Mustafa UÇURUM
İlk kitabını yayımlamak, bir şairin hayatındaki en önemli dönüm noktalarındandır biridir. İlk heyecan, kâğıda ilk düşen dize ve daha fazlasıdır bu. Ayşe Altıntaş, Hece Yayınları arasında çıkan ilk kitabı Yokluğun Eskimeden ile dergilerde sürdürdüğü şiir yolculuğunu kitapla da buluşturmuş oldu.
Ayşe Altıntaş’ın şiirlerinin merkezinde varlık ve yokluk arasındaki sürekli, diyalektik bir sarkaç hareketi var. “Yokluğun Eskimeden” ifadesi, bu teması adeta özetliyor: Yaşamın kayıpları, ayrılıkları, hüzünleri ne kadar eskir? Yokluk, hissettiğimiz anda bile varlığımızın bir parçası olarak hep “yeni” kalır mı?
“Herkese İyi Seyirler” şiirinde somut bir şekilde görüldüğü gibi, ekonomik zorluklar ve sosyal eşitsizlikler şairin gündeminde. Savaşlar, göçler ve toplumsal acılar da şiirlerinin derinliğini besleyen unsurlar. Bunu “Azad Kuşları” ve “Gizil Göç” şiirlerinde de görmek mümkün.
Altıntaş’ın şiiri, bireysel acının ötesinde, kutsala olan bir arayışı ve yakarışı da barındırır. “Adın Gülçehre” ve “Ne Kadar Ölüm Varsa” gibi şiirlerde, İslami terminoloji ve figürler, duygu dünyasını zenginleştiren bir araç olarak kullanılmış.
Kitap, üç ana bölümden oluşuyor: “Eksik Ölümler”, “Yokluğun Eskimeden” ve “Buruk Şarkıları Kırlangıçların”. Kitap; ölüm, yokluk, hüzün, diriliş ve doğa temalarını iç içe geçirerek okuru derin bir duygusal yolculuğa çıkarıyor.
Kitabın ilk bölümü “Eksik Ölümler”, ölümün ve kaybın yarım kalmışlığını vurgulayan şiirlerle başlıyor. “Adın Gülçehre” şiirinde Altıntaş, doğa imgeleriyle manevi bir uyanışı betimliyor: “Sen gelirsin Efendim / Can olmaya candan mahrum hayata”. Burada, yokluk ve varlık arasındaki geçiş, bir mucize gibi tasvir ediliyor. Bölüm ilerledikçe, “Ne Kadar Ölüm Varsa” gibi şiirler, Sezai Karakoç’a ithafıyla modern Türk şiir geleneğine selam veriyor. Ölümün toplanması, hasretin yeniden yazılması gibi motifler, şiirlerin felsefi derinliğini artırıyor. “Göğsümdeki Ferman” ise aile ve bahar imgeleriyle nostaljik bir sıcaklık katıyor, ancak bu sıcaklık sebepsiz hüzünle dengeleniyor. “Herkese İyi Seyirler” şiiri, toplumsal eleştiriye dokunarak yoksulluk ve vicdan temalarını işliyor: “Beni bir yardım kuruluşu öldürdü Zehra beni kömür kokuları”. Bu şiir, kitabın sosyal duyarlılığını yansıtıyor, soğuk kış manzaralarıyla içsel bir soğukluğu birleştiriyor. “Pus” ve “Eksik Ölümler” gibi parçalar, avcı-av metaforuyla şiddeti ve yenilgiyi sorguluyor, doğanın ve insanın kırılganlığını vurguluyor. Bölüm, “Bahtımıza Düşen Kıyamet” ile felaket imgelerini, “Azad Kuşları” ile özgürlük ve Kudüs referanslarını, “Gizil Göç” ile göç ve mutluluğun geçiciliğini ele alarak kapanıyor. Bu bölümde hakim olan tema, ölümün eksikliği ve hayatın eylemsizliği; Altıntaş, şiirlerini bir tür ağıt gibi örüyor, ancak umut kıvılcımları da serpiştiriyor.
İkinci bölüm “Yokluğun Eskimeden”, kitabın adını taşıyan şiirle açılıyor ve yokluğun eskimeyen acısını merkeze alıyor. “O vakitler / Ağmaz olmuştuk mevsimlere” dizeleri, zamanın ve kaybın kurguladığı boşluğu betimliyor. Şiirler, çocukluk anılarını, ağlamayı ve şehrin bulanıklığını iç içe geçirerek kişisel bir hesaplaşma sunuyor. “Geçmeyen Şeyler”de, unutulmayan acılar ve vesveseler gündelik nesnelerle (dolap, masa, radyo) somutlaşıyor. “Bitimsiz Bir Hüznün Alfabesi”nde hüzün bir alfabe gibi yapılandırılıyor, dağlar ve yıldızlar gibi doğa unsurlarıyla birleşiyor. “Yaşamak Dediğimiz” şiiri, küçük bir kentin kalbini kalkındırma metaforuyla umudu ve aşkı yüceltiyor: “Küçük bir kentin kalbini kalkındırabiliriz”. “Diriliş Yurdunda” ise ejderha imgesiyle mistik bir yolculuk anlatılıyor, diriliş ve umut temaları ön plana çıkıyor. Bu bölüm, yokluğun eskimeyen doğasını, şiirsel bir dil ile felsefi bir sorgulamaya dönüştürüyor; Altıntaş, kaybı bir tür kalıcı varlık haline getirerek okuyucuyu düşündürüyor.
Üçüncü bölüm “Buruk Şarkıları Kırlangıçların”, yorgunluk ve direnç temalarını işliyor. “Geçmiş Zaman Nöbetleri”nde insan yorgunluğu ve umudun dönüşümü betimleniyor: “Ne çok yorulur insan / Yoğrulur kanatları kırılana dek”. “Gemisini Sırtında Taşıyanlar” şiiri, deniz ve gemi metaforlarıyla hayatın yükünü taşıyanları anlatıyor, iyilik ve karanlık arasındaki dengeyi sorguluyor. “Yaşamak Pürtelaş”ta yaş alma ve annelik imgeleriyle kişisel büyüme vurgulanıyor. Bölümün başlık şiiri, unutuş ve uyanış arasında bir denge kuruyor: “Az sonra unutacağız her şeyi”. “Muhatabını Arayan Şiir”de şiirin kendisi bir karakter gibi canlanıyor, kardeşlik ve tarihle iç içe geçiyor. “Uzaklığın Aksanı” ve “Hükmünü Yitiren Bahar” gibi şiirler, uzaklık ve baharın yitirilişiyle melankoliyi derinleştiriyor. “Şairin Gönül Mührü”nde hüzün ve özlem, kış ve çiçek imgeleriyle birleşiyor. “Odalarında” şiiri, ev içi yorgunluğu ve zamanın ağırlığını betimliyor. “Provasız Sever Annem” anneliği provasız bir sevgi olarak yüceltiyor, yalnızlık ve mutluluğun geçiciliğini sorguluyor. Son şiir “Bozgun Bir Eylül Geçişinde”, eylül metaforuyla bozgunu ve ustalığı işleyerek kitabı kapatıyor.
Kitabın genel temaları, hüzün, ölüm, yokluk ve diriliş etrafında dönüyor. Altıntaş, doğa imgelerini (dağlar, kuşlar, bulutlar, yıldızlar) sıkça kullanarak soyut duyguları somutlaştırıyor. Dil, akıcı ve imgelerle zengin. Toplumsal eleştiriler (yoksulluk, savaş, çevre felaketleri) bireysel acılarla iç içe, bu da kitabı çağına tanık hale getiriyor. Şiirlerin ritmi, serbest vezinle özgür bir akış sağlıyor, geleneksel Türk şiirine göndermeler yaparken modern bir ses yakalıyor.
Şiirlerinden yola çıkarak Altıntaş’ın şiiri bir muhatap arayışı olarak gördüğünü söyleyebiliriz. “Muhatabını Arayan Şiir”de şiir, “insan insandan soyundu” diyerek yabancılaşmayı ele alıyor ve “yandığın kadar derinsin” dizesiyle şiirin derinliğini acıyla ölçüyor. Şiir, burada bir arayış aracı; tarihi yeniden yazan, kör yılanı ısıran bir güç. Altıntaş, şiiri bir tür kurtuluş olarak konumlandırıyor: mum ışığında kendini arayan nine imgesiyle, şiirin karanlığı aydınlattığını ima ediyor. “Diriliş Yurdunda”da şiir, ejderha gibi dolaşıp sesini bulan bir varlık; ağıtlardan geçen, umuda dokunan bir araç. “Şairin Gönül Mührü”nde ise şiir, hüzünden korkan ama onu büyüten bir süreç; sorulara boğan özlemi işliyor. Genel olarak, Altıntaş şiiri pasif bir ifade değil, aktif bir diyalog aracı olarak düşünüyor: muhatabını arayan, tarihi ve doğayı yeniden yorumlayan, hüzünden dirilişe geçiş sağlayan bir köprü. Şiir, onun için vesveseleri saklayan bir cep gibi; geçmeyen şeyleri işleyerek okuyucuyu dönüştürmeyi amaçlıyor.
Yokluğun Eskimeden duygusal katmanlarıyla zengin bir kitap. Altıntaş’ın sesi, hüzünlü ama umutlu; okuyucuyu yokluğun eskimeyen acısıyla yüzleştirirken, dirilişin yollarını da işaret ediyor.
Ayşe Altıntaş, Yokluğun Eskimeden, Hece Yayınları, 2023