Edebiyat Ortamı’ndan Abdurrahim Karakoç Dosyası

Edebiyat Ortamı dergisi hazırladığı dosyalarla günümüz edebiyatına renk ve güç katmaya devam ediyor. Dergilerde dosya hazırlamak önemlidir. Fakat ele alınan konunun derinlemesine işlenmesi daha da önemlidir. Bunu en iyi yapan dergilerden olan Edebiyat Ortamı, dosya hazırlamakla kalmıyor, dosya konusunu bir kitapla taçlandırarak okuyucularına ulaştırıyor.

Giriş Yazısından

“Edebiyat dünyası hem ruhen hem fikren sıkıntılı. Büyük eserler, büyük şiirler, büyük fikirlerin sahibi olamadıkları halde büyüklenmekten asla vazgeçmiyorlar. Nüfusu 85 milyonluk Türkiye’de 500 veya 1000 adet yayınlanan kitapların satış rakamı kadar okuyucu sayıları vardır. Ancak bu zihniyette olan yazarlara baktığınızda sanki kendilerini bütün ülke okuyor, bütün Türkiye tanıyor. Kitapları milyon basan Nobel Ödüllü Orhan Pamuk’u dahi okumayan bu toplumda bu yazarları kaç kişi okuyor? Kaç kişi tanıyor? Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu gibi yazarları edebiyat öğretmenlerinin dahi tanımadığı bir ülkede, yazar olarak büyüklenmek ayıptır. Dergiciliğin böylesine sıkıntılı yanları olduğunun farkındayız. Buna rağmen devam diyoruz…”

Abdurrahim Karakoç Dosyasından

Sadık Yalsızuçanlar – Aşkı Okurun Gönlüne Mürekkepsiz Yazan Adam Abdurrahim Karakoç

“Abdurrahim abiyi tanıyınca anlıyordunuz. Mustafa Kutlu abiyi de her okuduğumda/gördüğümde hatırlarım bu dizeleri. O da bize şairin imasının anlamını derinden hissettirir. Saf, mücella bir ayna idi Abdurrahim abi. Çok sevdiği, göçünden sonra çok acı duyduğu Muhsin Başkan’ın dediği gibi, o da ‘hormonsuz köylü’ idi, hep toprak kokuyordu. Abdurrahim abiyi o günden sonra yani Ankara’ya dönünce yeniden okudum. Zaman zaman döner okurdum. Hemşehrisi Âşık Mahzuni ile Salkımsöğüt programındaki muhabbetini hala hatırlıyorum. İdeolojik/politik duvarları yıkıp geçmişlerdi, Kahramanmaraş’lı iki kadim dost, iki güzel gönüllü insan olarak ne güzel söyleşmişlerdi. Aşka Dair üst başlığıyla yayımladığımız belgeselini pek beğenmişti. Yayını gecikince birkaç kez arayıp o kendine özgü asabiyetiyle paylamıştı da beni.”

Mehmet Aycı – Karakoç Bildiğin Karakoç Amma

“Vur Emri kitabını bazı bölümlerini “komik” bularak, pek çok bölümü anlamayarak ancak ölçülü uyaklı olduğu için hoşuma giderek okudum, sonra tekrar okudum, hatta her gün birkaç sayfa koparıp dağ bayır keçi sürümüzün peşinde dolaşırken onları ezberleyip, her sayfasını başka bir yerde bırakarak bitirdim. Daha çocukken ben bir Vur Emri hafızı olmuştum. Kitaptaki Garip Kafkaslı desenlerini bile ezberledim. Bu ezber, mecburiyetten değil meraktan, metinlerin hoşuma gitmesinden kaynaklanan bir ezberdi. Babam ve ağabeylerim benden önce kitabı okumuş olacaklar ki bazı şiirler onların da ezberindeydi.”

Nuray Alper – Abdurrahim Karakoç İle Kısa Bir Yürüyüş

“Abdurrahim Karakoç sevdasından ve değerlerinden gayrısına muhalif bir yaşam sürdü. Şüphesiz sistemle restleşmesi hırçın, dik, inatçı tabiatının olduğu kadar, gördüklerinin de ruhuna yüklediği ağırlığın neticelerindendi. O adeta Osmanlı’nın Sihâm-ı Kazâ şairi Nef’îsinden el aldı, belki de onunla ezelî bir ruh akrabalığı vardı. Nitekim edebî kimliğinden çok siyasî bir eleştiri olarak öne çıkartılan şiirlerine açılan dava süreçleri, bilhassa 1970–1990 arası dönemde sanat ve ifade özgürlüğü üzerindeki tahakkümü izah etmek açısından çarpıcı bir gösterge oldu. Mensubu bulunduğu dünya ve onun ortaya koydukları ile doku uyuşmazlığı yaşadı Karakoç. Bu nedenle mahzun gördüğü Türk-İslâm ülküsünün sözlü ifadesi olmayı tercih etti. Kendisine altın tepside sunulan imkânları; lüksü, rahatı, konforu reddederek varlık borcunu fildişi kulelerden sıyrılan bir şairlik haysiyetiyle ödedi.”

Enderhan Karakoç İle Söyleşi

Enderhan Karakoç’a babası Abdurrahim Karakoç’a dair soruların yöneltildiği söyleşi yer alıyor dergide. Sorular: Ramazan Avcı’dan.

“Babamın oğlu olmak, sadece bir soy bağı değil; aynı zamanda bir anlamın, bir duruşun ve bir mirasın taşıyıcısı olmaktır. Bu, zaman zaman ağır bir sorumluluk gibi hissedilse de aslında bana yön veren bir pusula oldu. Onun adıyla anılmak, hayatımın her alanında daha dikkatli, daha ilkeli ve daha sahici olmam gerektiğini hatırlatıyor. Bu, bir yükten çok bir emanettir benim için.”

“Bahaettin Karakoç ile babam arasında hem üslup hem de dünya görüşü açısından bazı farklar vardı. Babam daha doğrudan, daha sert ve eleştirel bir dil kullanırken; amcam daha lirizme yakın, daha içsel bir şiir anlayışına sahipti. Bu farklılık, aslında aynı kökten beslenen iki ayrı damarın zenginliğidir.”

S. Burhanettin Kapusuzoğlu ile Söyleşi

Sorular: Mehmet Kurtoğlu

“Anadolu’da kurulan son şehrin sûreti, yani görünen yüzü; Soğluk Dağı’ndaki Çamlık yani ormanın eteklerinde, konaklarında, Çapanoğlu hayratı Cami-i Kebir’in mimari görkemi ve titiz kalem işlerinde, tavanı ve resimler ile dikkat çeken Başçavuş Camii’nin ihtişamında, Nizamoğlu Konağı’nın ahşap tavanlarında, Saat Kulesi’nde ve Yozgat’a has meşhur sarı taşın dokusunda gizlidir. Zamanın dışarıda bıraktığı bu izler, coğrafyanın kimliğini ve devrin estetik anlayışını bugüne taşıyan birer belgedir.”

“Kitabımız, Yozgat’ı anlamaya, sevmeye ve en önemlisi kültürel mirasını kaybetmeden gelecek nesillere aktarmaya çağrıdır. Bu eseri sadece rakamların soğukluğuyla örülmüş kronoloji yahut olaylar silsilesinden ibaret bir şehir tarihi olarak görmemeli. Kalemimi, tarihe gömülmüş medeniyetin nabzını tutmakla mükellef görürüm. Kitap, geçmişin yasını tutmak için değil geleneği yeniden yeşertmek için küçük bir çabadır.”

Siyaset Aynasının İçinde İken Dışında Görünen Bir Sufi-Yazar Samiha Ayverdi

Kamil Yeşil, Samiha Ayverdi’nin görünürde siyaset dışı durmasına rağmen mektuplar aracılığıyla pek çok siyasetçi ve bürokratla yakın ilişki kurduğunu, bu durumu bir oksimoron olarak değerlendiriyor. Ayverdi’nin Osmanlı geçmişine bağlılığını, mektuplarında eğitim, dil, din ve dış politikaya dair önerilerini, askeri darbeleri teşvik eden ifadelerini, ayrıca MHP’ye yakınlığını ve MSP ile Refah Partisi’ne yönelik eleştirilerini aktarıyor.

Samiha Ayverdi, bin yıldır İslam toprağı olan vatanımızda Hristiyan kültürünü, Haçlı zihniyetini canlandıracak eski isimlerin kullanılmasına karşı özel bir hassasiyet geliştirmiştir. Turist çekmek, Hristiyanlara hoş görünmek, Anadolu’nun kültürler ve dinler mozaiği olduğunu söylemek, Hristiyanlık propagandasıdır, devlet eliyle misyonerlik yapmaktır. Devletin bizatihi böyle bir işleyişin içinde olması affedilemez, demektedir. Oysa CHP genel sekreteri Kasım Gülek, Papalığı temsilen gelen bir heyeti Selçuk’ta kabul etmiş,fakat Efes’i kullanmıştır, Gülek, Efes’i, Meryem Ana Mağarasını peşkeş çekercesine Haçlılıra mal etmiştir.”

“Ayverdi’nin, hemen bütün mektuplarında ve yazılarında tekrar ettiği bu tespitteki sol’u Kemalizm ve Kemalist politikalar olarak okumalıyız. Çünkü Ayverdi bu tespitleri benzer anlamda DP öncesi için de söylüyor. DP öncesi ise İnönü’nün, Hasan Ali Yücel’in idaresindeki Kemalist ideolojidir. Fakat Ayverdi bir zihin ve kalem kıvraklığı göstererek İnönü dönemini ve ondan önceki Kemalist dönemi ağzına-kalemine hiç almıyor. Oysa MEB’deki materyalist, ateist, Darwinci, Batılı Hristiyan değerleri öne çıkaran, Selçuklu-Osmanlı merkezli medeniyet anlayışını düşmanlaştıran, ilay-ı kelimetullah’ı kızıl elma olmaktan çıkaran anlayış 23-38; 38-50 dönemidir. Ayverdi, özel isim zikretmenin tepki doğuracağının farkındadır, bundan dolayı tüzel kişilik olarak CHP’yi ve zihniyetini hedef alır.”

Alegorik Düzlemde Necip Tosun Öykücülüğü ve Eserlerine Dair Bazı Notlar

Fatma Tutak, Necip Tosun‘un öykücülüğünü alegorik düzlemde ele alıyor. Tosun’un öykülerinde arayış, yabancılaşma, kasaba ve şehir karşıtlığı, yarım kalmış hikâyeler gibi temaların semboller ve metaforlar aracılığıyla işlendiğini anlatıyor. Ayrıca yazarın aynı zamanda edebiyat üzerine araştırmalar yaptığını, başka yazarları tahlil ettiğini ve öykü sanatının inceliklerini ortaya koyduğunu belirtiyor.

“Öykülerinde sık kullanılan mekânlardan biri dar, boğucu aynılıklar sarmalı şeklinde niteleyebileceğimiz kasabadır. Şehir ise her nefeste içine çektiği kalabalık, kargaşa, gürültü ve keşmekeşin yegâne müsebbibidir. İkisi de handiyse kaybolmak için biçilmiş kaftandır. Biri içinde diğeri dışında… Kasaba düşünen, bunalan insanı münzeviliğe iter. Şehir ise tersine fark ettirmeden kuşatır ve kendi kalabalığında boğarak aynılaştırır. Hasılı aynılaşmaya karşı çıkan huzursuz birey her ikisinde de meskûn bir yer bulup sığınamaz. Bu da kaçınılmaz olarak kaçışı getirir.”

“Biyografilerinde sanatçıyı arka planda yazmaya iten sebepleri, hayatındaki kritik dönüm noktalarını incelikli nüanslarla tespit eder. “Kutlu’nun öykülerinin odağında tabiat vardır.” Okuyucusunu sevdiği, öykündüğü, saygı duyduğu yaşamının bir yerinde iz bırakmış insanlarla tanıştırır. Bu yolculuk magazin boyutun çok üstünde insanın yolculuğuna ışık tutar. Öyle ki zaafları, arzuları, zenginlikleri, duygu salınımları, dehası, yaptıkları ve yapamadıkları ile bütün bir ömre tanıklık ederiz. Sanatını, amaçlarını satıhtaki ve arka plandaki düşünceleri objektif bir bakış açısıyla yansıtan yazar övgü ve yerginin üstünde bir katmandan seslenmektedir.”

Tematik Yönden Mehmet Kurtoğlu Şiiri

Mehmet Tarık Yıldız, Mehmet Kurtoğlu‘nun şiir anlayışını ve tematik yönelimlerini inceliyor. Kurtoğlu’nun şiirinde varoluş sancısı, aşk, ölüm, yalnızlık ve kimlik arayışı gibi temaların öne çıktığını, şairin gelenekten beslenirken kendi özgün sesini oluşturma çabasında olduğunu anlatıyor. Ayrıca şairin şiiri bir varoluş meselesi olarak gördüğünü ve eserlerinde teolojik ile felsefi sorgulamalara yer verdiğini belirtiyor.

“Mehmet Kurtoğlu, her şeyden önce şiirinin bir arayışın ifadesi olduğu konusunda kati bir inanç taşır. Bu arayış hüznün, aşkın, ölümün, yalnızlığın ve acının at başı gittiği imgeler dünyasında yankılanan bir sese dönüşür şairin mısralarında. Bu ses aynı zamanda şair için Tanrı’ya giden kapıyı aralar. Şair için “gariplik ve arayış” kavramları dünyaya sürülen insanın içinde büyüyen ateşin bir dışavurumudur.”

“Kurtoğlu, tema seçiminde ve anlatımda kendi hayatından izler taşıyan bir tutum geliştirir. Şehrin bir yalnızı olarak mısralarında otobiyografik izlere rastlanır. Teolojik değerlendirmelerin ve varoluş problemiyle beraber benlik arayışının mısralaştırıldığı şiirlerde arayışın bizatihi sahibi şairdir denebilir. Şiirlerinde yer yer sesini yükseltir, isyan eder. Bir başkaldırının, zorlu bir kavganın sesi duyulur mısralarında. Yaşamak için savaşan, emperyalist güçlerle dövüşen, bazen de yalnız yaşayan, hayatı sorgulayan, kimliğini arayan insanların yapıp ettikleri, hayat karşısındaki tutum ve izlenimleri aktarılır. Bu sebeple Kurtoğlu’nun şiiri, ideolojik bir pencereden, siyasi bir bagaj ile seslenen değil insan olmanın ve insan kalabilmenin davasının şiiridir.”

Kemal Tahir’in Eğitim Tasavvuru

Memiş Okuyucu, Kemal Tahir’in Köy Enstitüleri ve genel olarak Türkiye’nin eğitim sistemine yönelttiği eleştirileri ele alıyor. Kemal Tahir’in, Batı’dan ithal edilen ve halkın gerçekliğini göz ardı eden eğitim modellerine karşı çıktığını, bunun yerine Anadolu’nun kültürel ve tarihî dokusuna uygun, halkla bütünleşen yerli bir eğitim anlayışını savunduğunu anlatıyor.

“Kemal Tahir, Batı’dan ithal edilen eğitim modellerinin Anadolu’nun tarihi, kültürel ve sosyolojik dokusuna uygun olmadığını savunur. Roman boyunca, idealist öğretmenin karşılaştığı direnç; sadece “cehaletin inadı” değil, aynı zamanda tepeden inme projelere halkın gösterdiği tabi mukavemettir. Çünkü o halk, tarihsiz değildir. Kendi geleneksel eğitim kodlarını bağrında muhafaza etmektedir. Ahilik, loncalar, medreseler, usta-çırak ilişkileri, mahalle mektepleri ve köy odaları vs. sosyal ortamlarla inşa edilen sözlü edebiyat yoluyla edinilmiş bir kültürle gelişen tabii bir kimliğe sahiptir.”

Edebiyat, Siyaset ve Kutsalda Eşek Metaforu

Mehmet Kurtoğlu, eşeğin edebiyattan siyasete, kutsal kitaplardan halk kültürüne kadar geniş bir alanda nasıl farklı anlam ve metaforlarla kullanıldığını inceliyor. Eşeğin Hıristiyanlıkta barış sembolü olarak kutsanmasından İslam geleneğindeki olumsuz çağrışımlarına, Nasrettin Hoca’nın ironisinden Divan edebiyatındaki Harname’lere, hatta cinsel metaforlardan devlet yönetimine yapılan benzetmelere kadar birçok örnek üzerinden eşek figürünün taşıdığı anlam katmanlarını ortaya koyuyor.

“Anadolu’da Merzifon eşekleri ne kadar meşhursa Arap coğrafyasında da beyaz Şam eşekleri en az o kadar meşhurdur. Hatta Şam eşekleri Arap atlarıyla kıyaslanacak kadar ünlüdür. Kutsal kitaplara giren eşek, yücelikten daha çok yerilmiştir. Eşeğin bir de İslam tarihindeki yerini iyi görmek gerekir. Şam valiliği döneminde Ebuzer’i Gıffari’yi çıplak eşek sırtında sürgüne gönderen Muaviye›- nin, oğulları ve torunlarının eşekle olan imtihanı oldukça ironiktir. Bana göre Emevioğulları İslam tarihinde eşek üzerinden paylanmış bir aşirettir. Çünkü Muaviye›nin aşağılamak için çıplak eşek sırtına bindirip sürgüne gönderdiği Ebuzer’in ahı, Emevi iktidarı yıkılana kadar peşlerini bırakmamıştır.”

“Divan edebiyatında “Hirname”, “Harname”ler vardır. Arapça “hirretün” kedi, “himarün” eşek demektir. Hinime kediye mektup, Harname eşeğe mektup demektir. Divan edebiyatının önemli metinlerinden Şeyhi’nin kaleme almış olduğu “Harname” oldukça önemlidir. Şeyhi eşeğe yazdığı bu mektup şiirinde yük taşıyan eşeğin çilesini ve diğer hayvanlarla kendini kıyaslamasını ironik olarak anlatır. Eşeğin bu denli aşağılandığı, hatta bazı büyük adamların eşeğe benzetildiği yahut eşeğin fiskesiyle ölüp gittiği bu dünyada, gerçekten eşek anlatıldığı gibi kötü bir hayvan mıdır? İncil’de geçtiği üzere kutsal mıdır? Halk muhayyilesinde anlatıldığı gibi cinsel metafor mudur? Yahut kervanın başını çeken, develere yol gösteren akıllı bir hayvan mıdır? Ve bütün bu anlatılanların ışığında “eşek bir defa düşer” sözüne karşılık birçok kez düşen insanı nereye koymalıyız? Varın siz düşünün…”

Edebiyat Ortamı’ndan Öyküler

Sadık Yalsızuçanlar – Kaçacak Yer Yok mu?

O’ndan başka bir şey yok, her düzeyden görünen O; göründüğü yerde adı değişiyor, tıpkı senin benim gibi. Bazen bana bebek, sana çocuk, ona genç, şuna erişkin, diğerine orta yaşlı, berikine ihtiyar deniyor. Oysa hepimiz biriz. İhtiyaç duyulduğunda zâlim, gerektiğinde gizli köle, istendiğinde aklın uykusu, kimileyin yanlış notayız. Hepimiz tek olanın bedenini dolaşan kan hücreleri gibiyiz. Hücre, vücudun dışına taşabilir mi?

Kaçacak yer yok.

Belki anılara gidilebilir.

Onlarsa hüzünlü.

Ahmet Şevki Şakalar – Nereden Nereye

Huzurevi bahçesinde bankta yalnız oturan adamın yanına başka bir adam müsaade isteyerek oturdu. Uzun bir sohbet başladı aralarında. Bir ara biri diğerine sordu:

-Seni hatırlamıyorum; yemekhanede veya bahçede görmedim. Nereden geldin?

Diğer adam bir süre sustu ve konuştu:

-Nereden geldiğimden ziyade, nereye geldiğim daha önemli değil mi?

Fuat Oskay – Halil’in Düşü

“Ne kadar da heybetliydi Ağrı Dağı. Başı bulutlara değen bir kule adeta. Yakından bakınca daha bir hayranlık uyandırıyordu Halil’de. Hakkında üretilen birçok efsaneyi aile büyüklerinden heyecanla dinlemişti.”

“Aklına koymuştu Halil, dağın zirvesini gözüne kestirdi. İlk adımını attı. Adımları gittikçe hızlandı. Arkadaşlarından ve koyun sürüsünden epey uzaklaşmıştı. Kalbini yokladı, mutlu muydu? Evet, hem de çok. Vaz geçsin diye arkadaşları ısrarla “kaybolursun, zarar görürsün, başına bir şey gelir” deyip diretseler de dinletemediler. Halil giderek uzaklaşıyor ve ardından bakanların gözünde silueti gittikçe kayboluyordu. Dağın tepesine baktı Halil. Koşarken zirveden gözünü ayırmıyordu. Kilometrelerin ayaklarının altında eriyip gittiğini hissediyordu.”

Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler

Floransa’da,
bir kadın kabuğundan çıkıyor
denizin ortasında,
omzuna dokunuyor
kimse şaşırmıyor buna.
-sen bileRenkler birbirine değiyor.
altın yaldızlı tavanlar
sessizce ‘kal’ diyor sana.
Kalıyorsun,
mutluluk kadar sade,
mutluluk kadar gülümseten.

Ben burada,
aynı günü yaşıyorum.
Yağmur şehrin cümlelerini uzatıyor
sokaklar içime doğru yokuş.
Bir tramvay geçiyor aklımdan
her durağında adın…
Özcan Ünlü

Ben bu aşk için nelere katlanmışım
Kaç geceyi ıstırapla sabaha bağlamışım
Ömrüm bu umutsuz aşkın bekleyişiyle geçmiş
Kaç gece sancılar içinde ilaçlara uzanmışım
Hürriyetinden yoksun bir esir misali
Sabahlara kadar izbe sokaklarda
Ağır bir düşüncenin yükünü taşımaktan usanmış halde
Öylesine dolaşmış dolaşmışım
İsmail Bingöl

İbrahim!
Bir dağ içinde bütün dünya
Bütün dünyanın içinde mağara
Aklı teslim almış bir rüya
Bir çocuk karşı koyacak Nemrut’a!
Kimi ateşe tapacak kimi de suya
Kanla beslendi şehir,
Çocuklar büyüdü intikamla…

Terki diyar etti İbrahim
Ne soylu atlar kaldı,
Ne soylu insanlar…
Mehmet Kurtoğlu

Bir dahaki seneye kaldı bağ bozumları
Uyaksız şiirler
İki yakamın birisi Ege’ye yakın
Rüzgâr gülü dönsün habire
Rengi değişirken suların

İmbat çıkmış kızım gitmiş
İkinci perdeden sonra
Dağılmış sinemalar
Bir pazen elbise üzerinde annesinin
Diz boyu kar.
Gökhan Akçiçek

İsmi cemil, tıyneti pak, imbiğimizde gelincik.
Cismini yâd etmek için kümbed-i devvare bindik.
Şuaraya ilham veren, yaldızlı büyü tasından,
Resmini muskalatarak, hafakanlar arkasından.
Evsafını satır satır kasidelerle gürletsin,
İnce ruhlu tuğralılar, resmini minyatürletsin.
Şöhretin ta arşa çıkmış; bizler yanında cüceyiz.
Mor kanatlı kelebeğim, yollarında öleceğiz!
Parmaklarım nakkaş mı ki, gül yüzünü gülümsetsin?
Bir papatya öpeyim de tüm efkârımı dinletsin:
Olgun Albayrak

İki dağın arasında kalan bir şehri anlar mı?
Arafta ruhunu kanatan bir düş yolcusu
Parmak uçlarıyla bir kuru ekmeği ıslayan öksüzü
Tanır mı kalbinden geç gelen baharlarda?

Sonsuz acılardan çekilirken zaman
Gözlerimizle göğsümüz arasında katledildi iman
Uzun bir kâbus şurada, elleri yastığın altında duran
Utanç döküyor gözlerimizden. Bağışlanmamış dualardan her biri
Gözlerimizde şimdi har, gözlerimizde isyan parçaları, iri taneli rüzgâr
Gözlerimizde ölgün atlar yakalayıp kıskıvrak öldürdüğümüz sorumluluklar
Gözlerimizde kadraja sığmayan kızıl hayatlar
Karşı kapıdan geliyor açılmamış gül yürüyüşleri
Karıştı bun seslerine her sessizliğin efendisi
Nuray Alper

Irmaklar çağıldar garipler ölür döner sılaya yitikler
Yurtsuz kalanlara leylekler uçurur seher yeli
Sana ne sundu ey şehir yorgun yortulardan başka
Seni bir dağın kuytusunda karanlık koyanlar
Altan Serim

İç yazgısını kış döngüsüne bağlamış
Kovgun masalın arsız Polyanna’sı gibi iyimser baba
Her mutluluğa inat, hak edilmemiş her ölüm için kötümser oğul
Çentik atar gün ışırken yok oluşun skor tabelasına kutsal ruh

Kumdan kalesinin taç kapısına yazdığı ebced
Hangi lanetin muskasıydı Magdalalı koynunda
Kıyameti çağırıyor da kız çocuklarının vücutlarıyla
Bombalanan, yetmezcesine parçalanan vücutlarıyla
Davut yıldızının sapkın varisleri için midir yoksa
Yoksa vaat eden Yehova’ya mı Orta Doğu’da alevden fırtına
Hande İkbal

Hece, 353

avluda rüzgâr sert esiyor bu bahar, içeride hava her zamanki gibi ılıman.
buyurun; biz, size bakıyoruz gönlünüze gönlünüze sözümüz var.” diyerek Hatice Bildirici’nin içten karşılaması ile başlıyor Hece dergisi 353. sayısına.

Enis Batur ile Söyleşi

Bu sayıda dergide Enis Batur söyleşisi okuyucuları bekliyor. Sorular: Mehmet Aycı’dan.

“Simyacı-edip odasını sırtında taşır, her yere birlikte gidilir. Boş yere bir kitabıma Haneberduş’u yakıştırmadım. Yılların içinde çok yer değiştirerek yazmış olduğum doğru, her konakladığım nokta hemen benim şeklimi almıştır! Masalarım oldu bir dolu, fotoğra·arını çektim hep, bir “dosya”da toplaşmış bekliyorlar, son bir dokunuşum için.”

“Beckett bile, bir defasında melek geçtiğini gördüğünü söylemiş. Bir lâmbam olduğu, cinin canı isteyince belirip ateşime kömür attığı sır. Kişinin, cininin dilini öğrenmesi bir önkoşul. Yoksa çarpılabilir de!”

“Yazma eyleminin kayboluşa ilişkin bir riziko cephesi var. Göze alınıyor. Kaldı ki kârlı geridönüşler yaşama ihtimali çok düşük değil. Bir noktada insan kendisine rastlıyor o kayboluş haritasında. Ömür bu gelgit içinde geçiyor.”

Şiir ve Rap

Şiir ve rap dosyası bu sayıda da devam ediyor. Dosya kapsamında Selçuk Küpçük ile yapılan bir söyleşi de ye alıyor dergide. Sorular; Mehmet Akif Bıyıklı’dan.

“Rap kuşağı için dünya hesaplaşılacak bir yer. Bu denli şiddet dili yüklenmesi ve güç istencinde bulunması zaten bir an evvel alacağını burada tahsil etmeye yönelik. Türk şiirinin beslendiği gelenek ve kaynaklar, sözü şiddete dönüştürmek yerine, insanın kendisini dönüştürmesi üzerine kurulur.”

“Müzik yazıları yazmaya başlayınca şunu gördüm: Arabesk ruhunda bir isyan taşıyor ama onu kamusal alana yalın haliyle açacak özgüvene ve dile sahip değil. Sosyoekonomik yapısı buna elvermiyor. Oysa rap, bunu başka hiçbir müzik türünde görülmeyecek denli açık ve yıkıcı bir üslupla yapıyor. Protest ve politik müzikte bile bu yıkıcı eleştiriyi bulamayız. Rapin bu pozisyonu başından beri hep ilgimi çekti.”

“Modern şiir, bizatihi modernleşmenin enstrümanlarına karşıdır. Modern şiir, modernitenin insanı bir fabrika dişlisine indirgeyen, onu nesneleştiren o yeni dünyaya itirazla var oldu.”

“Rapi tek başına ele almamak lazım. O bir kültür. Grafiti ile beraber break dansı ve aynı zamanda kendine mahsus giyinme şeklini de taşıyan hiphop kültürünün içerisinden okumak gerekli. Yoksa rap sadece söz üzerine oturan bir şarkı söyleme formu değil.”

Meryem Nakiboğlu – Sözden Şiire, Şiirden Rap’e Ezeli Yolculuk

“Rap müzik tüm coğrafyalarda genellikle ezilenlerin, dışlananların ve sesini duyuramayanların dili olmuştur. Şiddet, adaletsizlik, yoksulluk, toplumsal baskılar gibi konular sık sık rap şarkılarında kendine yer bulur. Bu yönüyle rap, modern zamanların sözlü direniş şiiridir. Rap bazen bir isyan, bazen bir sorgulama, bazen de bir iç dökmedir. Ama temelde hedef hep aynıdır: Söylemek, haykırmak, anlatmak, duyulmak, anlaşılmak ister.”

Atakan Yavuz – Geçirgenlik Alanını Diri Tutmak

“70’lerde başlayan rap müziğin bugünkü anlamda tam bir “şarkı” veya stüdyo kaydı biçiminde başlamadığını; daha çok canlı bir sokak kültürü olarak tebarüz ettiğini tahmin edebiliriz. Rap müzikte ticari başarı politik bilinci tamamen gölgeleyemedi, modern şiir ise bir yanıyla ve doğası gereği ticari dolaşıma tam olarak girmedi. Gerçeğin yerini simülasyonun, göstergelerin ve hiper gerçekliğin aldığı dijital “kusursuz cinayet” döneminde de kusurlu ve yaban kalmaya devam ediyor. Rap’in bir kanadı da doğası gereği vasıtalar (medium) değişse de aynı protest damarını devam ettiriyor.”

Yunus Emre Altuntaş – Şiirin Ritmle Dansı: Rap Müzik

“Rap müziğin ana gövdesini ses tekrarlarına dayanan ve güçlü mesajlar içeren şiirsel metinler oluşturur. Rap’in bu şiirsel yapısı incelendiğinde; imge ve simgelerin yoğun biçimde kullanıldığı, edebî sanatlardan sistemli olarak faydalanıldığı ve kafiye düzeninin temel bir yapı taşı olduğu görülür. Rap şiiri, kelimelerin yalın dizilişinden ziyade metaforlar aracılığıyla kurulur. Bu yönüyle gündelik dili dönüştürerek hakikati farklı bir berraklıkla görünür kılar.”

Zor Tartışma: Edebiyatta Derinlik

Mehmet Narlı,  bu yazıda edebiyatta derinlik kavramını sorguluyor. Derinliğin metnin kurgusundan çok dilin katmanlı yapısında ve okurun anlam üretme deneyiminde saklı olduğunu belirtiyor. Edebiyatın büyük insani meselelerden uzaklaştığı yönündeki yaygın eleştiriyi tartışmaya açıyor, derinlik ile sığlığın tarih boyunca yan yana aktığını, postmodern tekniklerle derinliğin biçim değiştirmiş olabileceğini, asıl önemli olanın metnin anlam zemini ve okurun kendi derinliğine yolculuk etmesine izin vermesi olduğunu anlatıyor.

“Teknik ile derinlik arasında bir bağ vardır bence. Modern roman boyunca, derinlik, büyük hakikatin dilsel kalıpları, karakterin veya nesnenin derinliğinin kanıtı olan özgün tasvirleri, toplumsal problemlerin görünmesini sağlayan çatışmamaları, akıllı ve iddialı cümleleri, iç konuşmaları, bilimi arkasına almış yargıları hatta varoluşsal bunalımın doğurduğu bilinç akışları içinde durdu, onlara sarıldı. Postmodern roman ve hikâye ile bu tekniklerin önemli kısmı terk edildi. O teknikler gidince, derinlik, formunu kaybetti sanki! Postmodernin, oyunu öne alması, derinliği önemsemediği kanaatini güçlendirdi. Metin sadece metin ise, esas olan kurmacanın kendi gerçekliği ise derinlik dışlanmış demektir.”

Unutuşun ve Hatırlamanın Etik Metaforu: Çiçekler

Gülsen Kıraç, Görme Denemeleri’nde çiçekleri ele almış bu sayı. Çiçeklerin yalnızca güzel nesneler olmadığını, aynı zamanda ölüm, zaman, hafıza, kimlik gibi derin konuları taşıyan sembolik bir dil oluşturduğunu anlatıyor. Çiçeklerin farklı kültürlerde ve sanat disiplinlerinde yas, bereket, yeniden doğuş gibi kavramların sessiz tanıklarına dönüştüğünü belirtiyor. Şeker Ahmed Paşa, Georgia O’Keeffe, Jan Brueghel ve Edgar Degas gibi ressamların eserleri üzerinden çiçeklerin tinsel bir anlatım aracı haline geldiğini, insanın iç dünyasıyla kurduğu bağı gösterdiğini işliyor. Çiçeklerin insanlık tarihinin her evresinde iletişim, hatırlama ve anlam aktarma işlevi gördüğünü söylüyor.

“Çiçekler sözsüz iletişim araçları olarak insanlar arasında en derin bağların kurulmasına olanak sağlamışlardır. Lȃle tutkulu sadakati, portakal çiçeği yeşeren umudu, Lotus yeniden doğuşu, gelincik çiçeği savaşı, Srebrenitsa çiçeği ise soykırımda evlatlarını yitiren annelerin acısını yansıtır. Böylece çiçekler yası, hafızayı, ölümü, bereketi geçmişten günümüze insan izini süren en sessiz tanıklarıdır.”

Türler Arası…

Mehmet Solak, yazısında türler arası geçişkenlik meselesini tartışıyor. Edebi metin türlerinin birbirine karıştırılmasını, “hem deneme hem öykü” gibi belirsizlikleri anlamlı bulmadığını, bunun özgünlükten çok teknik bir oyuna dönüştüğünü belirtiyor. Türlerin kendine has sınırları ve nitelikleri olduğunu, bu sınırların kaldırılmasının yaratıcılığa değil parçalanmışlığa hizmet ettiğini söylüyor.

Ben bu konuda Mehmet Solak’tan biraz farklı düşünüyorum. Ben bunu bir zenginlik olarak görüyorum. Aynı metnin içinde birkaç türü birden kullanabilmek, türleri harmanlayarak ufku geniş bir metin oluşturmak daha efdal geliyor bana. Bir öyküyü okurken ondan yer yer deneme, masal tadı almayı yazarın ustalığına ve anlatımdaki özgünlüğüne bağlıyorum. Kendim de bunu yazdığım metinlerde büyük bir keyifle uyguluyorum.

“Bu düzlemden baktığımızda türler arası geçişkenliğin sanıldığı gibi sınırsız, hatta keyfȋ, olmadığı anlaşılacaktır. Yani bir metnin deneme mi öykü mü belirsizliğinde kurgulanması yahut o şekilde sunulması, yani hem o hem bu olması durumu, türler arası geçişkenlikle hatta yeni bir tür oluşumuyla ilgili değil kanımca. Türler arasılık yahut türsüzlük kandırmacasıyla kolaycılığa kaçmaktan, ’ben yaptım oldu’culuktan yahut kendince icat çıkarma gayretkeşliğinden öte bir şey değil. Buradan bir üslup çıkmaz çünkü.”

Tuba Dere Portresi

Mehmet Aycı bu sayı Tuba Dere portresi ile Hece’de.

“Toprakla dostluğunu unutmayanlardan.
Tuba Dere bu, en renkli yazar arkadaşımız. Ankaralı.

Dünyanın büyün ırmaklarının şarkılarından giysiler, takılar, yeni yollar ve yeni ya- taklar tasarlayıp soyadına kodlayan, onu kökü gökte ağaçlar gölgesinde yolculuklara çıkaran bir büyü ustası.

Yüzü ayın halleri…

Saçları sonbaharda Küre Dağları’ndan bir kesit. Böyle biliriz.”

Hece’den Şiirler

Küçük kesecikler harap olunca hayat durur.
Hesapta olmayan, dile gelmeyen, getirilmeyen
bir mucize.. Beklenir.
Dur bakalım, nerden ne
çıkacak. Bir bakalım..
Denir.

Balkanlar iftihar muhitimiz.
Evvelimiz.
Ahirimiz.
Nefesimiz.
İhsan Deniz

tüyleri saklamaz dünyayı; saklayan insanın gölgesi.
köpek toprağı koklar; pisliği çoğu kez insan bırakır.
kırmayalım yumurtaları, çoğaltalım düş bahçelerini.
sürmeyelim yiğitleri kimsenin üzerine.
yiğit dediğin tohum eker, demir işler, kod yazar.
başkalarının üstüne sürülen yiğitler
sonunda başkalarına benzer.
Faruk Uysal

Gölgeler eseflenmesin
İkindilerin aynaya karşı yıkık evinden
Niye tepsin aylak dizeler ağızda
Kokmaktansa elma koparmak fırsatını
Kuyu boşuna mı kalktı ayağa
Bahçede çıkrık ne der dinlemeden
İnci kapasitesi, bahar ve ten arasında
Çocuk boşuna mı taştı gövdesinden
İster serviye bıraksın cismini
İster virdine bunca gebeyi katıp inlesin
Kim geri çeker gözlerini gökten?
Mustafa Muharrem

trenler çekildi istasyonlardan
koşar adım fikrisabitine gömüldü adamlar
adamlar ki dış sesleriyle kanar dururdu bölünmüş raylardan
telafisi baştan savmakmış hava durumunu yağmurla saymanın
kendi toprağıyla toparlanamayan babaları
örtük öznelere ipince sicimlere sarmalıymış
göçüp gitmeli rakımı yüksek gözaltlarından
Sinan Davulcu

buradasın, yamaca hanım memleket
huy hâline gelmiş yarım bunaltı sızıntıyla üç şerit
kocaman ağır margaret köprüsünde birkaç şair bırakın
ki fırçadan çıkma sevdalı kıvrak emparyalin dahi
kilitli batılı parlak pestilini sereyim budapeştenin

sonra darıl bana iniltiyle yeni bucak saltanat
kusur batır olup bitene hep bir ağızdan buyrun
burjuva meşru bir kurgu dikeni gibi batıyor ayaklarımıza
işitiyorsun kof düzenli asil şafak kızıl ten
göğsüme beril nişan takacağım budapeşteden
Doğanay Dağlar

hem kan aksın hem su koksun isterken bir şehri gezmedin diye bunca tantana
altından kaydırdıkları halıyı da sen dokumuştun oysa
ben aşka yürek gerek anlasana”lı özlemi otuz yaşlarımda öğreniyorum mesela
sen yumurtaları çatlatmadan nasıl diziyorsun dolaba
yırtık ve öpülmüş bir yaka
yakana yakalanma diye koşuyorsun ona
iyi ya koş,iyi ya yuvarlak ve sarıl dünya
Esra Kuş

bütün kelimelerimi sarf ettim onunla ben
çarpılırdım suyla, yeşil kanatlı meleklerle
her sabah bir kuş ölüsü çıkardı cebimden
cüzdanım yerine, kimliğim, memleketim yerine
öptüğüm kurbağalar dönüştürdü beni
mayıştırdı elmalar, karpuz kabukları, mor harmanili gökyüzü
bir şey istemiyorum iskelemdeki iskeletimden
kuşu güle sardım, artık uçabilir
Baha Polat

Hece Öykü, Sayı: 134

Hece Öykü dergisi 134. sayısı ile karşımızda.

 Emin Gürdamur’un “Yazdıkların senin hayatın mı?” sorusu ile başlıyor 134. sayısına Hece Öykü dergisi.

“Yazarken orasından burasından içbükey, dışbükey eğimlere, mucizevi çarpıklıklara sahip bir aynaya bakarız. Hoş bu ayna pürüzsüz olsa ne fark eder? Kimse aynalardan istediğini alamaz. Aynalar, istediğini verir bize. Bu yüzden başkasını yazdığımızı sandığımız anlarda bile kendi içimizdeki imkânları, ihtimalleri yoklarken buluruz kalemimizi. Bölünerek, çoğalarak, dağılarak var olabildiğimiz bir hayatın içinde belki de sorulması gereken asıl soru şudur: İnsan kendinden başka neyi yazabilir?”

Barok Anlatılar

Handan Acar Yıldız, öyküde mimari bölümünde bu sayı; barok sanatın mimari, heykel, resim ve edebiyattaki yansımalarını inceliyor. Barok tarzın hareketlilik, duygu yoğunluğu, ışık-karanlık zıtlığı ve öznellik gibi temel özelliklerini örneklerle açıklıyor. Ayrıca John Milton’un Kayıp Cennet eserini bu üslubun edebiyattaki karşılığı olarak değerlendiriyor.

“Dünyanın yuvarlak olduğu ve evrenin merkezinde bulunmadığı gerçeğinin kabul edilmesinin ardından mimaride kubbe, oval ve elips şekillere sıkça yer verilirken hareketli, belirsiz uzay algısı tüm sanat eserlerinde kıvrım şeklinde yansıma fırsatı yakalamıştır. Oval tavanlardaki freskler illüzyonla mekânı daha da derin gösterir. Nesneyi olabildiğince aydınlatmak için karanlıktan yararlanır ressamlar. Karanlık ışığın varlığını belirgin kılmak için kullanılır. Caravaggio tablolarında fon, koyu siyahtır. Böylece figürler ile yüz ifadelerindeki duygusal derinlik ve çatışma daha da belirgin hâle gelir. Işığın gücü, karanlık sayesinde vurgulanır.”

Eser mi Şahsiyet mi?

Abdullah Harmancı bu yazısında sanatçının karakter gücü ile eserinin niteliği arasındaki ilişkiyi sorguluyor. Edebiyatın yalnızca dilden ibaret olmadığını, aynı zamanda yeni hayat alanları açması gerektiğini anlatıyor. Sanatçının yalnızlığa ve insanlarla temasa aynı anda ihtiyaç duyduğu çelişkisini ele alıyor. Ayrıca titiz bir çalışmanın bedelinden ve yazarın zihnindeki farklı metin katmanlarından söz ediyor.

“Edebiyatın bir dil meselesi olduğu muhakkak. Edebî eserin edebîliğini dilsel özellikleri sağlar. Bu tür genellemelere pek de itiraz geliştirebilmek mümkün sayılmaz. Ama bu durum bazen abartılı iddialara da sebep oluyor. Edebiyatta konunun önemsiz olduğunu söyledi bir yazar. Ekranda konuşuyordu. Kahkaha atmak istedim birden. Kendilerinden önceki dilsel veya biçimsel özellikleri yineleyen ama eserlerinde daha önce girilmemiş hayat alanlarına giren ve bu sebeple edebiyat tarihine mal olan yazar veya eserler vardır. Hatta çoktur.”

Adnan Özyalçıner ile Edebiyat Ve Hayat Üzerine

Adnan Özyalçıner’le yapılan bir söyleşi yer alıyor dergide. Söyleşide Özyalçıner, Karagümrük’teki yoksul mahalle çocukluğundan ve oradaki insanların ifade edemediklerini öyküyle anlatma çabasından söz ediyor. Öykücülüğünü etkileyen isimleri, dilin önemini ve 50 Kuşağı’nın gerçekçi ama metaforlardan vazgeçmeyen tavrını anlatıyor. Ayrıca günümüz öykücülüğündeki iç dökümü yoğun anlatıları eleştiriyor ve klasik edebiyatımızın (Dede Korkut, Evliya Çelebi, Kırk Vezir Hikâyeleri) bugün için de zengin bir kaynak olduğunu belirtiyor.

Söyleşinin soruları; Emin Gürdamur, Ali Necip Erdoğan, Rüveyda Durmaz Kılıç’tan.

“Öykücüler ikinci yeni olamazdı. Çünkü ikinci yenide kelime deformasyonu vardı. Anlamsızlık vardı. Öyküde yapamazsınız bunu. Öykü anlamsızlığı kabul etmez. Anlamsız öykü olur mu? Yalnız imajlarda birliktelik vardı. İkinci yeniyle olan birliktelik. İmajiner bağlamda birliktelik. Birileri öykü de işte ikinci yeninin paralelinde filan dedi. Yanlış bence. Çok başka, öykü çok başka yani.”

“Yok, yazarlıkla geçinilmez tabii. Bizde Aziz Nesin ile Yaşar Kemal’den başka hiç kimse yazdıklarıyla geçinemedi. Aziz Nesin yazdıklarıyla geçindi ama gazetecilik de yaptı. Günaydın gazetesinde resimli hikâyeler yazıyordu. Yani o da sadece kitaplarından kazanmadı. Yaşar Kemal’e gelelim. Yaşar Kemal de yurt dışında yayımlanan kitaplarından gelen parayla geçimini sağladı.”

“Son yüzyılda klasik edebiyatımızın, özellikle sözlü ve yazılı anlatı geleneğimizin bir bütün olarak ele alınmaması, bugüne taşınamaması bir sorun. Oysa klasik edebiyatımızı bilmeden bugünkü öykücülüğü tam olarak kavramak mümkün değil. Mesela Mercimek Ahmed… Tercüme yapıyor ama nasıl bir tercüme?”

Enikonu’da bu sayı; Travma Öyküleri A.Ş.

Bülent Ayyıldız – Travma Anlatısının Sınırları ve Acının Sömürülmesi

“Melodrama ve travma anlatısını ayırt edebilmek için yine “sessizlik” ve “coşkunluk” kriterine başvurmuş oldum ancak büyülü gerçekçilik ve yadırgatma gibi tekniklerin de benzer bir işlev gördüğünü söyleyebilirim. Toni Morrison’un anlatısındaki doğaüstü elementler de Marquez’in büyülü anlatısı da acının estetize edilerek temsilleşebileceğini gösteriyor. Acıyı stilize edebilmek yine üstat işi bir buluş haline geliyor. Maus adlı grafik romanında Art Spiegel soykırımı anlatırken duygusal bir iç dökme yerine, kamplardan sağ kurtulmuş babasını mızmız, huysuz ya da aksi olarak göstererek de trajediye dokunmayı başarmış. W. G. Sebald yazılarındaki biçimsel yöntemle acıyı arşivlere yansıtmayı yeğlemiş.”

Mehmet Kahraman – Travma: Estetik Strateji

“Günümüz öyküsü tam da bu temsil krizinin estetik sonuçlarını taşıyan bir alan olarak belirginleşir. 60 sonrası rutine binen darbeler, 12 Eylül’ün sancılı ortamı, 90’ların çatışmalı atmosferi, zorunlu göçler, kentleşme, ekonomik kırılmalar, politik ve toplumsal gerilimler sonrasındaki travmatik yaralar bireysel hayatlarda derin yarıklar açtı. Bu yarıklar öyküde daha çok suskunluk, eksilme, yabancılaşma, kimlik parçalanması ve mekânsal sıkışma biçimlerinde görünmeye başladı. Genç öykücülerin ağzını bıçak açmıyor demişti Semih Gümüş. Artık anlatılacak büyük hikâyeler olmadığı, anlatının bir değer taşımadığı, kimse deneyim aktarımını önemli bulmadığı için edebiyat büyük ölçüde bilinçaltına yöneldi.”

Küçük Yuvarlak Taşlar’da Evler, Duygular

Hale Sert, Duygu Okumaları’nda bu sayı; Melisa Kesmez’in Küçük Yuvarlak Taşlar adlı novellasında ev, mekân ve deniz metaforu üzerinde duruyor. Ailenin dağılmasıyla evlerin nasıl çözüldüğünü, karakterlerin huzursuz evlerden kaçıp denizde sığındığını anlatıyor. Denizi, insanın kendini en korunaklı hissettiği bir rahim ve ana ev olarak yorumluyor.

“Metnin takip ettiği temalardan biri de evden çıkma-yolculuktur. Yol ise sohbete koyulaşma imkânı veren başka bir boyuttur. Dostlukları çok eskilere dayanan Nergis ve Gülsüm’ün sohbetinde Nergis, arkadaşının yalnız yaşamasını sorgular, ister ki hayatında biri olsun. Gülsüm ise hâlinden memnundur: “Gönül boşken de güzel. Oh, mis, eşyasız ev gibi. Koştur dur. Ferah, sakin.” (s. 38) Eşyasız ev geçmişin anılarından da soyutlanmış bir hafifliği imler burada. Nergis ve Gülsüm, yine tüm karakterlerin hikâyesinin kesiştiği bir koya doğru yola çıkmışlardır. Bu koy, küçüklüğü, ıssızlığı, gözlerden uzaklığıyla karakterler için bir kaçış ve sığınma noktasıdır. Deniz’in metaforik anlamına biraz eğilmekte fayda var.”

Rümeysa Oğuz’la Söyleşi

Ayşe Hicret Aydoğan, Rümeysa Oğuz’la bir söyleşi yapmış. Söyleşinin merkezinde Oğuz’un ilk öykü kitabı Kabul Vakti var. Satır aralarında yazma serüveninden de bahisler var. Oğuz, yazmayı bir eşikte durmak olarak tarif ediyor ve Kabul Vakti’nin de böyle bir eşiği araladığını söylüyor. Kadim anlatıları geçmişte kalmış hikâyeler değil, bugünün yanı başında duran gerçeklikler olarak görüyor. Karanlığı, zihnindeki kaosu susturup öyküye odaklanmasını sağlayan hem bilinç hâli hem de mekân olarak kullanıyor. Kitabı yazarken en zor kabulünün, edebiyat dünyasının öznesi olma cesaretini toplamak olduğunu anlatıyor.

“İnsan yeni bir hayata yaklaşırken eksikliklerini yanına alır bence. Geride bırakabilmek bana pek mümkün gelmiyor. Bu yüzden bütün yeni hayatlar eskilerin izini taşır. Bazı izler daha az görünür sadece. “İsa’nın Kırk Günü” öyküsünde de kahraman karanlıktan çıkamıyor. O bir yitiriliş öyküsü. Yiten insan yahut değer atfedilen bir nesne olsa da fark etmez. Gittiğinde bir iz, bir parça karanlık bırakır. Bu minvalde İsa, karanlığı kabulleniyor ve onunla yaşamanın kendince bir yolunu buluyor.”

“Çoğu zaman geceleri yazarım. El etek çekilince. Ve öyküyü zihnimin kaosundan çekip almak için kafamın bir karanlığa gömülmesi gerekir. Bu bazen sadece zihinsel değil fiziksel olarak da gereksinim duyduğum bir durumdur. O karanlıkta diğerlerinin arasından bulup çıkardığım öykü bana kendini anlatır. Yazarken karanlık hem bilinç hem mekân olarak yansıyor bu yüzden.”

Hece Öykü’den Öyküler

Cihan Aktaş – Düdüklü Tencere

“Hani, anneciği her gelişinde bir olay çıkıyor diye aylarca uğramasa, bunda da bit yeniği bulur, annen bile katlanamıyor sana, ona güvenip de havalanma sakın, yüzüstü çakılırsın, derdi. Mantıklı bir cevap verirse de iyice delirir, hayalî aşıklar yaratıp ağzından laf almaya çalışırdı.”

“Çok da metanetli değildi annesi ama kim yedi yabancı da olsa işkenceye göz yumar… O, çocukları al da gel kızım, hemen şimdi kalk gel, dediğinde bir akşamüstü, çoluk çocuk alelacele hazırlanıp evden çıkıyorlarken apartman kapısının açıldığını duymuş, panik içinde çocukları geriye çevirip eve sokmuştu. Asansörü yoktu evin, gecekonduvari derme çatma bir aile apartmanıydı. İşsizdi aylardır, emlakçıydı, arada bir iş çıktığı olurdu. Babasından kalan dükkanın kirası vardı bir de. Ben yapamıyorum, olmuyor, sensin bunun sebebi, der dururdu.”

“Şükran’ın zihnini kemiren kaygılarla akşam yemeği hazırladığı günün ertesinde Serhat, karakoldaki ilk ifadesinde, karısının gece yarısı soğumaya bıraktığı yemeği getirmek için balkona çıktığını ama herhâlde elinden kayan tencereyi tutmak isterken dengesini yitirip aşağı düştüğünü öne sürdü. Kendisi o sırada salonda televizyon izliyordu, önce tencerenin sesini duymuştu, ardından da karısının çığlıklarını.”

Rüveyda Durmaz Kılıç – Boğulma Provaları

“Saçlarımın kumla deniz arasında bir sınır çizdiğini fark ettiğimde artık geri dönmek için geç kalmıştım. Başımı denize doğru uzattım yatıyorum. Bu sefer dışarıdan nasıl göründüğümü ilk kez bu kadar hiç düşünmeden. Niye bir deniz? Ya da kıyısı mı demeliyim? İlkin bunu düşünüyorum. Gelip dayandığım bu sınır, bana kıyı olsun diye mi? Boynumun altında, sırtımda ve bacaklarımda soğuk kumlar. Kulaklarımda denizin sesi. Gözlerimi kapattım. Duyumsamak istediğim tek gerçeklik burası. Dünyadan münezzeh olabilmişim gibi.”

“Saçlarım yüzüme yapışıyor. Ne garip, insanın yüzünü en çok kendi saçları gizliyor. Yeterince uzayınca saç da bir perde oluyormuş. Arkasında ağlayabiliyorsun, kimse fark etmiyor. Saçlarım. Bir şey sende bu kadar kök salacak ama senden düzenli aralıklarla bazen koparak bazen kesilerek ayrılacak. Saçlar, saatler gibi çalışır. Uzarken, ağarırken somutlaşır zaman ama öldüğünde zamansızlığını kazanır. Sen öleceksin, ama saçların o ölümün içinde olmayacak; çürümeyecek.”

Gülhan Tuba Çelik – Bulamayan

“Onu ilk gördüğümde Naciye’nin evindeyiz. Gruptaki herkes kitap kulübünün eskilerinden ama ben yeni katıldım aralarına. Zil sesini duyduğumda ayaktayım. Kapıyı açınca önce Ayhan’ın elindeki Çengelköy Börekçisi yazan kutulara takılıyor gözüm. Yüzüne sonradan bakıyorum. Kelliğin yakıştığı biçimli kafası ve etraftakileri dikkatle süzen hareketli gözleri ilgimi çekiyor. Aralarına katıldığım küçük topluluktaki herkesle ilk yüz yüze gelişim olsa da sosyal medyada üç aşağı beş yukarı aynı kitapları okuyan, aynı köşe yazılarını beğenen, aynı gazetecileri takip eden ve benzer siyasi eğilimleri olan kişileriz. İki evli, iki bekâr, iki boşanmış kadın. Yaşlar otuz sekiz ile altmış arasında. Aramızdaki tek erkek Ayhan. Burada barınabildiğine bakılırsa zararsız biri. O da hiç evlenmemiş benim gibi.”

“Servisten inince yanağımdan öpüyor Ayhan, bütün çekim çağrışımlarından uzak. Alışık olunan bir medenilik. Aslında yürüyebiliriz ama otobüse binelim, diyor. Canı sıkkınmış. Havadan sudan laflıyoruz otobüste. Ayın kitabını konuşuyoruz. Kitaptaki adamın mumlar sonuna kadar yanarken gece boyunca süren ve tüm metni oluşturan monoloğuna anlamsızca sinirleniyor. Oysa ben çok şiirsel bulmuştum bunu. Sadece birinin gözünden bakmak hayattaki en sahici şeylerden biri. Tek bakış vardır yaşamda, tek anlam. Fikrimde fazla diretmiyorum. Alınacakları alıyoruz marketten.”

Hande İkbal – Muhtemel İhtimaller

“Dün geceyi düşündü. Tüm yorgunluğu ile nöbetten çıkmış, her zaman takıldığı bara uğramış, her zamankinden iki tek atmış, etrafını izlemişti. Enfarktüs geçiren hastayı uzun uğraşlar sonucu hayata döndürmüş ve kapıda bekleyen aileye güzel bir haber verebilmenin huzuruyla oturmuştu o bar taburesine. Günün o saatlerinde dolu olan ancak herkesin dingin bir sessizlikle takıldığı ortama kafasında yorgun düşüncelerle bakmıştı. Ahşap kokusunu bastıran kesif çakırlık kokusunu içine çekerken sıralanmış taburelerdeki yüzleri izlemişti. Kimi bezgin kimi keyifli kimi huzursuz bu yüzlerdeki ifadeleri nedensiz ve istemsiz kaydetmişti zihnine.”

“Tüm kalbiyle dün geceye geri dönmek istiyordu. Evine dönerken yanından geçen fakat biraz yorgunluk, biraz çakırlıktan görmezden geldiği; tükenmez kalem ve cevşen satan çocuğu tekrar görmek istedi. Bu sefer görmezden gelmeyip bir kalem alma isteği duydu. Ancak o an cismen kalbi olmadığını hâliyle idrak etti. Karşı kaldırımda sokak köpeğinin yanından geçerken kuyruğuna basan, köpeğin ani havlamasıyla panikleyen adamın gülünçlüğünü düşündü. Ve şimdi şu hâlini. Uyandığından da tam olarak emin değildi. Bedensiz, hissiz, karanlıkta süzülen bilinci belki hâlâ rüyadaydı.”

“Ne çok çelişki vardı, ne çok zaaf insanda. Evrende her yaratığın ekolojik zincirde bir yeri varken sadece insan bu zinciri kırmak ister gibi hareket ediyor ve başarıyor diye düşündü. Doğanın bir parçası olmasına rağmen onu tahrip edip doğal kaynakları tüketme eğiliminde olmasını hiç anlamıyordu. Denize, ormana, gökyüzüne hem bu kadar hayranlık duyup hem de kendilerini yüksek kuleli şehirlerinde gri binalarına hapsetmelerine ve bunu güvenli bulmalarına ne demeliydi? Hatta insanların aynı hataları tekrar tekrar yapacak kadar ya unutkan ya umursamaz olmaları ancak çelişkiyle açıklanabilirdi.”

Hülya Çelik Sevim – Fısıltılar Ülkesi

“Tanrı’m bana yardım et, diye fısıldadı. Kalbinin ölçüsüz atışı gittikçe hızlanıyordu. Adımları sıklaştıkça nefes nefese kalıyordu. Rüzgâr ansızın yön değiştirdi. Boynuna çarpan soğuk, nefesini kesiyor, yutkunmasını zorlaştırıyordu. Çıkardığı acayip sesler kalabalığın içinde yankılandı. Etrafındakiler bir an durup kulak kesildi. Fakat duyduklarından bir anlam çıkaramadılar. Havada sadece karmaşık bir gerginlik asılı kaldı.”

“Kız, kendi yaralarının ve taşlaşmış toprakların arasında duruyordu. Gözleri mağaranın boşluğuna kaydı. Tutunacak ne bir dal ne bir taş, hiçbir şey yoktu.

O an fark etti. Sadece derin bir boşluk. Ve gölgesini gördü. Her oyuk, her taş parçası, sanki karanlığının yalnızlığına yansıyan izleriydi. Kendi kuyusuna eğildi. Zaman orada eğilip bükülüyor, geçmiş ve o an hareketsiz duruyordu.”

Şehir ve Kültür, Sayı: 142

Şehir ve Kültür dergisi 142. sayısına erguvan renkli bir İstanbul selamıyla başladı. İstanbul’un sembol renklerinden biridir erguvanlar. Bahar gibi şiir tadında ruha dinginlik veren beste olarak yer alıyor İstanbul dergide.

Bu sayı kapağın yazısı Bilal Arıoğlu’ndan.

“Nisan ayından itibaren açmaya başlayan erguvanlar, bir renk cümbüşüne çevirir Boğaz’ın iki yakasını. Mavi ve yeşilin renk cümbüşü arasında belirir erguvan çiçekleri. Uzaktan baktığınızda lila, yanına vardığınızda morun her tonunu ışığın durumuna göre içinde barındırdığını görebilirsiniz, kendine özgü renkli salkımlı çiçekleri üstünde.”

“Yaklaşık üç yüz sene önce İstanbul’da erguvan ağaçlarının azaldığını gören Sultan 1. Mahmut’un 1735 yılına İstanbul’a erguvan ağaçları dikimi için ferman yayınladığından, erguvan çiçeklerinin salatalarımıza renk ve lezzet kattığından ne kadar haberdarız!”

İran: Nısf-i Cihân

Ümit Meriç’in İran izlenimleri devam ediyor.

“İran’a bir toplantı vesilesi ile geldim. Şiraz, İsfahan ve Nişabur’un yanında çok da parlak gelmiyor bana Tahran. Nitekim ilk gün mekân değil, insanlar çekti ilgimi. Evvela İran’ın 6. Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın hanımını, siyah çarşaflı, altın çerçeveli gözlüklü, mütevazı hanımını tanıdım.”

“Bugün bütün gün Tahran’ı keşif günü. Aslında İran asırlarca Tahran’dan değil; Meşhed, Isfahan, Kazvin hatta Tebriz’den yönetilmiş. Ancak Fransa’da Kraliçe’nin kellesinin giyotinle vücudundan ayrılmasından az önce, 1788’de iktidara el koyan Kaçar Hanedanı da Tahran’a payitahtını taşımış.”

İstanbul Tarihinde Kara Ulaşım Araçlarının Serencamı

Mehmet Kamil Berse, İstanbul Tarihinde Kara Ulaşım Araçlarının Serencamı yazısına bu sayıda da devam ediyor.

“İlk Otomobiller: Galata rıhtımının açıldığı 1895 yılında benzinli araçlar sahneye çıkmış, halk arasında ise ilk kez Fenerbahçe semtinde görülmüştür.

Dolmuş Usulü (1930’lar): İlk dolmuş, taksi sahiplerinin 1931’de (bazı kaynaklara göre 1934) ekonomik sıkıntılar nedeniyle Üsküdar-Haydarpaşa arasında yolcu toplamaya başlamasıyla icat edilmiş. Bu dönemde Dodge, Plymouth ve DeSoto gibi araçlar kullanılmıştır.

İlk Minibüsler (1959): İETT, vapur yolcularını hızlı şekilde taşıma amacıyla 1959’da ekspres servis sağlayan küçük minibüsleri faaliyete sokmuştur.

Kadın Şoförler: 1955 yılında Makbule Hanım, Taksim-Beşiktaş arasında çalışarak ilk kadın dolmuş şoförlerinden biri olmuştur. “

İslam Mimarisinin Osmanlı Şehrine Yansımaları

Şimşek Deniz, İslam şehir anlayışının nasıl oluştuğunu ve zamanla nasıl değiştiğini anlatıyor yazısında. Medine’den Osmanlı’ya uzanan şehirleşme anlayışını örneklerle açıklıyor. Modern dönemde ise şehirlerin manevi ve estetik yapısının bozulduğunu söylüyor.

“İbadet merkezli şehir yerleşim planı birçok İslam ülkesinde uygulandığı gibi Osmanlı coğrafyasında da yoğun olarak tatbik edilmiştir.

Söz konusu şehir planlama modeli Erken Osmanlı Dönemi Bursa ve Edirne’de görülse de olgunluk ve zirve seviyesine klasik dönemde İstanbul’da ulaşmıştır. Bursa’da Ulu Cami, Orhan Bey Cami ve Edirne’deki Eski Cami ve Üç Şerefeli Cami çevresindeki donatı alanlarıyla beraber gelişmiştir ve ilk külliye örnekleridir.”

Turan M. Türkmenoğlu ile Sahaflar Çarşısı’nda Hatıralar Üzerine Söyleşi

Turan M. Türkmenoğlu, bu söyleşide sahaflık kültürü, kitap sevgisi ve Sahaflar Çarşısı’nın geçmişten bugüne yaşadığı değişim anlatıyor. Turan M. Türkmenoğlu, yazdığı hatıra kitaplarından, sahaflık mesleğinin zorluklarından ve gençlerin kitaba olan ilgisinden bahsediyor. Ayrıca dijital dünyanın sahaflığı nasıl etkilediğini ve kitaplara sahip çıkan insanların önemini anlatıyor. Sorular; Hülya M. Günay’dan.

“Sahaflar Çarşısı’ndan Hatıralar’da, kitap meraklıları, kitap âlemindeki dedikodular, bunlar hoş dedikodular tabii. Kim hangi kitabı almış, kimin kütüphanesinde neler var. Ben öldükten sonra kitaplarım ne olur acaba diyenler. Ve yine bir takım kitapların yurtdışına nasıl gittiğini ve orda kimseyi incitmeden itham etmeden anlatmaya çalıştım. Bundan birileri alınmış olursa bu benim suçum değil o birilerini zaten ben tanımadığım için onlar kendilerini biliyor demek ki derim, güler geçerim.”

Akdeniz’in İncisi İskenderiye

İsrafil Kurulay, İskenderiye’yi anlatıyor yazısında.

“İskenderiye tarihi şehir olmakla beraber çok fazla eser olduğu söylenemez. Dillere destan İskenderiye Feneri yıkılmış, yerine Kayıtbay Kalesi yapılmış. Tarihi İskenderiye Kütüphanesi de yıkılmış, yerine modern bir kütüphane yapılmış. Pompey Sütunu, Roma Tiyatrosu ve Kom El Şokafe Mezarları gibi tarihi yerler ziyaretçilere açık.”

Niğde’de Muhabbet Gûmanda Kalmasın

Sibel Orhan Niğde’yi şiirler, hatıralar, tarihe dokunan yüzler ve mekânlar eşliğinde anlatıyor.

“Niğde’yi sadece gezip görmekle kalmamalı, tarihini bilmenin de ötesine geçip dilimize pelesenk olmuş deyimlerini de şöyle bir durup düşünmeliyiz. Hepimizin hayatında en az bir kez kullandığı “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye” sözü, kaçırılan büyük fırsatların ardından gelen o yersiz telaşı dindirir. Sahi, Niğdeliler bu ibareyi neden bu kadar içten benimsemişlerdir? Aslında bu kelam; her kullandığımızda bize sadece bir fırsatı değil, hayata yeniden başlama iradesini hatırlatan, dümeni yeni umutlara kıran köklü bir Bor ilçesi emanetidir.”

Marteniçka

Necla Dursun için Balkanlardaki sesimizi soluğumuz desem yeridir. Onun içten anlatımı ile aşinası olduğumuz bir coğrafyaya daha da yaklaşmış oluyoruz. Bu sayıda Dursun, marteniçka geleneğinden ve bu geleneğin taşıdığı anlamlardan bahsediliyor. Balkan kültüründe baharın gelişini simgeleyen kırmızı-beyaz iplerin sağlık, umut ve yeni başlangıçlarla ilişkilendirildiği anlatılıyor. Ayrıca insanların doğayla ve birbirleriyle kurduğu bağın bu gelenek sayesinde güçlendiği söyleniyor.

“Başta Bulgaristan olmak üzere Kuzey Makedonya, Kosova ve çevre bölgelerde yaygındır. Doğanın yeniden canlanışına eşlik eden bu sembolik adette kırmızı ve beyaz iplikler başroldedir ve çoğunlukla bileklik olarak karşımıza çıkar. Çok nadir olarak kolye ya da küçük bir süs objesi şeklinde de olabilir. Bu iki rengin seçimi tesadüfi değildir. Kırmızı renk yaşam enerjisini, sağlığı ve koruyucu gücü temsil ederken beyaz renk saflık, uzun ömür ve yeni başlangıçlarla ilişkilendirilir. Dolayısıyla marteniçka yalnızca estetik bir unsur olmanın yanında bireyler arası iyi dileklerin somut bir ifadesidir.”

Bir Şehir Kadar Kalabalık Olan Yalnızlık

İbrahim Yasak, bu yazıda insanın iç dünyasındaki yalnızlık ve karmaşasını anlatıyor. Kalabalıklar içinde yaşayan insanların aslında kendi içlerinde büyük bir yalnızlık taşıdığını söylüyor. Modern hayatın insanı kendisinden uzaklaştırdığını, huzurun ise insanın kendi iç sesini bulmasıyla mümkün olduğunu anlatılıyor.

“İnsan ilişkileri ise bu kalabalık yalnızlığın en hazin sahnesidir. Birine “nasılsın?” diye sorduğumuzda aldığımız o klişe cevapların altında, aslında koca bir şehrin enkazı yatar. İki ruhun birbirine değmesi, artık mucizelere muhtaç bir hadisedir. Çoğu zaman sevgilerimiz bile birer istifleme sanatını andırır; beklentileri, arzuları ve korkuları karşımızdakinin üzerine yığar, sonra da buna aşk der, geçeriz. Oysa gerçek bir bağ, iki kişinin birbirinin kalabalığına tahammül edebilmesi, o gürültünün içinde birbirinin sesini duyabilmesi ve karşılık verebilmesidir.”

Oku’manın Anlamı

Ayşe Kasap, okumanın insan hayatındaki önemi anlatıyor. “Oku” emrinin kitap okumanın dışında insanın kendisini, toplumu, doğayı ve hayatı anlamasını da kapsadığını ifade ediyor. Okumanın insanı geliştiren, düşündüren ve üreten bir güce dönüştürdüğüne dair notlar var yazıda.

“Kutsal Kitabımızın ilk sözü Oku! ile okumanın bütün anlamları akla gelmelidir. Madde ve manadan oluşan insanı tamamlayan, olduran şey bu okuma şeklidir. “Gözle oku, zihinle oku, gönülle oku, ruhla oku. Kitabı oku, tabiatı oku, olayları oku, insanları oku, kâinatı oku, tarihi oku ve hepsinden önemlisi kendini ve içini oku. Düşünerek, duyarak, anlayarak, anlamlandırarak, yaşayarak oku.” Anlamı ve manası olan her şey, okumanın nesnesidir. Doğa ve eşya da madde ve mana âlemi de okuma eyleminin konusudur.”

İstanbul’un İncilerinden Ertuğrul Tekke Camii

Saniye Öztürk, yazıda Ertuğrul Tekke Camii’nin tarihini, mimarisini ve Osmanlı dönemindeki önemini anlatıyor. Caminin II. Abdülhamid tarafından yaptırıldığından, hem ibadet hem de tekke olarak kullanıldığından bahsediyor. Ayrıca yapının İstanbul’un önemli kültürel miraslarından biri olduğunu ve uzun yıllar farklı amaçlarla kullanıldıktan sonra yeniden cami olarak hizmet verdiğinden de bahsediyor.

“Cami, tevhidhane ve selamlığı içinde barındıran asıl binanın, harem ve misafirhane bölümleri 1886 yılında tamamlanmış, daha sonra Şeyh Muhammed Zafir Efendi’nin 1903 tarihinde vefatının ardından, Osmanlı’nın baş mimarı olarak tayin edilen Raimondo D’Aronco, 1905-1906 yılında caminin batı tarafına türbe, kitaplık ve çeşme ilave eder. Çift yönlü çeşme aynasının mermer işçiliği de farklıdır. Bir yüzü sokak cephesine, diğer yüzü ise avlu cephesine su verecek şekilde düzenlenmiş.”

Türk Şiirinin Usta İsmi: Yavuz Bülent Bakiler

İsmail Bingöl, anılar eşliğinde Yavuz Bülent Bakiler’ anlatıyor yazısında.

“Zamanın birinde de yapılan kitap fuarı sebebiyle Sivas’ta Buruciye Medresesi’deyiz, akşam da şiir gecesi var. Sivas’tan ve dışardan şairler var; bizse TRT E

rzurum Radyosundan ekip olarak (Program Yapımcısı İsmail Bingöl, Teknik Yapım Fikret Durak ve Yapım Yardımcısı Erdal Karabacak) oradayız, hem röportajlar yapacağız ve ben de şiir gecesine katılacağım. Gündüz röportaj yaptığım kişilerin ilki Yavuz Bülent Bakilerdi ve o güzel telaffuzu, o nezih anlatımıyla programımıza adeta renk kattı.”

Yediiklim’de Arif Ay Dosyası

Yediiklim dergisi eksiltmediği vefası ile gönüllere dokunmaya devam ediyor. Derginin 434. sayısında yer alan Arif Ay dosyası bunun en yeni tezahürü. Tekrar ifade etmekte bir beis yok; En kıymetli vefa, yaşayan değerlere gösterilen vefadır. Arif Ay yaşayan en kıymetli değerlerimizden biridir. Onu okumak, onu anlamak çağına tanık olmak demektir. Bu bağlamda dosyada yer alan yazılar da değerli hocamızın birçok yönüne ışık tutan çalışmalar olarak yer almış dergide.

Arif Ay Dosyasından

Duran Boz- Sükutun Burcunda Bir Şair: Arif Ay

“İlahiyat Fakültesine devam ettiği yıllarda Tek yol dergisine birkaç şiir gönderir. Tek Yol’un sahibi Gündüz Sevilgen’in 1973 seçimleri sonucunda MSP’den milletvekili seçilerek Ankara’ya geldiği günlerde Arif Ay da 1972’de kaydolduğu İlahiyat Fakültesinde okumaktadır. Bu dönemde Tek Yol’un 5-6 sayısını Arif Ay Ankara’da çıkarır. Ancak CHP ile MSP arasında kurulan koalisyon hükümetini eleştiren bir yazısı nedeniyle Tek Yol ile ilişiği kesilir.”

“Nisan 1977’den itibaren Edebiyat dergisinin “Sahibi, Sorumlu Md.” olur. Bu durum Eylül 1984’e kadar devam eder. Ekim 1984’te “Sahibi, Sorumlusu: Arif Ay” şeklinde yazılarak Edebiyat’ın kapanış tarihi olan 1984 yılı sonuna kadar sürer. Edebiyat’ın 1984 yılında çıkan son sayısı; Mayıs 1984-Haziran 1984-Temmuz 1984-Ağustos 1984-Eylül 1984-Ekim 1984-Aralık 1984 tarihli olarak bir arada yayımlanır.”

Necip Evlice – Arif Ay: Şiirimin Şairi

“İnsan bazen birini ilk gördüğünde, zihninde bir çerçeve oluşur. Arif Ay’ı ilk gördüğümde yüz hatları bana sert ve asabî gelmişti. Fakat birkaç cümle sonra o sertliğin arkasında sakin, sevecen ve mülayim bir kişilik olduğunu hissettim. Yüzünde tuhaf bir teslimiyet hâli vardı. Dünyayla kavga etmeyen ama dünyaya da boyun eğmeyen bir teslimiyet…”

“Bir gün Nuri Pakdil şiirlerimi dosyalayıp Arif Ay’a teslim etmemi söyledi. Büyük bir heyecanla hazırladım. Fakat Arif Ay, şiirlerin çoğunun yeterli olmadığını söyleyerek dosyayı yırtıp attı. 0 an canım yandı mı? Evet. Ama şimdi dönüp baktığımda bunun bir terbiyenin parçası olduğunu görüyorum.”

İbrahim Eryiğit – Arif Ay’ın Sen Geçerken Şiir Kitabı Üzerine

“Arif Ay’ın şiirlerinde matematiksel imgeler, yalnızca biçimsel bir süsleme işlevi görmez; varoluşsal deneyimi derinleştiren metaforik bir boyut taşır. Şair, sayıların, ölçülerin, geometrik mekânların ve zamanın ritmik yapısının simgesel gücünden yararlanır; böylece bireysel duygular ile evrensel düzen arasında bir köprü kurar. Örneğin, akışkanlık ve tekrar imgeleriyle “dalga dalga heyecan” [s.56) ve “ırmaklar bir daha bir daha bize akar” (s.27) dizelerinde görülen ritmik tekrar, matematiksel bir süreklilik ve döngüsellik hissi uyandırır. Ayrıca şiirlerdeki simetri ve karşıtlıklar, yalnızca estetik bir etki yaratmakla kalmaz; varlığın çelişkilerini ve geçişlerin ölçüsünü sezdirir. Kitaptaki geometrik ve matematiksel motifler, Arif Ay’ın ritmik dizelerindeki ölçü ve tekrarlarla birleşerek, zamanın ve aşkın akışını somut bir deneyime dönüştürür.”

Mehmet Solak – Şiirin Gölgesinde

“Yazar, “bizde kafa karışıklığı yaratan terimlerden biri” dediği lirizm meselesini “Çaya Çorbaya Lirizm” başlıklı metinde, hem ironik bir bakış açısıyla hem de farklı yazarların farklı tanımları ve yorumlarıyla karşılaştırmalı bir şekilde tartışır. Gerek gündelik hayatta orta öğretim düzeyini aşamamış algılanma biçimi gerekse şairlerin-yazarların kendilerince anlam yüklemelerinin Lirizm konusunda kafa karışıklığına hatta bir keşmekeşe yol açtığı kesin. Buna bir de doksanlarda yaşanan indirgemeci ve küçümseyici yeni epikçi saldırıları eklerseniz olayın vahameti anlaşılacaktır. Yazarın, genel Lirizm algısını parodileştirerek “Sanki limon mübarek, her elerde deva…” demesi de…”

Arif Ay ile Söyleşi

Dosya kapsamında Arif Ay ile yapılan bir söyleşi yer alıyor dergide. Sorular Mehmet Özger’den.

“Edebiyat aslında bir dergicilik, bir yayıncılık faaliyetinden ziyade, öğretisel bir eylemin, savaşımın adıdır.

Edebiyat’ta yazmaya başladığımda ilk kadro henüz ayrılmamıştı. Rasim Özdenören, M. Akif İnan, Erdem Bayazıt, Alaeddin Özdenören, Cahit Zarifoğlu, İsmail Kıllıoğlu, Osman Sarı benim sanat ve düşünce dünyamın derinleşmesinde önemli katkıları olan insanlardır.”

“Sanat kolay gerçekleştirilen bir uğraş değil; insanın bütün benliğini, varoluşunu, seçimlerini, hayata bakışını, netlerini, kabullerini içeren bir uğraştır. Buradan şiir özeline geçersek, pek çok zorlukla karşılaştığımı söyleyebilirim. Ülkemizde bir kültür soykırımı yapılmıştır. Başta yazı değiştirilmiş. Geçmişi yok saymanın her yolu denenmiş. Dolayısıyla doğduğunuzda geçmişinizin yok edildiği bir dünyaya gözünüzü açıyorsunuz.”

Atıf Bedir – Arif Ay’dan İki Nuri Pakdil Kitabi: Direnişin Klas Hâli Nuri Pakdil ve Bir Yürüyüş Senfonisi

Nuri Pakdil’in şiirinin ele alındığı “Şiiri” adlı bölümde ise onun Ebubekir Sonumut adıyla yazdığı şiirlere değiniliyor. Arif Ay, Pakdil’in “İnsan seni savunuyorum sana karşı” cümlesinin, şiirinin, hatta tüm yazdıklarının ana izleklerinden biri olduğunu belirterek başlıyor değerlendirmelerine. Bölümün ilerleyen sayfalarında ise onun şiirlerinden seçtiği örnekler veriyor. Arif Ay’ın değerlendirmesine göre Nuri Pakdil’in şiirindeki ışığın kaynağı “Ulu Önder Peygamberin bin dört yüz yıl önce yeryüzüne saçtığı ışıt”, şiirinin coğrafyası ise “Merkezi Mekke, Medine ve Kudüs olmak üzere tüm yeryüzüdür.”

Beyza Can – Fuzuli’nin Yalnızlık Arkadaşı Sezai Karakoç

“Arif Ay’a göre Karakoç sanatıyla ruhun diriliş muştusunun haberini verir. Yazılarında evrensel bir dil kullanır. Onun ufku tüm insanlığın dirilişi ve kurtuluşudur. Tüm medeniyetlere vakıftır. Mevlana’nın pergel metaforunda olduğu gibi bir ayağını kendi inancına, uygarlığına sabitler, bir ayağıyla da bütün dünyayı dolaşır. Karakoç için sanat, insanı değiştirmeli, büyütmeli, hakikat özü taşımalıdır ve insanın kalbine yakın olmalıdır. Şiir hakikatin, doğa ve tarih içinde atan nabzı, çarpan yüreğidir Karakoç için. “Sür ruh pencerelerini Allah’a açtıkça şiirdir” der. Sair ise onun için bir milletin kalbidir. Ona göre millet olmanın temel özelliklerinden biri kendine özgü edebiyata sahip olunmasıdır.”

Yediiklim’den Şiirler

su ne güzel
bir ceylanın gözlerinden bakıyor
ruhumu ruhuna katarak
sonsuzluğa akıyor

su ne güzel
bir tomurcuktan bahara bakıyor
kederlenme ruhum
çağdaş firavunlar da onda boğulur
Arif Ay

Kalbimizi aradan çıkarmak neyin çaresi olabilir?
Kalbimizi aradan çıkarmak neyin habercisi olabilir?
Sessiz kalarak gergedanın hafızasına girilebilir mi?
Görmemek tülbentteki hasarı azaltabilir mi?
İşitmeden karanfilin içinde kurumak mümkün mü?
Unutmak mı?
Unutmak kaç yaşında, delirmenin dışında neyi unutabilir?
Değil!
Bunlar çare ve vazife ve huzur konusu değil
İhsan Deniz

Ağır aksak adım atışların akıbetini düşen yola zahmet çekip
Aşık’a ah ola üzengiler üzüle rahvan gitmekten bizar atlar ki

Ne var bunda yol yoldur sonunda suyun başındaki zorba ise
Sesinden başka kamçısı olmasın mı elinde kıvrımlı şakrağın
Nurettin Durman

yıka arıt durulsun
su gibi olsun ömrün
takılmasın ruh soluğuna
inciler gibi dizilsin
sana yakışan sözün olsun

dişlerinin arasında ezgin büzgün
pörsümüş olanla değil
okyanusa düşen bir damlan olsun
Ali Haydar Haksal

başağa durmadan daha
kestiler başları
bir coğrafya ki; yerle
gök arası elemdir
Bir yaralı kuş gibidir şimdi Kudüs

Haydi kalk ve derin bak aynaya
İçinde binlerce insan yüzü
Dönüp bir daha, dönüp bir, dönüp
Dökülen yerlerini tamir et bir güzel.

Çıkar şiirini heybenden Arif Ay
Kendini iyi koru darbelerden
Adem Turan

Basra zencilerini alkışlamakta
Aynalarda sıkışmış cesetler
Yaltaklanıyor kocalarından arta kalan duvaklara
Sehre ön kapıdan davet edilmişsin
Orada develer emziriyor aylak medeniyetleri
Bir sokak çalgıcısı kanlar içinde
Mızıkasından bitkin çocuklar yağmalanmış
Atını ne yana çevirsen günahkâr ilan edecekler şimdi
Halil İbrahim Peşmen

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir