Düşeyaz Dergisinde Hakikatin Kurmacası: Roman Dosyası

Düşeyaz dergisi 38. sayısında Hakikatin Kurmacası: Roman Dosyası ile karşımızda. Her sayı birbirinden değerli dosya konuları ile günümüz edebiyatına katkı sunmaya devam ediyor dergi.

Giriş Yazısından…

“Bu sayımızın temasını “Hakikatin Kurmacası: Roman” olarak belirledik. Hayatın kendisi, çoğu zaman farkına varmadan içinde dolaştığımız bir kurmacadır. “Biz mi kurmacayız, var olan kurmacada bize verilen vazifeleri mi icra ediyoruz?” gibi felsefi sorular da yazarın düşünce ve üretme serüvenine dahildir.”

Ali Emre ile Söyleşi

Dergide dosya kapsamında Ali Emre ile yapılan söyleşi yer alıyor. Sorular; Mehmet Mortaş’tan. Emre, söyleşide; tarihî romanları hakikati göstermek için yazdığını, kurgunun gerçeği çarpıtmaması gerektiğini belirtiyor. Tarih bilincinin toplumsal hafıza ve kimlik için taşıdığı önemi anlatıyor. Şiirle birlikte roman yazmayı bir sorumluluk olarak gördüğünü, özellikle ihmal edilmiş büyük şahsiyetleri anlatmayı hedeflediğini söylüyor. 

“Bizim şahsi tercihlerimize uymasa da bir edebî eser, dolayısıyla bir roman her şeyi anlatabilir; farklı amaçlarla ve farklı yollarla yazılabilir. Sayısız mizaç ve meşrep, inanç ve ilke olduğu gibi bazen biri diğerine değmeyen çok sayıda kuram, yaklaşım biçimi ve okur profili de var. Günümüzde, kafamızı ve kalbimizi de dizayn etmeye yeltenen bir endüstri, bir “piyasa” belası söz konusu üstelik.”

“Okuyucu ve izleyici de bir kitabı yahut filmi, tarihî gerçeklerle aynîleştirmekten kaçınmalı. Teyakkuz hâlinde bulunmalı biraz. Bilgi, belge başka bir şey sonuçta, sanat metni ya da görüntüsü başka bir şey. Hem yazar hem de okur için geçerli bir ihtar bu.”

“Kurgunun yanı sıra dil konusunda da zorlandığımı söylemeliyim. Günümüz okuyucusuna hitap edecek şekilde günümüz Türkçesiyle yazılmış bir roman olsa da en azından o dönemin ruhuna açık bir şekilde ters düşecek kelimeleri kullanmamaya çalıştım.”

Vedat Ali Kızıltepe – Hakikatin Kurmacası: Romanın İnşa Ettiği Gerçeklik

“Hakikat ile kurmaca arasındaki ilişkiyi anlamak için romanın zaman ve mekânla kurduğu bağa da bakmak gerekir. Gerçek hayatta zaman doğrusal akar; geçmiş, şimdi ve gelecek birbirini takip eder. Oysa romanda zaman parçalanabilir, geri dönebilir, hatta durabilir. Aynı şekilde mekân da sabit bir gerçeklik olmaktan çıkar; karakterin ruh hâline göre daralır, genişler ya da tamamen soyutlaşır.”

Alpaslan Yurtsever- En Büyük Romancı: Bilinçaltı

“Hiç dikkat ettiniz mi? Bazı insanlar hayatlarını adeta aynı sahnelerle tekrar eder: Benzer ilişkiler… Benzer hayal kırıklıkları… Benzer sonlar… Bu tesadüf değildir. Bu, bilinçaltının yazdığı senaryonun sahnelenmesidir. Tıpkı bir roman gibi… Karakter değişse bile, tema aynı kalır. Çünkü bilinçaltı, tamamlanmamış hikâyeleri tamamlamak ister. Ve insan, farkında olmadan aynı duygunun farklı versiyonlarını yaşamaya devam eder. Ne zaman ki tamamlanır yeni kurgular ve anılarla yeni yaşantılar sahnelenir.”

Hayriye Göztaş – Romanda Anlatım Teknikleri

“Yazar, bazen yalnızca anlatma tekniğini tercih ederek olayların anlatıcı tarafından aktarılmasına müsaade eder. Bazen ise gösterme tekniğiyle eser ile okuyucunun arasından anlatıcıyı çeker, olayları okuyucuya direkt sunar. Çünkü olayı bizzat okuyucunun yaşamasını, görmesini istemiştir. İç konuşma tekniğini kullanan bir yazar kurgusundaki kahramanların duygu ve düşünce dünyalarını ilk ağızdan okuyucusuna aktarır.”

Nimet Tekerek – Roman Türünde Toplumsal Tahayyüllerin Destekleyicisi Olarak Kadın Karakterler

“Edebiyat sosyolojisi açısından bakıldığında, romandaki kadın figürü salt bir karakter değil, bir toplumsal tiptir. Yazarlar; Batılılaşmayı, yozlaşmayı, milli değerleri veya ideal aydın tipini anlatmak istediklerinde, bu kavramları kadın karakterler üzerinden somutlaştırmışlardır. Bu durum, belki de kadının toplumsal yapının temel taşı ve ahlaki değerlerin bekçisi olarak görülmesiyle doğrudan ilintilidir.”

Gündüz Kayalı – Benim Romanlarım

“Sabahattin Ali; romanlarını yalın, etkili ve vurucu bir dille kuran, Türk edebiyatının vicdanıdır. Kuyucaklı Yusuf’ta Anadolu’nun sert gerçeklerini, yoksulluğu, adaletsizliği, bürokrasinin ezici gücünü ve bir insanın nasıl adım adım yok edildiğini öyle çıplak bir şekilde anlatır ki okurken içiniz acır. İçimizdeki Şeytan’da ise aydın çevresindeki ikiyüzlülüğü, entelektüel bencilliği ve bireyin kendi içinde yaşadığı çöküşü gözler önüne serer.”

Düşeyaz’dan Öyküler

Sait Aslan – Hata

“Kıyafetlerini valize yerleştirirken her zamankinden daha tuhaf bir sızı hissetti yüreğinde, bakışları giderek donuklaşmaya başladı. Yitirilen hayallerine, kederli mazisine ve yarım kalmış çocukluğuna istemeden de olsa bir bilet kesip yola revan oldu.”

“Annesinin nasihat niteliğindeki sözlerini dinledikten sonra eline telefonu alarak polisi aradı ve durumun izahını yaptı. Eve gelen polislere, gözyaşlarına boğulmuş olan ablasını kendi elleriyle teslim etti. Bununla yetinmedi ve annesini de yanına alarak polis karakoluna kadar ablasına eşlik etti.”

Gülçin Yağmur Akbulut – Yangın

“Dağılırdık, toplardı. Sele kapılırdık, çekip çıkarırdı. Derinlere gömülürdük, tırnaklarıyla kazıyıp azlederdi. Kovgun ve ürkektik. Annemizin göğsüne yaslanır, kopan fırtınalara kafa tutardık. Ağlardık. Gözyaşlarımıza sebep olan bütün çeşmeleri kör tapayla kapatırdı. Düşerdik. Kanayan dizlerimize yara bandı olurdu ak saçlı peri peyker.”

“Yirmi güne yakın kalmıştım hastanede. Kendimi daha iyi hissediyor, annemle kardeşimi göreceğim günü hasretle bekliyordum. Sabah kahvaltısından sonra ellerinde birtakım kağıtlarla bir bayan bir erkek girdi yattığım odaya. Bayan olan usulce yanıma yaklaşıp bakanlıkta görevli olduklarını, beni Çocuk Esirgeme Kurumuna götürmeye geldiklerini ifade etti. Bir bardak su istedim görevli abladan. Bardağın dibini göre göre içtim suyun hepsini.”

Maşide Aydoğan Dinçer –  Uzakların Kokusu

“Şehirlerin de insanların da kendine has bir kokusu vardır elbet. Ama uzaktan gelenlerin kokusu başkadır. Sarılınca hasret diner, günlerin tadını doya doya çıkarmak istersin. Gitmesin, dibinden ayrılmasın istersin.”

“Gidenin ardından kalan sen olunca, eve bir kasvet çöker. Gidenin yeri hiçbir zaman dolmaz. Elini attığın her şeyde yokluğunu hissedersin. Derin bir hüzün kaplar insanın içini. Ben uzakları hiç sevmedim. Hep yakın olsun istedim sevdiklerim. Şu ayrılık denen şey, hiç olmasın istedim. Gitmek diye bir şey olmasın.”

Düşeyaz’dan Şiirler

kuşkular göverecek gelmese de güz
benliğimde sırları tenime ayarlasam da
göz ucunda vurgun yiyen deniz dalgası
patlamaya hazır gölgede sessizlik ironi
bilmem hevesim bir nehrin ne kadar debisi eder
bir ağrıya serap çölde ne kadar dayanır
Mehmet Mortaş

Yalnızlığın sesidir bu akşam bu yağmur
Ve hüzün ancak çıktığı yeri bilir
İhtimaldir geleceksin seviyorsan kuşkusuz
Üzülmek mi buradan geçmişse fani bir teselli
Sabahın içinden geçerek
Gelirsen hiç hakkım kalmasın
Ve kendini bulmuşluğun inadıdır o an
Varınca yeşerir o üzüldüğün yerler
Susamışlığın bazı kuyularda
Gelseydin bu baharda, güneşle buralı olmaya.
Ahmet Tepe

radyoda fakirleri ağlatan türkü
bir patron
alıp tabloyu duvarına asıyor
vişneleri toplayıp sıkıyor
tablonun kanını içiyor

sonra ıslanıyor mektubun kirpikleri
Kazım Gök

pencere kenarlarına yaklaşan sevinçle
özlem kapı eşiğinde duruyor günlerce
o köpüren varlığını şafakla tamamlayıp
geçiyor kaburgalarımdan göğün sütunlarına
en önde ve vücudumu teşhir ederek
Ahmet Karpınar

Bir sabah düşün,
Sevmek öyle yorgun uzanıyor aramıza,
Sevmek öyle durgun,
Öyle kederli…
Kalbimi bırakıyorum yüzün yüklü güze
Ve bir yaprak gibi üşüyorum nabzında,
Cilveli sarmaşıklar sararken seni
Züleyha Özbay Bilgiç

Mahalle Mektebi, Sayı: 89

Mahalle Mektebi dergisi 89. sayısı ile gönüllere dokunan yürüyüşünü sürdürüyor.

Derginin bu sayıdaki söyleşisi Ali Taçar ile yapılmış. Sorular Cihan Karakurt’tan. Taçar, yedinci kitabı “Ve Bazen Göğsümüz Daralır” üzerine soıruları cevaplamış. Kitabının bir risale olduğunu, kabz halini günümüz meseleleriyle ele aldığını anlatıyor. Yazan ile yaşayan arasındaki mesafeden söz ediyor. Tasavvufun tüm çalışmalarının ana eksenini oluşturduğunu söylüyor.

“Bu kitapta da risale formunun unutuluyor olmasından rahatsız oldum ve risale yazmak istedim. Klasik risale formunda, ayetlerle hadislerle menkıbelerle destekleyerek yazdım. Kabz risalesidir eser. Ancak kabz risalesini bugünden ele almak istedim.”

“Temelde tasavvuf ve edebiyat okuyorum. Genelde gündemimde bir konu oluyor ve birkaç ay, belki daha fazla o gündeme dair okuyorum. Okurken yazmıyorum. Okuduklarım bir yerden sonra dökülme ihtiyacı doğuruyor ve yazıyorum. Yazarken kitaplara gitmem, geleni yazarım, hatırlayamadıysam yazmam. Risaleyi bir ayda yazmıştım.”

Hayatı plansız yaşamak gerektiğine inanıyorum, zuhurata tabi olmak böyle gerçekleşir, bu yazı için de geçerli. Mahalle mektebine röportaj yapıyoruz şu an, aklımda hiç yoktu. Hayat tam olarak böyle bir şey. Ahmet Murat’ı andık, onla bitirelim. “Allah sürprizdir, rabbül âlemin”

Okuma Pratiğinin Kamusallaşması

Murat Demir, okuma pratiğinin dijital çağda bireysel ve sessiz bir faaliyet olmaktan çıktığını, kamusal bir etkileşim alanına dönüştüğünü anlatıyor. Okurların yorumlar, paylaşımlar ve tartışmalarla anlam üretim sürecine aktif olarak katıldığını belirtiyor. Bu dönüşümün edebiyatın değerlenme biçimlerini değiştirdiğini, kolektif kimlikler oluşturduğunu ancak aynı zamanda yeni hiyerarşiler ve dikkat dağınıklığı gibi sorunlar da getirdiğini ekliyor.

“Okuma pratiğinin kamusallaşmasının bir diğer önemli boyutu, kolektif kimliklerin oluşumuyla ilgilidir. Okur toplulukları, yalnızca metinler etrafında bir araya gelmez, metinler kadar ortak ilgi alanları, değerler ve dünya görüşleri etrafında da şekillenir. Bu topluluklar, bireylerin kendilerini ifade etme ve ait olma ihtiyaçlarını karşılayan sosyal alanlar yaratır.”

Arz’ın Mühürü Arş’ın Eşiği: Dağlar ve Söyledikleri

Mehmet Gülaydın, dağların sadece coğrafi oluşumlar değil, aynı zamanda kutsal mekânlar ve manevi sığınaklar olduğunu anlatıyor. Jeolojik gerçeklerle Kur’an ayetleri arasındaki paralelliklere dikkat çekiyor. Hz. Musa’nın Tur Dağı’nda vahiy almasından Hz. Muhammed’in Hira Mağarası’na, Ashab-ı Kehf’ten Anadolu efsanelerine kadar pek çok örnekle dağların tarih boyunca peygamberlere, velilere ve mazlumlara ev sahipliği yaptığını belirtiyor.

“Ege’nin mitolojik devi Kaz Dağı, tarihin ilk güzellik yarışmasına ev sahipliği yapmış ve Troya Savaşı’nın kaderini belirlemiştir. Ancak Anadolu halkı, bu pagan hikâyelerinin yanına kendi masumiyet destanı olan ‘Sarıkız’ı eklemiştir. Köyündeki iftiralardan kaçan Sarıkız, dağın zirvesine sığınmış; orada kazlarıyla birlikte sırra ermiştir. Mitolojide tanrıların hırslarının ve kıskançlıklarının mekânı olan dağ; halk efsanesinde iftiraya uğrayan saf bir ruhun manevî sığınağına, ilahî adaletin tecelli ettiği bir mahkemeye dönüşmüştür.”

Tüketiyor muyuz Tükeniyor muyuz?

Elif Can Tunçer,  israfı sadece mal ve para harcamakla sınırlı tutmuyor, asıl büyük israfın ömür ve vakit olduğunu anlatıyor. İsrafın insanı kendinden uzaklaştırdığını, dengeyi bozduğunu ve gaflete sürüklediğini belirtiyor. Ömrün, vaktin davranışa bürünmüş hali olduğunu, boşa geçirilen her anın telafisi olmayan bir kayıp anlamına geldiğini vurguluyor. Mal israfı kadar, hayır yolunda harcamamak veya vaktini faydasız işlerle tüketmek gibi durumların da israf olduğunu ekliyor.

“Tüketim arzusu israfı tetikler. İsraf, tüketim arzusunun davranışa dökülmüş halidir. İsraf eden insan varlık nimetini küçümser. İsrafı alışkanlığa dönüştüğünde elindeki nimeti de inkâr eder. Şükürsüzlüğe yönelen insanın ömrü de bereketsizleşir. Nitekim ömrün yoksullaşmasının temelinde savurganlığa olan düşkünlük yatar. Ömrün karşısında her savurganlık, manevi bir noksanlıkla insanı karşılar. Asıl cevherimiz olan ömrümüze karşı duyarsız tavrımız, savurganlığımızın vaktimize yansımasıdır. Ömür, vaktin davranışa bürünmüş halidir.”

Yakın Okumalar

Yakın Okumalar’da bu sayı; Bahtiyar Gül, Gülran Aytaç, Şeyma Samur, Özge Korkmaz var.

Bahtiyar Gül – Sorular: Zübeyde Andıç

“Herkesin malumu olan şeyleri aynı biçimde tekrar etmek iyi bir metin için yeterli gelmiyor bana. Anne, baba, çocuk ilişkisi çokça yazılıp çizilen bir konu. Bunu öncekilerle benzer yazdığınızda aynı öyküler ortaya çıkıyor. Bizim Evde Herkesten Önce Balıklar Uyanır öyküsünde de gerçekliği çocukluğun dilinden ve hayal gücünden yararlanarak acayip, ilgi çekici ve daha kışkırtıcı bir noktaya taşımaya çalıştım. Okurdan gelen geri dönüşe baktığımda kitapta en çok dikkat çeken öykülerden biri oldu. Bu anlamda da okura ulaşmış öykülerden biri olduğunu düşünüyorum.”

Gülran Aytaç- Sorular: Abdullah Kasay

“Evet, Sesin Dağın Ardında’ya ismini veren mısra o şiirde. Sizin kilit dize diye isimlendirdiğiniz. Sesin Dağın Ardında’ya ismini hocam A. Ali Ural verdi. Bu söyleşi vesilesiyle de hocama teşekkür etmek isterim. Hem esere verdiği isim için ve hem de üzerimdeki emeği için. Dediğiniz gibi dağ kimi zaman coğrafi engel veya yankıyı saklayan bir sığınak olarak da anlamak mümkün. Ama engeller tabii sadece coğrafyayla sınırlı olmuyor. İnsanların arasında duygular, düşünceler, kalbi ve ruhi farklılıklar da engel oluşturabiliyor. İnsan âdetince engelden bahsedilebileceği gibi, insan âdetince yankı saklanan sığınaktan bahsedilebilir. Ama dağ kelimesi hepsini ve daha fazlasını hem işaret eder, hem de kuşatır.”

Şeyma Samur – Sorular: Fatma Nur Uysal Pınar

“Zihnimdeki hikayeyi okura aktarma noktasında hangi anlatı tekniğinden en çok yardım alabileceksem onu seçiyorum. Deneysellik benim için bir cesaret meselesinden çok neyi nasıl anlatabileceğimin sınırlarını yoklama anlamı taşıyor. Biçimde yenilik arayışlarına çağdaşlarım arasında da sık rastlıyorum. Teknolojiyi, sosyal medyayı bu denli merkezinde tutan bir çağda hikaye anlatma biçimleri de çeşitleniyor haliyle.”

Özge Korkmaz- Sorular: Nihan Özebeoğlu

“Hayat yorgunluğundan ziyade hayatın maruz bıraktığı, bir şekilde hepimizin karşısına çıkan, gözlemleme fırsatı bulduğumuz o insanlar. Yaşarken kaçamadıklarımızdan yazarken kaçma hâli belki. Onlardan dahi alacağımızı alıp bir öyküye dönüşmesini izlemek çoğu zaman keyifli. Hayata biraz böyle bakmak lazım. Yorgunluklar hep olur. Sonunda iyi bir şeye hizmet edebiliyorsa kâfi. Nitelikli edebî eserler insanı dönüştürme çabasına girmeden insanı insanla yüzleştirir, okuduktan sonra bunu nasıl değerlendireceği okura kalmış.”

Mahalle Mektebi’nden Öyküler

Ahmet Sarı – Elleri Kendinden Önce

“Omzumda meleklerle işte oturuyorum bu bayırda. En küçük iyiliğimde, küçük bir taş sokakta, onu kaldırıp köşeye koyduğumda, zarar vermesin birisine, tetikte biri. Ya da gözdür işte, bir mikyası var nazarın da, dünyalık bir şey gerdan kırdığında bana tetiktedir beriki. Dinmez iki soluk yanı başımda. Uykuları yok. Yorulmazlar da. Salkımsöğütlerin saçlarını okşayan rüzgâr yüzüme efil efil esiyor. Saçlarım dağılıyor, saçlarımı tutamıyorum. Rüzgârın sırtına binmiş de alacakargalar.”

“Yıldızlı gökten sakın korkma. Şehir ne kadar büyürse evlerle, gökdelenlerle, yapılarla o denli göremezsin yıldızları. Kutup yıldızını küstürürsün bakmadığın için ona. Mayasında nazar var ya, bakmadığında gemiciler ona darılır kutup yıldızı. Bakılmak ister. Yerin aşırı ışığından göğün yıldızları kaybolur da göremezsin yıldızları. Hadi diyelim ki sakallı ay dedeyi. Yapayalnız ay dedeyi. Kaç yıldan beri dostu yok yıldızlardan başka.”

Abdullah Kasay – Buradayım

“Kars ovasının üzerinde, gece ile gündüzün o renksiz, asılı kalmış sınırında, donmuş toprağın katı sessizliği vardı. Bakkal Halit’in dükkânının önündeki tahta taburede oturan Yunus, dizlerinin arasına sıkıştırdığı ince belli çay bardağını iki eliyle kavramıştı. Bardak elini yakacak kadar sıcaktı, ancak parmaklarının ucundaki titreme durmuyordu. Bu titreme, eksi on iki derecelik sabah ayazından değil; bedenin, uzamın ve zamanın ona ait olmadığına dair o sarsıcı, fiziksel sezişten kaynaklanıyordu.”

“Elleri titreyerek bir sayfa daha çevirdi. Sayfada, uzun meşe bir masanın ucunda oturan bir adam vardı. Elinde kısa çelik bir bıçak tutuyordu. Bıçağın ucundan sarkan sarmal elma kabuğu masanın üzerinden dökülüyor, kâğıdın sınırlarını zorluyordu. Babasının gözlerindeki o donuk bakış kusursuzca gölgelendirilmişti.”

Hakan Bahçeci – Sildim Baş Harfini

“Mevsim kış, mevsim soğuk, mevsim siyah beyaz. Nasıl yağması gerekiyorsa öyle yağıyor kar, ince ve tiz bir rüzgâr sesi ağaçların arasından koşarak geçiyor, bir uğultu bir vınlama yağan kara eşlik ediyor. Şehrin kenarında çınar ağaçlarıyla çevrili bir çay bahçesi. Çıplak dallarıyla gökyüzüne kucak açıyor ağaçlar. Siyahın ve beyazın tonlarıyla gri bir örtü sarkıyor şehrin üstüne. Rüzgâr da konuşmasa sessiz bir filmin ilk ve tek sahnesindeyiz belki de.”

“Park sessiz, kar yağıyor sessiz, artık iki adam sessiz… Bu sessizliği kuşların havalanışı bozdu. Kim ne demişti hangi cümle kimindi?

Sustular, uzunca sustular; gidene, gelmeyene, acı çektirene, acı çekene, kalbi soğuyana, kalbi olmayana… Susarak konuştular.

Vakit tamamdı, kar durmuş, filmin ilk sahnesi son bulmuştu. Birden ayağa kalktılar, kar yağsın yine geleceğim dedi biri, ben hiç gidemedim dedi öteki.”

Emre Öztürk – Adın Ne?

“Rüzgâr, aralıklardan sızıp avuç içlerine doldu. Ellerini saklamak ister gibi ceketinin içine çekti. Kimse görmese de, onlar kendilerini biliyordu. Her çizgi, geride bırakılmamış bir ihtimali fısıldıyordu. Başını kaldırdı. Gitmesi gereken yer belliydi. Durmak, düşünmek demekti. Düşünmekse, geçmişi çağırıyordu. Oysa şimdi yalnızca yürümek gerekiyordu. Eller önde, hayat biraz geride.”

Mahalle Mektebi’nden Şiirler

Ne kalınacak bir yer ne dinlenecek bir an bu ses pazarında efendim
Boyuyor alnım bu eşiği eksilmeyen duayla bu şehri
Değeriyle kaybediyor ellerim sorsam parmakların hangi renk?
Su değse bahçelerime iyileşiyor parmak uçlarına takılan ölüm
Bir kefen gibi yırtılıp duruyor boşluğuna doğru bu kalbin
Kırk yerinden kırılıyor bugün seni tanıyan bir rüyadan dilim efendim
Burhan Tuz

Şimdi ben yaptıklarımla gururlanmak nedir bilmem
Beni küçük küçük yonttular geriye az ben kaldı
Koşarak gelip de bir başına kaldığında
Beni, benden geriye kalan nefesimi görüp de
Kaçma geriye
Korkutucu ve ıssızken bu kadar evet bana da
Güvenme
Gizem Cevher

Baştan başladım gibi, dünya geri verdi uykularımı,
üstümde delikli bir çarşaf ve izliyorum
yıldızların düştüğü evrenler
dişlere pas, sokağa ağ, yalvarır gibi geceye
Bekliyorum, beklemek benim işim,
Unuttuğum şarkı avucumda çocuk tutar gibi
satılacak gibi dünya
dünya masada bir tabak, çatlaklarından sızıyor papatyalar
Süleyman Karaca

Cins, Sayı:128

“İşte en can alıcı nokta burası. Yaşadığımız gibi ölmüyorsak, yaşadığımız hayat aslında bize ait olmadığındandır. Başkasının arzularını giyiniyor, başkasının kelimelerini ödünç alıyor ve başkasının çizdiği sınırlarda dolanıyoruz. Kendi hikâyesini yazma cesareti gösteremeyenlerin ölümü de kendilerine ait olamaz.”diyerek 128. Sayısına giriş yaptı Cins dergisi.

Kütüphanede Bir Gün’de Necati Demir Var

“Kitaplar, yaşama kaynağım. Elbette hâlâ kitap alıyorum. Hem de her hafta bir koli… Haftada 10-20 arası kitap alıyorum ve bunları okuyorum. Son yıllarda ilgim tamamıyla dünya tarihine yöneldi. Birkaç yıldır dünya tarihi okuyorum. Hatta bir dünya tarihi kitabı yazmayı bile düşünüyorum. Kitaplarda bir ayrımım var. Dil, tarih ve kültür kitapları önceliğim.”

“Kütüphanemin bizden sonrası olmayacağı belli. İki oğlumdan biri diş hekimi, diğeri de hukukçu… Her ikisine de alanlarında akademisyenlik teklifinde bulundum. İlgilerini çekmedi. Belki de benim esir gibi çalışmamı sevmediler. Kitaplarımı büyük ihtimalle çalıştığım, mensubu bulunmaktan onur duyduğum Gazi Üniversitesi’ne hediye ederim diye düşünüyorum.”

En Hızlı Büyüyen İkinci Şey Bambudur, İlkiyse Doyumsuzluk

Mert Mevlüt Gökçe, bireyin modern dünyada inanç, tüketim kültürü, özgünlük ve güç ilişkileriyle imtihanını anlatıyor. Hayatın anlamını sorgularken içine düşülen çelişkileri, utanç ve hırs gibi duyguların insanı nasıl şekillendirdiğini işliyor.

“Melekler mafya gibi örgütlenebilseydi Trump plastik bir atık olurdu ve sen çöplerini yere atmayarak meleksi bir haz yaşardın. Acılarını unutmaktan daha zor olanı mutluluğu hatırlamaktır. Çünkü rüyanın rüyası kolay kolay görünmez. Bu yüzden rüyalarında çocukluğunu hiç göremezsin. Ve hayat akar. Bir an gelir; gelecek, vaat anlamına gelmeyi bırakıp tehdit anlamına gelmeye başlar. O an sakın arkana bakma. Ömrünün istatistiğinden uzaklaş. İstatistik müstehcendir. Utandırır. Utancın tetiğine başkaları basar, suçluluğun tetiğine kendin basarsın. Utanç başkalarının varlığıyla çizilmiş bir mahremiyettir. Hafızası en kuvvetli duygudur utanç. En mutlu en korkak en dingin en heyecanlı anları unutursun en çok utandığın anları unutmazsın.”

Özgür Kalmak İçin Suçlu Bulmak Gerek

Samed Karataş yazısında özgürlük kavramının aslında dış otoriteler ve ekonomik koşullar tarafından belirlenen bir yanılsama olduğunu anlatıyor. İnsanın gerçek özgürlüğe ancak temel ihtiyaçlar ve direnç ortadan kalktığında, sevgi ve yalnızlık meselelerini çözerek içe dönük bir yolda yürüdüğünde ulaşabileceğini sorguluyor.

“Özgürlüğün bireylerde henüz bir özgürlük olması dediğim gibi henüz onu gerçekleştirememe hatta ona izin verilmeme direnci. Bir şeyden direnci aldığınızda o şey aslına rücu eder. O zaman özgürlük başlığı altındaki bütün ihtiyaçları, henüz ihtiyaç haline gelmeyecek bir evrede, sağlıklı koşullar altında gerçekleştirildiğinde özgürlük bir anda içe bakan bir yola dönüşüyor. Özgürlük, yetişkinliktir. Yetişkin olmak için mesuliyeti almak, suçu bulmak gerekir. Yan sokaktaki yetimin neden aç olduğuyla başlayan bir soru hepimizi özgür kılmaya yetebilir.”

Mehmet Sabri Genç İle Söyleşi

Mehmet Sabri Genç ile yapılan bir söyleşi yer alıyor Cins’te. Sorular; Eray Sarıçam’dan. Genç, söyleşide dijital şiddetin geleneksel kötülük anlayışından koparak daha dağınık, akışkan ve görünmez bir yapıya büründüğünü anlatıyor. Bu yeni şiddet biçiminin faili belirsizleştirdiğini, sorumluluğu dağıttığını ve şiddeti sıradan bir tüketim nesnesine dönüştürdüğünü sorguluyor.

“Bu hızlı tüketim meselesinde her iki durum da iç içe geçiyor. Sosyal medya akışı parçalı ve kesintisiz. Mesela bir kedi videosu ile bir linç kaydı aynı kaydırma hareketinde karşımıza çıkabiliyor. Bu durum, şiddeti sarsıcı bir olay olmaktan çıkarıyor. Şiddet sadece hızlıca geçilen bir içeriğe dönüşüyor. Sürekli benzer görüntülere maruz kalınca zihnin kendini koruma refleksi devreye girer. Şiddet rahatsız edici olsa bile sarsıcı olmaktan çıkar. Aynı zamanda insan zihni; aşırılıklara ve tehlikeye çekiliyor.”

“Türk toplumu kötülüklerin ifşa edildiği ve süslü gösterildiği yapımlarla ilk defa Amerikan dizileriyle ve 90’ların ortalarında ilk özel TV kanalı olan Star TV’de gösterilen “Pazar Gecesi Sinemaları” ile karşılaştı. Ekseriyeti kötülük içeren filmlerdi. Şimdiki yapımlarla karşılaştırıldığında bu yapımlar çok naif kalıyor tabii. Bu konu ayrı bir söyleşi konusu olacak kadar geniş. Türk yapımları da böylece değişmeye başladı.”

Sezai Karakoç’a Dair

Sadettin Acar, Sezai Karakoç yazılarına devam ediyor. Bu sayıda da Sezai Karakoç’la olan ilişkisini, ona duyduğu sevgiyi ve ondan gördüğü iyilikleri anlatıyor. Bir yandan da yayımladığı bir yazı yüzünden Karakoç’un kendisini nasıl azarladığını ve ondan özel hayatına dair hiçbir şey yazmaması yönünde bir tembih aldığını aktarıyor. Bu uyarıya sadık kalarak yirmi yıl boyunca şahit olduğu hatıraları yazmaktan çekindiğini, hatta unuttuğunu belirtiyor.

“Daha sonra şunu anladım: “Monna Rosa” hakkında yazdıklarım dikkat çekmişti çünkü yarım asırdır efsane gibi dolaşan bir şiir hakkında ilk ağızdan, yarım yamalak da olsa bir şeyler yazmıştım. Çok hayati bir şey yapmıştım aslında. Kimsenin konuşmaya cesaret edemediği bir konuda bazı ipuçları vermiştim. Ama bütünüyle cahil cesaretiyle elbette. O tarihten itibaren Üstad ile irtibatımı hiç koparmadım; daima ziyaret etmeye çalıştım, gidemediğimde hep aradım, sordum. Ama bir daha asla oraya dair hiçbir şey yazmadım.”

Ortak Dikkatin Çöküşü

Bireylerin “iradem zayıf” diyerek kendini suçladığı dikkat dağınıklığı sorununun aslında kişisel bir karakter kusuru olmadığını anlatıyor. Tolga Yıldız. Ortak bakma, birlikte odaklanma kapasitemizin çözüldüğünü, bu çöküşün teknoloji kadar toplumsal bağların zayıflamasından da kaynaklandığını sorguluyor. Dikkati bireysel bir mesele olmaktan çıkarıp ortak bir hak ve medeniyet sorunu olarak ele alıyor.

“Ben bu harabeyi normalleştirmeyi reddediyorum. İnsanı verimlilik hesaplarının içine hapseden, her saniyesini optimize etmeye çalışan o steril reçeteleri elimin tersiyle itiyorum. Bizler, performans makineleri olmanın çok ötesinde, dünyayı birlikte seyredebilen varlıklarız. Bütün kudretimiz, o müşterek bakışta gizli. Bu yüzden zihnimizin kuytularında yankılanan o çaresiz soruyu değiştirmemiz gerekiyor. Mesele “Nasıl daha iyi odaklanırım?” sınırlarını çoktan aştı. Sormamız gereken asıl soru, kalbimizi asıl yoran o büyük arayış şu: Nasıl yeniden aynı dünyaya bakabiliriz?”

Onuncu Yıl Marşı’ndaki Mehter ya da Senfonik ve Çoklu Şiir Türkiye…

Ömer Erdem, Resimli Türkiye Tarihinde bu sayı; Cemal Reşit Rey’in hayatını ve eserlerini, özellikle 10. Yıl Marşı ile Türkiye Senfonisi’ni merkeze alarak, sanatçının Cumhuriyet’in modernleşme projesiyle olan karmaşık ilişkisini anlatıyor. Rey’in çok sesliliğe olan bağlılığı ile dönemin tek sesli, dayatmacı zihniyeti arasındaki gerilimi sorguluyor. Onun ömrünün sonunda dilsiz bir kıza piyano öğretmesini ise bir kültürel terk edilmişlik ve sanatın içindeki derin arayışın simgesi olarak okuyor.

“Cemal Reşit Rey’in bütün çabası boyunca teorik boyut ve eğitimli alt yapı kuruluşu hep esas olsa da bir yönden popülerlik de gündeminden düşmez. 19 ve 20. yüzyılın şehirli insanının eğlence ihtiyacı, Avrupa’da gelişen akımlar ve bunların hayatla güncellenmesi onun da derdidir. Sonuçta teori ile pratik, sosyal kişiliğinin yedeği değil vasfıdır. Gece gündüz müzik teorisine boğulmuş kişi değildir Rey. Gece çınlayan yaşam çağrısına kulakları açıktır daima.”

Cins’ten Öyküler

Can Acer – At Arabası, Bir Arzu

“Otogarın sağ yamacındaki, kasabanın eski mahallesini merkeze bağlayan ince yokuşa geldiğimde un torbası taşıyan bir at arabası gördüm. Soğuğu yiyince iyice dinçleşmiştim. At, tırıs iniyordu yokuş aşağı. Atın ahenkli sarsılışının gözlerimdeki depremi ile heyecanlandım. İçimde bir buyruk duydum. Koş, üzerine atla onun. Yumuşak bir deri olmaktan vazgeç. Kaslara, sert kıllara, dildeki bütün ifadeleri aşan cesur ve acı kişnemelere ait ol.”

“Arabacıya el ettim, görmedi. Seslendim, duymadı. Son çare ıslık çaldım. Kafasını çevirdi, durmasını işaret ettim. “Göl tarafına gidiyorsanız arkaya binebilir miyim?” dedim. “Atla,” dedi, “kusura kalma kulağım ağır işitir.” Zor işitenlere özgü tonlamalarla sorular sordu. Yabancı olduğumu öğrendikten sonra konuşmamız yavaş yavaş kesildi.”

Güray Süngü – Uyanık

“Hüseyin Uyanık yirmi yedi yaşına girdiği gece, arkadaşlarıyla kutladığı doğum gününün sonrasında evine dönüp yorgun argın ama musmutlu bir şekilde yatağına uzandığında, daldığı uykunun yirmi yedinci dakikasında uykusunu kaybedeceğini elbette bilmiyordu. Birileri ona böyle olacağını söyleseydi de inanmaz, “Uykuyu kaybetmek nedir allasen, misket mi?” bu derdi. Çünkü o geceden yirmi bir yıl önce içinde galaksinin bir kesiti varmış gibi görünen misketini kaybetmişti ve ne yaparsa yapsın, nereye bakarsa baksın o misketi bulamamıştı.”

“Dokuzuncu gün yakın arkadaşlarının tavsiye ettiği bir psikoloğa gitti. Yirmi yedinci gün psikologla yaptıkları üçüncü seanstan sonra psikoloğun kendisine yardım edemeyeceğini anladı. Psikolog da anladı. Psikolog kendisini bir psikiyatriste yönlendirdi. Psikiyatrist, ikinci seanslarında verdiği ilaçların bir tesiri olmamasına şaşırdı. Dozu iki katına çıkarıp üçüncü seansta bunun da işe yaramamasını iyice garipsedi. Birinci yılın sonunda Hüseyin, gece uyuma çabasından yorgun düşüp tekrar ve tekrar salona dönmelere çok alışmıştı artık ama böyle yaşamaya bir türlü alışamamıştı.”

Cins’ten Bir Şiir

huzursusuz çok.
yekinip kalkmak için yorgun, oturup kalmak için erken
bazı şeyleri bazı şeylerden ayırmak için yeterince puslu
ve epeyce suskun artık anladıklarımız nedeniyle
tüm bunlar yüzünden değil, tüm bu nedenlerden değil
sesini duyup kendimizden geçmek için en çok
biz senin sarhoşların değil miyiz, berduşların değil miyiz senin
zarımız altı gelse hazinenden mi eksilir, ne olur bahtımız yaver gitse
biz dizlerini dövenlerin değil miyiz, dişlerini sıkanların değil miyiz biz senin
söylesene
konuşmayacak mısın bizimle?
İsmail Kılıçarslan

Muhit’te Hüsrev Hatemi Dosyası

Muhit dergisi 77. Sayısında Hüsrev Hatemi dosyası ile Hüsrev Hoca’yı dualar eşliğinde yolcu ediyor. Dua ile…

Dosyadan…

İbrahim Tenekeci – İyi Bilirdik

“Birbirimizden habersiz olarak aynı günlerde Çatalca ilçesindeki Ferhat Paşa Camii’ne gitmişiz. Halim Giray’ın şu iki dizesinin izini sürmek için: “Vatanımdan feleğin gerdişi ayırdı beni / Ettim Allah’a emanet seni ey yar seni.” Bu durum tesadüfen ortaya çıkınca bir de beraber gitmeye karar vermiştik.

Hocamız üslup ve nezaket ehli, iyi kalpli bir insandı. İncinse de incitmeyen.”

Sibel Eraslan – Bir Derviş, Bir Şair ve Tabib-El Kulub: Hüsrev Hatemi

“Bende bıraktığı dördüncü izlenim ise kederi onurla taşıyabilme gücüdür. “Keder bir fener gibi döner geceleri” derken aslında bu mısradaki “e” ve “r” harflerinin nasıl da soylu bir şekilde içten, abartısız ve sessizce döne döne ağladığını duyarsınız. “Ve bezgin seher gelir ardından / Her tanışmayı bir ayrılma say…” Kederli mısraın devamındaki bu metafizik çıkış, Hatemi şiirlerindeki en güzel “imkânsız” çıkışlardan biridir. Ezelde tanışmış sevgili ruhların, dünyadaki karşılaşmalarının kaderi ya ayrılık ya da ölümdür. Her halükârda dünya bir “elveda” yeridir, onun şiirlerinde bu firakın sızısını içten içe okursunuz.”

Kemal Sayar – Çelebi Bizi Unutma

“Hüsrev Hatemi aramızdaki yaş farkına rağmen teklifsiz dostluk kurabildiğimiz birisiydi. Hürmet ettiğimiz ama kolayca ülfet edebildiğimiz, rahatça şakalaşabildiğimiz, ona karşı duyduğumuz saygının, sevgimizi gölgelemediği büyüğümüzdü. Uzun telefon konuşmalarında size daima bilmediğiniz bir şeyi öğreten, hemen her şeye karşı çocuksu bir merak duyan ve daima öğrenme aşkı içindeki sevgili hocamız…”

Mahmut Bıyıklı – Birleyen ve Birleştiren Bir Münevver

Yunus’un izinden giderek gönül dilini tercih etmiş, bu yüzden doğrudan gönüllere dokunmuştur. Kalemini bir neşter gibi değil, bir hekimin şefkatiyle kullanmıştır. Hicvederken dahi zarafetten ayrılmayan bir üslup benimsediği için kimseyi incitmemiştir. Sadece mesleğiyle değil, şiiriyle ve sohbetiyle de şifa dağıtmış, çok sevdiği İbnülemin’in ifadesiyle bir “Devr-i Kadîm Efendisi” olmuştur.

Mehmet Nuri Yardım – Hasbiliğin Alamet-i Farikası Hüsrev Hatemi

“Hüsrev Hoca’yı farklı zamanlarda sohbetlere davet ettiğimizde büyük bir nezaket gösterir, bizi hiç kırmazdı. Geçmişte Kubbealtı’nda gerçekleştirdiği “Türk Şiirine Bakış” başlıklı konuşmasıyla dinleyicileri mest etmişti. ESKADER olarak bir dönem Beyazıt Devlet Kütüphanesinde onun için bir saygı günü düzenlemiş, bu şükran gününün daha kapsamlısını ise Ali Emiri Kültür Merkezinde tekrarlamıştık. Hatemi, orada da dostlarına ve sevenlerine hatıralarını anlatmıştı.”

Muhsin Macit – Şair Hüsrev Hatemi

“Kültür ve sanat hayatımızı bir bütün olarak görüp değerlendiren Hüsrev Hatemi, Osmanlı şiirinin Fars şiiriyle bileşen yanlarına dikkat çekmekle kalmaz, kimi zaman Farsçadan manzum olarak uyarladığı beyitlerle klasik edebiyata dair birikiminin genişliğini sezdirir. Doğrusu Fars şiirinin büyüklerinden Kâsım-ı Envâr’dan -bir zamanlar neredeyse unutulmuşluğa terk edilen- Yaşar Nezihe Hanım’a kadar pek çok şair hakkında yazdığım yazılara Hüsrev Hatemi’nin kitaplarında anlattığı anekdotlar kaynak olmuştur.”

Müslim Coşkun – Gün Akşamlıdır

“Hüsrev Hatemi iyi bir şair, derinlikli bir yazar ve nitelikli bir hekimdi. Bu üç alanda da saygın bir yer edinmişti. Vefatının ardından yıllarca görev yaptığı Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde adına düzenlenen anma etkinliğine iştirak ettik. Yoğun bir kalabalık var. Sevenleri salonu doldurmuştu; dönem arkadaşları ve öğrencileri hocamız hakkında hatıralarını paylaştılar. İnsan için en güzel şahitlik, vefatının ardından yapılandır.”

Ahmet Edip Başaran – Bir Şairin Kelineler Kitabı

“Türkiye gibi dil devrimi bağlamında ciddi tartışmaların ve kamplaşmaların olduğu bir ülkede kelimeler de birer kavga sebebi olabiliyor ne yazık ki. Modernleşme hikâyemizin acıklı ve makus ayrıntılarında hep kelimeler vardır. Hatemi Hoca’nın hatıralarında o tartışmaların da izini sürüyoruz bir nevi. Mesela sözlük çalışmalarından bahsettiği bir yerde, ilkokul ve ortaokul öğrencileri için hazırlanmış sözlüklerin o yıllarda çok fakir ve yetersiz olduğunu söylüyor Hoca. Hazırlayanların da -eski kelimeleri sözlüklere fazlaca alırlarsa- Dil Kurumunun gazabından korktuklarını belirtiyor.”

İnsan, Hayal ve Edebiyat

Ömer Lekesiz, edebiyatın yalnızca dil, üslup veya teknikten ibaret olmadığını, asıl temelinin “insan nedir” sorusu olduğunu anlatıyor. İnsanı beden, akıl, hayal, kalp ve nefis gibi katmanlarıyla ele alan bu anlayışa göre edebiyat, bu müşterek fiillerin dışa vurumudur. Tasavvuf ve İslam düşüncesinden hareketle, edebiyatın ahlaki bir sorumluluk alanı olduğunu, hakikatin sembol ve hayal yoluyla dile gelmesi olduğunu sorguluyor.

“Edebiyat çoğu zaman dil, üslup, tür ve teknik üzerinden tarif edilir; yazma faaliyeti de genellikle kabiliyet, zevk ya da hevesle açıklanır. Oysa bunların hepsi, kendilerinden önce gelen daha esaslı bir soruya dayanır: İnsan nedir? Bu soru sorulmadan kurulan her edebiyat anlayışı eksik kalır. Çünkü edebiyat, nihayetinde insanın kendisi, âlem ve hakikat hakkında söylediği sözdür. İnsanı bilmeden sözü, sözü bilmeden de edebiyatı hakkıyla anlamak mümkün değildir.”

Küresel Şehrâyin, Yöresel Yas

Ali Emre, dünyanın artık birbirinden tamamen kopmuş iki farklı rüyayı aynı anda yaşadığını anlatıyor. Bir tarafta haz, eğlence ve tüketim odaklı, acıyı görmezden gelen bir yaşam biçimi varken; diğer tarafta ölüm, yıkım ve hayatta kalma mücadelesi var. Bu iki halin aynı gezegende, aynı anda var olmasının yarattığı derin çelişkiyi ve bu çelişkinin giderek normalleşmesini sorguluyor.

“Bir konser alanında on binlerce kişi aynı şarkıya eşlik ederken, birkaç bin kilometre ötede bir aile ya da bir okul yok oluyor, bir mahalle iri bir ceset torbasının içinde kalıyor, bir şehir koca bir tabutluğa dönüşüyor. Ama bu iki enstantane, aynı zamanın içinde çakışmıyor gibi yaşanıyor. Sanki biri gerçek, diğeri bir dipnot. Sanki acı, algoritmanın önemsiz gördüğü sıradan bir içerik.”

Sonsuz Görecelik Karşısında Müştereklik

Murat Erol, insanların varlık âlemiyle kurduğu ilişkinin kişiden kişiye ve hatta aynı kişinin her anına göre değiştiğini, bu yüzden sonsuz bir anlam göreceliliği içinde yaşadığımızı anlatıyor. Bu göreceliliğe rağmen anlaşmayı mümkün kılan şeyin, dilin ötesinde tarih, coğrafya, kültür ve manevi değerler gibi unsurlarla inşa edilen “müştereklikler” olduğunu sorguluyor. Anlaşmanın temelinde bu ortak zeminin ve karşılıklı rızanın yattığını belirtiyor.

“İnsanlarla paylaştığımız müştereklikler, bize anlamın ve anlaşmanın genişliğini sağlar. Bu müştereklikler, farklı zeminlerden gelmenize rağmen, birlikte anlama, düşüncelerle uzlaşma ve kavramlarla en yakın şekilde buluşma konusunda ortak bir alan oluşturur. Dil bu müştereklerden sadece biridir. Dil olmadan bu ortaklığı kurmak imkânsızken, sadece dil ile bu süreci tamamlamak da oldukça zordur.”

Teknolojik Determinizm Karşısında Hürriyet ve Mesuliyet Savunusu

Muhammet Enes Kala, modern çağda aklın, iradenin ve vicdanın ortak sesinin teknolojinin ürettiği bir uğultu tarafından giderek bastırıldığını anlatıyor. Teknolojinin tarafsız bir araç olmadığını, derin bir değerler haritası taşıdığını ve çoğu zaman “kaçınılmaz kader” anlatısıyla insanı edilgen bir konuma sürüklediğini sorguluyor. Algoritmik sistemlerin karar süreçlerini görünmez kılarak sorumluluğu dağıttığını, özgürlük ile sorumluluğun birlikte var olduğunu ve asıl direnişin insanın kendi iradesini hatırlamasında yattığını belirtiyor.

“Bugün insan, “Böyle buyurdu algoritma!” cümlesinin ardına saklanan bir sorumluluk kaybıyla karşı karşıyadır. Bu cümle, bir itiraftan öte aslında bir teslimiyettir. Kararın kaynağını ve mesuliyetini teknik bir sisteme devretmek, itiraz ve isyan hakkını da zayıflatır. İnsan karar üzerine düşünmez, onu müzakere etmez; yalnızca sonucu kabul eder. Bu durum hürriyeti erozyona uğratır. Biliriz ki hürriyet, sadece seçim yapmak değil; tercihi sorgulayarak ve sınayarak karar verebilmektir.”

D. Mehmet Doğan

Yusuf Emre Şen, D. Mehmet Doğan’ı dil hassasiyeti, millî ve manevi değerlere bağlılığı ile tanıyor; onun Türkiye Yazarlar Birliği çatısı altında oluşturduğu kültür ortamını, genç yazarlara sunduğu eğitim imkânlarını ve “Batılılaşma İhaneti” gibi eserlerle Türk düşünce hayatına yaptığı katkıları anlatıyor. Doğan’ı, Nurettin Topçu ve Mehmed Âkif Ersoy çizgisinde, Türkçeyi kalbinin dili yapmış bir edebiyat ve dava adamı olarak hatırlıyor.

“D. Mehmet Doğan bir Mehmed Âkif Ersoy aşığıydı. İstiklâl şairimizin hem Millî Mücadele’deki hem de Türk düşünce hayatındaki etkisini anlatan eserler bunun en somut delilleridir. Ayrıca 12 Mart İstiklâl Marşı’nın Kabulü ve Mehmed Âkif Ersoy’u Anma Günü’nde düzenlediği programları özenle düzenlerdi. Gördüğüm kadarıyla günümüzdeki en iyi üç Safahat baskısından biri de kendine aittir.”

Muhit’ten Şiirler

Şimdi her yolu denediğime emin, yetmedim
lekelenmiş sevgim, sararmış hüznüm, felaketim
büyüdü ve kuruttu dallarını merhameti
gözlerindeki yangın şu toprağa gömülü
duydum boşa koparılan gülü, lanet ediyordu ardından
hatırlamaz kimdi, yangında ilk yakılan
nasıl bağışlarım alevi, harı ve külü
kalbimi istiyorum eli balta tutanlardan
ne ölümü çözebildim ne düğümü
bir kişi kalsaydım en azından.
Seyyid Ensar

Uyurdum
uygunsuz bir sözün kırılganlığı suratına vururdu çingenelerin
önce kime sarılır korkuyla uyanan çocuklar
kime sunar kumaşını kılıçların sularıyla yıkayan terziler
uyurdum ve uyandığımda başımın üstünde çalgılar

Ölürdüm
göğsümde bir ömrün yaşanmış kırçıl parmakları dururdu
son sözü söylemek ile söylememek arasında
otlar kapatırdı görmemek için bir mezarın yalın hâlini
giderdim
Mehmet Tepe

Güneşte açan çiçektir gözleri
Bal damlamış nane yeşili
Sevinç iner eteklerine dağların
Tebessüm vurur kıyılarına
Yorgun düşüp melekler
Uykuya dalınca.

Sükûn içinde yer ve gök
Kuşlar ağaçlar
Cömert Ege
O tatlı serinliğiyle
Bir mavi düş içinde.
Fatih Şahin

Şimdi tam yaşama saatleri
istesek bir bulut oluruz
hiç ağlatmayız birbirimizi

Gün eskimeden çıkalım
kevser ırmağına inelim
sulara karışalım, âşık olalım

Ben artık bir çocuğum
kimse değmesin bana
annemin saçlarına oklar yaydım
Yunus Karadağ

Velhasıl ben insan sabahları nasıl da içten güler
Senden öğrendim Erkan abi.
Bana bir ayna hediye etmiştin, bakınca iki çocuktuk içinde
Büyüdük ve bozuldu tüm yansımalar
Sadece tek bir kadın kaldı, yüzü gölge içinde
Güneşli sabahlarda ve zamansız balkonlarda
Tekrar görüşmek üzere.
Dilara Ayşe Akdeniz

Fakat dünya bayram yeri değil
Koşarken terliğimiz fırlar ayağımızdan
Söğüt dallarında kuşların sesini
Susturur bir anda muharebe çanları
Çatık kaşımla iftiharım bundan
Dünya dedim yalnız mutlulukla imtihan
Göğsüme çarpılır ve kesilir düşman sesi
O nefesi tutsam sana hediye etsem
Biliyorsun Rabbim hep seni sevdim ben.
Rıdvan Kadir Yeşil

Hararet, Sayı:11

Bahar sayısı ile karşımızda Hararet dergisi. “Kırılmanın, kırılabilmenin hikmetine inanıyoruz. Hala insan kalabilmiş olmanın güzelliğine dikkat çekmek istiyoruz. Her şeyin bu kadar “görünür olmaya” zorlandığı bir dönemde, görülmemenin sıkıntısını anlatmak istiyoruz. “İnsan, en çok yok sayıldığında öfkelenir,” diyordu Doğan Cüceloğlu, rahmet olsun… Yok sayılmasına rağmen hala direnebilenlerin, ayakta kalanların mücadelesine dikkat çekmek istiyoruz. Yine de tüm bunlara rağmen “Kırıldıysam, özür dilerim…” diyen Bülent Parlak’ın hassasiyetini taşıyoruz, ona da rahmet olsun…” diyerek selamlıyor dergi okurlarını.

Dergi çıkarmak günümüzde çok da zor bir uğraş değil. İmkânlar daha da çoğaldı. Önemli olan söyleyecek sözü olmakta. Derdi olan bir dergi olmaktır esas olan. Ben bu tarz dergileri daha da değerli buluyorum. Yoksa şiir, deneme, öykü… her yerde var. Mesele, bir derdi kuşanabilmekte. Hararet tam da öyle bir dergi.

“Biz bu kadar zulmün, bu kadar kötülüğün ve vahşetin sonunun Yüce Türk Milleti eliyle son bulacağına inanıyor ve bunun için çalışıyoruz. Tarih boyunca dünyaya nizam ve intizam getiren bu asil milletin, bir kez daha mührü eline alacağı günü bekliyoruz. Rabbimiz, bizi nizam-ı alemin tesisinde memur eylesin… Âmin!”  Budur Hararet’in derdi.  Yolları açık, duruşları kavi olsun.

Gerçeğe Ulaşmak İçin Kaybolmak mı Gerekir?

Ayşe Nur Kaya, insanın en zor sözünün kendine karşı söylediği hakikat olduğunu, gerçeği çoğunlukla başkalarından değil kendi korkularından sakladığını anlatıyor. Sorgulamayı ve kaybolmayı göze almanın, güvenli alanı terk etmenin asıl cesaret olduğunu; hayal kırıklığı ve acının insanı savunmasız bırakarak hakikate yaklaştırdığını sorguluyor. Olgunluğun, rahatlatıcı olmayan ama büyüten gerçekleri kabul edebilmekten geçtiğini belirtiyor.

“Modern çağda hakikat çoğu zaman konforu bozan bir misafir gibi karşılanır. İnandığımız insanların düşüşü, güven duyduğumuz yapıların iç yüzü, “asla yapmaz” dediklerimizin yapabilecekleri… Tüm bunlar bizi sarsar. Hayal kırıklığı yaşarız. Ama belki de hayal kırıklığı, gerçeğin ilk kapısıdır.

Kaybolduğumuzda ezberlerimiz dağılır. Güvendiğimiz duvarlar yıkılır. İlk tepki genellikle korkudur. Çünkü artık tutunacak kesinlikler yoktur. Fakat tam da o anda insan kendisiyle baş başa kalır. Etiketler düşer. Roller susar. Geriye yalnızca çıplak bir benlik kalır.”

Her Bahar Kendini Hatırlatan Şair: Cahit Zarifoğlu

İbrahim Gürel, Cahit Zarifoğlu’nun hayatını, edebi kişiliğini ve şiir anlayışını anlatıyor. Onun “Yedi Güzel Adam” içindeki özel konumuna, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’tan aldığı etkilere, örtük ve imgesel diliyle oluşturduğu özgün üsluba dikkat çekiyor. Şiirlerinin anlaşılmaz değil “zor” olduğunu, aslında onun iç benliğinin ve tasavvufi yolculuğunun bir yansıması olduğunu belirtiyor. Genç yaşta bahar mevsiminde hayatını kaybeden şairi, eserleriyle hatırlamaya devam etmek gerektiğini vurguluyor.

“Zarifoğlu’nun özellikle yaşamının son döneminde kaleme aldığı tasavvufi özlü olan şiirleri bu alana hâkim, bu değerlerin dilini ve kıymetini bilen okurlar için kapalı şiirler olmaktan çıkmıştır. Son dönem şiirlerinde tasavvufi ve İslami dil kullanmasının bir önemli nedeniyse her vicdan ve iman sahibinin kayıtsız kalamadığı gibi Zarifoğlu’nun da kayıtsız kalamadığı Afganistan’daki ve Filistin’deki Müslümanların yaşadığı zulüm ve mağduriyettir.”

Modern Bireyin İnanç Alternatifleri

Sudem Metin, çağımızın en büyük sorunlarından birinin inanç problemi olduğunu, özellikle kapitalist sistemin bireyi ittiği bireysellik ve tüketim odaklı yaşamın manevi ihtiyaçları karşılayamadığını anlatıyor. Bu durumun insanda doyumsuzluk, sabırsızlık ve ruhsal boşluk oluşturduğunu, dinin ise sevgi, huzur, aidiyet gibi temel ihtiyaçları karşılayan en önemli unsur olduğunu belirtiyor. Sistemin yarattığı kaçınganlıkla bireyin dini sorumluluklardan kaçtığını, Yaratıcı’yı reddederek ateizm, deizm, agnostizm gibi farklı inanç/sızlık biçimlerine yöneldiğini sorguluyor.

“Tanrıtanımazlık veya yaygın adıyla ateizm; Tanrı, tanrılar ve herhangi bir doğaüstü güce inanmama durumudur. Ateist bireyler vahye karşı akla dayalı bir dünya görüşünü benimserler. Evrendeki olguların doğa yasalarıyla açıklanabileceğini savunurlar ve başta teizm olmak üzere her türlü dini inanışa karşı dururlar. Ölümden sonraki hayata da pek tabii inanmazlar ve bu dünyayı tek yaşam evreni olarak görüp hesap vermeyecekleri düşüncesiyle haz odaklı bir yaşam sürerler. Bu inanç sistemi Tanrı’yı doğrudan reddeden tek inanç sistemi oluşuyla diğer inançlardan ayrılır.

 Tanrıumursamazlık veya yaygın adıyla apateizm; Tanrı veya tanrıların olup olmamasına karşı kayıtsız olma durumudur. Bu inanca sahip bireyler Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu tartışmayı gereksiz bulurlar. Her iki durumun da yaşamlarında bir değişikliğe sebep olmayacağını, bu konuyu tartışmanın saçma ve zaman kaybı olacağını ifade ederler. Ahiret inancı olmamakla birlikte şayet eğer varsa da bir şey kaybetmeyeceklerini düşünürler.”

Memleketi Kurtarmak

Faruk Sarıkavak, günümüzde asabiyet kavramının bir topluluğu ayakta tutan dayanışma ve birlik ruhundan uzaklaştırıldığını, bilinçli veya bilinçsiz faaliyetlerle bu ruhun yıkılmaya çalışıldığını anlatıyor. Memleketi kurtarmanın büyük icatlar veya siyasetle değil, suyu boşa harcamamak, çöp atmamak, büyüğe saygı göstermek gibi küçük detaylara dikkat etmekten geçtiğini belirtiyor. Bekleyerek, slogan atarak veya boş eleştiriyle bir şey değişmeyeceğini, asıl kurtuluşun elini taşın altına koyanların taşlanmadığı bir ortamda mümkün olacağını sorguluyor.

“Memleketi kurtarmak için illaki siyasetçi olmaya gerek yoktur. Kaldı ki gelinen noktada kurtulanların memleket değil siyasetçiler olduğunu pekâlâ görmüş olduk. Bunun dışında muhteşem icatlar yapmaya da gerek yoktur. Evet, belki bu icatlar kalkınmayı, gelişmeyi ve büyümeyi hızlandırır ancak bir memleket sadece bunlarla kurtulmaz. Temel inancımız şu örnek olmalıdır: “Bir çivi bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir askeri, bir asker bir orduyu, bir ordu bir ülkeyi kurtarır.” Yani kelebek etkisi diyebileceğimiz bir disiplin sistemiyle hayatımızı sürdürmeliyiz.”

Kahpe İçerden Olunca

Taner Teber, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan elim olaylarda hayatını kaybedenlerin ardından, şiddet vakalarını yalnızca sonuçları üzerinden değerlendirmenin kolaycılığını eleştiriyor. Asıl sorunun, çocuk yetiştirirken model ve ölçü alınan anlayışta olduğunu, ebeveynlerin kendilerini terbiye etmeden çocuklarına doğru bir terbiye veremeyeceklerini anlatıyor. Çocukların marka tüketimiyle susturulduğunu, dijital platformlarda başıboş bırakıldığını, anne babaların ise rekabet ve statü kaygısıyla evlatlarından habersiz hale geldiğini sorguluyor. Katillerin aslında bu ihmalkâr ebeveynler tarafından yan odada unutularak yetiştirildiğini belirtiyor.

“Şiddet olaylarının geneline bakıldığında birçok sebepten bahsetmek elbette mümkün ancak ve maalesef ülkemizde her vaka bir şekilde ya politize ediliyor ya da kimi odakların hamaset konusu haline getirilerek ve diğer sebepler yok sayılarak tek bir tanesinin üzerinden önlemler teklif ediliyor. Okullarımızda peş peşe yaşanan elim hadiseler sonrasında da haberlerde, sosyal medya platformlarında, on binlerce iletide, bilen, bilmeyen, uzman, uzman olmayan herkes birçok sebepten bahsetti, bahsediyor. Okulları polislerin koruması gerekliğinden tutun da dizi filmlerin etkisine, sosyal medya platformlarında çeteleşen çocukların bilgisayar oyunlarında gördüklerini taklit etmelerine, günümüz şarkı sözleriyle normalleştirilen cinayet senaryolarına ve hatta çocukların iletişime geçtikleri mecralara sızan şahıslar-gruplar-örgütlere kadar sebepsonuç ilişkisi ve önlemler dillendiriliyor; doğrudur, her biri denklemin içindedir ancak elinde çuvaldızla gezenler kendilerini iğneyle yoklamayı akıl edemiyorlar!”

Hararet’ten Öyküler

Melek Ninovaoğlu – Sana Geldim

“Sana geldiğimde kuru bir çınardın. Gölge veremiyordun ve bir sızıdan ibarettim. Köklerim ırsidir. Gölge veremeyen kuru bir daldım. Ben ruhumu ilk kez bu kadar ıssız bir yerde buldum. Çölde yaslanacak bir kök bulamadım. Kuru dalımdan İsmail’i feda edemedim. Onurlu bir derdim tasam olabilse, biriktirsem sonra kelimelerden çağ atlasam. Kalbimin aklına, gönlümün hayaline erişsem keşke hüsnü zanım, zirvesi Allah’ın merhameti.”

Sümeyye Baştürk – Küstüm Yastığı

“Bir sabah güneş kapıya dayandı. Annem çıktı baktı yünlere. Kurumuş hepsi, dedi. Bahçeye un torbalarından diktiği uzunca bir naylon attı. Üzerine kurumuş yünleri getirdi döktü. Bir sopa aldı eline. Vurdu yünlere. Vurdu, vurdu, vurdu… Vurdukça tek tek uçuştu hindiba çiçeğinin tohumları gibi. Yünler, bir süre sonra pamuk gibi kabardı. Yetmez dedi annem. Küstüm yastıklarım rahat olsun. Dinlendi, vurdu. Yoruldu, vurdu. Yünler havalandı. Pamuktan da pamuk oldu hepsi. İçi rahat etti annemin. Derin bir oh çekti. Sonunda iki ayrı ve eski yastıklarının yarısı kadar olan kılıfları getirdi. Önce ilkini doldurup köşeye koydu. Sonra ikinci kılıfı doldurdu. Ağzı açık bekledi yastıklar öyle bir süre. Sihirli değnek gibi bir iğne bir iplik kapattı ağızlarını iki yastığında. Bir yastıkta kocamayacaktı artık annemle babam. Annem de babam da rahat uyuyacaktı artık. Ama küstüm yastığı değil miydi bunların adı? Nasıl olacaktı da rahat olacaklardı, olacaktık?”

Meltem Ali – Vagonda Korku

“Vagona girdiğimizden beri kollarım kenetli. Tam da kalbimin üzerinde. Ne zaman kendimi güvensiz bir ortamda hissetsem böyle yaparım. Gördüklerimin kalbime ulaşmaması için bir barikat kurarım. Etkilenmemeliyim. Bugünden sonra insanlara karşı güvenim sarsılmamalı. Sevmeyerek kendi kalbi duygularıma da barikat çekmeliyim. Kötülüklere tepki gösterip bağlantımı koparmalıyım…”

Hararet’ten Şiirler

Kahra uçan kuşların kanat açıklığına sığan
Bir ülkenin çocukları
Elleriniz yorgun,
Bir uçurtma ipinde gökyüzüne tutunmaktan.
Elleriniz sımsıcak,
Allah’a uzanmaktan.
Gün ışığı bile kıyamazken,
Soldu ellerinizle temizlenen çiçekleriniz.
Ne yazık, tek muradı özlemek olan
Kenan ilinde ikamet etmektesiniz…
Muharrem Kaya

Ben ki dünya dönerken eksen değil sırtını
Daima hor görülen garpta şark güruhuyum

Tekerrür-i tarihten korkan birtakım cinsin
Hafıza-i esfalin nisyan ve matruhuyum

Bin kurşunla ölmeyip tüm cihana direnen
Yalnızca ve yalnızca çeşm-i yâr mecruhuyum
Faruk Sarıkavak

Hoş geldiniz,
burası mecburlar tekkesi
Tükenenler ve yolundan dönenler giremez.
İbret olsun diye avlunun ortasında yeşilce
Kırılmamış gibi durup duran dallarında öylece
Son gücüyle serçeyi gökte tutan ağaç.
Bıraksa,
dünya kendi haritasından düşecek
Ravza Karakülah

Yazıyı Paylaş:

By Mustafa Uçurum

Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir