi ve kanaati hayatın merkezine yerleştirmektir. Eğer tüketim kültürünün bizi sürüklediği bu akışa karşı yeniden bir duruş geliştirebilirsek, yalnızca cebimizi değil; ailemizi, çocuklarımızı ve geleceğimizi de korumuş oluruz. Çünkü gerçek zenginlik, daha fazlasına sahip olmakta değil; elindekinin kıymetini bilmeyi öğrenmektedir.”
Mehmet Baş – “Diriliş” Düşüncesinde Ekonomi ve İnsan
“Karakoç’un eserlerinde ekonomi hiçbir zaman bağımsız, steril bir disiplin değildir. O, ekonomiyi kültürün, ahlakın ve inancın bir devamı olarak görür. Çünkü medeniyet parçalanamaz bir bütündür; sanat başka, siyaset başka, ekonomi başka bir kompartıman değildir. Hepsi aynı ruhun farklı cephelerdeki tezahürleridir. Nasıl hasta bir bedenin yalnızca elini tedavi ederek şifa bulamazsanız, ahlaken çökmüş bir toplumun yalnızca makroekonomik verilerini düzelterek de refah sağlayamazsınız.”
Berat Sarıtop – Bir Devlet Nasıl Burjuvazi İnşa Eder?
“Ekonomik dönüşüm Müslüman/ Türk nüfus için aleyhte gelişmeye devam etti. 1854 yılına gelindiğinde ikinci büyük kırılma yaşandı. İmparatorluk ilk dış borcunu almıştı ve sonraki yıllarda borçlanma giderek hızlanmıştı. Başlangıçta mali sıkıntıları hafifletmek amacıyla kullanılan bu yöntem zamanla sürdürülemez hale geldi. Sürdürülemez hale gelince, 1875 yılında devlet borçlarının tamamını ödeyemeyeceğini ilan etmiş, bu gelişme maliyenin uluslararası kredi piyasalarındaki güvenilirliğini ciddi biçimde sarsmıştı.”
Safahat Akademisi ve Adam Olma Sanatı
Lütfü Şahsuvaroğlu, Safahat Akademisinden, çalışmalardan., akademin öneminden bahsediyor yazısında.
“Safahat Akademisi Ankara’daki Sebilürreşad Kültür ve Sanat Merkezinde faaliyetlerini sürdürüyor. Her Salı akşamı bu merkezde Safahat’ı birinci bölümden başlayarak sona kadar sürüyor, eser ile hayatı karşılaştırıyor; bazı eseri hayatından büyük bazı hayatı – kendisi eserinden büyük olan Akif’i bütün cepheleriyle ele alıyor, bugüne dersler çıkarıyor ve devamında hangi bölümdeysek o bölümü etraflıca inceliyoruz.”
“Mesuliyet hissini ise Akif’i yine en iyi anlayan Nurettin Topçu’dan öğrenmek gerek. Özetle geçiyoruz ama bütün bu kavramların her biri bir kitap dolduracak hacimde olsa gerektir. Sırayla diğerleri bilimsel düşünmek, merhamet, sadakat, fedakarlık, kanaatkarlık, cesaret, irfan, hareket(çalışmak), vefakarlık ve ülkücülük (projeksiyon)”
Özbekistan’da İslam Medeniyet Merkezi
Prof. Dr. Süleyman Doğan, Özbekistan ve özellikle Taşkent’te bulunan İslam Medeniyet Merkezi izlenimlerini kaleme almış.
“İslam Merkezi’nde dikkat çeken en önemli bölüm Kur’an’ı Kerim (Zalı) bölümünü büyük bir memnuniyetle gezdim. Merkezin en dikkati çekici bölümlerinden biri olan Kuran-ı Kerim salonunda ise İslam dünyasının en eski mushaflarından biri kabul edilen Osman Mushafı ile 114 nadir Kuran-ı Kerim el yazması sergileniyor. Bu bölümde her 40 dakikada bir Kuran ayetleri ışıklandırılarak gökten iniyor gibi bir yansıtma ortaya çıkarılıyor.”
“Özbekistan’a ait tarihi eserlerin bulunduğu 20’den fazla ülkeyle temas kurularak bu eserlerin kopyalarının temin edilmiş, bu çalışmalar sonucunda müze bünyesinde 3 binden fazla tarihi buluntu ve eşyanın toplandığı yetkililer tarafından ifade edildi. Merkez kütüphanesinde ayrıca 50 bin civarında el yazması eser ile 500 binden fazla dijital kaynağın yer alıyor.”
Nurettin Topçu ve Hareket Felsefesi
Mehmet Atilla Maraş bu sayı Nurettin Topçu’yı anlatıyor.
“Nurettin Topçu adını ben, ilk defa Urfa’da lisesinde öğrenci iken duymuştum. Lise öğrenciliğimiz sırasında onun hazırlamış olduğu Felsefe, Mantık, Sosyoloji ve Psikoloji kitaplarını ders olarak okuyorduk.
Nurettin Topçu, düşünce dünyamızın önemli fikir adamlarından biridir. Kendisi; nazik ve kibar bir insan, üstün bir zekâ, muhakeme gücü ve hitabetiyle insanları etkileyen bir mustariptir. Yaşadığı toplumun, mensubu olduğu cemiyetin sapma ve saplantılarını, yaşanan yanlışları ilk defa açık bir şekilde fark etmiş, bu yanlışları, kaleme aldığı yazılarıyla cesaretle tenkit etmiştir.”
“Nurettin Topçu, bir memleket mistiğidir. Bir mustarip adamdır. Kur’an’ın tebliğcisi olan Hz. Muhammed’in izinde ve yolunda bir ömür boyu yürümüştür.”