Muhit’te Güzel Ahlak Dosyası
Ne çok ihtiyacımız var güzel ahlaka. Toplumları ayakta tutan en sağlam dinamiklerden olan ahlak kaybolmaya değerlerini yitirmeye başlarsa toplum da ortadan kalkar. Geçmişi güzelliklerle dolu bir toplum olduğumuz gerçeği ortadayken şimdi tekrar güzel ahlakı topyekûn kuşanmamız lazım. Muhit dergisi, 67. sayısında güzel ahlâkı işliyor dosya konusu olarak.
Güzel Ahlâk Dosyasından
Osman Toprak – Ahlâk, Moral ve Etik
“Ahlâk; tutum ve davranışların kaynağı mahiyetindeki ruhi ve manevi melekeleri, insanın ruhi kemalini sağlamaya yönelik bilgi ve düşünce alanını ifade etmektedir. Ahlâk; güzel, övülmüş, beğenilen, takdir edilen vasıfları ifade ettiği gibi kötü, yerilmiş, çirkin huyları da ifade eder. İnsana düşen iyi tarafta yer alması; kötü, yerilmiş ve çirkin huylardan uzak durarak güzel övülmüş, beğenilen ve takdir edilen huylara sahip olmasıdır.”
Kemal Sayar – Zübeyde Çakır – Etik ve Ahlâk
“Etik ve ahlâk arasındaki farkların en aşılmaz ve derin olanı ise sordukları sorunun aynı olmamasıdır. Ahlâk, “Şimdi ne yapmam gerek, nasıl bir seçim yapmalıyım; doğru olanı mı yanlış -ya da şaibeli- olanı mı seçmeliyim?” sorusuna muhatap kılar insanı. Etik ise “Yapacağım bu şeyi iyi ve doğru yahut kötü ve yanlış kılan şey nedir?” sorusuyla daha geniş bir bağlantısallık gizemiyle karşı karşıya bırakır kişiyi. Bir açıdan etik insan, ne yapacağına karar verme ikilemiyle hırpalanmayan insandır.”
Erol Göka – İyinin Güzelliği, Erdemsizin Çirkinliği
Kur’an’da “güzel” karşılığı olarak “hüsün” kavramı, yani “h-s-n” kelimesi ise türevleriyle birlikte toplam yüz doksan dört yerde geçiyor, “hüsün” vasfı ilahi fiillere de nispet edilerek Allah’ın fiilleri en güzel yaptığından, insanı en güzel şekilde yarattığından bahsediliyor.2 Kur’an’da “hüsün” kökünden türeyen “ihsan” ve “hasene” ile anlam yakınlığı içinde bulunan “adl”, “ma’rûf ”, “tayyibât” vb. kavramlarından yola çıkarak âlimler, insanda objektif bir “hüsün” telakkisinin mevcudiyetine işaret ettiğini düşünüyorlar -ki tamamen katılıyorum.
Said Ercan – Dijital Dünyada Adabımuaşeret ve Dijital Etik Kurallar
“Sosyal medya ve dijital dünya vahşi bir orman değil; orada da gerçek hayatta olduğumuz kişiyi sürdürmemiz gerekir. Dijitalde başka, gerçek hayatta başka bir insan gibi davranmak kişilik bölünmesine ve uzun vadede saygınlığın kaybolmasına yol açar. “Akım” adı altında değerlerin yok edildiği bu ortamda, değer elçilerine ve ahlâk nöbetçilerine her zamankinden fazla ihtiyaç vardır. Atalarımız bu dünyaya nasıl bir medeniyet getirdiyse bizim de dijital dünyaya ahlâk medeniyetini taşımak için gayret göstermemiz gerekir. Rüzgâra kapılırsak bir nesli daha kaybedeceğiz.”
Mehmet Tepe Dosyası
Muhit, genç şair dosyalarına Mehmet Tepe ile devam ediyor.Şiirlerine aşina olduğum bir şairdir Tepe. Kendini sesini bulan, şiirin özünü kendi özüyle buluşturan şiirleriyle günümüz şiirine renk ve güç katmaya devam ediyor şair.
Dosya, Mehmet Tepe ile yapılan söyleşiyle başlıyor. Sorular Cengizhan Konuş’tan.
“Hayat teknolojiden kaynaklı veriler nedeniyle korkunç bir şekilde değişime uğruyor. Dikkat edersen değişim dedim, ilerleme demedim. Çünkü hayat kolaylaştığı oranda hayattan kopuk yaşama doğru eviriliyoruz. Her şeyin tadı kaçtı. Toprak Saha’daki ilk şiir Dergâh’ta çıktığında takvimler 2006’yı gösteriyordu. Aradan neredeyse yirmi yıl geçmiş. Bu yirmi yılda bölgemiz, ülkemiz ve dünyamız o kadar büyük değişimler geçirdi ki… Bundan dolayı o döneme ait hayatın damarlarından beslenmeye çalışan bir şiir ikliminden bahsedebiliriz.”
“Şiir üzerine düşünmek lazım. Bir ara bu dönemde bazı şairler bir edebiyat kanonu olduklarını iddia etti. Bence kanonu zaman, edebiyat tarihi ve okuyucu belirler. Biz böyleyiz demekle olmuyor. 2000 kuşağının izlediği gelenekle de pek ilgili değiller sanki. Nihayetinde zaman, şartlar değişmiş, sosyal medya ve sanal gerçeklik ister istemez bu dönem şairlerini de etkilemiştir.”
“Şairin şiiri temsil etmesi kadar olağan bir şey yoktur. Çünkü şiirin varlığı şairin, yani öznenin kimseye benzememesiyle mukayyettir. Şair, dili araç hâline getirerek kendisi ile dil arasındaki unsurları ortadan kaldırır ve şiirle baş başa kalır. Şiir, şairin dış dünyada gördüklerini, hissettiklerini iç dünyadaki gerçeklik süzgecinden geçirerek ortaya çıkar.”
Ahmet Edip Başaran -Yaşayınca Geçmeyen Bir Hayat Düellosu
“Mehmet Tepe’nin üçüncü şiir kitabı Yaşayınca Geçmeyen, bu etkilere sonuna dek açık bir şairin şiirler toplamı. İlk elde kitabın başlığı bile bize adına yaşamak dediğimiz o hayat ırmağının ölümsüzlüğüne dair bir belirleme taşıyor. Geçip gidenlerin değil, “geçmeyen” hayat ağrılarının ve umutlarının izinde bir kaygıdır bu. Buradan yola çıkarak Tepe şiirinin ana meselesinin bu “kalıcılık dekoru” üzerinde yoğunlaştığını söyleyebiliriz. Tanımların, kuramların, adlandırmaların ötesinde hayatın saf, yalın ve içten diliyle bir bağ kurma çabası.”
Mehmet Yılmaz – Mehmet Tepe Şiirinde Çocuk İmgesi
Anne ile çocuk arasındaki duygusal bağı tanımlayan birçok mısrayla karşılaşıyoruz: “Ellerinden dökülen bir avuç buğday gibi / Senin de alnını sıvazladı mı bir anne.” (s. 34) Dünyanın kötülüklerinden insan sadece çocuk kalarak kendini koruyabilir. Çocukluğun doğasında var olan saf/iyi niyet hayatın her alanında muhafaza edilebilirse insanlık iyiliği yaşatacaktır. Şairin bu duyarlılığı, yetişkin bir insanın hayata nasıl yaklaşması gerektiğiyle ilgili güzel fikirler oluşturmaktadır: “Yine de ben dünya denen kuşlukta / Yağmura baktıkça güzelleşen çocuğum.”
Harun Yakarer -Buradan Bakınca
“Yine siyaset, futbol, teknoloji, medya gibi alanlardan da yararlanır Mehmet Tepe. Şiirin anlam dünyasını genişleten bu ilgi alanları şaire imgesel imkânlar sunar. Bütün bunlardan sonra bir gelenek muhibbi olan Mehmet Tepe’nin Türk şiir geleneği içinde etkilendiği şairler ve onların şiirleri de vardır doğal olarak. Dikkatimize takılan birkaç mısraının zikredilmesi gerek burada.”
Nadir Aşçı – Dünyaya Toprak Saha’dan Bakmak
“Toprak Saha, Mehmet Tepe’nin ilk kitabı. İlk kitaplar şairler için çoğunlukla hayal kırıklıklarıyla kaplıdır. Fakat kitabın şairde böyle bir hisse ev sahipliği yaptığını düşünmüyorum doğrusu. Sözü nasıl söylemesi gerekiyorsa öyle söylemiş bir ilk kitap. Tepe, kitabın ithaf bölümünü alışılmadık biçimde oldukça geniş tutuyor. Annesine, babasına ve kendi ailesine ithaf edilen bir kitaptan şairin dünya meşgalesi ve dünya tasavvuru hakkında bir izlenim elde edebiliriz ilk başta. Şiirleri okuyunca bu ithafın anlamını derinden kavrıyorsunuz zaten.”
Mustafa Çiftci – Neslişah ve Sultan ve İbo
Mustafa Çiftci ile geçmiş zamanda yolculuk yapmaya devam ediyoruz. Hep bir anının köşeden bize hüzünlü bakışını hissediyorum Çiftci’nin anlatımlarında. Bugünü anlatsa bile onun bir yanı hep maziye yaslı.
“Meğer bu Neslişah Şef, Yahya’nın odasını aldığı İrfan Efendi’nin sevdiği kadınmış. Gençliğinde pek sevmişler birbirlerini ama İrfan Efendi amca kızıyla evlenmiş ve Neslişah’ı ortada bırakmış. Sonra işte ikisi de devlet memuru olmuş. Bir katta İrfan Efendi kaset dinleyip of çekerken diğer katta Neslişah, İrfan’a kızıp ah eder olmuş.”
Bir Cezaevi Mektubu ve Bir Fotoğraf
Belge niteliği taşıyan her çeşit doküman tarihin daha iyi anlaşılması için son derece önemli bir kıymete sahiptir. Necip Fazıl’ın cezaevindeyken Fikret Adil’e yazdığı mektup ve Ayhan Songar’a gönderdiği fotoğraf hakkında yazmış Hasan Mert Kaya.
“Bazen hatıraların ve yaşanmışlıkların izlerini bugüne taşıyan bir kâğıt, bir zarf ya da bir fotoğraf bulur ve tarifsiz bir heyecan hissedersiniz. O belgeler âdeta küllerinden yeniden doğar. Sözünü ettiğim bu üç belge, Necip Fazıl’ın hayatının önemli bir bölümünü temsil etmesi bakımından son derece kıymetli.”
“Gerek Fikret Adil gerek Necip Fazıl şifreli yazışmaları severdi. Örneğin Fikret Adil, kokainden söz ederken “Beyza Hanım” isimlendirmesini kullanırdı. Necip Fazıl’ın mektubunda altını çizerek kullandığı “eski âşina’ma” ifadesi acaba bir şifre olabilir mi? Yoksa bu sözle eşi Neslihan Hanım mı ya da “kurtulmasına bir ay kalan ve çenesine bıçaklar açmayan” diyerek kendisini mi kastediyordu? Muhtemelen öyle.”
İnsan İçin Hürriyetin ve Mesuliyetin İmkânı Olarak İsyan
Temmuz ayı Nurettin Topçu’nun ölümünün 50. yılı. Muhammed Enes Kala’nın Topçu üzerine kaleme aldığı yazısı Muhit’te. Kala, “İsyan Ahlakı’ndan hareketle Topçu’da isyan kavramını geniş bir perspektifte ele alıyor.
“Topçu’ya göre isyan, Tanrısız insanın bencilliğine, neme lazımcılığına, ahlâkî değerler kaosuna ve toplumsal baskıya karşı nitelikli bir ahlâk duruşudur. Onda isyan, hazcılığa, menfaatperestliğe, şehvete, zorbalığa, keyfiliğe ve sahte hürriyet anlatılarına karşı ilahi bir farkındalık hareketidir. Burada insanın kendisini feda etmesi gerekmez. Toplumun ortak ülküsünün zarara uğramasına da gerek yoktur. Bu isyan, ferdin kendi benliğine hürmetle başlar, oradan toplumun tüm katmanlarına sirayet eder; ferdi menfaatten sosyal ortak faydaya, kültürden medeniyete, taklitten itikada, histen iradeye, eşyadan Allah’a uzanır.”
Müslim Coşkun – Yüzünde Taşıdın Dünyadan İzler
Müslüm Coşkun, insanın kendine yaptığı yolculuğu anlatıyor yazısında. En büyük keşiflerden biridir bu yolculuk. Çünkü kendini tanıyan dünyayı da tanır. İbrahim Tenekeci ile yaptığı bir yolculuk eşliğinde başlıyor bu keşif.
“Yaşadığımız hayatın sınırları, kalbimizin mesafesi kadardır. İçimizden ne geçiyorsa, neyi istiyorsak hayatımız genellikle bu hâl üzerine şekillenir. Durduğumuz yer ve yürüdüğümüz yol, neye talip olduğumuzun da göstergesidir. Dünyanın bir tuzak olduğunu bilerek yaşıyorsak hayatımızın anlamlı bir karşılığı olduğunu da fark ederiz. Çünkü biliriz ki yüzünü dünyaya dönen insan sadece ağırlık biriktirir. Hâlbuki yolda olmak, ağırlıktan müstesnadır, hafiflik üzeredir. Bu, insanın fıtratına en uygun hâldir.”
Muhit’ten Öyküler
Güray Süngü – Cinnet
“Kırk dakika önce kırk yıllık hayatımdaki en akıllıca şeyi yaparak delirdim. Televizyonun karşısındaydım, televizyon ekranından bütün bir kâinat sanki bana bakıp dil çıkarıyordu. Dil, epeyce yaralayan bir şeydi. Delirmekten başka çare yoktu. Delirince ilk iş olarak kendime bir saray aldım. İki buçuk odalı bir evin yarım odasında yaşamaktan gına geldi geliyordu, biliyordum ki gelirse gitmek bilmez, ama güzeldi, divan, divanın üstünde ben, altında sepet, sepetin dışında ben, içinde pantolon, pantolonun içinde ben, dışında dünya, dünyanın içinde ekran, ekranın içinde dünya, yaşayıp gidiyorduk. Gittiğimiz yerler çok doluydu, biraz yağmurdu, az fırtınaydı, fırfırlı etekleri vardı, karpuzdan bir yüzü vardı, gidilesi değil de kaçılasıydı çoğu zaman ama kaçtığın yerin gittiğin yer olduğunu fark etmek hayatın ne olduğunu idrak ettiğinde anladığın ilk şeydi.”
Handan Acar Yıldız – Zincir, Dil, Mesafe
“Çok ince bir zincir. Bu kadar ince bir zincirin varlığına ancak ona dokunduğunda inanabilirsin. Kim neden icat etti acaba? Zinciri mi? Hayır, bu kadar ince olanını. Görünmesin, fark edilmesin diyedir. Bırak şimdi kimin niye icat ettiğini. Nereye bağlı olduğunu bul. Bulmasam? Bulmak zorunda değilsin ama yine de merak ediyorsun. Takip et. Zinciri mi? Evet, zinciri. Yürüyorum. İyi edersin. Ben yürüdükçe uzuyor.”
“Her çıkışımda zincirin biraz daha uzadığını, biraz daha mesafe kat edebildiğimi fark ediyorum. Her seferinde evden biraz daha uzaklaşsam da konuşabiliyorum. Dilimin üzerinde bir zincirin varlığını hissetmeden. Sen artık daha az benimle geliyorsun.”
Yunus Meşe – Asansörü Tutar Mısın?
“evden çıkarken gözlerim karardı. beş saniye kadar.
birden kalktım, ondan oldu herhalde, dedim. karım tedirgin bakıyordu. çok uzun sürdü. bir doktora görünsen, diye seslendi arkamdan. mesai var, sonra bakarım, dedim. kapıyı çekip çıktım. otomat yanmadı. yanmış da gözüme perde inmiş. beş saniye kadar bir karanlık. arka arkaya olmazdı hiç. doktora gitsem fena olmayacak, gerçekten uzun sürüyor, dedim. çabuk sıyrıldım bu hayalden.”
Halil İbrahim İzgi – Yediye Beş Kala
“Eğer tarihî rollerin içinde yer alan bir oyuncuysanız hikâyeler ilginizi çeker. Sizi besler, anlam katar, derinleştirir. Her hikâye o işi neden yaptığınızı veya yapmaya devam etmenizi gerektiren ilahi bir mesaja dönüşür. Az şey değil. Bembeyaz mezar taşlarının içindeki sayısız acı hikâye, sadece bir fotoğrafa dönüştü. Söz istiyorlar besbelli. Unutulmamaya dair bir söz. Yaşanmamış hayatlara, kaybolan geleceğe. Göremedikleri, bizim gördüğümüzü bildikleri günlere aktarılacak bir söz.”
Muhit’ten Şiirler
Boş oturan ağaçlar görürsün kışın
Aslında öyle değil, yanlış anladın.
Güzel gelmek için dinlenmek daha
Aylardır hiçbir şey yapmadım dünya.
Dallar kar dolmuş, kimisi kırgın
Toynak izinden tanıdım ceylan.
Ayazla beraber yalın bir yangın
Sessizlik hâlden anlayan lisan.
İbrahim Tenekeci
roma rakamlarından sıyrıldı farkındaysanız şiir
eşek üstünde dolaşırdı meryemoğlu ezdiği kibir
son peygamberden bir öncesiydi ah ki ruhul kudüs
göğe çekilince ıssız kaldı havariler ve isasız eşekler
harabeye döndü ‘ gökte yapılıp yere indirilen ‘ o şehir
kudüsünü inşa et şair sen! ruhunun ruhu senin
Hüseyin Atlansoy
hani nerede kalbimiz
kaslarımızdan çekilen sevgi
kimsenin bayrağı yok
dikmek için ülkesine inancın
bayramı bekleyedursun çocuklar
sağ kalabilirlerse
bombalar akıllı füzeler
bir de yapay zekâ
insanlık çöktü
enkaz altında kaldı doğal zekâ
bu nefret ve vahşet çağında
Arif Ay
Gözlerini hiç kırpmadan dikenlerin
öylece kalmışsın çocukluğunla
bir kan damlası gibi
Kuşların kanatları var, senin neyin var
bir şarkıdan geçerken ona ait oldun
annenin hırkasından sökülmüş Türkçen
babanın saçlarını taradığı bir kırgınlıksın
Yunus Karadağ
Minik kuşum diye severdi annesi
civcivim derdi, uçmasın diye belki
Çocuk kahkahalarından bir ırmak
geçtim yanından, adı yaşamak
İlker Nuri Öztürk
elleri benimdi
hastalıklı özdeşleşme geçer aklınızdan ama değil
dallara özenmekten kavramayı öğrenmemiş
tutamadığı nesnelere bebek kadar yabancı
güneş görmeye görmeye azcık beyazlamış
ellerimi tanımaz mıyım
Mehmet Narlı
bu çağ olmuş mu diyorsun
demiyorsun ve ağzın şaşırmış bebek yüzü
dünyayı hatalı bir hatırlatma say
şurası eksik buraya yama göğsüne heves
dönüp dönüp içerlek
mayası tutmaz hicran
unutmakla yer değiştirmeden
beni nasıl seversin
Cengizhan Konuş
azizim, selamı sabahı kesen
bir bıçak artık dostlar
istikbal göğünden çok ırak
evlerde yatalak
istiklal beyoğlunda esrik ve uyuşuk
kışlarında çiçekler açtırdığımız yüzler
bugün yüzümüze bakarken buruşuk
ünlü meseldir azizim:
herkes kendi cehennemine odun toplar
Emre Demir
Ay Vakti, Sayı: 217
Türkiye Yüzyılı ve Ortadoğu notları ile başlıyor 217. sayısına Ay Vakti dergisi.
“Türkiye, değişen ve dönüşen dünyada Türk Dünyası başta olmak üzere İslam ülkeleri ve Osmanlı mirası ülkeler nezdinde “yeni ve yükselen bir güç” olarak kabul edilmektedir. 2000’li yılların başından itibaren özellikle dış politikada söylem ve eylem değişikliğine giden Türkiye kendi yüzyılını inşa etme fikrinde ısrarcı olmuştur. Eski statükocu politikaların bırakılması, proaktif bir dış politik anlayışın benimsenmesi, gözle görülen nispî iyileşmeler Türkiye’yi her bakımdan bölgesinde “oyun kurucu, sözü dinlenen ülke ve güç” konumuna yükselmiştir.”
Necmettin Evci – Söylenmemiş Sözlerin Hasretiyle
Yazmak bir iç dökümüdür ya da herkes için farklı bir anlamı vardır yazma eyleminin. İnsanın içinde birikenleri kâğıda dökme süreci de diyebiliriz bu eyleme. Her şeyi yaza bilir mi insan? Necmettin Evci, söylenmemiş sözlere dair yazmış.
“Yazar iki sebeple de yazıyor olabilir. Ama bana sorarsanız daha çok anlam arayışını zenginleştirmek ve anlamı çeşitlendirmek; giderek anlamın başka derinliklerini, boyutlarını, güzelliklerine keşfetmek veya inşa etmek için yazılır. O sebeple de yazar yazdıkça çoğalır. Yazmayı tecrübe ettiğim ilk gençlik yıllarımın tatlı hatıraları ile gülümserim. Kendimce yazar ama sonraki yazılara imgeler, ifadeler saklardım. Kuşkusuz bu benim taze dimağımın kendi içinde yaşadığı ilk heyecan ve çömezliğimle ilgiliydi.”
He: Gönlümü Put Sanıp Kıran Kim?
Asaf Halet Çelebi’yi Türk şiirinin dünyaya açılan yüzü olarak görürüm. Şiirinin ve imge dünyasının sınırlarına ulaşmak zordur Çelebi’nin. Özgün bir ses ve şiirinin ruhuyla örtüşen bir yapısı vardır onun. Leyla Yıldız, Asaf Halet Çelebi üzerine yazmış. “He”nin açılımlarına göndermeler var yazıda.
“He, içindeki çocuğu hep diri tutar. Yakından tanıyan Nurullah Ataç ve çoğu yazara göre zarîf, asîl, kibar bir İstanbul beyefendisidir. Ve tükenmiş bir neslin son ferdi. Misafirlikten dönerken cebine bir dilim kremalı pasta saklayan… Vapurda etrafındakilere ısrarla kakule ikram eden… Yakasında karanfil, koltuğunda kitaplarla Küllük’e gelen… Masanın üzerine çıkıp lirik bir sesle, abartılı jest ve mimikleriyle şiirlerini okuyan… İşte bu çocuksu hâlleriyle her daim alay konusu olur. Esmerliği, tombulluğu, sarkık bıyıkları nedeniyle kimi zaman Çinli birine kimi zaman da Hintli bir zencefil tüccarına benzetilir. Türkçe, Farsça ve Fransızca yazar şiirlerini. Alışılmış kalıpları aşan şiir anlayışı, onu karikatürlerin vazgeçilmez figürlerinden biri hâline getirir.”
Şiiri Tanımlamanın Zorluğu
Ne kadar şair varsa o kadar şiir tanımı vardır çünkü her şairin şiiri kendi dünyasının bir parçasıdır. Orhan Oğuz, şiiri tanımlamanın zorluğu üzerine yazmış.
“Şairlerin poetikaları kadar farklılaşmayan husus, okurların beğenileridir. Nihayetinde şiirin tanımı üzerinde kesin bir uzlaşmaya varılamasa da şiirden alınan haz konusunda belirli bir anlaşma bulunur. Bununla birlikte tarihî ve edebî bağlamlardaki değişimlerin edebî hazları ve estetik değerleri ve anlayışları değiştireceğini dikkate almalıyız. Üstelik okurun şiire yaklaşımında ve şiirden beklentilerinde özgeçmişinin ve şahsi birikiminin önemli bir rolü vardır.”
Hilmi Yavuz: İki Mısra Üç Okuma
Salih Uçak, detaylı bir Hilmi Yavuz okuması ile Ay Vakti’nde. İmge ve kurgu çözümlemeleri özellikle bu alanda kalem oynatmak isteyen gençlere örnek olacak kadar incelikli örnekler içeriyor. Zihnimizde dönüp duran “gün akşamlıdır devletlim / elbet biz de ölürüz” dizeleri ile yol alıyoruz.
“Yavuz, bağlama uygun olarak bir sufiye yakışan teslimiyeti dile getirirken hiç olmadığı kadar Doğuludur. Doğu’nun ölümü munisleştiren bütün rivayetlerini, bedreddin’in varidatını, tarihin efsaneye karışan kahramanlarını bir masal havasında anlatmada mahirdir. Hüznü, bir toya çeviren bu varidattır. “Ölümün bir toy gibi kurulduğunu / hiç görmemişiz hayli zamandır” ifadesi, bunun en güzel göstergesidir.”
Ay Vakti’nden Öyküler
Nurşah Karaca – Vatanım Kalbim Benim
Kan içinde kalan iki bacağımın üzerine sanki tonlarca ağırlığında bir beton oturmuş, bu beton beni yere yapıştırmış; bir milim dahi hareket etmeme izin vermiyordu. Bu arada kampın içerisinden canhıraş seslerle bir ambulansın bana yaklaştığını gördüm. Bir an olsun bir umut yeşerdi içimde. Bir umut yeniden yaşamaya, nefes almaya, koşmaya, zafer şarkıları eşliğinde dans etmeye yeniden… Tanktakiler birden beni bırakıp ambulansı kurşun yağmuruna tuttu.
“Çocuğa yaklaşırsanız ambulansla beraber hepinizi havaya uçururuz.” diye bir ses yükseldi tanktan.
Ahmet Şevki Şakalar – Kartpostaldaki Çocuk Ben miyim?
“Bir gün yüzümü bir kâğıdın üstünde gördüm. Önce şaşırdım. Sonra kendime sordum: Bu gerçekten ben miyim? Kartpostalım çıkacak kadar ben miyim? Büyük abim, askerden mektuplar gönderirdi. Selamlama ve sorgu kısmı mektubun ilk sayfasını kaplardı.”
“Ablam evliydi. Benden küçük bir oğlu vardı. Şahin. Kıpır kıpır bir çocuk. Ateş parçası sanki. Eniştem barajda çalışıyordu. Ablamların evleri evimizin hemen yanındaydı. Eniştem işteyken onların vaktinin çoğu bizde geçiyordu. Ablam, annemin en büyük yardımcısıydı. Şahin de sincap gibi oradan oraya zıplıyordu.
Abimden gelen mektupları, okunduktan sonra annem göğsüne bastırıyor ve kokluyordu. Sonra mektuplar özenle katlanıp çeyiz sandığına konuluyordu. Annemin o mektupları farklı zamanlarda da kokladığını görürdük. Yavrumun kokusu, kuzumun kokusu var, derdi. Mektuplar, sanki abimin yerine geçiyordu.”
Ay Vakti’nden Öyküler
sarı çiçekle konuşan yunus’lar derviş baba’lar nerede hani
hep hamuştur zâtu’s-suver kalesinin burcuna aşk sancağını dikenler
bir de fusûs bahrinden vahdet incilerini toplayan melâmî erler
kuşlarla uyuyan ağaçları bul uyanan güzelleri esen seher yellerini
şaha kalkmış bir atın yelelerinde uzun saçlarını ellerinin kokusunu
ve gülüşünü bedr’in arslanlarının zaferle evlerine dönerken sevgiliyle
Selami Şimşek
Çözülünce düğümler üfler yarama şeytan
Hicret eder âmâ yüzünde çiçek bozuğu
Fundalıklara gerilmiş yüzümde endişe ve kan
Çalgın buluttan trampet, sessizliğin bandosu
Ali Yaşar Bolat
Daha güçlüyüz artık, haberliyiz
Geçti sonu yok denilen kaygılar
Kalan ebedi sürecek bir hal, razıyız
Deseler kayık delik, kıyı uzak
Gölgesiz dururuz, savrulmayız
Yavuz Selim Yaylacı
Sana hep bir eksiktim kendime bir fazla
Gözlerini kaçırdın parmak ucuna, ay kanadı
Ne zaman baksam kirpiklerinin ucunda deniz
Bir şair devrim yaparsa hüzün koyar adını
Yüzünden kuşlar sürüyle düşer
Dokunamamak ince hastalıktır Lina
Hüseyin Çolak
Cins, Sayı: 118
“Gitti giden yerine gelmedi başka biri”diyerek giriş yapıyor 118. sayısına Cins dergisi.
Kendini Feda Adisyona Yazılmaz
İnsan en çok da kendini hesaba çeker sık sık. Bu en sarsıcı muhasebedir. Bir de bakmış ki ihmaller listesinin en başında kendisi var. Mert Mevlüt Gökçe, Kendini Feda Adisyona Yazılmaz diyerek anlatıyor bu durumu.
“Bir kebapçı masasında hayatın derinliklerine dalış yaptıysan, elinde inciden çok çakıl kalır. Çünkü kendini gıdıklayamazsın. Çünkü öylesine keskin hatlarla çiziyorsun ki benliğini, getirdiğin radikal çözümler yaşadığın sorunların sıradanlığı yüzünden heba oluyor. Çünkü bütün korkuların yanlış. “Hadi ama korkular yanlış olamaz,” diyeceksin. Sen öyle san. O denli özgün olmaya çalışıyorsun ki duygularının nedeni olan her şey, duygularının hedefi haline geliyor. Geçmişe gelecek fırsatı vermekten ödün kopuyor. Bedeni ve bilinci gizemli bir anlam tarafından zapt edilmiş bir kurbansın sen. İyileşmekle, sorunun yok edilmesinin bir ve aynı şey olmadığını fark edene kadar, o gizem seni kelimesiz bir anlam kaosuna dönüştürüyor.”
Üç Adımda Tekinsizliğe Kapı Aralamak
Gerçekle hayal arasındaki çizginin tam ortasındayız. Rüyalar bizi başka alemlere taşımaya devam ediyor. Ve karşımıza çıkanların çok da tekin olmadığı muhakkak. Çünkü yapay bir yüzün gözleri sürekli üzerimizde. Güzide Ertürk, tekinsizlik üzerine yazmış.
“Rüyayla hakikat arasındaki ince çizgide yol almayı öneren bir diğer yazarsa Orhan Pamuk’tur. Harvard Üniversitesi’nde verdiği Norton derslerinde sadece okuyucunun değil, yazarın da düşünceli olduğu kadar saf olabileceğini, rüya görürken yaşadıklarına inandığı gibi yazarken de saflığı elden bırakmaması gerektiğini vurguluyor. Bilinçaltının karanlık koridorlarında yürürken kuralların, maskelerin imdadımıza yetişemeyeceğini, bizi orada bekleyen her neyse onunla yüzleşmemiz gerektiğini Jung yıllar önce söylemişti. Tavan aralarına kaldırılan, bodrum katlara atılıp unutulan ne varsa elden geçirirken karşılaşacağımız şeyler “ego” denen benliğimizin, hele bu ego bir yazara aitse çok da hoşuna gitmeyeceği bellidir fakat bunlarla yüzleşmek ve kurguya dahil etmek onu kahramanın sonsuz yolculuğunda yeni bir aşamaya çıkarabilir.”
Mekâna Dair
Cins’te bu sayı mekân üzerine dosya boyutunda yazılar var.
Sertaç Timur Demir – Mekânlar Bizi Söyler
“Her mekân bizden bir şeyler söylüyor. Çocuk parkları mahallesizliği, ücretli oyun alanları belli bir zamana indirgenen ebeveynlik ilişkilerini somutlaştırıyor. Okullar veya kurslar, yaşamdan kopartılan terbiyeyi duvarlarla çevrelenmiş belli bir mekâna indiriyor. Birbirimize duyduğumuz güvensizliği somutluyor yüksek güvenlikli siteler. Kişiye rezerve edilmiş otoparklar özel mülkiyete meylimizi resmediyor. Bir balkona teslim ediliyor bir evin dış dünyayla kurduğu yegâne bağ. Her odada kalorifer olunca herkes kendi odasına, kendi bireyci gettosuna çekiliveriyor. Artık stüdyo daireler geniş evlerden daha fazla tercih ediliyor.”
Celaleddin Çelik – Bin Yıllık Bir Mekân Fikrinin Kısa Hayat Hikâyesi Taze Sürgün
“İşte Sinan Paşa Camii, bu hattın Osmanlı klasik dönemindeki rafine halkası. Altıgen baldaken üzerine oturan merkezî kubbesiyle yalnızca bir örtü sistemi değil, aynı zamanda mekânı çevresine doğru açan bir kurgunun ifadesidir. Yan hacimler, merkezden kopuk değil, onunla bütünleşik düşünülmüştür. Böylece sadece yapının ortasına değil, bütüne yayılmış bir bütünlük duygusu kurulur. Taşıyıcı ayaklar öncekilere oranla narinleşmiştir, ancak aynı yerlerinde, mekânın iç sınırlarını, ritmini ve yönelimini belirleyen memurlar olarak dimdik durmaktadırlar.”
Mehmet Karakaş ile Mekân Üzerine Söyleşi- Sorular- Rıdvan Tulum
“Mekânın Poetikası’nda Bachelard, evi algılama tarzımızın, her türlü barınak imgesinin düşüncelerimizi, anılarımızı ve düşlerimizi nasıl şekillendirdiğini göstermeye çalışır. Ev, hepimizin malumu olduğu üzere insanlığın yerleşik hayata geçmesini ve uygarlığın başlangıcını ifade eden en önemli sembollerden biridir. Evin başlangıcından bugüne hikâyesinin oluşumunda kültür, teknoloji, ideoloji ve inançlar kaynaklık etmiştir.”
“Sizin de ifade ettiğiniz gibi mekânlar artık sadece yaşanılan yer olmaktan çıkarak gösterinin, göstermenin ve rekabetin önemli bir unsuru haline de geldi. Bu durum ise bu alanda üretim yapan ve pazarlayan mimar, planlamacı, mühendis ve emlakçıları yeni yöntemler bulmaya ve yeni tasavvurlar geliştirmeye yöneltmiştir. Bu yaklaşım çerçevesinde mimar ve kent planlamacıları farklı müşteri gruplarıyla kişiselleşmiş biçimde iletişim kurma ve böylece farklı işlevlere ve zevk kültürlerine uygun ürünleri sipariş üzerine hazırlama yönelimine girmişlerdir.”
Samed Karataş-Dünyadan Çıkış Yolları: Türbeler
“Türbeler ne işe yarar peki? Onca kitap varken, onca ayet inmişken nedir bu türbe sevdası? Türbe, bir tür yetkili bir tanıdığı araya sokmaya benzer. Bir mekâna giderseniz ve gittiğiniz mekândaki kişinin referansı âdeta Allah’tır. Bilirsiniz ki gittiğiniz yerde medfun olan zat, Allah’ı ve Resulünü herkesten çok sevmiş ve hayatıyla da bunu delillendirmiştir. Ve bunun karşılığında da “dünya hayatında iyi anılanlardan olmuştur”. Cami nasıl cemaatin mekânıysa türbe de bir o kadar bireysel ve şahsidir. Kulun cemiyet dışı isteklerini dertlerini Allah’a yalvararak, orada medfun olan zatın hatrına (çünkü o Allah’ın salih kullarındandır) kabul edilme umudunun yeridir.”
Ya Tam Tersi Olsaydı?
Savaş Ş. Barkçin, Osmanlı en güçlü haliyle dünyaya hükümran olmaya devam etseydi dünyada neler değişirdi sorusunun cevabını arıyor.
“Osmanlı kıyafet tarzı her yerde moda olurdu. Çinlisi de, Afrikalısı da, Almanı da Osmanlı modası kıyafetleri almak için para harcarlardı. Hangi ülkeye giderseniz gidin, yerel kıyafetlerden ziyade sarıklı ve cübbeli adamlar, feraceli hanımlar görürdünüz. İpeklisi, şifonu, pamuklusu Osmanlı ürünü kıyafetler, Avrupa’nın ve Amerika’nın en baba dükkânlarının vitrinlerini süslerdi. Osmanlı modası kıyafet veya ayakkabı almak için tonla para harcarlardı. Uluslararası toplantılarda her ülkenin diplomatları bizim kıyafetlerimizle birbirlerine temenna ederlerdi. Merhameti, şefkati, dayanışmayı, acıda ve tatlıda birliği odak alan Osmanlı filmleri bütün dünyada trend olurdu. Filmlerin başına konan “bu filmde madde kullanımı, cinsellik, şiddet vardır” gibi uyarıların yerini, bunlar zaten gösterilmeyeceği için “bu filmde cimrilik, yalancılık, ikiyüzlülük temsili vardır” gibi uyarılar alırdı.”
Gazze: Kötülüğün Meşrulaştırılması
Hüseyin Atlansoy’un 22 yıl önce yazdığı bir yazı Cins aracılığıyla gün yüzüne çıkıyor. Bizim Gazze meselemizin birkaç yıllık mesele olmadığına dair önemli notlar var yazıda.
“Kötülüğü meşrulaştırıyorlar. Düşünsel altyapısını önceki yüzyıllarda ustalıklı bir ‘manevra’ ile gerçekleştirmişlerdi. Habil ile Kabil’in ait oldukları skaladan alarak ‘yerlerini’ değiştirmişlerdi. Kendilerini ‘Kabil’ gibi görüyorlar. Aslında ‘iyiliği isteyen’, ‘reddedilmenin kırgın çocuğu’ formunda olduğunu savundukları ‘Kabil’. Ancak öldürülen ‘Habil’ bizdik. Habire biz.”
Yeter Ama Hayır
M. Murtaza Özeren, Filistin meselesine Filistinlilerin gözünden bakıyor. Acaba onlar olup bitene, bizim destek diyerek yaptıklarımıza nasıl bakıyorlar?
Mesela herkesin siyonizmin ne demek olduğunu bilmesi gereklidir. Siyonizmin ezoterik, gizli, sırlı bir yapı olmadığını, göz göre göre faaliyet gösterdiğini anlamalıdır herkes. Siyonizm dendiğinde kapalı kapılar, karanlık adamlar gelmemelidir akla. Amerika’nın en büyük siyonist derneklerinden AIPAC’ın sloganlarını bilmelidir herkes. “Bizim desteklediğimiz adayların %98’i seçimi kazandı.” Ya da “70 milyon doları bu adaylar için harcadık.”
Huzursuz Soytarıların Kederi
Güven Adıgüzel ilebu sayı Jan Matejko’nun Stańczyk tablosunun renkleri arasına giriyoruz. Bir saray soytarısının gözünden dünyaya bakan bir tablo var karşımızda. Bu soytarı, üstlendiği misyonun aksine oldukça kederli.
“Stańczyk, kraliyet balosuna sırtını dönmüş, kırmızı karanlıklar içinde suratı asık halde otururken, devam eden eğlencenin baş aktörü olduğunu biliyordur; ama nümayişe katılmaz. Çünkü masanın üzerindeki sayfası açık mektuptaki kara haber, balo gecesinin büyüsünü bozacak kadar büyüktür. Smolensk şehri düşmüştür. Moskova Knezliği’nin bu kaleyi ele geçirerek Lehler için geri dönüşü olmayan düşüşü başlatması, bizi yeniden Polonya’nın kaderinin değiştiği o balo gecesine, yani soytarının kederine götürüyor.”
İmkânsızın Türküsü
Ömer Erdem, sanatlı Türkiye tarihinde bu sayı Sezen Aksu’yu yazmış. Aksu, Türk sanat tarihinde tam anlamıyla duayen bir isim. Birilerini mutlaka yakalayan bir şarkısı vardır onun. Yaşadığı toplumu çok iyi tanıdığı için bu derece başarılı oluyor.
“Genç kadınlar ve erkekler kadar orta yaş grubundaki insanlar, Sezen Aksu’nun her yeni albümünde kendilerinden bir şey bulmaya başlarlar. Giydirme bir sosyoloji değildir temas ettiği. Ontolojik durağı iyi tayin edilmiş yola çıkışlardır. Dili, sesi, duyuşu gittikçe cüret kazanır. Protest nezaket, kadınlık halleri, feminizm parantezine bulanmadan onurlu bir çehreye bürünür. “Git, gitme!” paradoksu bile onda çekim gücü kazanır. Bedenin daima iştah kabarttığı popüler âlemde Sezen Aksu, müzik, ses ve skandala prim vermeyen özgünlükle ayakta kalır.”
Kâmil Eşfak Berki’nin Kütüphanesindeyiz
Kütüphanede Bir Gün’in bu sayı konuğu Kâmil Eşfak Berki. Kütüphanesine, kitaplarına, okuma serüvenine dair Hasan Sayıloğlu’nun sorularını cevaplamış Berki.
“Kalecik’te babamın kitaplığını hatırlıyorum. Annem de okuyan bir insandı, baba evinden romanlar, 40’lı yılların dergileri, Reşat Nuri, Ömer Seyfettin, Halit Ziya’dan romanlar… İlkokul biterken Cemil öğretmen kitap hediye etti bizlere. Benimki Robenson Kroze isimli romandı. Evde 7 Gün ile Yeni Mecmua ciltlerini merakla ve zevkle okuyordum. Ömer Seyfettin sıcaklığını unutamam.”
“Hepsini okumak? Bu disipline sahip olmak isterdim. Klasikleri tam okumak en iyisidir elbette, ama bunu bir askerî disiplin gibi düşünmemek lazım. İçimizdeki merak yönetmeli… Bakın ne diyeceğim, kitapçıda seçip aldığım bir kitap, bir gün mutlaka işime yaramıştır, yaramaktadır. Zaten bazı kitaplar size göz kırpacaktır.”
“Bizim evde kitap sevmeyen kimse yok. Allah’a hamd olsun. Dileğim evlatlar bölüşsünler. Evet, kütüphanemin benden sonra yaşamasını isterim.”
Süperstar Ortaç
Günümüz şiiri dediğimiz toz duman bir meydan var. Ne olacak bir şiirin halinden şairlere geçebilir miyiz belli değil. Serdaç Ortaç bu konuda ne düşünüyor olabilir? Ya da düşünür mü? Ahmet Ölmez yazmış.
“Şiir muhataplarının belki de hiç olmadığı kadar küçüldüğü bir dünyada şiiri ve şairi yeniden tanımlayıp ona göre yeni bir geleceğin izini sürmeliyiz. Yoksa günün birinde şiirin yegane muhatapları dilbilimciler olacak. Bundan dolayı, vakit henüz çok geçmeden Serdar Ortaç’tan olmasa da Kenan Doğulu’dan gelen “Bunca şair yanılmış olabilir mi?” sorusuna “Evet, olabilir.” deyip meselemizi aydınlatmalıyız.”
Cins’ten Öyküler
Mustafa Çiftci – Villada Fare Tıkırtısı Ve Feyza’nın Saltanat
“Kız görüldü, yüzükler takıldı, salonlar tutuldu, düğünler yapıldı, akrabalar falan filan derken Çetin ile Feyza yuvalarını kurdu. Feyza da avukattı. Başka bir hukuk bürosunda çalışıyordu ama artık Çetin’le beraber çalışacaktı.
Feyza ile evde, işte, her yerde ve her zaman beraberdi ve Çetin bu durumdan pek sıkıldı. Baba parası yiyenlerin böyle ilginç huyları vardı. İnsan hanımından sıkılır, be hey turşu…!”
Güray Süngü – Yalancı
“Erdem Yamanoğlu kırkıncı yaşını aldığı günün akşamı, yalnız olduğu için hafif kederli oturduğu alacakaranlık lokalde garsonun seslenişiyle düşüncelerinden sıyrıldı. Garsonun yüzüne baktı. Garson ne söyledi, belki bir şey sordu? Başka bir arzusu olup olmadığını mesela. Ya da jilet mi istersiniz yoksa sizi terasa açılan merdivenlere mi götüreyim. Veya perdeleri yeşil bir evde mutlu olacağınızı mı sanıyordunuz gerçekten?”
Erdem Yamanoğlu kaşlarını çattı. Sonra dudaklarına doğru bir hafifleme yürüdü. Güldü akabinde. Hadi canım sen de der gibi bir hareket yaptı ve yürümeye başladı. Adam geride kaldı, bir iki kere seslendi şaşkın, Erdem Bey, hocam filan diye. Az ötedeki büfenin önünden geçerken büfenin içindeki adam seslendi bu sefer. “Beyefendi, size sesleniyor şu adam.” diye. Erdem Yamanoğlu duraksadı.
Düşlersen, Sayı:6
6. sayısı ile 1. yılını tamamladı Düşlersen dergisi. İnsan düşlerinin ardını bırakmadıkça güzellikler de onun yanından hiç ayrılmaz.Her sayı yeni bir umuttur. Dergiler çıktıkça umutlar da daima yeşerecektir. Nice sayılara ulaşmasını diliyorum Düşlersen’in. Emeği geçen herkesi de canı gönülden kutluyorum.
Derginin 6. sayısında yabancılaşmak dosyası var. Son zamanlarda yaşadığımız en büyük sıkıntıların başında geliyor yabancılaşmak. Kendi değerlerine, milli değerlere, öz varlığına yabancılaşma tüm hücreleri işgal etmek üzere. “Bizim” diyeceğimiz bir şey kalmayacak neredeyse elimizde.
Dosya kapsamında dergide yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.
Hülya Çelik Sevim – Azalan Anlamlar
“İnsanın kendine yabancılaşması bir anda olmuyor. Sinsi bir rüzgâr gibi dolaşıyor içinizde. Önce eşyaları yadırgıyorsun, sonra kelimeleri, sonra duygularını. Aynada kendini tanıyamadığın gün başlıyor her şey. Kendine benzemez oluyorsun Şimdi biz, kendi ellerimizle kurduğumuz hayatın içinde bile kendimize yabancıyız. Sabahları aynı kahve, aynı yol, aynı selam… Ama içten içe bir boşluk büyüyor. Hayat bizde değil artık. Dışarıdan bize doğru akıyor. Bizse sadece kenarından bakıyoruz.”
Beste Bektaş – Kendi Rüyasında Kaybolanlara
“Günden güne daha çok yabancılaşıyorum; sadece insanlara, çevreme, sokaklara, şehirlere değil, kendime de… Belki de en tehlikelisi bu: insanın kendi benliğine olan mesafesi, adım adım artarken fark etmemesi, en son hangi düşüncesinde kendisi olduğunu unutması ve nihayet bir gün, kendi sesini bile tanıyamayacak kadar içselleşmiş bir yabancılık içinde yaşamaya devam etmesi. Herkesin bir şeylere dönüştüğü bu dünyada, insanın da bir başkasına dönüşmesi kaçınılmaz mıdır?”
Ömer Bütün – Ağıt Ve Yas
Ağıt ve yas bizim toplumumuzun yüzyıllar boyunca yaşadığı acı dolu olaylara karşı verdikleri en değişmez tepkilerdendir. Ömer Bütün, kelimelerin köklerinden hareketle ağıt ve yas geleneğinin köklerine iniyor.
“Ağıtlar, özellikle acı veren ölümlerin ardından, kaybedilen kişinin ölümünün veya ölüm şeklinin haksızlığına duyulan rahatsızlığı ve üzüntüyü ifade eden halk bilgisi ürünleridir. Ölümün trajik doğası her zaman içsel bir üzüntüye neden olabilir, ancak bazı ölümler, sosyolojik, psikolojik ve kültürel açıdan daha derin ve etkileyici sonuçlar doğurabilir. Özellikle salgın hastalıklar, düğün öncesi veya sonrasındaki ölümler, çocuk ve genç yaşta meydana gelen ölümler, suda boğulma gibi kazalara bağlı ölümler, insanların zihinlerinde ve duygusal dünyalarında derin izler bırakmıştır.”
Düşlersen’den Hikâyeler
Derya Dim – Unutulmayan
“Bembeyaz bir sayfa gibi bazen zihnim. Tertemiz bir sayfa… Çoğu kimselere iyi şeyler çağrıştıran bu beyaz tasvir benim için tam bir karabasan!”
“Aklım bedenimi tamamen terk etmeden bunları yazmam iyi oldu. Ara ara gelip gidiyor farkındayım. Bence bu farkındalık bile benim bunamadığımı gösteriyor. Ama etrafımdakiler öyle mi? Dün sabah her zamanki gibi kalktım, elimi yüzümü yıkayıp yorgun gecenin sabaha ulaşmasından dolayı Rabbime şükürler ettim. Sabaha kadar gözlerime uyku girmemişti. Az buçuk daldığımda da kâbuslarla sınandı yorgun bedenim. Çünkü zihnim bana türlü türlü oyunlar oynuyordu.”
Demet Karakaya – Kendini Hatırlamak
“Sabah yine erkenden kalktı. Telefonun alarmı henüz çalmamıştı. Elini uzattı, kurduğu bütün alarmları kapattı. Perdeyi açmadı, içinden gelmedi. Yüzünü yıkamadan mutfağa geçti. Çaydanlığı ocağa koyarken bir an eline baktı. Ne zamandır bu kadar ağır hissediyordu ellerini? Banyoda buz gibi suyla ellerini ve yüzünü yıkadı; sanki ellerindeki ağırlık gidecekmiş gibi hissetti.”
“Aynaya yeniden baktığında, tanıdık bir şey vardı gözlerinde. Henüz tam değil, henüz tamamlanmamış belki… Ama artık kendini unuttuğu yerden almaya karar vermişti. Kendini hatırlamak… Bazen bir bardak çayda saklıydı. Bazen defterin sararmış sayfasında. Bazen de sadece pencereyi açıp rüzgârı yüzünde hissetmekte.”
Süheyla Genç – Aheste Zamanın Getirdikleri
“Emlakçı ile evi gezdik ama ben dünden razıyım. Daha sormadan ağzımdan fırlayıverdi: “Beğendim, tutuyorum.” Şaşkın şaşkın yüzüme baktı, sanırım böylesiyle ilk kez karşılaştı. Fiyat sormadım, depozito, sözleşme, yakıt tipi… Hiçbirini sormadım. Çünkü biliyordum ki böyle bir mahallede oturmak her şeye kâfi gelirdi. Neyse anlaşmalar yapıldı, ev sahibi ile tanıştım. Duvar gibi bir suratı vardı, yüzünden neşe çekilmiş, boş bakışlar da neşenin gidişine şaşırmamış gibiydi.”
“Çocukluğumu hatırlıyorum da sokakta akşama kadar güle oynaya vakit geçirmemizin sebebi neydi? Karnımız acıktığında ya da susadığımızda en yakın komşu teyzeye koşmamızın, kapıları açık bırakmamızın mantıklı bir açıklaması var mıydı? Annemiz pazara giderken neden gözü arkada değildi mesela? Aniden bir misafir geldiğinde kahve, şeker kalmamışsa neden tedirgin değildik? Komşu teyzeler, acil durum genel merkezinin en kıdemli çalışanları mıydı? Depresyon denen şey bizim çocukluğumuzda yok muydu?”
Düşlersen’den Şiirler
Sen uzak şehirlerdesin şimdi
Kimsenin seni tanımadığı
Uzak medeniyetlerden seslenen
İçim dolu dizgin Mezopotamya
Yılanlı, akrepli
Ama tılsımsız, panzehiri olmayan
Aynalar kırık dökük
Gerçeği göstermiyorlar
Bir yalanın içindeyim
Yeminler şimdi çocukluk andı
Kuru dallara asılı
Hülya Çelik Sevim
Gönül gece-i matemde rastladı bir kane
Her köşesini kazdı çıkmadı bir can-ı nişâne
Ey dil-i bimar ey mütefekkir gönül
Uyarmadı mı seni nice kesirül halk
Ol âşıkun dil-i nâlânı pürdür deyü
Burak Karakaş
Gülün son yaprağına dek beklemiş hayat çekilmeli tenhaya
Bitmeden giden kırgınlığın yalanından sonra etmeli haya
Olmaz diye biten bir menzilin sonunda, az kalmış müntehaya
Sır tutmak gibi gelir aşk, gerçeklerde dolaştığın muhteva mı
Yusuf Ayazı
İhtilal, Sayı: 31
İhtilal yeni tanıdığım bir dergi. Derginin her köşesinde genç bir heyecan hissediliyor. Bu çok iyi. 31. sayıya ulaşmış olmaları da bu işe ne kadar samimi bir iştiyakla sarıldıklarını gösteriyor. Genç ve yeni isimlerle yol alıyor dergi. Mektep dergi diyebileceğimiz bir içtenlik gördüm dergide. Dergiye emeği geçen herkesi kutluyorum. Nice sayılara ulaşmalarını diliyorum.
Derginin bu sayısında Anadolu Dosyası var.
Anadolu Dosyasından…
Güncel Gürsel Artıktay- Anadolu’nun Kayıp İtibarı
“Anadolu farklı dönemlerde hem büyük uygarlıklara hem de derin yoksulluklara sahne olmuştur. Bu çeşitlilik görmezden gelinemez. Yani Anadolu sadece eziklikle anılamaz. Fakirlikle hiç. Bu topraklar yoksulluğa methiye düzenlerin değil, uygarlık kuranların yurdudur.”
“Şöyle diyelim: Anadolu’yu yeniden anlamak için elinize bir testere değil, bir mikroskop alın. Ve unutmayın, bu topraklar sadece “ya sev ya terk et” sloganlarıyla değil, “düşün ve anla” davetiyle yeniden ayağa kalkabilir. Yani mesele sevmek değil, saygı duymak. Methiye değil, hafıza meselesi bu. Anadolu, ne “yerli ve milli” hamasetin süsü, ne de Batı karşıtı komplekslerin maskotu olmalı. Anadolu, akıldır. Anadolu, üretimdir. Anadolu, meydan okuyan bir medeniyetin adıdır.”
Melike Sağlam – Çifte Minareli Medrese
“Erzurum’un göğüne bir sır gibi yükselir iki minare. Sert kışlara rağmen, dualarla yoğrulmuş taşlarıyla binlerce yıldır ayakta duran Çifte Minerali Medrese… Yalnızca mimari bir kalıntı değil, zamanın oyduğu, rüzgârın geçmişi anlattığı, karın örttüğü bir metin.”
“Minareler, caminin değil medresenindir; yani çağrı ibadete değil, bilgiye yapılır. Bu da bize, dönemin siyasal çalkantıları içinde dahi aklın ve hikmetin nasıl yüceltilmeye çalışıldığını gösterir. Taşların diliyle örülmüş bu yapı, İlhanlı mimarisinin Anadolu’daki güçlü bir temsilcisidir; süsleme sanatının Selçuklu zarafetiyle harmanlandığı bir geçiş noktasıdır.”
Ummuhan Öztürk – Anadolu Masallarından “Ayı Kulak” Masalı Üzerine…
“Ayıkulak masalını ele alacak olursak bu masal, bir ayı tarafından kaçırılan Hakan kızının o ayıdan bir çocuk dünyaya getirmesinden bahseder. İnsan görünümünde olan bu çocuğun kulakları ayı kulağıdır. Adını da buradan alır. Ayıkulak büyür, annesini alıp babasının onları tutsak ettiği mağaradan kaçırır. Hakan’a geldiklerinde kızını kabul eder Hakan ama Ayıkulak’ı bir şekilde başından def eder.
Sonrasında masal Ayıkulak’ın atıldığı türlü maceraları anlatır. İyi niyetli, yardımsever kahramanımız Mısır Padişah’ının kızlarını inilip de çıkılmayan kuyudan, yer altı dünyasına gidip oradaki halkı zalim bir devden kurtarır. Üç kızdan en küçüğünü alıp evlenmek için Hakan dedesinin yanına gelir. Bu sefer kabul görür. Düğün sırasında, görevliler tarafından kapıya dayanan bir ayıdan haber edilir. Bu Ayıkulak’ın babasıdır ve o da düğüne katılmak ister. Annesi ve Ayıkulak ona acırlar ve ona şefkatle dokunurlar. Bu sevgiye karşılık çok önce büyülenip ayıya dönüştürülen adam, yeniden eski hâline döner. O sırada Ayıkulak’ın kulaklarını da küçülüp insan kulağına çevrilmiştir.”
Şüheda Tahmaz – Anadolu’nun Şiirsel Portresi
“Anadolu, yalnızca bir coğrafya değil; bir kültürün, bir hafızanın ve bir yaşama biçiminin adıdır. Yüzyıllar boyunca şairler için yalnızca betimlenecek bir mekân değil, hissedilecek bir dünya olmuştur. Yunus Emre’den Aşık Veysel’e, Mehmet Emin Yurdakul’dan Ceyhun Atuf Kansu’ya kadar pek çok şairin dizelerinde Anadolu; toprakla, sabırla, direnişle ve umutla örülmüş bir ana tema olarak karşımıza çıkar. Türk şiirinin geleneksel halk söyleminden modern edebi formlara evrilmesinde, Anadolu hem bir ilham kaynağı hem de bir bilinç simgesi olmuştur.”
“Milli Edebiyat Akımı ile Anadolu’yu merkeze alan bir “memleket edebiyatı” anlayışını doğmuştur. Mehmet Emin Yurdakul, Anadolu’nun halkını ve vatan sevgisini işlediği şiirlerinde derin bir duygu yoğunluğu aktarmıştır. Yurdakul, Anadolu’nun çileli durumunu, halkın sıkıntılarını ve bu zor koşullar altında direnişi vurgular. Şairin: “Ey vatanın bağrı yanık bucağı!”
Rümeysa Hararlı- Anadolu
“Anadolu bize sadece bakırı değil, tarih boyunca ev sahipliği yaptığı medeniyetlerin sofra kültürüyle de yeni kapılar açıyor. Her toprağında farklı lezzetleriyle bize ‘merhaba’ diyor; Ege zeytinyağlı yemekleriyle, Güneydoğu baharatlı etli yemekleriyle, Karadeniz ise hamsi yemekleriyle sofralarımızda karşılıyor bizi.”
Kelimelerim/iz
Ilgın Yetik, kendi sesini çoğaltıyor iç sesiyle konuşarak. İnsanın insanı tarifi de bir keşiftir. Bunu da en iyi kelimelerle yapar insan.
“Hayatın, tüm ruhumu çarpanlarına ayırmasını, köklerine kadar inmesini, bir yangının yandığından dahi haberinin olmamasından bahsedeceğim. Her insanın kendi yerini ararken kaybolmasını anlatacağım. Ki zaten herkesin yer’sizliği kendi içinde bir çığdır.”
“Zihnime yaş doluyor aklıma geldikçe bazı gelememişlikler. Bilmediklerimiz, bilemediğimiz için bilinmez olur ya içimiz gibi cehennem grisi; yine de bilmediğimiz renklerin kölesiyiz. Bizler derin denizlerin dibindeki gemi enkazlarıyız. Suların çekilmesi yeter meydana çıkmak için. Tek sorun asırlardır dinmeyen bir yağmur, kendine hapsetmeye çalışmış bizi, bir deniz hatırına. Ve insan, ne kadar sert çekse de kapıyı en çok eve dönmeyi sever. Başka yollar her zaman hevestir. Hiçbir uzak, yakın kadar ev olmaz insana.”
Ayaklarıma Öğrettiğim Yollar Bitince
Sadegül Karaaslan, içten bir dua ile sesleniyor Rabb’ine. O’na dökülünce sözler tüm harfler havalanır. En içli halini alır. Karaaslan da tüm içtenliğiyle hasbıhal ediyor Rabb’iyle.
“Günah da çıkardım, dua da ettim, yetim de sevdim, beş fincan kahve de içtim, gözümün önünde kurudu büyüttüğüm çiçeklerim. Ekbersin Rabbim bilirim, ayaklarıma öğrettiğim yol bitti, uykuya tutturduğum yokluğu bitti, evvelce böyle mi bakardık birbirimize gözleri gitti, dünyanın yeşili bitti. Öpse bir kere alnımdan eşiğine terlik dizer, camları siler, bağından üzümleri toplardım. Elimde bir salkım üzümle eşiğinde kanlı ayakla, mendilimde elleriyle kalmazdım. Üstümde bir sevda, üstünde kırk yama.”
Işıl Sönmez ile Söyleşi
Senarist Işıl Sönmez ile yapılan bir söyleşi yer alıyor dergide. Sönmez, yaptığı çalışmalardan ve senaryo ekibinde bulunduğu dizilerden bahsediyor. Senaryo yazmanın inceliklerine ve Aandolu’ya dair notların yer aldığı söyleşinin soruları Melike Sağlam’dan.
“Ben çok istikrarlıydım ve senaryo yazarı olmaya karar verdim. Bunu sektörden bir arkadaşıma söyledim. O da Ece Yörenç bir stajer aranıyormuş, gittim. O zamanlar Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu Aşk-ı Memnu, Yaprak Dökümü ve Dudaktan Kalbe dizilerini yazıyorlardı. Ben onların yanlarında 1-1.5 sene bir staj yaptım. Bu şekilde başladı hikâyem.”
“Anadolu acıyla yoğrulan bir şey. Hiçbir yolculukta çileyi görmeden güneşi göremiyor. Dolayısıyla Anadolu her şekilde acıdan umudu acıdan güneşi doğuran bir yer bence. Benim hikayelerimde Anadolu; her şekilde saran sarmalayan bir şekilde dönüştüren manipüle ederek de olsa kapsayarak da olsa bazen baskı kurarak bazen sevmeyerek dışlayarak; yani her şekilde içine almasını çok iyi bilen bir yer. Dolayısıyla Türkiye’de de bunun dizilerde çok örneğini görüyoruz.”
İran Sinemasına Dair
Dünya sinemasında çok özel bir yere sahiptir İran sineması. Bir kez bu sinemanın büyülü dünyasıyla tanışan bir daha kolay kolay kopamaz. Devrim Aktürk, İran sinemasını anlatıyor.
“Evet, İran sinemasına dair izleyeceğiniz her bir filmde bu tarz izlenimler elde edebilirsiniz. İran Sineması böylesi güçlü bir kültüre sahip. Keza şahsımca İran filmlerinin nicesi kült bir yapıya sahiptir. İran’ın şairane geçmişi günümüzle yoğrulmuş; bölgede yaşanan siyasi, askeri, ekonomik ve coğrafik unsurlar filmlerine damga vurmasına zemin hazırlamıştır…”
“Toplumdaki sorunları ele alan İranlı yönetmenler, başta kadınların yaşadığı sorunlar ve ülkede yaşanan hukuksuzluklar olmak üzere, bölgedeki tüm gelişmeleri korkusuz bir şekilde beyaz perdeye aktarmayı bilmişlerdir. Bu süreçte yaşanan gelişmeler yönetmenleri ne kadar zor durumda bırakmış olursa olsun fark etmez, sinema severlere bir şekilde filmler gösterilmiştir. İranlı yönetmenlerin ve oyuncuların gösterdiği performansa bağlı olarak filmlerde yansıtılan mesajlar, çalışmaların uluslararası festivallerde büyük ilgilerin sunulmasına ön ayak oluşturmuştur.”
Hayrettin Durmuş ile Söyleşi
Hayrettin Durmuş ile yeni kitabı Yokuş Ömrüm üzerine bir söyleşi yapılmış. Kitaba dair ayrıntıların yer aldığı söyleşinin soruları Halit Selim Dönmez’den. Söyleşide deneme türüyle ilgili özel notlara da değiniyor Durmuş.
“Deneme yazmaya niyetlenmişseniz Nasrettin Hoca’nın zekâ ve kurnazlığına, Anadolu insanının kibar ironi gücüne sahip olacaksınız biraz. Dostoyevski, Tolstoy, Bacon, Montaigne, Seneca, Neitzsche, Gorki, Puşkin, Sartre ve Alain’le komşuluk yapacaksınız. Nurullah Ataç, Refik Halit Karay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Rasim, Salah Birsel, Nermi Uygur misafiriniz olacak. Dede Korkut’la Mevlana’yı can evinizde ağırlayacaksınız.”
“Her yazarın bir okuma listesi olur kuşkusuz. Onlardan çok şey öğreniriz. Kemalettin Tuğcu, Muzaffer İzgü ile başlayan yolculuğumuz, Sait Faik ve Peyami Safa ile devem eder. Cemil Meriç’le olgunlaşır fikirlerimiz. Okuduğumuz yazarların listesini yapmaya kalksak bu röportajın sınırlarını aşar gider. “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” gibi bir hazineye sahip medeniyetin mensupları olarak vefasızlık bize yakışmaz. Onları unutup da yaptığımız her işin faziletini kendimizden bilmeye kalktığımız zaman kaybetmeye de başlamışız demektir. Hangimiz Yunus’un ilahilerinden etkilenmedik? Karacaoğlan dinlerken içimiz cız etmedi mi? Neşet Ertaş’la hüzünlenip sevinmedik mi? Siz isimleri çoğaltabilirsiniz. “Kula teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmesini bilmez.” diye güzel bir söz var.”
Yürek Kamburumuz: Filistin
Filistin, Gazze her zaman ana gündemimiz olmalı. Hiçbir şey yapamıyorsak durduğumuz tarafı ancak böyle belli edebiliriz. Böyle bir zamanda suskun kalmak da zulme ortak olmakla eşdeğerdir. Zeynep Gürle, Yürek Kamburumuz Filistin diyerek dua niyetine bir yazı kaleme almış.
“Biri savaş mı dedi işte benim savaşım. O kalemdir ki küffarın gelişmiş laboratuvarlarında incelenen üst düzey silahlarından daha evla ve daha kuvvetlidir! Benim dinim sizin safsatalarınızdan çok daha yücedir. Zira sizin tohum bitmeyen zifiri kalplerinizde sevgi ve vicdan barınmaz. Orada sadece huzurdan kovulan lainin emareleri vardır.”
Z Raporu
Dertleşmek güzeldir ama en güzeli de insanın içini kendine dökmesidir. Çünkü insan en çok da kendisine açık ve dürüst olur. Kimseye söyleyemediklerini kendi içine fısıldar. Derya Tiryaki de yazısında beş ağır dalga halinde yapmış bunu. Derinden ve sarsıcı. Z raporu gibi.
“Bir
Tabanından çatlakları var yaşamımın. Hangi elle neyi koysan içine sızdırıyor onu duvarlarından. Bir şeyler olduğu yere yakışmıyor, asılı durmakla ünleniyor hayat kelimesi. Neresinden bakarsam dünyaya orası kalıyor içimde. Geçti derken, gözlerimle geçmemiş düşünceler atlasını okuyorum. Miras bırakılmış düşünceler birikmiş ruhunda. Sen ki sevmenin ve acı duymanın ne demek olduğunu ellerinle bilensin. Benimse yaralarım bir ruha işlemedir; çiçek çiçek açar.”
“Beş
Sana anlamayacağın şeyleri susmaktan başka bir yolum yok. Kederli ve bir o kadar da suskun olarak öğrendim yaşamayı. Adım yazıyor “dünden kalan konuşanlar” listesinde. Leylim diyorlar, leyliydim yani.”
Ömür Gürgen ile Söyleşi
Derginin son söyleşisi birçok dizide yönetmen yardımcılığı yapan Ömür Gürgen ile yapılmış. Sinema ve dizilerdeki Anadolu üzerine gerçekleşen söyleşinin soruları Muhammet Talha Pelit’ten.
“Anadolu ne demek? Emeğin sıcaklığın doğduğu yer değil mi? Anadolu denen şey gerçekliğin ta kendisi yani realist olmak. Belgesel sinema toplumsal yapının içinde toplumsal sorunları, olayları ve olguları kaydedip araştıran, çözümleyen yorumlayan sanat dalıdır. Bu yüzden çıkış noktası çocukluğum ve zorluklar o giyilen kara lastik ayakkabı da. Sanat yaşamın her alanında var ve konusunu mutlaka yaşanmış tecrübelerden alır. Dolayısıyla taşra hikâyeleri cazibe gelmiştir. İşlediğim her iş her konu insana odaklanır.”
“Reji asistanlığı olmak zor ve her süreç içinde ayrı bir dünyası var. Sette çalışmak isteyen herkes dirençli olmalı ve azimli olmalı pes etmemeli. Düşünsenize gece gündüz çalışan bir insan sosyal hayatı nasıl olabilir. Setteki insanlar senin ailen olur kendi aileni görmek zor olur. Evet yönetmen olmanın gereği asistanlığı iyi bilmek iyi okumak iyi izlemek gerek.”
Bizim Köy
Yeşim Dündar, öğretmenlik mesleğinin en güzel yanlarını bir anı tadında yazmış. Ne yazık ki bu mesleğe olan sadakat ve inceliği de kaybetmeye başladık. Öğretmenliği bir meslek olarak görenler çoğaldıkça sıradan yapılan bir iş haline geliyor öğretmenlik. Çeyrek asrı devirmiş bir öğretmen olarak söylüyorum, sıradanlaşan hiçbir şeyden beklenen huzur ve başarıyı elde edemeyiz. Dündar’ı kutluyorum. İçindeki aşk ve iştiyak hiç kaybolmasın.
“Bir yaz memlekette görev yaptığım köyden bahsederken “Bizim köy” dediğimi fark ettim. Evet “Bizim köy.” Bayrağın dalgalandığı her yer bizim köy. Orda bir köy vardı uzakta. Geldim, gördüm… İyi ki geldim, iyi ki gördüm. Yoksa aklım kalırdı. Şair diyor ya hani “Bâki kalan bu kubbede hoş bir sadâ imiş” diye. Amacım hoş bir sadâ bırakmaktı. İnşallah bırakabilmişimdir. Teşekkür ederim Allah’ım. Bu mesleği, çocukları bana sevdirdiğin için, nasip ettiğin için çok teşekkür ederim.”
İhtilal’den Öyküler
Duygu Tamer – Bahar Senin Olsun
“Neslihan’ın kırık sesini duymak için dakikaları kovalıyorum. Ben diyor, ben galiba… Galiba kelimesinin bendeki yankısını sezemiyor. ‘’ Galiba’’ ya dayanmak istiyor; bir dakika diyebiliyorum. Ne muazzam bir söz; bir dakikaya çok şey sığdıranlardan oluyorum. Önümüzdeki çayları tazeletiyor, göldeki ördeklere yem atıyor; Neslihan’ın tekrar tekrar boynundaki kolyeyle oynamasına, çantasını masanın üstünde sürekli yer değiştirmesine, üstünde kırışan gömleği eliyle düzeltmesine, elini yanağına dayamasına, bir sigara daha yakmasına, güneşin el etek çekmesine neden oluyorum. Bir dakikayla uzattıkça uzatıyorum Neslihan’ a seyrimi.”
Reyhan Yılmaz – Lavta
“Feza. Bitti. Alkışladık, çok beğendik, yine dinlemek isterdik. Kalabalıktan sıyrılıp kendimi binanın dışına sürükledim. Yüzüme çarpan rüzgâr, yangının altını çizen kalem gibi. Böyle yürüsem sabaha dek. Kalan zamanımı, böyle yüzümde serin rüzgâr, saçlarım darmadağın yürüyerek tüketsem. İçimde, uşşak makamında, altı çizili bir yangın.”
Ezgi Karademir Çakmak – Küskün Dikencinin Öyküsü
Dereyi geçince dik bayırları aşıp bir dağın tepesine varmış. Her yeri mis kokulu dağ çilekleriyle kaplıymış. Dikenci “İşte Allah’ın olmadığı bir yer. Öyle olmasa, bu tepede benek benek görünen kıpkırmızı dağ çilekleri kuruyup gitmez miydi hiç? Allah bu dağı unutmuş besbelli.” demiş. “Yazın dağ çileği reçeli, kışın dağ çileği çayı… Keyfime diyecek yok doğrusu.”
Gel zaman git zaman, dağın tepesini saran dağ çilekleri bir bir kurumaya başlamış. Dikenci “Ben ne yaptım ki sana, bana bu zor hayatı yaşatıyorsun? Madem öyle burayı da terk edeceğim, gideceğim senin olmadığın bir yerde yaşayacağım.” demiş. Böylece tekrar düşmüş yollara.
İhtilal’den Şiirler
Omuzlarıma konan kuşları kovmak geliyor içimden
Yüzüm dizlerime dönmüş
Başım altın mıdır ki kaldıramam yerden
Her geceyi sabah eden gözlerimi
bu ışıktan kurtar
kırk gün yürüsem ne çıkar
daha sana çeviremedim menzilimi
Talha Yusuf Ayvacı
Herkes bir bir giderken takvimler kulağıma
Usulca fısıldıyor: “Yüreğinde sargınım”
Yine devam ediyor: “Kaç kez düştün ağıma?”
Bense cevaplıyorum: “Otuz üç kez! Kırgınım!”
Faruk Sarıkavak
Gözlerin; bir kuyu, içine düştüm
Yusuf gömleği içre Züleyhâ oldum
Güldüğünde buyur eder, gönül evine
Küstüğünde, zindanında bigâne oldum
Ayşe Uyar
cılız bir akşam kaldı geriye
mezar taşı olmayan ölülerin o kimsesizlik kokan toprağı gibi
bir yanları güneşe secde eden çiçek çaresizliği
bir yanları yangında bırakılmış orman dilsizliği
kötürüm bir yolculuk oldu sevmeleri
Serdar Keskin
Her göz, kendi hakikatini görür.
Ödünç kelimeler aldım nazarından.
Mutsuzlara benden karanfil yolla.
Bu şiirimi pembe bir rüya ile mühürledim.
İçi seni, sözleri beni yakan.
Ödünç kelimeler aldım yakandan.
Hangi aynaya baksam çırpınan kuşlar kalkardı kirpiklerimden.
Çırpınan kuşlar,
Üstelik gökte dahi değilken!
Şüheda Tahmaz
çindeki tuğlayı bıraktı kalbin gümüş yüzlü tarafı
durdurdu yaşamı ilmek ilmek atılmış ölmek emri
gürül gürül gelirdi ıslak yağmur tellerine tenimin
ıslak yağmur olur mu dedirtmedim hiç kimseye
ben deyince oldu, olası tuttu olumlayınca sözün sahipleri
tarih beğeniyorum kendime entrikalarını yalnız benim bildiğim
tarihî bir savaşı akın akın atlılarla bedeninde anlatıyorum
kimdi bu oku atan diye sorgusu çekilmiş kafire
üşürüyorum kılıncımı sanki sırattan ince bir kesik atarak.
Yasin Tiryaki
Kaburganın deltalarında yuvarlanan.
Sahi,
Siz hiç, kendi çamurunda kendinize yettiniz mi?
Hangi sonla yitirdin yaşamı
Dünyaya karışan.
Toprağından göğe perdesi sarkan
Esrahan Karasoy